14 Mayıs 2026 Perşembe

Sloganların Gölgesinde Ruhunu Kaybedenler Pazarı

Bir ülkenin en büyük trajedisi bazen yoksulluk değildir. Çünkü yoksulluk, çalışılarak, üretilerek, dayanışmayla aşılabilir. Bir toplumun en ağır çöküşü; anlamını kaybetmesidir. Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda tam olarak böyle bir manzarayla karşılaşıyoruz. Herkes konuşuyor ama kimse birbirini duymuyor. Herkes bir kimlik taşıyor ama o kimliklerin içi boşalmış durumda. Sağcı sağcılığı tüketmiş, solcu solculuğu vitrine koymuş, milliyetçi milliyetçiliği sloganın içine hapsetmiş, muhafazakâr muhafazakârlığı makam odasında unutmuş, sosyalist emeği konferans salonlarında anlatırken emeğin kokusundan uzak düşmüş, dindar maneviyatı servetin gölgesine bırakmış, seküler özgürlüğü tüketim çılgınlığının reklam yüzü haline getirmiş. Herkes bir şey olmuş ama kimse insan kalmayı başaramamış gibi.

İşin ironik tarafı da burada başlıyor zaten. Çünkü bu toplum yıllardır birbirine ideolojik taşlar fırlatıyor ama dönüp bakıldığında hepsi aynı sofranın etrafında toplanmış durumda. Birinin elinde tespih var, diğerinin elinde viski bardağı… Ama ikisinin de gözünde aynı ışık yanıyor: Daha fazla güç, daha fazla görünürlük, daha fazla para, daha fazla konfor… Yani kavga edilen şey hakikat değil; pastadan daha büyük pay kapabilme yarışı.

Bugün insanlar ideolojileri yaşamıyor; ideolojileri kullanıyor. Bir zamanlar uğruna bedel ödenen kavramlar şimdi sosyal medya biyografilerine sıkıştırılmış birkaç etiketten ibaret. Adalet deniyor ama güçlüye başka zayıfa başka hukuk uygulanıyor. Özgürlük deniyor ama herkes sadece kendi mahallesinin özgürlüğünü savunuyor. Milliyetçilik deniyor ama ülkenin toprağı da üretimi de geleceği de uluslararası sermayenin insafına bırakılıyor. Dindarlık deniyor ama ahlak yerine gösteriş büyüyor. Solculuk deniyor ama işçinin teriyle aynı masaya oturmaktan korkuluyor.

Bu çağın en büyük ustalığı da burada zaten: İnsanlara kimlik verip ruhlarını boşaltmak… Böylece herkes bir tarafın adamı oluyor ama hiçbir taraf insanın derdine gerçek anlamda çare olmuyor.

Bugün bakıyorsun; yıllarca kapitalizme söven adam lüks arabadan inmiyor. Emekten bahsedenlerin çocukları işçi mahallesinin yolunu bilmiyor. Fakirlik edebiyatı yapanların sofralarında israf eksik olmuyor. “Halk” diyerek nutuk atanlar halkın arasına korumasız çıkamıyor. “Maneviyat” diyenlerin hayatı makam odalarının soğuk mermerlerinde yankılanıyor. “Milli değerler” diyenler yerli üreticiyi değil büyük sermaye gruplarını büyütüyor. Bir zamanlar sistem eleştirisi yapanların çoğu bugün sistemin en konforlu koltuklarında oturuyor.

İnsan ister istemez soruyor: Peki bu kadar kavga ne için verildi? Bu kadar slogan, bu kadar öfke, bu kadar ayrışma sonunda ne değişti?

Aslında değişen tek şey kostümler oldu. Oyuncular aynı kaldı.

Bir zamanlar yoksul mahallelerde devrim türküsü söyleyenlerin bugün lüks sitelerde yaşamasıyla, bir zamanlar sade yaşamdan bahsedenlerin şimdi gösterişli hayatlar içinde kaybolması arasında büyük fark yok. Çünkü ikisi de aynı girdabın içine çekildi: Kapitalizmin parıltılı bataklığı…

Kapitalizm bu çağın en büyük sihirbazı oldu. Herkesi birbirine düşürdü ama sonunda hepsini aynı marketin müşterisi yaptı. Sağcı da aynı markayı giyiyor, solcu da. Dindar da aynı lüksü istiyor, seküler de. Milliyetçi de aynı tüketim çılgınlığının içinde, sosyalist de. Herkes birbirini eleştiriyor ama aynı düzenin çarkını döndürüyor.

