Bu Blogda Ara

12 Ağustos 2013 Pazartesi

İNANDIRICILIĞINI KAYBETMİŞ METHİYELERDEN KURTULMAK HEDEFİMİZ!


Mehmet Akif Ersoy’un iki oğlu ve üç kızı olmuştur. Mehmet Emin Ersoy, Akif’in büyük oğludur. 1908 yılında İstanbul’da doğmuştur. Mehmet Akif 1920 yılında Ulusal Savaşım’a katılmak üzere gizlice Ankara’ya geçerken henüz on iki yaşında olan oğlu M.Emin Ersoy’u da yanına almıştır. Baba oğul 24 Nisan 1920’de Meclis’in açılışından sonra Ankara’ya varmışlardır. Mehmet Akif, Burdur temsilcisi olarak Meclis’te yaptığı çalışmalar ve gezilerinde oğlu Emin Ersoy’u yanından ayırmamıştır. Bir ara ailesini Kastamonu’da ev kiralayarak bu kente yerleştirdikten sonra Emin Ersoy’u da okula yazdırmış, ancak, Emin Ersoy kaçarak yeniden Ankara’ya babasının yanına gelmiştir. Akif, oğluyla birlikte tacettin dergâhında kalmış; bir süre sonra tüm ailesini Ankara’ya getirterek dergâhın yakınında ev kiralayarak birlikte orada oturmaya başlamışlardır. Yunanlıların Ankara’ya yaklaşması üzerine bu kentteki resmi daireler ve halk Kayseri’ye nakledilirken Akif’e, ailesini Kayseri’ye göndermiş, kendisi oğluyla birlikte Ankara’da kalmıştır.
Mehmet Akif, zaferden sonra Ankara Hükümetiyle siyasi görüş ayrılıkları nedeniyle koruyucusu Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak 1923 ve 1924 yılı Kış aylarını geçirmek üzere Mısır/Kahire’ye gitmiş; 1924 ve 1925 yılı bahar aylarında İstanbul’a dönmüştür. Emin Ersoy, babasının bulunmadığı dönemlerde serseriliğe başlamıştır. Mehmet Akif, bu konuda 1925 yılının ilk aylarında mektup yazarak Fuad Şemsi beyden yardım istemiştir. Şair,1925 yılı sonunda tekrar Kahire’ye dönerken Emin Ersoy’u da ilgilenmek için yanında götürmüştür. Mısır’da Emin Ersoy’un eğitimiyle ilgilenmiş, ona Arapça öğretmiş ve bir özel okula yazdırmıştır. Bu gidişinden sonra bir daha Türkiye’ye dönmeyen Mehmet Akif, eşi ile ikinci oğlu Tahir’i de yanına aldırmıştır. Akif’in evlenmiş olan üç kızı Türkiye’de kalmışlardır.
Emin Ersoy, 1934 yılında askerliğini yapmak üzere Türkiye’ye dönmüştür. Kırklareli’nde askerliğini yaparken arkadaşlarına Kur’anı Kerim okuyarak anlamını açıklaması nedeniyle bu davranışı irtica olarak görülmüş Divan-ı Harbe(Askeri Mahkeme) verilerek tutuklanmıştır. Mehmet Emin Ersoy daha sonra birlikte tutuklu bulunduğu çavuşu ile beraber cezaevinden firar ederek İstanbul’a, oradan da gemiyle Mersin’e gelmişler, Mersin’den yaya olarak Antakya’ya giderken yolda, pasaportsuz olmaları ve  davranışlarından kuşkulanan jandarmalar tarafından yakalanarak Kırıkhan’a gönderilmişlerdir. 
1966 yılında eşi ölünce kimsesiz kalmıştır. Gizli intiharı düşündürür biçimde daha fazla içki ve esrar içmeye yönelmiştir. 1966 yılı sonlarında birkaç ay akıl hastanesinde kaldıktan sonra Kasım-1966 ayında oradan çıkmış İstanbul Tophane’de terk edilmiş bir kamyonetin karoserinde yatmaya başlamıştır. 24 Ocak 1967 günü bu kamyonun karoserinin altında, yerde ölü bulunmuştur.
