Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2022 Pazartesi

BİR DEVRİN RONTGENE YANSIYAN ANATOMİSİ

Toplumsal yaşamın devamlılığını istiyorsak, topyekûn toplumsal yaşam seferberliği başlatmak zorundayız. Toplumsal sistemin devamlılığının sürekliliğini sağlamak için, yaşam alanındaki temel dinamikler yeniden güncellenmelidir. Güncellenmeyen her bir yaşam öğesi, toplumda bir yük ve toplumda obezite yaşamları teşvike yarayan vakti dolmuş hurdaya ayrılan malzemelerdir.

Toplumsal yaşam seferberliğinin en önemli dinamiği, zihinsel kalıpların ve bu kalıplara yerleştirilen hammaddelerin nereden alındığının sorgulamasını başlatmak ve o sorgulamayla zihni yenilemektir. Yenilenemeyen zihinler, genel anlamda toplumsal yaşam seferberliği başlatamazlar. Eski hallerini içselleştirmiş ve rutin bir yaşam tarzı oluşturanlar, yeni olacak farklılıklara karşı daima direnişe geçerler. Ondan dolayı da bu direnişi olmadan ortadan kaldırmanın önemli ayağı zihinsel devrim ve değişimleri yapabilmektir.

Toplumsal yaşam, aslında bireysel yaşamın da sigortasıdır. Toplumsal yaşamın imha olduğu bir yerde bireysel yaşamın lafı bile olmaz. Ancak toplumla bütünleşmemiş ve ferdi olarak kendisine yetecek düzeyde kırsal bir ortamda yaşayanlar için, bu uyarı sistemi belki pek fazla etkili olmaz, ancak toplum içinde kalan fertler için hayati öneme sahiptir.

Bir toplumda yaşarken, toplum dışında hayatınızı sürdürüyormuş gibi davranıyorsanız orada sizin olmanız başlı başına yük ve toplumsal yaşamı çökerten antipatik bir davranış olacağı için tehlike oluşturur. Bireysel eylemler toplum içinde, toplumsal davranış kalıpları ile uyumlu olmak zorundadır. Toplumsal davranış kalıpları, toplumsal yaşama uyum sağlamak istemeyen kişilerin uyumsuzlukları sonucunda parçalanabiliyor ve işlevsiz kalıyorsa, toplumsal sistem tehlikede demektir.  Bu da gösteriyor ki, toplumsal yaşam bireylerin özgürlüğünü yok etmez ancak bütün olarak yaşamı devam ettirmek için, toplumsal yaşama uyumlu hale getirir. Bu uyumluluğu sağlayamamış ortamlar, toplumsal bütünlüğü koruyamadıkları gibi, kuralların aktif ve bağlayıcı özelliğini de ortadan kaldırmış olurlar. Bunun içindir ki, toplumsal yaşamın devamını sağlayan sistemin sürekliliği için, toplumsal yaşamla yüzleşmeden önce sahip olduğumuz bilgileri ve olayları yorumlama ve anlama mekanizmalarımızı yeniden biçimlendirmek zorundayız. Bu biçimleme toplum olarak varlığımızı devam ettirmemizin en önemli nedenidir. Bunun için toplumsal yaşam ya da yeniden hayata başlama ve bulunduğumuz ortama dört elle sarılarak oraları sahiplenip yeni bilgi dağarcıklarımızla hayatımızı devam ettirmek zorundayız.

Toplum kendi yörüngesini koruyamadığı zaman, her gelen siyasal otorite, kendi ideolojik belleğine göre size biçim vereceği için, kendi varlığını korurken sizin yok olmanıza sebep olabilir. Bunları dikkate alarak kendi varlığını devam ettirecek değişim dinamiklerini hayatın içine taşımak gerekmektedir.

Toplum olarak mesleklere bakışımızı yeniden düzenlemek zorundayız. Hiçbir meslek bir başka mesleğe ve işe göre tanımlanamaz. Kendi yaptığı işin içeriğine göre tanımı yapılır. Meslekleri kıyaslamak demek, insanın bazı uzuvlarının diğerlerinden daha önemli ya da önemsiz olduğunu anlatmak gibidir. Çünkü toplumsal yaşam bir organizma gibi devam eder. Canlı organizmanın yaşamının devamı için nasıl ki, her organ kendi üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerekiyorsa, toplum için de durum böyledir. Herkes görevini doğru ve zamanında yaptığı zaman toplumsal organizma sağlıklı devam eder. Aksi takdirde organizma hastalanır. Bir organ çok iyi çalışmış olsa bile onun yaşamı da, o olumsuzluktan etkilenecektir. Toplumsal yaşam karşılıklı bağımlılık ilişkisine göre işler. Bu ilişki ağında herhangi bir aksama ve sapma meydana gelirse hiç tahmin edemeyeceğiniz olumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olur.

Toplum olarak devam edeceksek toplumsal yaşamın devamını sağlayan dinamikleri yerli yerine oturtmak zorundayız. Toplumsal yaşam günlük hesaplamalarla devam edecek bir yaşam değildir. Kültür ve dil nasıl ki uzun soluklu devam eden bir geleneğin ürünü ise toplumsal yaşamda böyledir. Ancak bazı etkileyici faktörlerle kendi ideolojik zihni biçimlendirmelerine göre topluma yön vermeye kalkanlar, toplumsal yaşamı çoğu zaman parçalamanın eşiğine getirirler. Eğer bir yönlendirme ve dizayn etme fikri, toplumsal yaşama uygun değilse, bu çabalar toplumu imha edebilir ve içinden çıkılmayacak olumsuzluklarla sizi yüz yüze bırakır.                                                      Son yıllarda toplumsal yaşamın içine düştüğü durum tam da buna bir örnektir.

Batının kendi yaşamında uyguladığı toplumsal gelişim dinamiklerini bize dayatarak ihraç etmesi ve kendi içine almak için bunların olmazsa olmaz olduğunu şart koşması, bizleri içinden çıkılmaz dehlizlere taşıdı. Zinanın suç olmaktan çıkarılması ve kadınlarımıza hukuken pozitif ayrımcılığın tanınması aile kurumunu param parça etti. Aile Bakanlığı diye bilinen Bakanlığın başına çoğu zaman aileyle hiç alakası olmayanların getirilmesi ve özellikle kadınlardan oluşturulması başlı başına bir imha operasyonunun tescillenmesiydi. Kimse bunu anlamak ve görmek istemedi. Kadının beyanının esas alınması ve herhangi bir delile gerek kalmaksızın kadının söylediklerinin hükümde en etken bir gerekçe olması, aile yaşamının devamı için gerekli olan adalet algısını yerle yeksan etti. Yaşam boyu birbirini taşıyan eksiklikleri kapayan ve yamayıp örten eşler yerine, birbirini kandıran ve sadece fizyolojik olarak faydalanan idsel hazlar eşlerin ilişkisini belirler oldu. Böyle olunca ailenin yıkımı hızlandı ve şimdi geldiğimiz süreçte, aile mahkemelerinin boşanma davalarına bakmaktan aciz düştüğü duruma gelindi.

Eğitim en önemli meselemiz olmasına rağmen kendimize uygun kafa yetiştirmek için eğitim hallaç pamuğuna döndü, şimdi itesiniz de bir daha raydan çıkan o treni raya koyamıyorsunuz. Çünkü raydan çıkan tren o kadar hızlandı ki, önüne çıkanı ezip geçer oldu. Eğitim kurumlarındaki geldiğimiz noktalar hiçte bundan geri değil. Üniversiteler, anlamsızlaştı, içi boş sadece gençlerin zamanlarını biraz daha işgal ederek sorun görülen yaşamın ötelenmesi sorunları ortadan kaldırmış olmadı hatta sorunlar katlanarak büyüdü, şimdi bir dağ gibi altından kalkılmayacak sorunlar altında nefes almakta zorlanır olundu.

Dayatılan bir gelenek gençleri yaşamdan uzaklaştırdı, gençler ile önceki kuşaklar arasındaki köprüler atıldı, onların yerine haşin duvarlar örüldü. Duvarlar arkasından eski kuşak gençlere sesleniyor gençler ise diğer tarafta kafasına göre takılmayı düşündüğü için sizin sesinize sağır kesiliyor. Çatışmanın tam ortasında kalınca ne yapalım bari kaybetmeyelim diyerek ölümü görünce sıtmaya razı olur duruma gelindi. Tarımsal alanlarımıza uygulanan kotalar yaşamı kırt kırt kesip doğradı. Yanlış ve anlaşılmaz politik tavırlar, biyolojik ihtiyaçların karşılanmasını gerektiren ürünlerin bile yetiştirilmesinin önünü kapadı. Çiftçilere yapılan tarımsal destek, dilenci çiftçilerin çoğalmasına ve tarlalarını boş bırakarak o destekle yaşamını sürdüren köylülerin sayısını artırdı, geldiğimiz noktada tarımsal hayat infilak oldu. Devlet çiftçiye tarlası olanlara, dönüm başına destek vereceğine, köylünün tohumunu, gübresini mazotunu ve ilacını uygun koşullarda verse ve üretilen ürünleri de alma garantisi verseydi ne destek vermek zorunda kalırdı ne tarlalar bu kadar boş kalırdı ama yanlış tutarsız ve inatçı anlayışlar böylesi çorak bir yaşamı ortaya çıkardı. Aynı uygulamayı hayvancılarımıza da yapmış olsa bu ülkenin sorun gibi görülen ve dağ gibi aşılmaz sanılan bu problemleri, temmuzda dağların tepelerindeki karların erimesi gibi eriyeceğinden kuşkunuz olmasın…

Serbest piyasa diye politik algı oluşturarak toplumsal yaşamı belli çıkar gruplarına kurban eden bir algı doğru bir algı değil değiştirilmesi zorunludur. Devletin en asli görevi denetim ve kontrolü sağlamaktır. Halk devleti yönetenlere yönetme yetkisini, bu görevlerini layıkıyla yerine getirsinler diye vermektedir. Devlet piyasanın kurallarını koyar ve kuralların alt ve üst sınırlarını belirler, serbestlik bu sınırlar arasında olması gerektiğini herkes bilir. Bu sınırları aşanların toplumsal fesadın kaynağı olduklarını tespit eder ve onlara gerekli cezayı uygular. Bunu yapmıyorsa o zaman devletin işleyişinde bir sorun var demektir. Toplumsal yaşam varsa, kuralı da vardır. Dolayısıyla serbest piyasa diyerek kimse kimseyi kandıramaz. Bir ülkenin gümrük ve Ticaret Bakanlığı diye bir bakanlığı varsa ve ticaret adı altında insanlar soyulup soğana çevriliyorsa, hala halledeceğiz, halkımızı ezdirmeyeceğiz laflarının ötesinde bir icraat yoksa orada durum vahim demektir. İnsanların yaşam ve Barınak alanlarının doğru yapılması planlanması ve yaşam alanlarındaki çarpık ve düzensiz yerleşimlerin önüne geçmek ve yaşamı kolaylaştırmak adına kurulan bir bakanlık var. Bu Bakanlığın Adı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, sahiden ben merak ediyorum Büyük müteahhitlere veya zenginlere Milli Emlak’tan TOKİ’ye geçen arazileri satarak rant elde etmenin ve bazı afetlerde vatandaşın elindeki imkanları yarıya düşürerek, tekrar ona yarıdan fazla paralar ödeterek insanların sorunlarını çözen kurum mu şehir ve çevre Bakanlığı sahiden… Bu konuya biraz açıklık getirmem gerekir. Elâzığ Malatya Depreminde, Neredeyse Tüm müteahhitler Şehir dışından geldi buralara, yıkılan binalar yeniden yapılacaktı hasarlı olanlar da hasarı onarılacak ya da yıkılacaktı. Maalesef genellikle hasar tespiti sonrasında bazen yıkılmayacak binalarda yıkıldı ve firmalara geniş çaplı iş alanları oluştu. Sonrasında ne oldu dersiniz? Vatandaşın evi 150m2 ise yarı parası olmayacak rakamlarla fiyatlandırma yapıldı, ya bu kadar alırsınız ya da evinizin yapımını bekleyeceksiniz denildi. Evler yapıldı,150m2 evi olan vatandaşa 85 m2 Brüt evler verildi. Müteahhide verse vatandaş hiç para ödemeden yarısını firma alacak yarısını da kendisine ev yapacaktı ancak Devlet öyle yapmadı, hem kar etti hem de vatandaşa verdiği 85m2 daireyi uzun vadeli borçlandırarak yeniden vatandaşa sattı. Şimdi soruyorum devlet vatandaşın evini yenilerken arsasının yarısını alıyor ve evinizi yaptım diyerek onu da borçlandırıyorsa 20 yıllığına şimdi ben ev yaptım diye niye övünüyor, böylesi bir anlayışla insanları bir rant aracı olarak görüyorsa Bakanlık tanımını kendisi yapmalı… Bu durum insanlardaki güven duygusunu yok etti artık kimse birbirine güvenmez oldu sebebi ise böylesi anlayışlarla insanların avutulması… Tüm kurumlardaki yanlış algı ve politik kurnazlıkları yazma taraftarı değilim ancak bunlar değişmediği müddetçe toplumsal yaşamın sürekliliğini düşünmek sadece hayal olur.