Çünkü mesele artık fikir değil; tüketim alışkanlığı…

Bugün insanlar inandıkları şeyler için değil, sahip oldukları şeyler için değer görüyor. Araban kadar varsın, evin kadar saygınsın, markan kadar görünürsün. İnsanlık yavaş yavaş karakterden değil vitrinlerden okunmaya başladı.

Ve bu toplumun en büyük yalnızlığı burada doğdu. Çünkü insanlar artık birbirinin ruhuna değil, cebine bakıyor. Dostluk menfaate, aşk gösterişe, siyaset reklama, ahlak ise dekor süsüne dönüştü.

Eskiden insanlar fakirdi ama birbirine yaslanabiliyordu. Şimdi herkes birbirinin omzuna basarak yükselmenin peşinde. Çünkü sistem insanı yarış atına çevirdi. Sürekli daha fazlasını isteyen ama hiçbir zaman huzura ulaşamayan bir yarış…

Bakın etrafa… Herkes çok yorgun ama kimse neden yorulduğunu bilmiyor. Çünkü insanlar artık yaşamak için değil, görünmek için yaşıyor. Sosyal medya bunun en büyük mezarlığı oldu. İnsanlar gerçek hayatlarını değil, olmak istedikleri kişiyi sergiliyor. Mutsuz insanlar mutluluk fotoğrafı paylaşıyor, borç içindeki insanlar lüks hayat gösteriyor, birbirine tahammül edemeyen çiftler aşk pozları veriyor.

Toplum büyük bir sahneye dönüştü. Herkes rol yapıyor ama kimse içindeki boşluğu dolduramıyor.

Daha trajik olanı ise şu: Bu boşluğu fark edenler bile çözümü yine aynı sistemin içinde arıyor. Daha fazla para kazanırsa mutlu olacağını sanıyor, daha büyük eve çıkarsa huzur bulacağını düşünüyor, daha çok takipçisi olursa değerli hissedeceğini zannediyor. Ama insan ruhu alışveriş merkezlerinde huzur bulmaz. Çünkü ruh tüketimle değil anlamla beslenir.

İşte bu yüzden bugün toplumun her kesiminde derin bir anlamsızlık hissi büyüyor. Dindar da huzursuz, seküler de. Sağcı da öfkeli, solcu da. Milliyetçi de tatminsiz, sosyalist de. Çünkü hepsi aynı çağın içine sıkışmış durumda: Çok şeyin olduğu ama hiçbir şeyin insanı gerçekten doyurmadığı bir çağ…

Eskiden insanlar ideolojiler uğruna ölüyordu. Şimdi ideolojiler kariyer basamağına dönüştü. Bir kısmı televizyon ekranlarında slogan satıyor, bir kısmı sosyal medyada öfke pazarlıyor. Ama hepsinin ortak noktası şu: Düzeni gerçekten değiştirmek yerine düzenin içinde daha konforlu bir yer edinmek istiyorlar.

Bu yüzden toplumun büyük kısmı artık hiçbir şeye tam olarak inanamıyor. Çünkü insanlar sözlerle hayat arasındaki uçurumu görüyor. Bir tarafta “ahlak” anlatılıyor, diğer tarafta yolsuzluk haberleri bitmiyor. Bir tarafta “hak hukuk” deniyor, diğer tarafta güçlü olan her kapıyı açıyor. Bir tarafta “özgürlük” deniyor ama farklı düşünene tahammül gösterilmiyor.

Böyle olunca insanlar ideolojilere değil, çıkar ilişkilerine inanır hale geliyor. Çünkü gördükleri gerçeklik bu.

Ve ortaya çok garip bir toplum çıkıyor: Herkesin bir fikri var ama kimsenin omurgası yok. Herkes yüksek sesle konuşuyor ama kimse söylediğini yaşamıyor.

Aslında bu çağın en büyük ironisi de budur. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye ulaştı ama hiç olmadığı kadar anlamını kaybetti. Herkes her şeyi biliyor ama kimse ne için yaşadığını bilmiyor.

Bir yanda “özgürlük” adına ailesini kaybedenler var, diğer yanda “gelenek” adına vicdanını kaybedenler… Bir yanda halkçılık yapıp halktan kopanlar, diğer yanda maneviyat deyip merhameti unutanlar…

Toplum büyük bir kavram mezarlığında dolaşıyor artık.

Ve bütün bunların ortasında sıradan insanlar eziliyor. Çünkü yukarıdakilerin ideolojik kavgaları aslında çoğu zaman halkın hayatını değiştirmiyor. Fakirin çocuğu yine iş arıyor, emekli yine kira hesabı yapıyor, gençler yine gelecek korkusuyla yaşıyor.

