7 Kasım 2026 Cumartesi

Vahyin İnsanla Buluşması, Hakikatin Çağrısı ve İnsanın Şaşkınlığı

 




                                        


"Elif, Lâm, Râ. İşte sana hikmetlerle dolu Kitap'ın ayetleri.


"İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele" diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? Küfre batanlar: "Bu adam açık bir büyücüdür." dediler. "Yunus/1-2

Bir düşünün… İnsan, içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmaya çalışırken nice sorular soruyor. Nereden geldim, niçin buradayım, hayat dediğimiz bu yolculuğun anlamı nedir, ölümle birlikte her şey sona mı erecek? İnsan bütün bu soruların cevabını ararken Allah, ona kendi başına bulmakta zorlanacağı hakikati bildirmek üzere vahiy gönderiyor. İşte Yunus suresinin bu iki ayeti, insanın varoluşuna, aklına, kalbine ve hakikatle kurduğu ilişkiye dair son derece derin bir kapı aralıyor.

Allah söze, insanın alışık olduğu bir anlatımla değil, Elif, Lâm, Râ harfleriyle başlıyor. Sanki insanın dikkatini bir anlığına bütün alışkanlıklarından uzaklaştırıyor. Çünkü hakikat, insanın alıştığı kalıplara sığdırabileceği kadar sıradan değildir. Ardından şöyle buyuruyor: İşte bunlar hikmetlerle dolu Kitab'ın ayetleridir.

Burada üzerinde durmamız gereken çok önemli bir gerçek var: Allah, gönderdiği kitabı yalnızca okunacak, ezberlenecek, belli zamanlarda dinlenecek bir metin olarak tanıtmıyor; onu hikmetle dolu bir kitap olarak tanıtıyor. Hikmet ise bilgiyi çoğaltmaktan ibaret değildir. İnsana gördüğünün arkasındaki gerçeği fark ettirmek, olayları yerli yerine koymak, hayatı doğru bir ölçüyle değerlendirmek ve bildiğiyle nasıl yaşayacağını öğretmektir.

Çünkü insan çok şey öğrenebilir ama öğrendikleri onu daha adil, daha merhametli, daha dürüst bir insan yapmıyorsa orada bilginin hikmete dönüşmesinden söz edemeyiz. Bir insan Kur'an'ı baştan sona okuyabilir ama elindeki imkânı başkasının hakkını yemek için kullanıyorsa, dilinde ayetler olduğu hâlde hayatında adalet yoksa, o bilginin insanın kalbine ve davranışlarına ne ölçüde ulaştığını sorgulamak gerekir.

Kur'an'ın hikmeti tam da burada kendisini gösterir. İnsanı yalnızca Allah hakkında konuşturmak için değil, Allah'ın insandan istediği gibi bir insan hâline getirmek için gönderilmiştir.

Sonra Allah, insanlık tarihinin belki de en büyük itirazlarından birini gündeme getiriyor:

"İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele" diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz insanlara şaşırtıcı mı geldi?

Dikkat edin, burada Allah'ın üzerinde durduğu mesele yalnızca bir peygambere vahiy gönderilmesi değildir. Asıl mesele, insanın kendisine ulaşan hakikat karşısında takındığı tavırdır.

Allah, insanı uyarmak istiyor. Peki, neden?

Çünkü insan bazen yaptığının yanlış olduğunu bile bile kendisini haklı çıkarmak için bahaneler üretir. Gücü eline geçirdiğinde sınırları unutur, menfaatini adaletin önüne koyar, başkasının hakkını kendi kazancı sayar. Sonra da bütün bunları hayatın olağan akışıymış gibi göstermeye başlar.

İşte uyarı, insanı bu aldanıştan uyandırmaktır.

Allah'ın uyarısı, insanın hayatına müdahale etmek değil, insanı kendi eliyle hazırladığı felaketten kurtarmaktır. Bir başka ifadeyle Allah, insana yalnızca neyin yanlış olduğunu bildirmiyor; yanlışın nereye varacağını da gösteriyor.