Bir toplumun devamlılığını sağlayan en önemli unsurların başında adalet gelir. Adaletin kişiye ve güce göre değiştiği ve Hukukunda bu özellikleri dikkate aldığı ortamda toplumsal omurga kurşunlanır. Toplumsal omurganın kurşunlandığı yerde, toplumsal gelecekten söz edilemez. Toplumsal gelecek, şiirlerde ve edebi sözlerde anlatılan bir masal değil, yaşamda karşılığı olan bir kaynaşmadır. Toplumun değerli gördüğü kurumlara liyakatsiz ve ehli olmayan kişilerin gelmesi ve taraftar anlayışı ile buraları kendi kışlası gibi görmesi, toplumsal ayrışmaya ve tedavisi zor kin hınç ve gaddarlık gibi hastalıkların oluşmasına neden olur. Ondan dolayı bu cambazlıkların hepsi değişmeli zihinler yeniden şekillenmeli ki, gelecek diye bir süreci anlatma imkânımız olsun… Yoksa gelecek gelmeyecek… Vakıf arazilerinin ve binalarının nerede nasıl kimlere bağışlandığını konuşmak bile istemiyorum. Cemaat ve Sivil vakıflar tüm imkânlara sahip olmalarına rağmen, toplum bu şekilde bir ayrışmanın zirve noktasına çıkmışsa, bunları değiştirmek ve yeniden insanlık için toplumsal birliğimizi devam ettirecek eksende buluşmayı istemek haklı bir talep olsa gerek… Bir vatandaşa vakıf yeri verildiğinde zaten ihaleyle oluyor. Önüne öyle şartlar çıkıyor ki, üzerine tüm imkânlarını versen altından kalkamıyorsun, ancak önemli görülen(!)dernek vakıf ve cemaatten birine verildiğinde, doğrudan onlara tahsisi yapılıyor hatta restorasyonu da bir yolla onların cebinden bir kuruş çıkmadan yapılıyor. Yani adamların bahtı kendilerinden 10 km önde gidiyor. Şimdi bunlar olur mu diye bana kimse soru sormasın ben bir durum tespiti yapıyorum ve bunların fazlasıyla olduğunu da biliyorum. Böylesi adalet mekanizmasının yerlerde süründüğü bir ortamda siz toplumsal yaşamınızı yarınlara taşıyamazsınız. Göğün zincirlerine de asılsanız götüremezsiniz. Çünkü Allah müsaade etmez.

Sonuç olarak diyeceğim odur ki, toplumsal yaşamın her alanında zihinleri yeniden sıfır km yaparak, adalet doğruluk ve içtenlikle bir seferberlik başlatacağız. Bu yanlışları yapmaktan vazgeçip tövbe edip istiğfar edip, yanlışları doğru diye kimseye yedirmediğimiz zaman kendi küllerimizden dirilme imkânı belki elde ederiz. Yok, biz ne kardayız ne zarardayız, böylesi her zaman iyi, bunları koruyalım denirse, Allah’tan kimse kimseyi kurtaramayacaktır. Ben sadece gelecek yaşamda karşılaşacağımız tablonun haberini vermiş oldum…”Bu anlatılanlar bir haberdir, ancak her haberin bir gerçekleşme zamanı vardır…”Diyen Rabbimiz boşuna söz söylemez.

Sefere çıkmakta gecikmeyelim… Tüm bağlandıklarımızı ve o olmazsa biz olmayız dediklerimizi elimizin tersiyle bir tarafa bırakarak hakka şahitlik seferine bir an evvel çıkalım ki, seferberlik başlamış olsun, yoksa keşke toprak olsaydım, keşke şu andaki hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım diyeceğimiz günün hiçbir faydası olmayacaktır…

Rabbim sen bizi sefere çıkacak temizliğe çıkar ve isteklerimizi katındakilerle daim eyle ki, senden başka kimsenin önünde eğilmeyelim… Rabbim zulmetmekten zulme uğramaktan bizleri uzaklaştır ve sadece sana yönelenlerden eyle bizleri… Sen her şeye şahitsin Allah’ım…

Selam saygı muhabbet ve dualarımla…

Erol KEKEÇ/30.05.2022/01.04



25 Mayıs 2022 Çarşamba

SİZ HALA AKLETMEYECEK MİSİNİZ?

Akıl tutulması yaşayan toplumlar, kendi akıllarından yararlanamazlar. Akıl tutulması; kişinin kendi aklı ile iradesi arasına başka akılların girmesiyle kendi aklının gölgede kalıp işlevsiz hale gelmesidir. İşlevsiz hale gelen akılların yüklü olduğu bireyler, iradeleri ile akılları arasına giren akılların bir uydusu olarak yaşamaya mahkûm olurlar. Kendilerinden kaynaklı bir ışıktan yoksun kalırlar. Etkin olan aklın onlara verdiği etki kadar, hareket kabiliyeti geliştirirler ama daha çok yok olmaya ve ölüme yolculuk yapan bir nesneye dönüşürler.

Bir topluma aktarılan bilginin kaynağı belli bir yer ise, burada akıl tutulması yaşamamak tamamıyla bahtınıza çıkacak bir piyango demektir. Bilgiyi aktaran merkezler hep aynı yerden besleniyorlarsa, orada çok ciddi baskın olan bir akıl, tüm akılları hegemonyası altına almış demektir. Bir gücün etkisi altında kalmış ve onun belirlediği kapsam alanı dışına çıkma gücüne sahip olmayanlar, iradeye dayanan bir eylem ortaya koyamazlar. Bu tür toplumların sömürülmesi ve kullanılması her zaman ve ortamda kaçınılmaz bir sondur. Duygusal toplumlar her dönemde akıl tutulması yaşayan toplumlardır. Bu toplumlar aklı pek fazla kullanamadıkları için, onlara sunulacak herhangi bir bilgi, akla dayanan bir bilgi gibi onlara aktarılır. O toplumlar o bilgileri özümseyip benimsedikten sonra, kendi çabaları sonunda elde edilmiş bir bilgi gibi onun egemenliği altında yaşamaya mahkûm olurlar. Bu ortamlar sorgulama ve kritik yapma becerisinden yoksun olurlar. Tek düze rutin bir yaşamı tercihli bir yaşam olarak bilip öylece yaşamlarını devam ettirdikleri için, bunların hayatına eleştiri kritik, sorgulama ve analiz yapma özellikleri pek uğramaz. Çünkü bunlar, onların hayatına yıkımı getirir. Rutin yaşamda bir etkileşim olduğunda ve onu da fark ettikleri zaman bunu kaldırabilecek cesaret ve ufuktan yoksun olurlar.

Akıl tutulması yaşayan toplumlarda Politik cambazlar emellerine çabuk ulaşırlar ancak hayatlarını devamlı kılacak beceriye sahip olmadıkları için onlar da bir başka aklın gölgesinde olduklarından, toplum olarak hep birlikte yöneticiler ve yönetilenler toplu akıl tutulması yaşarlar. Bu tutulmanın önüne geçilemezse gelecek süreç toplu akıl imhasına dönüşmek olur. Bir toplumda toplu akıl imhası varsa, o toplum başka üst akılların sömürgesi olmuş demektir. Ancak toplum bunu anlayamaz, çünkü yönetenlerin buyrukları duygulara hitap ettiği için, duygularla yöneticilerine göbek bağı ile bağlı olanlar, akıldan gelen bir tahribatın olumsuzluğunu ve verdiği etkinin şiddetini kavrayamazlar.

Bu toplumlarda akıl, irade dışında nadasa ya da hangara çekilen bir boyuta gelmişse, farklı gruplar kendi öncülerine kayıtsız teslimiyetle bağlanarak kendi karanlıklarına gömülürler. Her farklı ideolojinin farklı bir akıl tutulma ortamında varlığını sürdürüyor olması, bir başka akıl tutulması yaşayana göre uyanık olduğu sanılmamalıdır. Özellikle kendi toplumsal gerçekliğimizi dikkate alırsak, kitleler bazında toplumun genel çoğunluğu ciddi bir akıl tutulması ve beyin travması yaşamaktadır. Ne pahasına olursa olsun sahip olduğu ortamın karanlıklarını aydınlık diyerek savunmak, kendi aklınızı imha ederek başka akılların gölgesine sığınmak olur. Politik cambazlar bu süreci çok iyi değerlendirirler. Toplumu kitleler düzeyinde taraflarına çekseler de, kendileri başka akılların gölgesinde kaldıkları için, yöneldikleri kitlelere ciddi bir akıl imhası yaşatırlar. Bizim ülkemizin gerçeği tam da buna uymaktadır. Bütün bir toplum olarak akıl imhası ve beyin travması yaşadığımız için, olaylar arasındaki neden sonuç bağlarını kurarak kendimize gelme şansımızı da kaybederiz.

Akıl tutulmasının yoğun olarak yaşandığı toplumlarda, yeni ve farklı düşüncelerin toplumda karşılık bulması hayli zor olur. Çünkü önceki algılar körü körüne bir bağlılık olduğu için, ondan vazgeçip farklı anlayışlara kulak verecek kitleler eski bağlılıklarını kolay kolay terk edemezler. Bunun en açık örneğini kendi toplumumuzda görmek mümkündür. Bir asırdır devam eden bir CHP anlayışı var ki, mutlak doğrunun ölçüsü gibi topluma kabuk gibi giydirilmiş. O grup içinden düşünen ve sorgulayan insanlar çıksa da onlara hemen bir isim bulmakta gecikilmiyor. Hatta o taraftarlar sahiplendikleri politik algıya bir inanç gibi bakarak oranın dışına asla çıkmayı düşünmüyorlar. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda ülkeye hizmet etmiş bir parti olan CHP daha sonraları ülkenin önündeki en büyük sete dönüşmüştür. Ancak taraftarların kafasında onun sorgulanması ve yanlış olma ihtimali hiç düşünülmemektedir. Gözle görülen yanlışlar olsa bile ona mutlaka haklı bir gerekçe oluşturan zihin körlüğü ve akıl tutulması yaşayan çok ciddi bir kitlenin olduğu muhakkak... Bu durum sadece bir politik anlayışla sınırlandırılamaz. Mesela Milliyetçilik adı altında bir toplumda Milli olan tüm değer sistemleri yerle yeksan edilirken, o partinin fanatik tutucuları asla öyle bir yanlışın olma ihtimalini kabullenmiyorlar. Çünkü Vatan Devlet, o algının tapulu bir malıymış gibi anlaşılmaktadır. Kendi dışlarında aynı devlette yaşayan ve bu ülkenin sahibi olanlar hep vatan hainidir. Çünkü onların yaptığı bu tanımın dışında Vatan ve Devlet sevgisi olamıyor. Böylesi anlayışlar tamamıyla insanlığın imha sürecine hizmet etmektedir. Başka bir algı karşınıza dinle çıkabiliyor ve dinin sahibi kendisiymiş gibi topluma mesajlar veriyor, hatta sen kim din kim, ne hakla din adına konuşuyorsun gibi laflar ederek, kendilerinin dışında kimsenin dindar olamayacağını savunur duruma gelebilecek oluyorlar.

Son 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidar anlayışına baktığımız zaman öyle bir algı oluşturuldu ki, insanlar düşünmekten ve sorgulamaktan aciz duruma geldi. Bizim adımıza her şey çok güzel yapılıyor, bizim bu konuları konuşmamıza gerek yoktur, hatta yanlışlar varmış gibi görülse de bizim bilmediğimiz onun arkasında ne hikmetler var kim bilir diyerek, düşünenleri de düşünmemeye teşvik eden kitleler oluştu. İnsanın en doğal düşünme hakkı olan beynini çalıştırarak yaşadığı ortam hakkında bir durum değerlendirmesi ve tahlil yapmasını bile, iktidarı kötülüyorsun diyecek kadar insanlar beyinlerini devre dışı bırakmış durumdalar. Bizim toplum, akıl tutulmasının en yoğun yaşandığı ortamlardan birisidir. Politikacılar sadece akıl tutulmasının yeterli olduğuna inanmamış olmalılar ki, ciddi bir akıl imhasına dönüştü süreç. Bazen gölgede kalsanız da Güneşin arada bir bulutların arasından çıkmasıyla nasıl ki Güneşle karşılaştığında vücudu ısınıp canlanmaya başlayan canlılar gibi, insanın da böyle bir sürece girdiği anlar olabiliyor. Bu durumda akıl tutulması üzerindeki sera tabakasının zarında delinme endişesi oluşunca hemen yeni bir algı oluşturarak, kitleler istenilen bataklığa çekilebiliyor. Ne yazık ki bizim ülkemizde bu süreç her politik anlayışa göre kullanılabiliyor.