Ama ekranlarda bitmeyen tartışmalar sürüyor. Sağcı solcuya bağırıyor, solcu sağcıya… Dindar sekülere öfkeleniyor, seküler muhafazakâra… Ama akşam olduğunda hepsi aynı ekonomik düzenin içinde aynı kredi kartıyla alışveriş yapıyor.

İşte trajikomik olan tam da bu…

Toplum birbirine düşman edildi ama aynı sistemin müşterisi olmaktan kurtulamadı.

Ve insan yavaş yavaş şunu anlıyor: Bu çağ insanı sadece yormuyor; aynı zamanda kendisine yabancılaştırıyor. İnsan neye inandığını değil, neye benzediğini düşünmeye başlıyor. Hakikatin yerini algı alıyor.

Belki de bu yüzden herkes bu kadar gergin. Çünkü içten içe çoğu insan kendi çelişkisini biliyor. Bir şey söylüyor ama başka bir şey yaşıyor. Bir hayat savunuyor ama başka bir hayatın peşinden koşuyor.

İnsanın kendi içine yabancılaşması kadar ağır bir şey yoktur.

Ve belki de bütün bu hengâmenin sonunda geriye kalan tek soru şudur:

Bu kadar sloganın, bu kadar kavganın, bu kadar kimlik savaşının sonunda insan gerçekten ne kazandı?

Daha mutlu mu oldu?
Daha huzurlu mu?
Daha adil bir dünyada mı yaşıyor?

Yoksa sadece daha pahalı telefonlar taşıyan, daha büyük yalnızlıklar yaşayan, daha süslü cümlelerle kendi boşluğunu gizleyen bir kalabalığa mı dönüştü?

Galiba çağın en büyük trajedisi burada saklı…
İnsanlık her şeyi büyüttü ama ruhunu küçülttü.

Bahadır Hataylı/13.05.2026/Sancaktepe/İST

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Talanistan;Bir Ülkenin Sessiz Çöküşünün Anatomisi



Çelişkilerin Gölgesinde Bir Toplumun Hikâyesi ve Çıkış Arayışı

Bir ülkenin gerçek hikâyesi, yalnızca rakamlarla, büyüme oranlarıyla ya da büyük projelerin görkemli tanıtımlarıyla anlatılamaz. Asıl hikâye; o ülkenin insanlarının gündelik hayatında, geçim derdinde, adalet arayışında, çocuklarının geleceğine dair duyduğu kaygıda ve en önemlisi vicdanında saklıdır. Bu nedenle bugün içinde bulunulan tabloyu anlamaya çalışırken, yalnızca yüzeyde görünenleri değil, derinlerde işleyen yapısal dönüşümleri ve çelişkileri birlikte ele almak gerekir. Çünkü ortada yalnızca bir ekonomik sıkıntı, yalnızca bir siyasi tartışma ya da yalnızca bir toplumsal çözülme yoktur; bunların tamamını kapsayan, çok katmanlı bir “talan düzeni” hissiyatı vardır.

Geçmişe yönelik söylemler ile bugünün uygulamaları arasındaki keskin çelişki, bu hissiyatın en temel kaynağını oluşturur. Bir yandan “geçmişte hiçbir şey yapılmadı” gibi genelleyici ve küçümseyici ifadelerle tarihsel birikim değersizleştirilirken, diğer yandan o birikimin somut karşılıkları olan kamu kurumları, üretim tesisleri, stratejik varlıklar özelleştirme adı altında elden çıkarılmıştır. Bu durum, yalnızca ekonomik bir tercih olarak okunamaz. Çünkü özelleştirme, teoride verimlilik ve rekabet artışı gibi hedeflerle savunulsa da pratikte toplumun geniş kesimlerinin refahına yansımadığında, doğal olarak “kimin için, ne adına” sorusunu beraberinde getirir.

Burada ortaya çıkan temel problem, üretim kapasitesinin ve kamusal varlıkların el değiştirmesiyle birlikte toplumun genel refah düzeyinde hissedilir bir iyileşmenin yaşanmamış olmasıdır. Aksine, geniş kitlelerin borç yükü altında ezildiği, gelir dağılımının bozulduğu ve sosyal güvencelerin zayıfladığı bir tablo belirginleşmiştir. Milyonlarca insanın kredi kartı ve banka borçlarıyla yaşamını sürdürmeye çalıştığı bir ortamda, ekonomik büyüme söylemlerinin toplumda karşılık bulmaması şaşırtıcı değildir. Çünkü insanlar, makro göstergelerden önce kendi mutfaklarına, kendi hayatlarına bakar.