Fakat ayetin devamında çok ince bir müjde var: İman edenlere Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele!

Bu müjdeyi sıradan bir ödül beklentisine indirgememek gerekir. Burada insanın bütün hayatını değiştirecek bir hakikat bulunuyor.

Düşünün; dünyada insanların değerini belirlemek için ne çok ölçü kullanılıyor. Kimi servetiyle, kimi makamıyla, kimi soyuyla, kimi çevresiyle, kimi sahip olduğu güçle kendisini üstün görüyor. İnsanlar birbirlerine bakarken çoğu zaman Allah'ın ölçüsünü değil, kendi oluşturdukları değer cetvellerini kullanıyor.

Oysa Allah katındaki yüksek doğruluk derecesi, insanın dünyada kendisine biçtiği değerle değil, hakikat karşısındaki samimiyetiyle ilgilidir.

İnsanların önünde itibarlı olmak başka, Allah katında doğru olmak başkadır.

Bir insan bütün kapıları açacak güce sahip olabilir ama adalet kapısında sınıfta kalabilir. Herkes tarafından alkışlanabilir ama hakikatin karşısında savunacak bir doğrusu bulunmayabilir. Makamı, serveti, şöhreti olabilir ama bütün bunlar onun Allah katındaki değerini kendiliğinden yükseltmez.

Çünkü Allah'ın terazisi insanların terazisine benzemez.

İşte bu nedenle iman, yalnızca Allah'ın varlığını kabul etmekten ibaret değildir. İman, Allah'ın hakikatini hayatın bütün alanlarında ölçü kabul etmektir. İnsan ilişkilerinde, ticarette, yönetimde, ailede, toplumsal hayatta, güç kullanırken ve karar verirken Allah'ın adaletini gözetmektir.

İman ettiğini söyleyen insanın doğruluğu, en çok kimsenin görmediği yerde belli olur. Çünkü insanın gerçek karakteri, alkışlandığı yerde değil, çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.

Şimdi ayetin en sarsıcı bölümüne geliyoruz.

İnsanların arasından bir insan seçilmiş, ona vahiy gönderilmiş ve insanlığa hakikati duyurması istenmiş. Peki, bu çağrı karşısında ne diyorlar?

"Bu adam açık bir büyücüdür."

İşte insanlık tarihinin değişmeyen çelişkilerinden biri!

Hakikat karşısında düşünmek, anlamaya çalışmak, delilleri değerlendirmek yerine hakikati dile getireni suçlamak…

Allah insanı uyandırmak için bir elçi gönderiyor; onlar ise uyarının içeriğini konuşmak yerine uyarıyı getireni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Neden?

Çünkü bazen insanın asıl korkusu hakikatin yanlış olması değil, hakikat doğruysa kendi hayatını değiştirmek zorunda kalacak olmasıdır.

Bir düşünün: Bir insanın kurduğu düzen haksızlık üzerine kurulmuşsa, adalet çağrısı onun için neden rahatsız edici olmasın? Menfaatleri başkalarının yoksulluğuna dayanıyorsa, eşitlik çağrısı neden tehlike gibi görünmesin? İnsanları korkutarak, aldatarak, sömürerek ayakta duran bir otorite varsa, insanların aklını ve vicdanını özgürleştiren bir çağrı neden hoşuna gitsin?

Hakikat bazen insanların inançlarını değil, çıkarlarını sarsar. İşte o zaman hakikati tartışmak yerine hakikatin sahibini ve taşıyıcısını hedef alırlar.

Burada çok önemli bir ayrıntı var: Onlar, peygamberin getirdiği mesajı çürütmeye yönelik bir delil ortaya koymuyorlar. Onun söylediklerinin neden yanlış olduğunu açıklamıyorlar. Bunun yerine ona bir sıfat yakıştırıyorlar: Büyücü!