Geçmiş dönemdeki iktidarların yaptığı anlayışları eleştirerek iktidara gelenler, iktidar olduktan sonra aynı anlayışa bürünmelerine rağmen, eğer bir toplum bu benzeşmeyi ve aynı rotada yaşamayı idrak edemiyorsa, bu çok ciddi bir akıl imhasının olduğunun göstergesidir. Çünkü duygusal bağlarla destek verdiklerinizin yanlışı, karşı olduğunuz anlayışların yanlışlarına kök söktürecek boyuttayken, bunu göremiyor olmak bir akıl tutulmasıyla izah edilecek kadar basit değildir. Bu doğrudan akılların imha olduğunun kanıtıdır. Onun içindir ki, toplum aklen ve fikren özgürlüğüne kavuşmamışsa, kullanım süresi bitmeyecektir. Her gelen politik anlayış kendisine göre toplumu yönlendirme ve algı oluşturarak onları güdecektir. Çünkü insanlar güdülmekten hoşlanıyor. Ayağa kalkıp özgürce kendi iradesini kullanarak doğru ile yanlış arasındaki keskin çizgiyi ortaya çıkarıp, doğrunun yanında, yanlışın karşısında olacak emek ve çabayı göze alamıyor, çünkü bir bedel istiyor insandan... Ondan dolayıdır ki, insanı diğer canlılardan ayıran en belirgin özellik aklı, aklı bağışlayanın bağışladığı amaçta kullanabilme becerisine sahip olmasıdır. İnsanın duydukları ve kendisine gösterilenlerle bir tarafa ait olduğunu belirtmesi akıldan faydalanmak değildir. Akıl insanın zihinsel birikimlerinin alt yapısını oluşturmadan o zihinde kalıcı yaşamlar kuramayacağını bilir. Onun için de, idraki veren yaratıcının bu nimetiyle diyalog halinde yaşamını yönlendirmeye ve yönetmeye çalışır. “Aklını kullanmayanlar maymunlardan daha aşağıdadır" diyen Rabbimiz, aklı tüm akılların gölgesinden çıkararak uydu olmaktan uzaklaştırıp, bir bilgi ve ışık kaynağı olarak kullanmamızın önemini ve gereğini bizlere anlatmaktadır. Bunu yapan toplumlar gelişmeye, yeniliklere ve sürekli ileriye doğru yol almaya hak kazanmış olurlar. Bunun dışında kalanlar ise kendi sonlarını beklemekle zamanlarını boşa geçirirler.

"Unzurna demeyin, Reayna deyin..."Bizi güt bizi yönet demeyin, bize rehber ol yol göster deyin diyen Rabbimizin bu ayetine mukabil her anlayış liderinden kendisini gütmesini isterken, hala insan olarak aklını kullandığını sanır. İnsan olmak öyle kolay değil, ne Mutlu insan olarak yaşayan ve insan olarak divanı huzurda hesaba duranlara!

Rabbim bizleri aklını gereği gibi kullanan ve aklıyla doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapabilecek düzeye gelen akıl sahiplerinden eylesin...”Siz hala akletmeyecek misiniz”?

Selam dua ve muhabbetlerimle Aydınlık bir günde aydınlık fikirler ışığında yarınları konuşabilecek günlerin hasretiyle...

Erol KEKEÇ/24.05.2022/11.31

24 Mayıs 2022 Salı

GÜVEN ALLAH'A GİDEN YOLUN KENDİSİDİR.

Güven üzerine yaşam oturur. Güveni yaşam alanından kovduğunuz zaman diğer tüm seciyelerinizi ve meziyetlerinizi kaybedersiniz. Doğal yaşam ilkesi böyle olmasına rağmen, insanların büyük bir çoğunluğu fanatik taraftarlık algısıyla yok olmuş güveni kaybetmek istemezler. Ama ne yazık ki, taraftarlar her ortamda telef olmaya mahkûmdur. Taraftarlar mesajı algılamak ve analizini yapmak istemezler, tek bildikleri, yani şartlandıkları, taraftarı oldukları ortamdan mı uyarıcı geliyor yoksa rakip taraftan mı, ona bakarak eyleme geçtiklerinden güvenini kaybetmiş kurum kuruluş kişi ve liderleri sahiplendikleri için kendi yok oluşlarını kendileri yaklaştırırlar.

Bir toplumda belirleyici olanlar çok sınırlı olmasına rağmen, hayatları başkaları tarafından belirlenenler büyük çoğunluğu oluşturur. Toplumsal yaşam içindeki büyük çoğunluğu uyandıramadığınız zaman, uyanık olanlarda onlarla birlikte yok olmaya aday olurlar. “Rabbim içimizden sadece zulmedenlere erişecek olmayan o azabından bizleri koru..."Yaratanın bu buyruğuna dikkat edilirse, topluma gelen gazap, toplumda ayrım gözetmeden hepsini kapsam alanına almaktadır. Onun içindir ki, hiç kimse olumsuz bir ortamın içinde bulunduğu müddetçe, onların yaptıklarını yapmamış olsa bile, gelecek olan fırtınadan kurtulma imkânı yoktur. Bir yere yağmur yağdığı zaman nasıl ki, filancanın tarlasına yağmayayım şu tarlaya yağayım deme özelliği yoksa gelecek olan azapta böyle olacaktır. Böylesi bir zulmet ortamına gazap geldiğinde kuşatıcı olacaksa, neden insanlar beni ilgilendirmiyor, ben nasıl olsa kendimle ilgili olanları yapıyorum diyerek köşesine çekilmeyi tercih eder. Şunu unutmayalım ki, başımıza gelecek olan belalar bizlerin tercihlerinin karşılığı olacaktır.

Bir ortamda olumsuzluk varsa görme geç git, köpeğe dalaşmaktansa, çalıyı dolaşmak daha iyi diye sürekli tekrarlanan atasözlerimiz de var... Peki, "bir olumsuzluk gördüğünüz zaman, onu önce elinizle düzeltiniz, buna gücünüz yetmiyorsa dilinizle düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğuz edin bu da imanın en zayıfıdır. ”Demek ki bana ne demek bizleri kurtarmıyor, ben kendimi bilirim ben çok iyiyim koşullarım yerinde hiç kimseyi görmeden yıllarca yaşarım demek bizleri kurtarmayacaktır bunları bilelim. Yedi uyurların bulundukları yeri terk ederek bir mağarada uykuya dalıp yıllarca orada yatmaları aslında yaşadıkları ortamdaki olumsuzluklardan uzaklaşmak gibi görünse de Rabbimiz burada büyük bir imtihanın sonunu bizlere göstermektedir. Aynı durum Yunus (as) olayında da yaşanmaktadır. Toplum böyle bunların kurtuluşu yoktur, o zaman oradan ayrılıp kendi başımıza hiçbir olumsuzluğa katılmadan yaşamak gerekir diye düşünmek insanın kendisini cezalandırmasıdır. Balığın karnında kıyamete kadar kalacak olan Yunus (as)ın duası onu oradan çıkardı. O halde bizler kaçış senaryolarını bir tarafa bırakarak yaşadığımız ortamları aydınlatmak zorundayız. Aydınlığımız yoksa o zaman karartmayalım.

Bu gün geldiğimiz noktadan geriye doğru bakacak olursak, her farklı ideolojik yaklaşım kendi doğrularını oluşturmuş ve o onları yarıştırmaktadır. Ya da yanlışlar arasından insanlara tercih yaptırmaya çalışmaktadır. Filanların yanlışlarını hiç görmüyor musunuz, onlar daha kötü değil miydi, hiç olmazsa, bizim yanlışlarımız var ama şöyle şöyle olumlu yanlarımız da var diyerek, yanlışlar arasından hangisinin daha hafif olduğunum kanıtlama derdindeler. Oysa bilmiyorlar ki bilerek yapılan yanlışlar, bilmeyerek yapılan hatalarla kıyaslanamayacak kadar aralarında mesafe var. Bu olumsuzluğu meşrulaştırmak için de farklı bir anlayış geliştirmişler. Ehveni şer, yani şerrin hafif olanı her zaman tercih edilir. Oysa şerrin hiçbir yanı tercih edilmez, Rabbimiz der ki, “Haktan sonra dalaletten başka ne var ki? “ne yazık ki kendi güvenirliliklerini kaybedenler tarafından üretilmiş olan bu söz yaşam alanlarında büyük bir istila yapmıştır. Bu istilanın etkisinde kalan büyük bir kitle bunun arkasına sığınarak, kendi tarafı olduklarını göklere çıkarmada bir beis görmezler. Böyle ortamlar toplu olarak intihara meyilli ortamlardır. Toplu intihar derken, insanlar kendileri belki canlarına kıymazlar ama yanlışı göklere çıkardıkları için Yerin ve Göklerin sahibinin gayretullahına dokunacakları için gazaba duçar olurlar.

Muhammed-ül Emin olan bir Elçinin ümmeti olduğumuzu söyleyen bizler, elçinin yolu ile kendi yollarımızı bir kıyasladığımız zaman, Elçinin bizim aleyhimize şahitlik yapacağından kuşkunuz olmasın. “Rabbim bunlar benden sora bu kitabı yapayalnız ve yetim bıraktılar “Kitabı yetim bırakmış onun ve onun hükümlerinin hayatımızda karşılık bulmadığı bir yaşamın hangi noktasında emin ve güvenilir olduğumuzu söyleyebiliriz. Bundan dolayıdır ki, Sevgi hürmet, saygı muhabbet bunlar güven sonrası oluşuyorsa anlamı vardır. Güvenin olmadığı ortamlarda da bunların olmasını istiyorsak, o zaman körlerin ve sağırların birbirini ağırlamasına döner ki hayat, toptan itlaf olmayı kendi ellerimizle tercih etmiş oluruz. Ben güvenin olmadığı yerde tüm değer sistemlerinin yerlerde sürüneceğini ifade etmek isterim. Çünkü güven bitince her şey mubah ve meşru hale gelir bu eylemleri yapanlar tarafından. Bir şahsa ve lidere olan güvenin kaybolması, öncelikle onun karizmatik yönünün kaybolmasına neden olur. Sonrasında ise onun söyleyeceği hiçbir şeyin anlam bulmadığını görürüsünüz. Yüze karşı söylenen sözlerin arkadan daha farklı ifade edildiğine şahit olursunuz. Bunların en açık örneklerini kendi yaşadığımız ortamda görmemiz mümkündür. Bir insan yalanlarla hayatını devam ettiriyorsa ve bu yalanlar da ortaya çıkıyorsa, bu yalancı şahıs doğruyu söylemiş olsa bile itibar kaybettiği için onun söylemleri etkisini kaybeder. Siyasilerin verdiği sözler yerine gelmediği zaman, insanlar sevgilerinden kaynaklanan önemi belli bir süre devam ettirseler dahi, güvenirlilik kaybolmuşsa sevgiler yerini nefrete bırakır. Sevgiler temelinde güven vardır. Sevgi saygıyı doğurur, ancak biz toplum olarak güvenin kaybolduğu ortamda hala insanlardan sevgi saygı ve olumlu çıkışlar bekliyorsak sadece beklemiş oluruz. Kaybolmuş güveni yenilemenin biricik ve tek yolu hakikatle yüzleşmek ve kendi iç dünyanızdaki karmaşayı çözmektir. Kendi dünyamız savaş halinde iken barış ortamı oluşturamazsınız.

Ülkemiz insanı böylesi bir paradoksun içinde kıvranmaktadır. Bir taraftan taraftarlık diğer taraftan kaybedilmiş bir güven hangisini tercih edeceğini şaşırmış ve yüksek sesle rakip sesleri kısma ve yok etme derdinde. Peki, karşıt sesleri yok ettiğiniz zaman kaybedilen güvensizliği güvene çevirebilecek misiniz, bunu yapamayacaksanız fazla zaman tüketmenize ve kendinizi daha fazla örselemenize gerek olmadığını düşünüyorum. Emin olan bir elçinin ümmeti olduğunu söyleyenlerin yaşamlarındaki güvensizlik, emin olan elçinin getirdiklerinden insanları uzaklaştırır duruma getirdiyse bunun tek sorumlusu güvenlerini kaybetmiş etkin ve yetkin kişilerdir. “Rabbimiz bizi düşmanlarımız için fitne kaynağı kılma “diyerek dua eden Hz. Musa'ya iman etmiş olanlar acaba neden bu kadar ince düşünmüş olabilirler. Şahsi kanaatim odur ki, İnandıkları değerlere karşı lakayt tavırlar takınmalarından ve o değerleri hayatlarına aktarmamalarından dolayı, yapmadıklarını anlatarak insanların hakikatten uzaklaşmasına neden olmak istememektedirler. Bu gün o değerlere sahip olduğunu iddia edenlerin yaşamları kendi inandığı değerlerle hiç uyumlu değil ve bu değerlere inanmamış olanlar tarafından deşifre ediliyorsa, burada bir fitne kaynağı olmak söz konusu değil mi dersiniz?

Düşünce ve yaşam arasında kurulacak ilişkiden doğan reaksiyonla hayat anlam kazanacaktır. Bu ilişkiyi kuramayanlar, her ortamda fanatik bir taraftar olduklarından cennetin başköşesinin kendilerine ait olacağını düşünebilirler. Çünkü tarih boyunca kurumsallaşmış dinler insanları avutmak ve insanların dünyada yaşanan olumsuzluklara duyarlılıklarını yok etmek için, hep cennet satmışlardır. Bizim toplumda da şöyle şöyle olanlara Allah cennet vaat ediyor diyerek anlatılan dinler, tamamıyla olumsuzluklara karşı tavır alacak insanları uyuşturarak onları, gelecek cennet hayalleri ile profesyonel kandırma taktikleridir.