Bu çelişki, altyapı projeleri üzerinden yürütülen anlatıda da kendini gösterir. Köprüler, yollar, büyük ulaşım projeleri… Bunlar elbette modernleşmenin ve kalkınmanın önemli unsurlarıdır. Ancak bu projelerin maliyetleri, kullanım koşulları ve finansman modelleri, toplumun geniş kesimleri açısından erişilebilirliği sınırladığında, bu projeler birer “kamusal hizmet” olmaktan çıkıp belirli kesimlerin faydalandığı yatırımlar olarak algılanmaya başlar. İnsanların önemli bir kısmı, kendi vergileriyle finanse edildiğini düşündüğü bu hizmetlerden yararlanamıyorsa, burada ciddi bir temsil ve adalet sorunu doğar.

Aynı şekilde doğal kaynakların kullanımı meselesi de bu tartışmanın merkezinde yer alır. Ormanların, sahillerin, tarım arazilerinin ve madenlerin kullanım biçimi, bir ülkenin geleceğini doğrudan belirler. Eğer bu alanlar kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna geri dönülmez şekilde tahrip ediliyorsa, bu yalnızca çevresel bir sorun değildir; aynı zamanda kuşaklar arası adaletin ihlali anlamına gelir. “Vatanseverlik” kavramı da tam bu noktada yeniden düşünülmek zorundadır. Çünkü bir ülkenin değerlerini korumak, yalnızca söylem düzeyinde değil, somut politikalarla ölçülür.

Toplumsal yapıda gözlemlenen çözülmeler ise bu ekonomik ve politik süreçlerden bağımsız değildir. Aile kurumunda yaşanan dönüşümler, artan boşanma oranları, evlilik ilişkilerinin daha en baştan sözleşmelerle güvence altına alınmaya çalışılması, bireyler arası güvenin zayıfladığını gösterir. Bu durum, yalnızca kültürel bir değişim olarak açıklanamaz; ekonomik güvencesizlik, gelecek kaygısı ve toplumsal baskılar bu sürecin önemli belirleyicileridir. İnsanlar, belirsizliğin arttığı ortamlarda daha temkinli, daha korumacı ve daha mesafeli hale gelir.

Eğitim sistemi ise bu dönüşümlerin en kritik alanlarından biridir. Öğretmenlerin itibarsızlaştırıldığı, eğitimin niteliğine dair kaygıların arttığı bir ortamda, geleceğe dair umutların zayıflaması kaçınılmazdır. Eğitim yalnızca bilgi aktaran bir mekanizma değil, aynı zamanda toplumsal değerlerin, eleştirel düşüncenin ve ortak aklın inşa edildiği bir alandır. Bu alan zayıfladığında, toplumun kendini yenileme kapasitesi de zayıflar.

Güvenlik ve toplumsal huzur meselesi de benzer şekilde çok katmanlıdır. Uyuşturucunun gençler arasında yayılması, suç oranlarına dair endişeler, zaman zaman yaşanan şiddet olayları, toplumda derin bir tedirginlik yaratır. Bu tür sorunların küçümsenmesi ya da başka ülkelerle kıyaslanarak önemsizleştirilmesi, sorunun kendisinden daha büyük bir sorun doğurur: Güven kaybı. Çünkü insanlar, yaşadıkları gerçekliğin inkâr edildiğini hissettiklerinde, yönetenlere olan inançlarını yitirir.

Medyanın rolü ise bu süreçte belirleyicidir. Eğer medya, eleştirel bir denetim mekanizması olmaktan çıkıp tek yönlü bir anlatının taşıyıcısına dönüşürse, toplumun sağlıklı bilgiye erişimi zorlaşır. Bu da “algı ile gerçeklik” arasındaki farkın açılmasına neden olur. Sürekli olarak olumlu bir tablo çizildiği halde insanların kendi hayatlarında bunun karşılığını görememesi, derin bir yabancılaşma yaratır.

Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo, yalnızca parçalı sorunların toplamı değildir; sistematik bir yönelim hissi verir. Bu hissiyat, “talanistan” gibi sert bir kavramla ifade edilmeye çalışılan bir bütünlüğe işaret eder. Burada önemli olan, bu ifadenin arkasındaki duyguyu ve gözlemi anlamaktır: Toplumun geniş kesimlerinin, kendilerine ait olan değerlerin, imkânların ve gelecek umutlarının ellerinden kaydığına dair bir algı.