Yukarıdaki kısa bir ömrün hüzün dolu ve acılarla yoğrulan hamurunu yoğururken inanın ne kadar zorlandığımı anlatamam, ancak yazmak zorunda kaldım. Tüm gerçekler böyle acılarla yoğrulduğunu herkesin bilmesini isterim. Vah be bir vatan şairinin oğluna bunlar yapılır mı diye, köşelerine oturarak, ağız dolusu bol keseden birilerinin mırıltılarını duymak için bunları paylaşmayacağım.
Hakikatlerin, kurulu sistemle ne kadar savaş halinde yaşadığının kanıtını bu örnekle izah etmek için acı dolu bir hayatı bu satırlara aktardım. Bir Emin Ersoy’un hayatını böyle bir zindana çevirmiş, militarist sistemin her dönemdeki bekçilerinin tüm Emin Ersoylara aynı davrandığını gözler önüne sermek için bunları pervasızca bu gün anlatmaya karar verdim.
Her yıl istiklal marşının kabulünün yıl dönümünde, Mehmet Akif’i anma haftası olarak düzenlenen etkinliklerin ne kadar da hakikatten uzak, duyguları sömürmek maksatlı yapıldığını tüm yüreklerin anlaması için bu satırları yazıyorum… Bu ülkede canlı canlı ölüme terk edilen Mehmet Akifleri görmeyecek kadar basiretlerini dünya ve içindekilerin kuşattığı varlıklar, bize Büyük Şairin hayatını anmak için methiyeler dizerek bizleri asla kandıramazlar. Mehmet Akif’in anılması demek onun mirasının korunması demektir. Buradan haykırıyorum, bu acımasızlıkları görmeyecek kadar yüreklerini kabuk bağlamış zavallılılara, daha kaç tane Emin Ersoyları bekliyorsunuz, kamyon karüsörlerinin içinde yatarak ölümlerinden haberdar olmak için…
Bu memleketin kaderi, Emin Ersoyların hayatından haberdar olmak ve onlara değer vermekten geçer. Bu kahramanların, yürek ve beyin emeğini dikkate almayanlar dikkate alınmayacak günleri beklemek zorunda kalacaklardır. Akif’i anmak demek her yıl methiyelerle gönül eğlemek değil, Akif’in mirasına sahip olan günümüzün Akiflerine değer verip, onları ölüme mahkûm etmemekten geçer. Militarist devletin, ben bu günkü yönetim erkine sesleniyorum, ne kadar da Akif’i sevdiğinizi ve ona değer verdiğinizi, Akif’in nesline verdiğiniz değerden anlıyoruz…
Şunu özellikle belirtmeliyim ki, bizden öncekileri kimse görmüyor şeklinde ileri sürülecek bahanelerin hiçbirini, dikkate almıyorum. Bizden öncekiler diye başlanılan cümlelerin içi hep koftur, eğer bizim hakikati beklediğimiz şahıslar kendilerini önceden devam eden yanlışlarla kıyaslayarak tanımlamaya çalışıyorlarsa, o zaman bizim de kendilerini diğerleri gibi eleştirilerimize katlanmak zorundalar. Bizim bu söylemlerimizin referansı Haktır  Bu hakkı ifade etmek zorundayız, bunları gündeme getirmezsek, yerlerin ve göklerin sahibi Allah'ın gazabına uğramak çok daha kötü bunu bildiğimiz için, bedeli ne olursa olsun katlanmaya hazırız.