Rabbim bizleri güvenilen emin insanlar arasına katsın ki, emin olan bir elçinin ümmeti olmaya layık olalım... Emin olunmayan hayatların hepsi yok olmayı beklesin Rabbimiz asla yanlış bilgi vermez, “Biz güvenilir insanları güvenilmeyenlere karşı apaçık destekledik ve onlar galip gelenlerden oldular..."

Son olarak diyorum ki güvenin zirvesinde olmak için çaba harcamanıza gerek yoktur, hakikatle yaşamanın getireceği faturayı ödemeyi göze alın, bakalım sonuçlar nasıl değişiyor. Allah İman edenleri küfredenlere karşı apaçık destekler... Rabbim bizleri selim akıl sahipleri kılsın ve imandan sonra topukları üzerinde gerisin geriye dönenlerden eylemesin... Âmin

Selam saygı muhabbet ve dualarımla kalın sağlıcakla...

Erol KEKEÇ/23.05.2022/13.23


23 Mayıs 2022 Pazartesi

KORKULAR KÖTÜLÜĞE KAPI ARALAR

"Şeytan (sizi fakirlikle korkutur) fakirliği vaat eder ve kötülüğü emreder. ALLAH ise kendi tarafından sizin için bağışlama ve lütuf söz verir. ALLAH Cömerttir, Bilendir. “Bakara/268

Bu ayetin yaşam alanımızda açıkça tecelli ettiği günlere geldik. İnsanlık âlemi her geçen gün şeytan ve dostlarının elinde paçavraya dönmüş bir oyuncak gibi kullanılmaktadır. Ancak bu oyunu fark eden insanların sayısal olarak çok azınlıkta olduğu muhakkak. Demek ki, Gönülden Allah'a iman edenler de o kadar azmış.

İnsanlık âlemi kapitalizmin öğütlediği ve ekonomik tanım diye bütün toplumların hayatına soktuğu açıklama, ne kadar da açık bir şeytan oyunu olduğunu kanıtlamaktadır. Yeryüzündeki İmkân ve kaynaklar sınırlı ancak bu kaynakların karşılayacağı ihtiyaçlar sınırsızdır. Bundan yola çıkarak ekonominin tanımı yapılır ve denir ki, ekonomi, sınırsız ihtiyaçları sınırlı imkân ve kaynaklarla karşılama etkinliğidir. Yaratılmış olan hiçbir varlığın ihtiyaçları sınırsız değildir. Sınırsız arzu ve isteklerin adı ihtiyaç olarak tanımlanamaz. Ancak Kapitalizm öyle bir yedirme yapar ki, kaynaklar sınırlı ihtiyaçlar sınırsız diyerek insanların yüreğine korku salmaktadır. Korkular artıkça insanların sahip olma hırsı da o oranda artmaktadır. Çünkü yaşam korkusu insanı her şeye sahip olmaya götürür ve yaşamını devam ettirmek için gözle görülen her şeye sahip olmak ister.

Şeytanın bu vesvesesi, onun askerlerinin çok iyi sindirdiği ve kendi dışında olanlara bu vesveseyi hakikatmiş gibi yaymalarına sebep olmuştur. Korkuların kuşattığı yaşamlar, bu korkularını dağıtmak için yüksek tonajlı seslerle bu korkuları dağıtmak isterler.2022 Yılının başından beri açlık korkusuyla herkesin gıdaya sahip olma hırsı şeytanın hipodromu olmuş kalplerin cinliklerinden başka bir şey değildir. Bu korku beraberinde kötülükleri meşru zeminlerde yapma cüretini oluşturur. Yenidünya denen sistem tam da bu korkular ve kötülükler üzerine oturtulmak istenmektedir. Kötülüklerin tamamı korkulardan kaynaklanır. Katil olmuş birine sorun neden öldürdünüz bu adamı, ben onu vurmasaydım o beni vuracaktı, o benim malımı gasp ederek beni iflas ettirmeye çalışıyordu, Bu devlete savaş açmasak yarınlarda yeraltı kaynakları azalacağı için şimdiden imkânlarımızı genişletmek ve bu imkânların daha çok olduğu yerlere saldırıyoruz demeyebilirler, ancak fiili durum bunun kanıtıdır.

Evet, tüm korkular kötülük mayınlarının fitilini alevlendirmek için piyasaya dağıtıldı. Bu mayınların hepsi de insanlığı korumak ve onu düşünüyormuş gibi görünerek yapılmaktadır. Bu süreci başlatan şeytanın askerleri ve yandaşları demek ki, insanlık üzerinde ciddi bir etkiye sahipler. Şayet Allah'ın mutlak rızık sahibi ve her şeyden yanında bol miktarda olduğuna inanılsa, şeytanın bu oyununun tutması mümkün müdür? Demek ki şeytanın dostlarının oyunlarının tesiri, İnsanlık üzerinde Allah'ın beyanından daha fazla etkili olmaktadır. Allah'ın beyanının kalplerde ve yaşamda karşılık bulduğu ortamlarda şeytan ve askerleri ancak avuçlarını yalamak zorunda kalırlar.

Allah cömerttir lütuf sahibidir sizleri yalnız bırakmayacak bilgisine sahip olmamıza rağmen, ben Müslümanım diyen insanların açlık korkusuyla gelecek üzerinde bu kadar oyunların kurulmasına ses çıkarmamaları, onların Allah ile bağlarının olmadığının da göstergesidir. En çok dengesizliklerin olduğu ve insanların yarın korkusuyla, ihtiyaç maddelerine saldırarak stok yapmaları doğrudan kapitalizmin kölesi olmak ve şeytanın safında yer almaktır. Şeytanla aynı safta yaşayanlar, Allah’ın Rezzak olduğunu anlayamazlar. Allah’ın Rezzak olduğuna iman edenler, Stokçuluk yapmazlar, herkesin ihtiyacını karşılaması için çaba sarf ederler. Dolayısıyla kötülüklerin yayılmasına da engel olurlar. Çarşı pazar market nerede olursa olsun düzensiz ve dengesiz sürekli yükselen fiyat artışları olmaz. Korkuların yenildiği yerde kötülüklerin önü kapanır. Herkes rahatlıkla her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar dengeli ve düzenli bir yaşam oluşturur. Bu durum, şeytanın yandaşlarının insanlığı korkutarak denetim altına alacakları yolların da önüne geçmek olur.

Dikkat ediyorsak, son bir yıl içinde öncelikle insanların canlarının tehlikede olduğu anlatılarak bütün bir insanlık korkunun pençesinde can verecek duruma geldi. Onun etki alanı zayıflamaya başladığı andan sonra da, yeni bir çığır açılarak, tekrardan bir korku pompalanmaya başlandı. Bu korku can korkusu değil ama uzun vadede canı hedef alan gıda korkusu. Bu korkular belli bir plan ve amaç doğrultusunda yaygın hale getirilmek isteniyor. Dünyaya yayılan bu gıda kıtlığı korkusu tek merkezden yayılmaktadır. Bu küresel cinayet ekibi, kendi varlıklarını hedef alacak ve söylemlerini refüze edecek toplumların yaşamı üzerinde yıllar öncesinden planlı çalışmalara başladılar. Bu toplumların üretim alanlarını kendi talepleri olarak değil, daha çok o toplumun kendi içinden kaynaklanan bir talepmiş gibi yönetimlere medyayla çok ciddi bir algı oluşturdular. Tarım alanlarındaki ürün çeşitliliğini değiştirdiler, çoğu yerlerde de belli yerlere bağımlı kılarak, üretimden daha karlı olacaklarını anlatarak toplumları kendi yaşam alanlarında yaşamdan uzaklaştırdılar. Hatta hayvan yetiştiriciliğini ciddi anlamda tehdit edecek planlar yaptılar. Küresel ısınmaya büyük baş hayvanların gazlarının etkisinin tehlikeli boyutlara ulaştığını söyleyerek, sentetik et üreteceklerini ve bu üretimlerin hayvanların etinden daha faydalı olduğunu anlattılar. Hatta bizim ulusal haber kanalları günlerce bunların haberini verdi. Yani insanları ikna etme taktiği tam manasıyla uygulandı. Beyinler işlevsiz kalınca, ardından farklı senaryolar devreye girdi.                                                                       O günkü senaryolar bu gün dünya sinemalarında her gün oynanmaya başlandı. O filmler o kadar tutmuş olmalı ki ülkelerini yönetenlerin elleri dilleri bağlandı tam bir teslimiyetle küresel kriz diyerek kendi varlıklarını inkâr eder duruma geldiler. Hatta bizdeki her olumsuzluğun tek faturası onlara kesilmektedir. Yani Küresel ifsat düzeninin her yaptığını onaylamak anlamına gelen bu algı, kendi halkını yaşamdan bıktırır duruma getirdi. Neden şeytanın oyunları yöneticiler eliyle bir toplumda oynanma zeminini çok çabuk bulur, bunu sorgulayan hiç olmaz. Herkes neden böyle niçin öyle daha ne zamana kadar gidecek gibi anlamsız çırpınışlarla öfkelerini soğutmaya çalışırlar.

İnsanlık yaşamını doğrudan teslim alacağınız en önemli nokta korkulardır. İnsanlığı korkunun esiri yaparsanız, sonrasındaki sizin mesajınız onları bu esaretten kurtarmak olacaktır. Dolayısıyla korkunun esaretinde bunalmış olan insanlık, şeytanın onları kurtaracağını söylediği her vaadine kanacaktır. Zaten şeytanın oyunları böyle uygulamaya geçer. Önce sizin kafanızı karıştıracak korkularla sizi baş başa bırakmak ve ardından bu durumdan sizi kurtaracak yalanlarını sıralamak.

Yeryüzü Şeytanın karargâhı oldu, bu da tüm karargâh komutanlarının şeytana hizmet ettiğinin en büyük delilidir. Çünkü Şeytanın oyunlarıyla insanlığa korku yayanların hepsi kimin tarafında adı inancı ne olursa olsun, şeytanın başkahramanlarıdır. Şeytanın komutanlarından insanlık için bir umut ışığı geleceğine hala nasıl inanıyorsunuz, bunu benim ne aklım ne kalbim kabullenmiyor.                                          

“Ey âdemoğlu sakın şeytan ve adamları sizin başınıza bir bela getirmesin “şeytanın adamları hakikaten başımıza bela oldular. Bunlar her ülke topraklarında mevcuttur. Bunları tanımadan şeytanın oyunlarından dışarı çıkmak hayli zorlayacak. Çünkü şeytan ve adamları tüm insanlığı aydınlıktan alıp, karanlığa götürürken, Allah sizleri aydınlığa çağırmaktadır. Hala karanlıkları aydınlığa tercih edenler kurtulacağını sanmaktadır. Hangi güç sizi, Allah dışında o karanlıklardan alıp aydınlığa çıkarır.

“… ALLAH ise kendi tarafından sizin için bağışlama ve lütuf söz verir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.”

Allah’ın verdiği söze inanmayanlar, nasıl olur da Allah bizimle beraber diyerek kendisini avutur. Yeryüzünde imkânların ve kaynakların tükeneceğini düşünerek insanların yarınlarını karartanlar, Allah’tan hiçbir yardım bekleme hakkına sahip değildir. Allah’ın Rezzak olduğuna inanmayanlar asla ve asla tevhidin içinde yer alamaz. Şirk dininin mensuplarına Allah’ın yardım ettiği ne zaman görülmüştür. O halde dünyanın sürüklendiği karanlığı idrak ederek kendimize gelmeden, Allah bizimle beraber diyerek Müşriklerin dediği gibi, yalvaralım bakalım Allah’ın yardımı kime inecek diyenlerden farkımız olmaz. Allah’ın yardımı kime iner onu Rabbimiz kendi kitabında beyan ediyor, o kitabı elimize alıp idrak ederek okuyup anlayıp yaşamda karşılığını gördüğümüz zaman o gruplar içine girme imkânı elde ederiz.

Evet, insanlık kendisi için oynanan oyunun hala farkında değil, oysa farkına varmadan farklı bir yaratık olup çıktığında farkında olma melekelerini de kaybedecektir.” Onlara imkân verdiğimiz zaman onlar yeryüzünde ekini ve nesli ifsat ederler…”Bu küresel ifsat kulübü bütün bir insanlığın genleriyle oynayarak nesli imha etmeye çalışırken, yaşam tarzınızı, hazlarınızı isteklerinizi beklentilerinizi yarınlarınızı kontrol altına almaya çalışmaktadır. Sanıyorum herkes farkında şu an, Corona salgın süreciyle birlikte yaşam tarzları farklılaştı, kültürler yeniden oluşmaya başladı, para çeşitleri çoğaldı eskiler hayattan uzaklaşıyor, farklı meslek kolları doğdu, lojistik en önemli bir meslek haline geldi. Yani insanlığın kontrolünün kolay olacağı ortamların oluşturulması için tüm zeminler oluşturuldu. Bundan sonrası insanlığın boynuna geçirilecek arpa torbası olacaktır. Ye iç yat ihtiyaç olduğu zaman kullanmak. Bu insanlık ailesinin yok oluş sürecinin hızlandırılmasıdır. Tüm mücadelemiz, şeytanın oyunlarına gelmemek ve bunları hayat alanımızdan dışarıya atarak yaşamımıza Rabbimizin istediği şekilde devam etmek olmalı. Yoksa Allah’tan bir şey bekleyecek yüzümüz olmayacaktır.