Ancak bu noktada yapılması gereken, yalnızca tespitlerle yetinmek değildir. Aynı zamanda bu gidişatın nasıl değiştirilebileceğine dair bir düşünce üretmektir. Çünkü hiçbir toplumsal süreç tek yönlü ve kaçınılmaz değildir. Her kriz, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli barındırır.

Öncelikle, şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının açık ve denetlenebilir olması, güvenin yeniden inşası için temel bir adımdır. Bununla birlikte, ekonomik politikaların toplumun geniş kesimlerini kapsayacak şekilde yeniden tasarlanması gerekir. Üretim odaklı, katma değer yaratan ve gelir dağılımını gözeten bir model, uzun vadede daha sürdürülebilir sonuçlar doğurur.

Eğitim alanında ise nitelik ve liyakat esaslı bir yaklaşımın benimsenmesi şarttır. Öğretmenlerin güçlendirilmesi, müfredatın çağın ihtiyaçlarına göre güncellenmesi ve eleştirel düşüncenin teşvik edilmesi, toplumsal yeniden yapılanmanın anahtarıdır. Aynı şekilde, hukuk sisteminin bağımsızlığı ve adaletin herkes için eşit şekilde işlemesi, toplumsal barışın vazgeçilmez unsurudur.

Doğal kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı da bu dönüşümün önemli bir parçasıdır. Kısa vadeli kazançlar yerine uzun vadeli faydaların gözetildiği bir yaklaşım, hem ekonomik hem de çevresel açıdan daha sağlıklı sonuçlar doğurur.

Toplumsal düzeyde ise en önemli ihtiyaç, yeniden bir güven ve dayanışma zemininin oluşturulmasıdır. İnsanların birbirine ve ortak geleceğe dair inancını kaybettiği bir ortamda hiçbir reform kalıcı olamaz. Bu nedenle, farklı görüşlerin bir arada yaşayabildiği, eleştirinin düşmanlık olarak görülmediği bir kamusal alanın inşası hayati önem taşır.

Sonuç olarak, içinde bulunulan durum ne kadar karanlık görünürse görünsün, bu karanlığın kalıcı olması zorunlu değildir. Ancak bunun için gerçeklerle yüzleşmek, çelişkileri kabul etmek ve çözüm üretme iradesi göstermek gerekir. Bir ülkeyi karanlığa sürükleyen anlayışların, o karanlığı aydınlık olarak sunması mümkündür; fakat toplum bu anlatıyı sorgulamaya başladığında, değişim de kaçınılmaz hale gelir. Asıl mesele, bu sorgulamanın ne kadar yaygın ve ne kadar derin olacağıdır. Çünkü bir toplum, ancak kendi hikâyesini yeniden yazmaya karar verdiğinde gerçekten değişir.

Bahadır Hataylı/04.05.2026/Sancaktepe/İST

6 Nisan 2026 Pazartesi

Tarihi parlatanlar, gerçeği karartanlar ve sahici bir hesabın kaçınılmazlığı

Bugünün insanı, özellikle de bizim coğrafyamızın insanı, sürekli geçmişle avunuyor. Kahramanlıklarla, destanlarla, parlatılmış hükümdarlarla ve mitolojikleştirilmiş siyasetle… Oysa yaşananlar, anlatılanlar kadar parlak değil; hikâyeler zamanı geldiğinde çoğu kez sahiplerinin elinde bile tanınmayacak hâle gelir.

Son 23 yılda bu ülkede yaşananlar bunun canlı bir örneği. Şimdi, “her şey mükemmeldi” masalının içinde boğulurken, gelecek kuşaklara nasıl bir hesap bırakıldığını kimse düşünmek istemiyor. Gerçekler acıdır, ama acıdan kaçan toplum, yarın daha ağır bedellerle yüzleşir.

“23 yıllık süreçte neredeyse her tarihi kahramanlıklar gündeme geldiğinde Abdülhamit döneminde bir gram toprak kaybının olmadığı anlatılır ve halkın dilinde de 2. Abdülhamit dönemi tam bir cennet üssü gibi kabul görür.

Oysa bu dönemdeki toprak kaybı günümüzdeki İran coğrafyası kadardır.”

Bu cümlenin altını çizmek yetmez, kalın çerçeveyle çizmek gerekir. Çünkü bugünün siyasi aklı da aynı yöntemi kullanıyor: Hikâyeleri gerçeklerin üstüne bindirerek bir illüzyon oluşturmak.