Fırat'ın kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa hesabı Ömer’den sorulur diyen bir anlayışı temsilen yaşadığını söyleyen insanlara, Fırat'ın kenarındakileri sadece Allah görüyor, ancak büyük kentlerdekini bizler de görmeye başladık, acaba bir haberiniz var mı diye hatırlatayım dedim…
Hakkın Şahitliğini yapmak için, Militarist sistemden rahatsızlık duyarak bu yanlışları ortadan kaldırmak için bizi temsilen vekaletimizi verdiklerimiz, bakıyorum da sistemi güçlendirmek sizin de felsefenizin temelini oluşturdu ve Akif’in nesli kıyıda kenarda açlığa mahkum oldu, acaba haberiniz var mı?
“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz, bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz.”Diyen Akif’in nesliyiz, gelen tüm karanlıkları aydınlatacak kıvılcımları yüreğimizde taşırız. Yüreğimizde bu kıvılcımlar sönmeden ve bir kamyon karüsörüne mahkûm olmadan sizleri haberdar etmek değil mi görevimiz…
Akif’in nesli can çekiyor, kadri kıymet bilmeyen bir dünyanın asalak varlıkları gibi algılanmakta, ondan olsa gerek her gören, aslandan korkup kaçan yaban eşekleri gibi terk ediyor… Ama şunu bilmek gerekir ki, Akif’in neslinin mesajlarına kulak vermeyenler, Merhum Cemil Meriç Üstadımın dediği gibi,”düşüncenin kuduz it gibi kovalandığı bir ortamda ne düşünce adamından ne de düşünceden söz edilebilir…”İşte bu hakikatleri tüm hücrelerimize kadar yaşayan bir Asım nesli olarak şikâyetlerimi yerlerin ve göklerin rabbine yapıyorum. Rabbim yeryüzünde senin tefekkürün yasaklandı, anlamıyor musunuz diye sorduğun soruları cevaplayacak yürekler kalmadı; fıkh etmek başımıza dert açmaya başladı, görmek yüreklerimizi dağladı, bunları görmeyelim diye, at nalından bir gözlükle gezmeye mahkûm olduk.”Kuduz bir it gibi”tefekkür öldürülmeye çalışıldığı halde, hala senin ayetlerini değiştirmediğini iddia eden bir yaşam egemen oldu, sen bize söyle, Ey rabbimiz nasıl yaşayalım da huzuruna alnı ak ve mahcup olmadan gelen kullardan olalım…
Rabbim Asımın neslini yazan Akif’in nesli yetim kaldı, bunları yetim bırakanları ve bir çöplükte ölüme mahkûm edenleri sana şikâyet ediyorum, biliyorum, sen hesapları seri olarak görensin… Allah’ım bizim şikâyetimiz yine duadan başkası olamaz, Rabbim bu halleri bilipte duyarsızlaşmış olanları duyarlı hale getir, körelmiş olan yürekleri dirilt, anlamayan beyinleri anlar hale getir, Fırat’ın kenarındaki koyunun melemesini duymak için, öncelikle Akif’in bu neslini anlamayı nasip et…
Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı,
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı;
Allah’ım bu mısraların sahibi yaralı, kendi öz evladını görmeyen bir sistemin, başına gelen Akif’in neslinin yaptıkları, Akif’i yüreğinin derinliklerinden vurduğu gibi kemiklerini sızlatmaya başladı.”Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı”Şehitler inciniyor rabbim, Emin çöplükte gitti, ondan sonra gelenler hangi çöplükte bir lokma eğmeğe muhtaçlar, kimsenin bundan haberi yok. O zaman bize kalan tüm bunları seninle paylaşmak, belki Akif’in neslinden haberi olmayanların yüreklerine merhamet salarsın…”Yarap bu uğursuz geceleri sabaha çevir, mahşere bırakma asımın neslini dünya da sevindir, nurlar yağdır senin hazinen geniştir, Allah’ım Asım’ın neslini görmeyenlere akıl ve basiret indir, belki bu topraklar da düşünce kuduz bir it gibi kovalanmaktan kurtulur da herkesin yüreğine bir serinlik gelir… Duy bizi Allah’ım, senden başka bizi kim bilir…
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ
11.08.2013 (17.45-19.20)
ÇENGELKÖY/İST




"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!