Ey dünyaya tapan ama bir inancı olduğunu sanan zavallı perişan insanlık, Allah’tan başka taptıklarınızın hepsi sizi terk edecek, yarınlar gelmeden bu gün elimizdeki imkânları çoğaltarak bütün bir toplumla paylaşarak birlikte yaşamayı bilelim. Birlikte yaşamayı bilmeyenlerin hepsi birlikte ölüp yok olacaklardır.

“Allah’tan ittika edip sakınana hiçbir şey korku vermez, Allah’tan ittika etmeyene de her şey korku verir. “Bugünkü tüm korkularımız yaratıcıya değil de, onun dışında başkalarına bağlandığımızdan kaynaklanmaktadır. Bu bağlılıklarımız sadece Allah’a dönmediği sürece insanlık yok olacağı günü bekleye dursun… Bu yok oluş, normal sıralı ecele dayanan ölümlerden olmayacak, Allah’ın gazabının kuşatmasıyla son bulacak bir yaşam olacaktır. Rabbim bizleri akleden ve sadece kendisine verilecek hesabımıza karşı duyarlı olmayı bizlere nasip etsin… Kendisine karşı hesabında doğru ve dürüst davrananların başka alanlardaki hesaplarını Allah kolay eyler.

Biz insanlık olarak nedenleri yerine getirmek zorundayız, biz nedenleri yerine getirirsek sonuç kendiliğinden gelecektir. Çünkü Sonuç Allah’ın işidir. Oysa biz sonucu değiştirmeye çalışan, nedenleri yerine getirmeyen zavallılar olduğumuz için kendi mütekebbirlik göledimizde can vereceğiz.

Bu satırlarla İnsanlığa akıl satma derdinde değilim ancak gelinen noktalara karşı hislerimin bana söylediğini sesli düşünerek paylaşma gereği duydum… Faydalı olması ümidiyle!

Selam saygı muhabbet ve dualarımla…

Erol KEKEÇ/22.05.2022/21.59



20 Mayıs 2022 Cuma

ZAMANLA OLMAK ZAMANINDA OLMAKTIR

 Meçhulden gelen bir gemide, malum okyanusta maluma giden bir rotada nefessiz kalarak gidiyoruz; bakalım bu işin sonu nereye varır… Hayırları istiyoruz ancak hayırlı işlerle ilişkilerimiz ne kadar düzenli o konuda söyleyecek pek sözümüz yoktur. Çünkü bizler hayır olmayanları yaparız, ondan hayır çıkmasını çok bekleriz. İsteklerimizin her daim hayır olmasını isteriz, hayırsızlık olsa da yöneldiklerimizde, bizden kaynaklanmayan sorun olduğunu düşünür, kendimizi hayrın merkezine koyarız. Onun için dualarımızı bile ona göre biçimlendiririz. Rabbim hayırlı olanı ver, hayır değilse de sen onu yine ver ama hayra çevir, demekten de hiç utanmayız.

Zamana karşı mücadele edip, zamana yenilmiş tek varlık var, o da insandır. İnsan, zamanı kendisinin yönettiğini sanır oysa zaman gemisi onu meçhulden alıp maluma götürdüğünü hiç düşünmek istemez. Zaman gemisi kadar rotası belli olan bir başka gemi var mı bilmiyorum, ancak kime sorarsanız zamanı geçirmeye çalışıyoruz der. Sanki zaman onun elindeymiş gibi utanmadan ve sıkılmadan zamana karşı büyüklük taslamaktan da geri kalmaz. İnsan zamanın sırtına binmiş oradan inme imkânı asla olmamasına rağmen, zamanı sanki kendisi yönetiyormuş gibi bir gafletle yaşar. Kimsenin zamanı geçirmeye gücü yetmez, âmâ zaman hepimizi alıp götürür ve bizi öyle bir geçirir ki, nereden nereye nasıl geldiğimizi bilmekte zorlanırız. Çoğu zaman hepimizin dilinden düşmeyen, nerede o eski günler ben böyle miydim, karşımda herkes hizaya dizilirdi, şimdi öylemi diye yakındığımız çok olmuştur. İşte, zaman bizi oradan aldı bu güne getirdi. Bu günden alıp malum olan güne taşıyor. O halde insan her ne kadar mazisi meçhul olsa da geleceği malum olmasına rağmen, böyle pervasız yaşamayı nasıl kabullenebiliyor.

Zamanla alışırız diye çokça kullandığımız bir deyim var ya, aslında biz zamanla alışmıyoruz, önceki yaşadığımız günlerdeki zaman ile alışırız dediğimiz günlerdeki zaman aynı değil, biz de o günkü biz değiliz, dolayısıyla farklı zamanda, farklı biz buluştuğumuz için, o günün zamanı ile ya uyum içinde yaşayacağız ya da bir sonraki zamana dağılmış, hayattan kopmuş biz olarak varmış olacağız. Bundan dolayıdır ki insan, içinde hep geleceği şekillendirebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özelliklerimizin her an farkında olsak, kimsenin zaman geçiriyoruz cevabına rastlamazsınız. Zamanla alışırız ifadesini rafa kaldıralım, her an gelen zamanla bizle farklı bir ruh hali ve fiziki farklılaşma ortaya koyduğumuz için, bu bizim yaşamımızın doğal süreci olmaktadır. Herakleitos’un dediği gibi her an her şey değişim halindedir. Çünkü bir yerden bir yere gittiğinizde oradaki nebatın boyu, rengi büyüklüğü hiç birbiriyle aynı olmadığını görmekteyiz. Demek ki zaman, farklı coğrafyalarda farklı etkileme özelliğine de sahiptir. Bazı coğrafyalarda insanların çabuk yaşlandığını hatta bazı yerlerde ömürlerin daha kısa olduğunu, bazı coğrafyalarda insanların davranış ve karakter biçimlenmesinin bile farklı olduğunu söyleriz. Bunların hepsi doğrudur ve öyledir. Protagoras boşuna demiyor, üşüyen insan için aynı rüzgâr soğuk iken, üşümeyen için sıcaktır. O halde kişiye göre her şey değişebilir ve burada ölçü insandır der. Yani burada dikkat edilmesi gereken her şeyin ölçüsü insan değil, zamanın içinde taşıdığı hakikatin ortama ve insanın içinde bulunduğu duruma göre farklı şekillerde görülmesidir. Neşeli coşkulu bir ruh haline sahipseniz bazı olumsuzluklardan çok fazla etkilenmezsiniz, ama ruh haliniz sıkıcı ise, hemen etkilenirsiniz ve dersiniz ki bana dokunma, burnumu tutsalar canım çıkacak gibi... Yani zamana göre ve içinde bulunduğumuz ortama göre belli kalıplara giren, oranın özelliklerine göre biçim alan ruh halimiz, uyum sağlama sürecine giriyor. Bu uyum süreci olmasa insanın geçmiş birikimlerinin ağırlığı ile mutlu bir yaşam sürmesini bekleyemezsiniz.

Aslında meçhul bir gemide yolculuk yapan insan, en az geminin meçhullüğü kadar kendisi de meçhuldür. İnsanın bilinmeyenlerini malum duruma getirmediğimiz müddetçe, insan yaşamı hep o meçhul yanıyla devam edecektir. Gemi meçhul, taşınan meçhul peki iki bilinmeyenli bir denklemi çözmek için bir bilinene ihtiyacımız yok mu? Hem X hem Y bilinmiyorsa bunlardan nasıl bir sonuca gitmeyi beklersiniz. Onun için biz öncelikli bilinmeyen olduğunu sandığımız ve bizi irademiz dışında maluma taşıyan zamanı ve zamanın içindekileri iyi kavramamız lazım ki, insanı çözebilelim.

İnsanı tanımak için bilinen yönleriyle iletişim kurabilirsek bilinmeyen yönleriyle de reaksiyona geçme imkânımız olur. Ama Bilinmeyenlere yoğunlaşır bilinenlerle bir iletişim kuramazsak, reaksiyon asla gerçekleşmez. Ve insan için söylenen açıklamaların neredeyse tamamı boş ve anlamsız kalır. Oysa günümüzdeki küresel etkiye sahip anlayışlar insanın bilinmeyen genetiği üzerine yoğunlaşarak insanın doğal yapısı ile asla reaksiyona geçemeyecekleri çabanın içinde olduklarını görmekteyiz. İnsan fert olarak zavallı bir duruma sokulmak istenmektedir. Oysa insan tüm bu dayatmaları parçalayacak dinamiklere sahiptir. Onun için insanı yeniden kendisiyle ayrılmaz parçası olan zamanla barıştırmak zorundayız. Zaman ile barışan insan, nasıl nerede ne için mücadele edeceğini fark edecektir. O zaman da zamanı geçiren değil, zamanla birlikte yaşayan iradesini kullanan bilinçli bir varlık olacaktır.

İnsan, belli bir plan içinde yaptığı eylemlerin saniyesine kadar dikkat ederken, plansız yaşamda 24 saatin bile nerede geçirileceğini bilemez. Onun için insan ile zaman arasında anlamlı bir antlaşma yapmak gerekir. Bu sözleşme insan dışında kendi cinslerinin dayattığı bir süreç olamaz. İnsanın zamanla olan diyaloğunu en iyi biçimlendiren ve nerede nasıl hareket edeceklerinin rotasını, zamanı ve insanı yaratan belirlemektedir. Yaratanın belirlediği bir plandan kuşku duymak ve onun gösterdiği rota dışında arayışlarda olmak insan için en büyük kayıptır. Örneğin size bir sorumluluk verildi, belli bir işi yapmanız istendi, sizin karşı tarafa soracağınız ilk soru ne zamana kadar bu işi istiyorsun olacaktır. İşi yapan sen olsan da o işi yapacak zaman sana verilmemişse onu başarman ve sonuca gitmen mümkün değildir. Onun için yaratan öyle güzel yaratmış ki, insanın ileri süreceği tüm bahane yollarını kapamıştır. Rabbim, bizim bunları yapacak kadar zamanımız yoktu, biz yaşarken bunlar var mıydı gibi, gerekçelerin hepsini anlamsız kılmaktadır. Allah öyle bir adil ki, zaman ile ömrümüzü dengeli düzenli ve orantılı yaratmıştır. Kimse onun için benim zamanım yoktu gibi bahanelerin arkasına sığınma hakkına sahip değildir. Oysa İnsanların adaletine bakın ki, sizden iş isterler, iş için gerekli olan o işi kıvama getirecek imkânları size vermezler ve sonrasında da sizden dört dörtlük sonuç beklerler. Bu, yaşamın doğasına terstir, onun için de reaksiyon olmaz ve iletişim başarısız sonuçlanır. Yaratan hiç yaratmayan ve ellerinden bir şey gelmeyenler gibi olur mu?

Yaratılmışlar evreninde insana verilen en önemli sermaye zamandır. Bu sermayeyi heba edenlerin yaşamı kara geçirmesi mümkün değildir. Zaman geçirilmek ve miadı doldurmak için yoktur. Zaman bulunduğu anda en iyi ortaklık yapmayı gerektirir. Nasıl ki bir üretimde Doğa Emek Sermaye ve Girişim gerekli ise, yaşam için gerçekleşecek üretimler için de insan, zaman, akıl ve plan gereklidir. Bunlar bir araya gelip izdivaç gerçekleşmezse hayatımız boş çabalar yığını olur. Boş çaba insanın dünya yaşamında iflas ettiği bir yaşamı, meçhulden gelen belli bir rotaya giden gemiye doldurarak, ahlar vahlar arasında hesaba doğru yol almasıdır.

"Zamana yemin olsun ki, İnsan hüsrandadır, ancak İman eden Salih amel yapan ve birbirine hakkı ve sabrı öğütleyenler hariç..."Zamanla beraber yolculuk yapmayanların hepsi kaybetmişler, zaman geçerken sen çok gerilerde isen ya da zaman henüz gelmemiş iken sen çok ötelerin hayallerini kurarken zaman treninin geçip gittiğinin farkında değilsen, bitmişsin demektir. Ondan dolayıdır ki, Yaratan Rabbimiz diyor ki, dünde yaşayıp yarının hayalleriyle avunup günün hakkını vermeyenlerden olmayın çünkü bu durum sizi azgınlaştırır. Ve zamanın sahibi sizmişsiniz gibi, sizi sizden uzaklaştırır ve tağileştirir. Tağileşen varlık, her şeyin sahibi kendisiymiş gibi yaşarken en büyük ihaneti zamana yapar. Ondan dolayıdır ki, zaman ile arasına duvarlar örenler zamanın yok ettikleri olarak tarihin çöplüğüne giderler. Ama zamanla birlikte akıp kendisi de planlı bir hayatın aktif oyuncusu olanlar, zamanı eskitmez, zamanla birlikte yenilenerek her gün başka bir güne doğar ve her gün onun için umut tomurcuklarının patlayacağı yeni bir günün habercisi olur.