Bugün; özelleştirme adı altında satılmadık kurum kalmadı. Bir zamanlar devletin omurgası olan stratejik kuruluşlar, kârlı işletmeler, “reform” ve “verimlilik” sloganları eşliğinde birer birer elden çıkarıldı.

Varlık Fonu adı altında ülkenin en sağlam gelir kaynakları ipotek edilebilir hâle getirildi.

Bir dönem “IMF’ye borç bitti, hatta bizden borç istediler!” diye övünen anlayış, bugün uluslararası tefecilere bir ayda ödediği faizlerle dudak uçuklatıyor. Halk diz çökerken sistemle iç içe olanlar, milletin elindekini avuç avuç alıp götürüyor.

Kamu yapısı da aynı şekilde şişirilmiş bir balon gibi.

Bir zamanlar 1 milyon 700 bin olan kamu personeli, bugün 5 milyonun üzerine çıkmış durumda.

Ama hizmet?

Randevu krizi, hastanelerde bekleme kuyrukları, kapanan ailelerin dramları…

Her şey ortada.

Toplumsal yapı da tel tel dökülüyor.

Uyuşturucu sokak başlarında kol geziyor, aile yapısı parçalanıyor, evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor, şiddet sıradanlaşıyor.

Domuz eti kasaplık hayvana çevriliyor, zinanın yasal zemini genişletiliyor, LGBT ideolojik baskı hâlini alıyor; ama aynı dönemde yurdun dört bir yanına devasa camiler yapılıyor.

Ve toplum zannediyor ki cami sayısı arttıkça dindarlık da artar.

Oysa ahlak çökerken mimari yükselirse buna “maneviyat” değil, maskelenmiş çürüme denir.

Ama mesele yalnız bugünün hikâyesi değil.

Asıl önemli olan, yarın bu dönemin nasıl anlatılacağı.

Çünkü tarih, gerçekte yaşandığı gibi değil, anlatanların işine geldiği gibi yazılır.

Bugün ne oluyorsa, bir gün tıpkı Abdülhamit örneğinde olduğu gibi efsaneleştirilecek.

“Bugün Abdulhamit dönemindeki bu kayıplardan bahsettiğimizde hemen Osmanlı düşmanı, ecdadına sahip çıkmayan hainler olarak adlandırılırsınız.”

Ve yıllar sonra bu çağın torunları da diyecek ki:

— O dönem insanlar çok huzurluydu.

— Ekonomi mükemmeldi.

— Herkes dindardı.

— Bir gram yanlış yoktu.

— Kimse aç açık değildi.

— Hırsızlık mı? O dönemde hiç olmazdı!

Bugün nasıl ki Abdülhamit dönemini eleştirmek “ihanet” sayılıyorsa, yarın da bu dönem aynı ilahlaştırmanın konusu olacak.

Çünkü insanlar zor zamanlarını değil, kendilerine anlatılan masalları hatırlar.

“İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un hayatı nasıl geçti bilmeyenler biraz araştırsın.”

Gerçekçi, dürüst, diri bir adamdı Akif.

Bu memleket ona sahip çıkmadı, ama bugün posterini duvarlara asıp “kahraman şair” diyor.

Aynı kader Abdülhamit’te de bugünün siyasetinde de görülecek:

Gerçekler değil, işine gelen hikâyeler yaşatılacak.

Fakat unutulan bir şey var:

Hakikatin kötü bir huyu vardır; geç de olsa mutlaka ortaya çıkar.

Hem burada hem de gidilen yerde.

İşte tam bu noktada 2. Abdülhamit dönemine geri dönmek gerekiyor.

Efsaneleştirilen bir liderlik, aynı anda çöken bir devlet ve göz ardı edilen devasa gerçekler…

Abdülhamit Dönemi Toprak Kayıpları ve Bugüne Düşen Gölge

Bugün bazı çevreler Abdülhamit’i, hiç toprak kaybetmemiş bir “devlet dâhisi” gibi anlatıyor.

Oysa kaybedilen toprak miktarı bugünkü İran’ın yüzölçümü kadardır.

Bu rakam yaklaşık 1,6 milyon km² demektir.

Ve bu kayıpların siyasi, askeri ve toplumsal sonuçları, Osmanlı’nın tabutuna çakılan son çiviler oldu.

Abdülhamit dönemi bir cennet değil, çöküşün hızlandığı, merkezî yönetimin nefes alamaz hâle geldiği, dış baskılara direnecek kudretin kalmadığı bir dönemdi.

Fakat bugün, o gerçek anlatıldığı zaman hâlâ insanlar şu refleksi gösteriyor:

— Sen ecdadına düşmansın!