Bu, düşüncenin yerine yaftanın, delilin yerine suçlamanın, hakikatin yerine algının geçirilmesidir.

İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde aynı yöntemle karşılaşmıyor muyuz?

Birisi adalet istediğinde düzeni bozmakla, yoksulun hakkını savunduğunda bölücülükle, haksızlığa itiraz ettiğinde düşmanlıkla, insanların aklını kullanmasını istediğinde fitne çıkarmakla suçlanabiliyor.

Çünkü bazı insanlar için huzur, adaletin varlığı değil, kendi çıkarlarına dokunulmamasıdır. Sessizlik, haksızlığın sona ermesi değil, haksızlığa itiraz edilmemesidir.

Oysa Allah'ın gönderdiği vahiy, insanın bu sahte huzurunu bozmak, onu gerçekle yüzleştirmek için gelir.

Burada kendimize çok ciddi bir soru sormamız gerekiyor:

Biz bugün Kur'an'ı okurken gerçekten onun bizi uyarmasına izin veriyor muyuz, yoksa yalnızca zaten inandığımız şeyleri onaylamasını mı bekliyoruz?

Kur'an bizim alışkanlıklarımızı sorguladığında ne yapıyoruz? Menfaatlerimize dokunduğunda, güç ilişkilerimizi tartışmaya açtığında, haksız kazancımızı, kibirimizi, zulmümüzü, ayrımcılığımızı ortaya çıkardığında nasıl davranıyoruz?

Onu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa anlamımızı ona kabul ettirmeye mi?

Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri, hakikati kendisine göre değiştirmeye çalışmasıdır. Oysa vahiy, insanın kendi arzusuna göre şekillendireceği bir metin değil; insanın kendisini onun ölçüsünde yeniden değerlendirmesi gereken ilahî bir çağrıdır.

Kur'an'ın gönderilişindeki asıl hikmet de burada ortaya çıkıyor: İnsan kendisini Allah'ın yerine koymasın, kendi çıkarını hakikat sanmasın, gücünü dokunulmazlık zannetmesin, başkasının hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunduğunu düşünmesin.

Allah, insanı uyarmakla ona değer veriyor. Çünkü insanın aklına, vicdanına ve sorumluluğuna sesleniyor. Ona doğruyu yanlıştan ayırabileceği bir ölçü sunuyor. Üstelik bu ölçüyü insanlığın içinden bir elçi aracılığıyla bildiriyor.

Öyleyse mesele, bir insanın peygamber olarak seçilmesine şaşırmak değil; insanın kendisini bu kadar önemli görürken Allah'ın kendisine gönderdiği hakikati neden küçümsediğini anlamaktır.

Ve belki de bu iki ayetin bize bıraktığı en büyük tefekkür şudur:

Allah insanı uyandırmak için vahiy gönderiyor; insan ise bazen uyanmamak için bin türlü bahane üretiyor. Allah ona hikmetin kapısını açıyor; insan kendi çıkarının kapısında beklemeyi tercih ediyor. Allah ona doğruluk derecesini müjdeliyor; insan dünyadaki makamını ve itibarını doğruluğun yerine koyuyor.

İşte insanın asıl kaybı, hakikati hiç duymamış olması değildir. Hakikati duyduğu hâlde onun kendisini değiştirmesine izin vermemesidir.

Çünkü Kur'an'ın insana getirdiği en büyük müjde, dünyada daha güçlü, daha zengin, daha itibarlı olacağı değildir. Hakikati tanıyan, adaletten ayrılmayan, vicdanını menfaatine satmayan ve Allah'ın huzurunda başı dik durabilecek bir insan olma imkânıdır.

Vahiy insana yeni bir dünya vaat etmeden önce, o dünyayı kurabilecek yeni bir insan olmayı teklif eder.

Erol Kekeç/07.11.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!