Evet, sevgili dostum insan! Sen zamana ihanet edersen seni hakikate taşıyan meçhulden gelip maluma giden gemiyi delersin ve sularda boğulup yok olanlardan olursun, onun için diyorum ki hep beraber Nuh’un gemisindeki yerimizi alalım, zamanı baş tacı yapıp iletişimimizi anlamlandıralım ki, hesapta anlamlı bir yaşamın faturasının hesabını vermekte mahcup olmayalım, ne dersiniz...

Ey zaman söylediklerime şahit ol ki ben seninle dost olarak yarınlara akmak istiyorum...

Selam muhabbet ve dualarımla yeni bir zamanda yeni bir ruhla yola çıkanlardan olmak ümidiyle...

Erol KEKEÇ/17.05.2022/12.45     

      

15 Mayıs 2022 Pazar

YÖRÜNGESİNDEN ÇIKAN İNSAN ROTA TANIMLAMAKLA MEŞGUL (!)

Yörüngesinden çıkmış bir gezegen gibi oldu dünyamız, savruldukça savruluyoruz. Nereye kadar gider bunun nihayeti, kimse sonrasını merak etmiyor yaşadığını sanarak rutine devam ediyor.

İnsanlık çağının ilk başlangıç anından bugüne, dünyamız üzerinde ciddi ve önlenemez değişim ve farklılaşmalar yaşanarak bu günlere geldik. Bundan sonra bu değişimler bizim yaşam alanımıza uğramaz diye düşünüp çok rahat bir sürece girdiğimiz an da, her şeye karşı gaflette olduğumuz ve rutin devam ederken, böylesi farklılaşmalarla karşılaşmayacağımıza dair elimizde hiçbir garantimiz yoktur. Buna rağmen insanlık çok güvende yaşadığını sanıyor ve gününü gün ederek, kendinden uzak gerçeklere sırt dönerek, başlangıçtan uzaklaşıp sona çok yakın olduğu halde hala gafletin zirvesinde uyumaya devam etmektedir.

Sahip olacaklarını enine boyuna tartarak ince eleyip sık dokuyan bu insan, ne hikmetse kendi varlığının oluşum ve yaşama kılavuzunu hiç merak etmediği gibi, içinde yaşarken imkânların her türlüsüne sahip olduğu dünyadan da bihaber yaşamaktadır. Aslında insanın bu anlamsız yaşam savaşındaki durumu, bu yol nereye gider diye birine sorduğunuz soru karşısında, sorulan soruyla hiç alakası olmayan ve soruya yakın uyarıcılar da içermeyen, kuşlar burada bayağı çokmuş diye aldığınız cevaptan farksızdır. Yani yaşamınızın amacı ile alakası olmayan ve kendinizle ilgili sahip olmanız gereken incelikler üzerine yapmanız gerekenleri ofsayta çıkarıp, o yaşama hiç hizmet etmeyecek konular üzerine çabalayarak, insan git gide kendinden uzaklaşarak yer küre üzerinde savrulan bir çöpe dönmektedir.

İnsanın bu savrulma sürecine girmesi ve bu sürecin ne zaman nasıl bir anlayışla planlandığıyla ilgili kimse düşünmek istemez, ama önüne konulan amaç ve yaşamın varlık gerekçesi olarak kabullendiği sıradanlıkları yaşayarak kendini sıradan bir varlık kimliğine bürüdüğünü idrakten de uzak yaşar. Yaşam, atomların anlamlı bir bütünlük oluşturmasıyla sistem ve düzenlilik kazanır. Düzenlilik kazanmış yaşamlar evrenle kardeş olur ve yaşamında Tevhit gerçekleşir. Evren ile insanlık yaşamının tevhidi, düzene oturmaktan geçer. Diyeceksiniz ki, insan canlı bir varlık olmasına rağmen onun yaşamına bir düzenin ve sistemliliğin gelmesi mümkün müdür. Sistemlilik hareketsizlik değildir. Hareketin kendi yörüngesi üzerinde devam etmesidir. Yörünge üzerinde olan hareketlilikler, yaşamın var olduğunun kanıtıdır. Yaşam düzenden çıktığı zaman, onun her hareketi kendinden sürekli uzaklaşan bir savrulma örneğidir.

Dikkat edilirse, dünya yaşamı ve tüm olanlar insanlığı savurma üzerine yapılmaktadır. İnsanın aslıyetinden koparılarak onunla ilgili düşünülen tüm gayret ve çabalar insanlık için anlamlı ve onun hayatını kolaylaştıracak etkenler olmayacaktır. Gümrah bir ağacı topraktan çıkardıktan sonra, onu hangi ortama ve hangi zamana götürürseniz götürün, onunla ilgili her türlü bakımı da yapsanız ağacı yaşatma imkânınız olmayacaktır. Görüntü size çekici gelebilir, ancak özünden uzaklaştırıldığı için, her gelen zaman onun solmasına ve derken kuruyarak hareket etmeyecek bir nesneye dönmesini sağlayacaktır. İnsanlık yaşamı bu gün tam da böylesi kuruyan ve gittikçe de toptan bir imha sürecine doğru hızla ilerlemektedir. Bunun tek sebebi ifsat mekanizmasının, dünyanın yaşanılmaz bir alan haline getirilmesi için çabasıdır.

Evrenin tevhidi, insan ile evrenin kardeşliğinden geçer. Evrene karşı yapılan ihanetlerin tümü insan eliyle gerçekleşmektedir. İnsanın bu kardeşlik mukavelesini parçalamasının sebebi, kendisiyle ilgili kökü kurutmasından kaynaklanmaktadır. İnsanın yaratılış kaynağıyla olan bağlarının koparılması onu savrulan bir nesneye dönüştürdü. Bütün bir insanlık köklerini terk etmiş ancak başka alanlarda yaşama alanı oluşturmak için çırpınan bir güruh süje olarak hala canlılar ortamında olduklarına inandıklarından diğer sujelerin tümünü yöneten ve savuran bir nesneye dönüştürmüşlerdir. Nesneleşen bir insanlık, yerküre üzerinde varlık olarak bir görüntü oluşturmasına rağmen, etkinlik ve etken olma noktasında hep pasif ve kullanılan tarafta yer almıştır. Kullanılmak için oyunlar bitmediğinden, insanın kullanım süresi de dolmayacaktır. Kullanım süresi devam eden insanlık, yaşamın sonunu yaklaştırarak bütün bir evrenimizi karanlığa taşımaktadır. Yaşamı savrulmayla geçen insanlık, kâinatın düzenini bozmada da bir o kadar maharetli görünmektedir. İnsanı evrenin dışında tuttuğunuz zaman evrenin yaratılış fıtratına uygun sistemli bir işleyişinin olduğunu gözlemlersiniz. Tüm yaratılmış olanlar, kendilerini yaratanı tesbih ederler. Ancak bu düzene insan eklendiği zaman sistem yörüngesi dışına çıkmaktadır. İnsan, yeryüzünde fesat çıkarak ve kan dökecek biri olarak yaratıldığına göre, bu insanın bambaşka özellikleri var demektir. İnsan bu özelliklerini sistem dışı kullandığı zaman hem evreni yaralamakta hem de evrenin kardeşliğini imha etmektedir. İnsanın bir fesat kaynağı olmaktan çıkarılması gerekir. Bunun yolu da yaratılma anında kendisine çizilen amaca uygun yaşamasıdır.

Yaratılış amacını en iyi idrak edecek varlığın, amacından uzaklaşması bütün bir evrenimizin kaosa sürüklenmesine ve yaşamın savrulmasına yol açmaktadır. İnsanı yeniden insan olma kimliğiyle buluşturmak zorunludur. İnsanın elinden alınan kimlik evren dışında ideal bir yaşamın bekleyen kodları arasında yerini alırken, nesneleşen varlıklar adına oluşturulan karanlık kimlik, insani kimlik olarak bütün cinslerimizin sahiplendiği bir kimlik olmuştur. Bu karanlıkları aydınlığa çeviremediğimiz zaman, insan evren içinde en hızlı savrulan nesneler arasındaki yerini alacaktır.

Kâinatın kardeşliği insanın evrendeki itibarını yeniden kazandıracak ve insanı yaratılmışların zirvesine taşıyacaktır. Robot olarak yaratılmış olanların kendi ekseni üzerinde yaşamını sürdürmesi onun üstünlüğünün göstergesi olamaz. Robotun seçme ve farklı davranma şansı yoktur. Melekler Allah'ın robotlarıdır. Ne için yaratılmışlarsa sadece onu yaparlar, onun dışına çıkma durumları olmaz. Öyle bir yetiye sahip değiller. Ancak İnsan, bunlardan farklı olarak seçme ve seçtikleri arasından tercih yapabilme imkânına sahiptir. Ondan dolayıdır ki, insan Meleklerden daha üstün bir varlıktır. İnsanın üstünlüğü, yaratıcının kendisinden ilahi bir ruh üflediği özelliğidir. Bu da insana iradenin verilmesidir. İnsan bu iradeyi, Rabbimizin, "Ey insan hangi yoldan gidersen git muhakkak ki sen rabbine giden bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın" beyanında belirttiği gibi, bunlar arasından doğru olanı seçtiği takdirde Yaratılmışlar arasında itibarın zirvesindeki yerini alır. Ancak Yanlış olan yola yöneldiği zaman kâinatın dengesini bozar ve yeryüzünde fesat çıkar bu gün yaşadıklarımız gibi... İnsan için, iki yolun da tanımlanarak bunlardan dilediğini seçebilirsin, çünkü her iki yolun sonunda da bizimle karşılaşacaksın uyarısı insanın ya aşağılara yuvarlanmasına ya da zirveye çıkması için ona imkânlar sunmak anlamına gelir. İnsan bu sahnedeki yerini iyi anlar ve kendisine gerekli anlamı yükleyerek yaşamın içindeki rollerini oynamaya başlarsa, kâinatın denklemi yeniden kurulur. Kâinatla kardeşlik bağı kopan insan yeniden kardeşlik sözleşmesine imza atar ve insan kâinattaki Tevhidin gerçekleşmesiyle, savrulan bir nesne olmaktan çıkar. Akıllı varlık olan insana yakışan, eylemlerinin sahibi olmaktır. İnsan ile kâinatın kardeşliği sonrası oluşan bu Tevhit yeryüzünün karanlıklardan aydınlığa bir ufuk açması olur. Evrenimizin kararmasının en önemli nedeni olan insanın savrulan bir nesne olan yaşamı, denklemin yeniden kurulmasına katkı sunmasıyla Âlemde Tevhit gerçekleşir. Âlemde gerçekleşen Tevhit bütün bir evrenimizin geçmiş toplumların hayatına uğrayan bela ve musibetlerden uzaklaşmasını sağlar. Ancak bu süreci yakalayamazsak, gelecek günlerin hiç ummadığımız bir anda yaratıcının olaylara doğrudan müdahalesiyle, İnsanlık medeniyetinin evrendeki yeri başkalaşmış olabilir. Geçmiş toplumlara gelmeyen musibetler bize gelmeyecek diye kimse kendisini avutmasın, Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsınız. Sizden öncekiler nasıl sarsıldıysa sizde aynı ve benzer musibetlerle sarsılabilirsiniz...

Ey iman iddiasında olanlar! Kim ki, Allah’ın insanın yaşaması için gönderdiği değerlerden dinden ahlaktan, haktan hukuktan, adaletten uzaklaşırsa bilsin ki, Allah sizi yok eder yerinize başka bir topluluk getirir. Onlar Allah'ı severler Allah'ta onları sever. Onlar İman edenlere karşı merhametli şefkatli mütevazıdirler, Hakikatin üzerini örtenlere karşı da başları dik ve izzetlidirler. Onlar Allah için yaşarlar ve hiçbir kınayıcının da kınamasından korkmazlar. Bu Allah'ın bir lütfudur onu ancak dilediğine verir. Allah’ın ilmi geniştir. “Bu uyarı bizlere hiçbir gazabın gelmeyeceğini söylemiyor, hakikatten uzaklaştığımız ve bir nesne olarak yaşayıp duyarsızlaştığımızda bizi yok edip yerimize başkalarını yaratacağını Rabbimiz kendisi söylüyor. O halde, biz helak olmayacağız gazap önceki toplumlara geliyordu gibi kendimizi yaşam alanı içinde farklı yerde konumlandırmak bu da bizim kendimize karşı söylediğimiz bir yalan olur. Her an evrenimizde insan unsurunun yaşam alanında evrenin sahibinin doğrudan müdahalesiyle bir farklılaşmanın yaşanacağı günlerin kıyısında yaşamaktayız. İnsani olmayan ama insan tarafından, Evrenin karartılmasına etki edecek tüm nedenler oluşturulmuş gibi ortada dururken, hangi canlı kendinden emin olabilir. En çok tedirgin olması gereken ve bir an evvel kendine dönmesi gereken insandır.