— Sen Osmanlı’yı kötülemek istiyorsun!

— Sen tarihini sevmiyorsun!

Oysa gerçekleri konuşmayan toplum, geleceğini kuramaz.

“Hak’tan hukuktan adaletten bahsedenler, iktidarların hoşuna gitmese de gerçeklerin ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır.”

Ne Abdülhamit bu gerçeklerden kaçabildi ne bugünün yöneticileri kaçabilecek ne de yarının çocukları bu dönemin masallarına sonsuza kadar inanacak.

Çünkü hakikat, güneş gibidir; örtülse de gölgeye alınsa da zamanı gelince kendi perdesini kendi kaldırır.

“Rabbim bizleri akleden, kişileri putlaştıranlardan değil, sadece Allah’a kulluk yapan hakiki, emin, adil müminlerden eylesin.”

II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın kaybettiği topraklar ve bu kayıpların siyasi sonuçları

II. Abdülhamid dönemi (1876–1909), Osmanlı Devleti’nin hem dış baskılarla hem içeriden yükselen milliyetçilik hareketleriyle sarsıldığı, bu nedenle geniş coğrafyasını hızla kaybettiği bir dönemdir. Bu kayıplar yalnız haritaları daraltmadı; imparatorluğun geleceğini belirleyen stratejik, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurdu.

Aşağıdaki çalışma, kayıp bölgeleri tek tek, yaklaşık yüzölçümleriyle, ardından her kaybın siyasi sonuçlarıyla birlikte detaylı şekilde sunmaktadır.

I. Kaybedilen topraklar (bölge bölge ve yaklaşık alanları)

Aşağıdaki rakamlar, Osmanlı’nın 19. yüzyıl sonu coğrafyasını esas alarak tarih araştırmalarının ortaya koyduğu yaklaşık alanlardır. Küçük oynamalar kaynaklara göre değişebilse de genel tablo bilim çevrelerinde aynıdır.

1. Balkanlar

Balkanlar, II. Abdülhamid döneminde Osmanlı'nın en büyük toprak kayıplarının yaşandığı bölge oldu. Berlin Kongresi sonrasında imparatorluk bu bölgede fiilen çözüldü.

1) Sırbistan – 48.300 km²

Berlin Kongresi ile tam bağımsızlık kazandı.

2) Karadağ – 13.800 km²

3) Romanya – 237.500 km²

1878’de tam bağımsız.

4) Bulgaristan (Doğu Rumeli dahil) – 108.500 km²

1885’te Doğu Rumeli ile birleşerek Osmanlı’dan koptu.

5) Bosna-Hersek – 51.000 km²

1878’de Avusturya işgaline verildi, 1908’de tamamen ilhak edildi.

6) Girit – 8.300 km²

1897’den sonra özerk, 1908’de fiilen Yunanistan’a bağlandı.

Toplam Balkan Kaybı:

467.000 km²

2. Kuzey Afrika

1) Tunus – 164.000 km²

1881’de Fransız kontrolüne geçti.

2) Mısır – 1.002.000 km²

1882’den itibaren İngiliz işgali altına girdi.

Mısır hukuken Osmanlı toprağı görünmeye devam etse de egemenlik tamamen bitmişti.

Toplam Kuzey Afrika Kaybı:

≈ 1.166.000 km²

3. Doğu Akdeniz – Kıbrıs

Kıbrıs – 9.250 km²

1878’de “geçici yönetim” adıyla İngiltere’ye bırakıldı; kontrol tamamen kaybedildi.

 

Genel toplam (1876–1909)

≈ 1.642.000 km²

Yani yaklaşık 1,6 milyon kilometrekare, bugünkü Türkiye’nin iki katından fazla.

II. Bu kayıplar Osmanlı’ya siyasi ve stratejik olarak neye mal oldu?

Bu kayıpların her birinin arkasında hem bölgesel hem küresel bir hesap vardı. Her toprak parçası, imparatorluk açısından bir ekonomik damar, bir güvenlik hattı, bir kültür havzası ve bir jeopolitik kilit niteliğindeydi.

Şimdi bu kayıpların siyasi sonuçlarını bölge bölge analiz edelim.

1. Balkan Topraklarının Kaybının Siyasi Sonuçları

Balkanlar, Osmanlı’nın askerî insan gücünün, tarımsal üretimin ve ticaret yollarının merkezlerinden biriydi. Bu alanların kaybı, yalnız toprak değil; devletin geleceğini belirleyen demografik ve askerî damarların kopması anlamına geldi.

a) Balkan kaybı, Osmanlı’nın Avrupa’daki siyasi varlığını bitirdi

500 yıllık bir coğrafya dağıldı.