Evrenin kararma günlerinin yaklaşmasını hızlandırmak isteyen hem cinslerimizin bu ifsat eylemlerini bütün bir insanlık olarak durdurma çabası içine girmezsek, yarınlar insanlık için medeniyetin zirvesi değil de yeni bir medeniyetin doğumunun gerçekleşmesine neden olabilir. Yeni güzergâhın planlayıcıları, böyle bir geleceğin habercisi gibi başımıza dikilmiş hep bizi yönlendirme ve aldatma derdinde... Teknolojiyle gelen her yenilik, insanı özünden ve kaynağından uzaklaştırmakta ve insanı insanlık dışı farklı bir canavara dönüştürmektedir.

Bizler yeniden kâinatla olan ilişkimizi düzenleyerek, kâinatla kardeşliğimizin ölçüsü olan Tevhidi gerçekleştirmezsek, param parça olacağız ve her parçamızın bir yere savrulduğu yaşamın kollarında gelecek hayatı karşılayacağız. Gökyüzünden düşerek param parça olanların durumu Kâinattaki tevhidi şirke çevirenler olduğunu anlarsak, geldiğimiz nokta itibarıyla bizlerin sonu da böyle bir geleceğe gebe olduğunu anlarız. Tüm bu olumsuzlukları anlatarak kimseyi hayattan koparma derdinde değilim, aksine hayatla olan kopukluğumuzu kontrol ederek yeniden kendimize gelmemizi sağlamaktır. Bu düşünme dinamiğini yeniden hareketlendirebilirsek işte o zaman söyleyecek sözümüz olur. Yoksa bize son arzu ve isteğimizi sormadan ansızın gelecek gazabın pençesinde olacağımız günleri kimse haber veremeyecektir.

Ey rabbimiz yanıldıysak veya unuttuysak bizi sorumlu tutma, bizi yeryüzünde rutinleşmiş hayatlar arasında yuvarlanarak yaşayan, yaprak gibi rotası belli olmadan savrulan bir çer çöp olmaktan bizleri uzak kıl... İçimizdeki arzu ve isteklerimizi sana havale ettik Rabbimiz, biz zavallı aciz, senden başka kimsesi olmayan bu derbeder kullarını sen koru ve gözet... İbrahim’i kervana bizleri de kat Allah’ım, sen her şeyi evirip çevirensin bizlerin kalp ve ufuklarını da sana yönelt ve senin değerlerin üzerinde sebat ettir ve topuklarımız üzerine gerisin geriye bizi döndürme, İmandan sonra küfrü bize haram kıl ve yaklaştırma; Allah'ım sen merhametlilerin en merhametlisin biz ancak sana kulluk ederiz...

Erol KEKEÇ/13.05.2022/17.28     

                    

11 Mayıs 2022 Çarşamba

ADALET TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN TEMEL KAYNAĞIDIR

 Toplumsal bütünlük ve aynı değerler etrafında insanların bağlılıklarını sağlamanın en temel koşulu toplumsal adalettir. Toplumsal adaletin sağlanmadığı yerde toplumsal kargaşa, kaos, çatışma ve toplumsal ayrışmalar ortaya çıkar ve gün geçtikçe genişleyerek büyür ve kökleşir. Bir toplumdaki farklı unsurları aynı çatı altında toplamanın yolu adaletten geçer. Adaletin olduğu yerde kendilerini ayrıcalıklı görmek isteyenler olsa da toplumun genel menfaatleri söz konusu olduğundan bunların bu bütünlüğe karşı farklı yaşam istekleri genel içinde karşılık bulmaz. Onlar da zamanla adaletin şemsiyesi altında yaşamanın nasıl bir mutluluk ve huzur bağışladığını gördüklerinden bu isteklerini törpüleme yoluna giderler.

Bir yönetim, yönetimi altında bulunan insanlar arasında ayrıcalıklı bir sınıf yarattığı zaman, eğer bu ayrıcalıklı sınıf, o toplumun tüm gelir kaynaklarının başına çöreklenmişse yönetim nasıl bir uğraş verirse versin toplumdan aldığı meşruiyetini kaybettiği için yok olmaya mahkûmdur. Ondan dolayıdır ki, bizim naçizane tüm yönetim şekillerine ve yönetenlerine tavsiyemiz adaletin icra edilmesi ve bu uğurda ne gerekiyorsa göze alınmasıdır. Adalet belli kesimleri mutlu etmek değil, bir toplumda dezavantajlı insanlar diye bir sınıfın kalmamasıdır. Eğer bir toplumda sürekli imkânların kıyısından köşesinden geçmeyen insanların sayısı artıyorsa adaletsizlik açı kolları gibi gün geçtikçe büyüyor ve açılıyor demektir. Açı kollarının ulaştığı noktadan nasıl ki başlangıç noktasına döndürülmesi mümkün değilse, adaletsiz anlayışlarla başlayan çalışmalar da, bir toplumda ki ayrışmaları bu haliyle birleştirmesi mümkün değildir.

Hayal satan yönetimler, halkın geneline gelecek mutlulukları dağıtırken, ayrıcalıklı sınıfa daima mutluluk yaşatır. Onların mutluluğuna bakarak Toplum geneline mesajlar verilir ve çok güzel bir yaşamın olduğu ve gelecekte daha güzel yaşamların oluşacağını anlatırlar. Ancak Ayrıcalıklı sınıfı doyurmakta zorlandıkları zaman, hemen gemi örneği devreye girer. Aynı gemide olduklarını dolayısıyla gemi batarsa herkesin batacağı anlatılır. Oysa batan gemi topluma ait olmayan sadece ayrıcalıklı sınıfın yüzdüğü geminin tehlikeye girmesidir. Çünkü gemide yolculuk yapanlar hep onlar olur. Toplumun geneli kürek mahkûmu olarak kürek çekmekle meşgul olduklarından, onlarda kendilerini gemide sanırlar. Oysa geminin üstüne çıkabilseler, orada ne yaşamlar olduğunu anlayacaklar ve kendileri kürek mahkûmluğundan kurtulsalar, yukarıda günlerini gün edenlerin bu gemide yolculuk yapmalarının ve sürekli devam eden ihtişamlarının sonu olacak.

Adaletin olmadığı sistemlerin en belirgin özellikleri bu yukarıda bahsettiğim özelliklerden oluşur kısaca. Ancak sadece bununla sınırlandırmak mümkün değildir. Adalet bir toplumda var ise o toplumu yıkabilecek ve ayrıştıracak hiçbir güç bulamazsınız yeryüzünde. Adalet vücut organizmasının omurgasıdır. Omurga zedelenmemişse, vücudun herhangi bir yerindeki hasar giderilebilir, ancak omurga işlevsiz ise tüm vücut azalarınız sağlam olsa da hareket edemezsiniz. Bunu anlayanlar hayatlarını yeniden imar etmeleri gerektiğini bilirler. Anlamayanlar da felç olmuş bir yaşamla yerlerde debelenirken dillerine vurmuş olanların sürekli konuşmasının ötesine geçemezler. Ondan dolayıdır ki hiçbir karanlığı dağıtamazlar.

Habeşistan Kralı Necaşi’ye ilk Müslümanlar neden gittiler dersiniz? Adalet olduğu için gittiler. Adaletin olmadığı yer olsaydı, Allah’ın Resulü onları oraya göndermezdi. Ancak Necaşi’nin hayatını herkes anlatır ve onun davranışlarını da papağan gibi aktarır, ancak Necaşi'ye o eylemi yaptıran özelliğin ne olduğu ve o özelliğin bugünün yaşamında nerede var olduğu hiç gündem yapılmaz. Çünkü Necaşi'nin Adil davranışı detaylı anlatılacak olsa, ona benzer yönetimler arzulanabilir, peki bu adil yönetimler, kendi çıkarlarına menfaatlerine menfaat katmak için muktedir olanların ne kadar işine gelir dersiniz? Elbette onların işine gelmez. Çünkü adalet herkesi insan olarak yaşatır ve herkesin derdi ile dertlenmeyi gerekli kılar. Günü kurtarmak için reklam kokan davranışlardan yöneticileri uzaklaştır. Tüm bunları göze alacak yönetimler olmadığı için, Necaşi’nin yönetimini gündem yaparak kendi bekalarını tehlikeye atmamak için o perdeye hiç girmezler.

Devlet diye oluşturulan putun, aydınlanma çağıyla korunması insanların huzur ve mutluluğunu imha etti. Oysa burada anlaşılması ve korunması gereken, bir güç oluşturup o güce tüm yetkileri verip insanların pasif duruma geçerek onu sorgulanmaz kılmak istemedikleri ortada iken, sonradan gelenler, bu gücü korumanın gerekliliğine inanarak o güçle istek ve emellerine rahat ulaşabilmek için, o gücü sorgulanmaz kıldılar. Organizasyon, işlerin düzenli sistemli ve sürekli olmasını sağlamak amaçlı oluşan sistemdir. İnsanlar ilk organizasyon oluşturdukları zaman böyle bir kolaylığı yakalamak ve kendilerine faydası olsun diye, bu işle ilgilenen sürekli orada bulunup oradan geçimlerini sağlasınlar diye bu işe önem verdiler. Çünkü bir elin nesi var iki elin sesi var anlayışı içinde, güçlerini birleştirerek yaşamlarını kolaylaştırmak istiyorlardı. Oysa bu durum çok farklı kulvarlara kaydı ve o gücün kendisi sorgulanmaz ve korunması gereken bir put haline geldi. Putçuluk zaten böyle oluşmaktadır. Bir devlet organizasyonunu önemli kılan, yönetimi altındaki insanlara huzur mutluluk ve adalet dağıtmasıdır. Bunları yerine getirmeyen bir devlet, insanların başına bela olur ve sadece o sistemin avantajlarından faydalanan kişi grup ve sınıflarının varlığını devam ettirir olur. Günümüzdeki devletlerin hemen hemen hepsi bu tanımlamalarımız içinde olan devletlerdir. Laik olması, dine dayanması, liberal olması, komünist olması muhafazakâr olması bu tanımın dışında olması için yeterli değildir. Bu tanımın dışına çıkacak bir devletin en belirgin özelliği ADALETTİR. Adalete dayanan bir devletin yönetiminde bulunanın kimliği, inancı ideolojisi ırkı hiç önemli değildir. Ve böyle bir devlete sahip çıkılması insanlık onurunun gereğidir. Buna sahip çıkmayan toplumlar kendi varlıklarını yok etmek için kendi cinslerini zulmetmesin diye işbaşına getirirler.

Devlet mekanizmasının işleyişi kendiliğinden olmaz. Devlet halka dayanan bir yapıdır. Devleti yönetmek için seçilenler oraya geldikten sonra, halkın patronu gibi davranma hakkına sahip değildir. Halk patron, devlet hizmetçidir. Devletin patron olduğu halkın hizmetçi olduğu yerde, halk asla ve asla huzur ve mutluluğu elde edemez. Devlet, çıkar devşirme ve bazı imkânlara sahip olduktan sonra, daha fazla istekleri doyurmak için bir kalkan değildir. Ancak günümüzdeki devletlere bakarsak, özellikle Ortadoğu ve İslam toplumu olarak tanımlanan ( ben böyle bir yerin varlığına inanmıyorum, ancak Müslümanların yaşadığı coğrafyalar var) ortamların yöneticileri dünyanın en zengin ilk yüz kişisi içinde yer almaktadır. Peki, bu anlayışla hangi devletin halkı için var olduğunu söyleyebilirsiniz.

Devlet bir fetiş olmaktan çıkarılmalı ona herhangi bir kutsallık atfedilmemelidir. Müslümanın Vatanı yeryüzüdür ve yeryüzünün her yanına hak adalet için gider. Sınırlar onun değer sistemini daraltamaz. Müslüman olarak devlete böyle bakarız, üzerinde yaşadığımız topraklara da insanlara mutlu huzurlu bir yaşam sağladığımız mekân olarak değer veririz. Köyde huzurlu olduğunuz bir köy evinizi, nasıl ki mutlu olmadığınız şehirdeki bir bina dairesine tercih ediyorsanız, vatan da böyledir. Toprağın değeri oradan gelir. Geçmiş atalarımız bu topraklara o kadar kanlarını akıttılarsa, böyle bir yaşama kısmi olarak ta olsa şahit olmalarındandır. Adaleti tesis etmek üzere mücadele edilmeyen hiçbir çaba anlamlı değildir. Dünyanın hepsi sizin olsa, adalet o toprakların tek cevheri değilse orası da vatan değildir. Vatan huzurlu mutlu olduğunuz ve kendinizi insan olarak görüp insanın yaratılış amacına uygun yaşadığınız yerin adıdır. Adaletin uygulandığı yer kaya parçaları ise, adaletsiz bir yönetimin egemen olduğu verimli arazilerden daha kutsaldır. Bunu durup dururken söylemiyorum. Yaratan Rabbimizin insanlar arası düzenleme ve ilişkilerde en çok üzerinde durduğu konu ADALETTİR. "Allah adildir ve adil olanları sever. “Necaşi’nin hükmü altındaki topraklar o günkü Müslümanların vatanıydı çünkü adalet vardı. Mekke'de yaşıyorlardı ama orası onlar için vatan olmadı sebebi ise insanlara zulmeden bir sistem vardı. Ancak Medine Yesrip olmaktan çıkıp Medine’ye dönüştü, çünkü adalet geldi. Adaletin olduğu yerde insanlar medenileşir, herkes birbirinin hak ve hukukunu korur. Mekke’nin vatana katılması ancak Fetih sonrasında oldu. Demek ki zulüm yönetimlerinin olduğu yerde vatanın da anlamı kayboluyor.

Sonuç olarak diyorum ki, Rabbim bizlere, yaşadığımız yeri hakiki vatan eylesin, bu topraklara kanlarını akıtanların kanlarıyla anlam kazandırsın, devletimizi de adaletin öncüsü eylesin içimizdeki hırslarımızı yenerek sadece yaratana giden yolda bir araya gelmeyi bizlere nasip eylesin... Rabbim bizleri adalete şahit eylediğin kulların arasına kat...

Selam muhabbet ve huzur dileklerimle...

Erol KEKEÇ/10.05.2022/15.32



6 Mayıs 2022 Cuma

MARKS DÖNEMİ VE BU GÜN, NASIL BİR BENZERLİK

 Marks, Hakikaten büyük düşünürmüş, onu hep takdir ettim ve gün geçmeye ki onunla ilgili düşüncelerim olumlu yönde hızla değişmiş olmasın...

Marks'ı gözümde bu kadar farklı bir yere oturtan anlayış ise, onun düşünsel noktada büyük çaba harcaması ve insanlığın yaşamının daha iyi olması için fikirler geliştirmesidir. Düşüncelerinin doğruluğunu yanlışlığını konuşmuyorum. Düşüncelerinin büyük oranda da doğru ve isabetli olduğuna inananlardanım. Gelecek ve daha iyi bir yaşam için düşündüğünüz bu düşüncelerinizin nasıl uygulama alanı bulacağına dair çalışmalar yaparsanız, elbette isabetli olmayan fikirleriniz de olacaktır. Ancak önemli olan bu düşüncelerinizin, bilerek insanlığın hayatını karartmaya dönük bir çaba olmamasıdır. Mark’ın yaşadığı dönem kapitalizmin zirve yaptığı ve insanların metanın kulu kölesi olduğu, tüm değer yargılarının bu kapitale göre şekillendiği dönem olduğu için, Marks bunlardan yola çıkarak, insanların hayatını kâbusa çeviren bu zindandan nasıl çıkılacağının yollarını aramıştır. Herkesin sahip olma hırsıyla çabaladığı ve kendisini sahip oldukları ile tanımladığı dönemde, bu yaşam tarzlarının insanlık yaşamını nasıl imha ettiğini görerek, onlar üzerine ciddi fikirler geliştirmeye çalışmıştır. Yani herkesin uzun süreli biyolojik hazlarını doyurma peşinde koştuğu bir ortamda, siz insanların genelinin mutlu olmasının yollarını arıyorsunuz ve o konuda karşınıza çıkacak tüm olumsuzluklara göğüs gererek, düşüncelerinize bir yaşam alanı oluşturmaya çalışıyorsunuz. Hakikaten, bu övgüye ve kayda değer bir özelliktir. Onun için Marks büyük bir fikir ve düşünce adamı olmasının yanında önemli bir Sosyolog 'tur.

Üretim araçlarının belli ellerde toplandığı ve bunların dışındaki yaşamların, üretim araçlarına sahip olanların belirlediği kadar, yaşama imkânına sahip olması ve bu geniş kitlelerin hayatlarının devamının, üretim araçlarına sahip olanların iki dudağının arasında bulunması, bunların sorgulanmasını kaçınılmaz ve gerekli kılmıştır. Marks, dönemindeki bu dengesizliğin ortadan kaldırılması için farklı ve yeni fikirlerin mümkün olduğunu anlatmıştır. Onun için de Sosyalizm, komünizm ve Proletaryanın egemenliğinin olmasını gerekli görmüştür. Ona göre, ezilen ve aktif olan proleterler tarafından ancak bu devrimin gerçekleşeceği anlatılır. Peki, Marks, bunun dışında farklı bir ufka sahip olamaz mıydı denebilir. Haklı olarak şunu yerine koymamız gerekir ki, iletişim ağlarının bu kadar yaygın olmadığı ve insanların daha çok yüz yüze fikirlerini ifade ettiği dönemde, bunlar çok büyük başarılardır. Marks, kendi yaşadığı ortamda şekillenmiş ve oradaki kültür ve eğitim kalıplarına göre zihinsel bir biçim almıştır. Dolayısıyla Marks, yaşadığı ortamdaki sanayi çarkları arasında kıvranan ve sürekli bir meta gibi obje olmanın dışına çıkamayan bu geniş proleter kesimin mutsuzluğunu nasıl mutluluğa dönüştürebiliriz in mücadelesini vermiştir. Marks, Proleter kitlelerin hareketliliğini yok eden ve onları suni hazlarla transa sokarak onları uyutan her anlayışa karşı durulmasının önemini anlatmıştır. O dönemde insanların acılarını en fazla dindiren ve uyutan da dönemin Kiliselerinin yarattığı din olduğu için, Marks, dinin hayattan çıkarılmasının önemini vurgulamıştır. Çünkü din, İnsanı kendi emeğine yabancılaştırarak insanın insanlığını yok etmektedir. Marks, İnsanı bilinçli bir varlık haline getirerek, seçebilen, mücadele ruhu olan bir yaşama kavuşturmak için, dini inkâr ederek yeniden insanı kendi emeğine ve kendi farkındalığına döndürmek zorundayız der.

Yani Marks'ın düşünsel dünyasını sorgularken, onun yaşadığı dönemin olumsuzluklarının, insanları ne hale getirdiğini ve onu yaşamdan kopardığını göremezseniz, Marks’ın düşünsel yoğunluğu ve birikimi hakkında ortaya koyacağınız yaklaşımlar sizi doğruya götürmeyecektir. Marks’ın dönemi ile bizim yaşadığımız dönem arasında benzerlikler ve farklılıklar olabilir mi diye düşünürken, Marks gibi toplumsal sorunları ve kaygıları dert edinmiş, olumsuzlukların ortadan kaldırılması için emek harcayan, düşünsel birikimler ortaya koyan fikir adamalarının da, Marks gibi aynı aforoz ve yıldırmaya dönük tepki ve dışlamalarla karşı karşıya olduğunu görebiliriz. Demek ki düşünen insanlar, düşünmeyen ve düşünenlere tahammülleri olmayanlar tarafından her dönemde imha edilmeyle karşı karşıya kalabiliyorlar.

Allah, mal mülk ve paranın belli ellerde toplanarak güç haline gelip zulüm aracına dönüşmesine asla iyi bakmıyor. Onun için de doğadaki imkânların o doğada yaşayanlar arasında adil paylaşımını gündeme getirmektedir. Çünkü imkânlar belli ellerde biriktiği zaman, bu imkân sahipleri her dönemde şımarmış ve diğer insanları küçümseyerek kendilerini ulaşılması erişilmesi güç varlıklar olarak anlatmışlardır. “Bu sahip olduklarımı ben kendi bilgi ve becerilerimle elde ettim" diyen Karunlar ortalığı doldurmuştur.

"Biz istiyoruz ki, Yeryüzündeki mazlumlara (proleterlere) lütfedelim de, onları yeryüzünde mirasçı kılalım..."Allah hiçbir zaman mal ve imkânları kendi egemenliği altına alarak diğer insanları kendisine bağımlı kılan yaşamları onaylamıyor. Onun için de, "İnsana ancak emeğinin karşılığı vardır" diyor. Emeksiz yaşamak lümpen proleter olmaktır, yani anlayacağımız amip gibi tek hücreliler sınıfına girmek olur. Yaşamakla yaşamamak arasında bir yerde olursunuz, canlılığınız devam eder ancak insan olarak nasıl yaşanılır, onunla ilgili ciddi bir malumatınız olmaz. Marks yaşadığı ortamda İslam diye bir değerle muhatap olmamasına rağmen, insanlık için en güzeli ve doğru olanı bulmaya çalışmakla büyük bir mücadeleye örneklik etmiştir.

Marks'ın, Hegel'in düşüncelerine yaptığı eleştirilerde de haklı olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Hegel hep Tin’i(aklı) düşünceyi ön plana çıkarmıştır. Diyalektik süreci de, düşüncenin diyalektiği olarak ele almıştır. Oysa Marks, Diyalektik materyalizmin öncüsü olarak bilinir ve diyalektiği madde üzerinden değerlendirir. Aslında Marks bu düşünceyi ortaya koyarken bunların doğru olduğunu savunmamış ve mutlaka böyle olmalıdır şeklinde bir yargıda da bulunmamıştır. O yaşamsal döngünün fotoğrafını çektiği zaman, bunlara ulaşmış ve onları bize tanıtmış, sonrasında kendi düşünce diyalektiğini kurmak istemiştir.

Burada anlatmak istediğim Marks'ın düşüncesinden çok, Marks’ın düşüncesine ve fikirlerinin oluşuma kaynak oluşturan konuların her dönemde benzer ya da az farkla ortada olduğunu bilmemiz ve bizlerin bunlara karşı nasıl bir tavır geliştirmemizin önemini kavrayarak gerekli mücadeleyi verebilecek duruma gelmektir.

Kendi bulunduğumuz ortamdan yola çıkacak olursak, üretim araçları belli ellerde ve bunların dışında kalan büyük çoğunluk ya kamu kurumlarında memur olarak çalışmakta, ya da Üretim araçlarına sahip olanların işletmelerinde karın tokluğuna çalışmaktadır. Bunların dışın da küçük ölçekli Kobiler olsa da, üretim araçları genellikle çok az bir kitlenin elindedir. Hatta ülkenin Milli gelirinin,%82,5’ni bu %10 luk dilim kullanırken,%17,5’i %90 lık kesime gider. Bu da nasıl paylaşılır o da apayrı bir sorgulama konusudur. Böyle olduğu için, tek hücreli canlı gibi yapıştıkları yerden beslenen lümpen proleterler hızla büyümektedir. Özellikle İktidar, kendi döneminde yapılan işleri anlattığı ve tanıtımını yapmaya kalktığı zaman, bilmem % kaç insana evde destek, fakirlik parası, vs. gibi çalışmalarıyla övünür. Bu durum insanların insani özelliklerini yitirmesine neden olacağı için, Sistemlerin yaşama süresini uzatır ve onu eleştirecek kritiğini yapacak beyinleri de bağımlı hale getirdiğinden; Mazlumlara vaat edilen yeryüzünün varisliği ötelenir. Onun için Mazlumların verasetine engel olacak tüm oluşumlarla mücadele edecek düşünceler, her zaman saygıya değer düşüncelerdir. Marks’ın Proleter diktatörlük olarak yaptığı tanımlama, bir zulümden başka bir zulme dönüşeceği için bizim açımızdan olumsuzdur. Ancak Rabbimizin isteği ise, Zalimlere bile adaletle hükmedilmesi ve hiç kimsenin diktatörlüğüne fırsat verilmemesidir.

Ne zulmeden ne zulme uğrayan tarafta olmak bizim anlayışımıza sığar. Ancak zorunlu bir tercih varsa mazlum olmayı zalim olmaya tercih ederiz. İnsanlık bu iki döngü arasında ne tarafta duracağını bilemediği için, her dönemde adaletsiz bir yaşamın pençesi altında ezilmektedir. Üretim araçlarına sahip olanın kuvvet ve güce dayandığı zaman yaptığı zulüm çok kötü de, proleter kesimin gücü ele geçirdiği zaman ki zulmü iyi değildir. İşte, Marks'la burada farklı düşünüyoruz. Çünkü benim düşünce alt yapım adalet üzerine kuruludur. Adalet üzerine tüm oluşumlar sıralanır. Adaletin olmadığı yerde hangi tarafta olursanız olunuz, her zaman yok olmaya ve kaybetmeye mahkûmsunuz.

Bu gün gelinen süreçte, madde her şeyin belirleyici tek kıstası haline gelmiş ise, Marks’ın isabetli olmadığını söylemek mümkün müdür? Yeryüzünde adil bir sistemin olması için öncelikli olarak düşünce doğru kaynaktan beslenmeli ki, düşüncenin yaşaması ve zulmetmeden kalıcı bir yaşamı insanlığa sunabilecek duruma gelebilsin. Bütün bir insanlığın yaratılış kodlarını dikkate almayan, ortak menfaatleri gözetmeyen ve belli bir sınıfın ayrıcalıklı olmasına hizmet eden hiçbir düşünce yarınları kuramaz ve bu günü de imha eder. Biz, Millet olarak adaleti omurga olarak benimseyen yeni bir dünya sistemi kurabiliriz. Milletimiz içinde bu konuda ciddi zihinsel ve düşünsel emek harcayan insanlarımızın olduğu muhakkaktır. Bu insanlarımızın fikri üretkenliklerine değer vermek ve onların bu çabalarını sistematize ederek, ortak akılla bir dünya sistemi kurmak gayet doğal ve mümkündür. Yeter ki kendi insanımıza güvenelim ve onların bu fikri üretkenliklerini kayda değer bulalım. Marifet iltifata tabidir.

Bir sonraki Yazımız da toplumsal yapımızda bu süreç nasıl göze çarpmaktadır bunların tahlilini yapmaya çalışacağız... Selam ve muhabbetlerimle...

Erol KEKEÇ/05.05.2022/13.20     


                                       

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!