İstanbul’un batı güvenliği ortadan kalktı.

Avusturya ve Rusya, bölgedeki hâkimiyetini genişletti.

b) Ekonomik daralma

Balkan toprakları Osmanlı’nın:

En verimli tarım alanları,

En yoğun nüfus merkezleri,

En güçlü vergi havzalarıydı.

Bu kayıplar devlet gelirlerini dramatik biçimde azalttı.

c) Demografik kırılma

Yaklaşık 1 milyonun üzerinde Müslüman, 1878 sonrası Anadolu’ya ve Trakya’ya göç etmek zorunda kaldı.

Bu göç:

Sosyal yapıyı sarstı,

İskân krizleri doğurdu.

d) Siyasi sonuç: Millî kimliğin doğuşu hızlandı

Balkan kayıpları, Osmanlı'nın çok uluslu yapısının çöktüğünü gösterdi.

Böylece “Osmanlılık” fikri yerine, giderek “Türk milliyetçiliği” fikri öne çıkmaya başladı.

2. Kuzey Afrika Kayıplarının Siyasi Sonuçları

Tunus ve Mısır’ın kaybı, Osmanlı’nın Akdeniz–Afrika hattı üzerindeki deniz gücünü ve siyasi derinliğini tamamen bitirdi.

a) Kuzey Afrika’nın düşmesi Osmanlı’yı bir Asya devletine dönüştürdü

İmparatorluğun Afrika kıtasındaki varlığı neredeyse sona erdi.

b) İngiltere’nin Mısır’ı ele geçirmesi: Osmanlı’nın kalbine darbe

Çünkü Mısır:

Nil vadisi tarımının merkezi,

Akdeniz-Kızıldeniz bağlantısının kalbi,

Mekke-Medine yollarının stratejik anahtarıydı.

Mısır'ın kaybı:

Ekonomiyi çökertecek derecede büyük gelir kaybına,

Hac yollarının güvenliğine dair endişelere,

Doğu Akdeniz’de İngiltere’nin mutlak hâkimiyetine yol açtı.

c) Tunus’un kaybı, Fransa’nın Kuzey Afrika hâkimiyetini tamamladı

Fas–Cezayir–Tunus hattı tamamen Fransız kontrolüne geçti.

3. Kıbrıs’ın Kaybının Siyasi Sonuçları

a) Doğu Akdeniz’de stratejik hâkimiyet kaybedildi

Kıbrıs’ı İngiltere’nin alması, Osmanlı için şu anlama geldi:

Kanal’a giden yola İngiliz kalkanı yerleşti.

Osmanlı donanması Doğu Akdeniz’de etkisizleşti.

Levant ticareti İngiltere'nin kontrolüne girdi.

b) İngiltere’nin Osmanlı’ya baskısı arttı

Kıbrıs’ın verilmesi karşılığında İngiltere'nin “Rusya’ya karşı destek sözü” hiçbir zaman gerçekleşmedi.

III. Genel stratejik sonuçlar

Bu kayıpların toplam siyasi sonuçları çok daha geniştir. En önemlileri şunlardır:

1. Osmanlı İmparatorluğu bir “kara devletine” dönüştü

Deniz hâkimiyeti bitince:

Ekonomik damarlar koptu,

Liman gelirleri düştü,

Diplomatik gücü azaldı.

2. Avrupa dengelerinden tamamen dışlandı

Artık Osmanlı, büyük güçlerin “masa dışında” tartıştığı bir devlet hâline geldi.

3. Balkan savaşlarının zemini hazırlandı (1912–1913)

Çünkü Abdülhamid dönemindeki kayıplar, Osmanlı’nın Balkanlarda yalnız “askerî olarak” değil “itibar olarak” da çöktüğünü gösterdi.

4. Ekonomik bağımlılık arttı: Düyun-u Umumiye etkisi derinleşti

Toprak kayıpları = vergi gelir kaybı = dış borç artışı = mali yönetimde yabancıların hakimiyeti.

5. II. Meşrutiyet’in zemini ortaya çıktı

Abdülhamid’e tepki, yalnız siyasi değil, toparlanamayan coğrafyanın yarattığı hayal kırıklığıydı.

SONUÇ

1876–1909 arasındaki otuz üç yıl:

Osmanlı tarihinin coğrafi olarak en büyük daralmasının yaşandığı,

İmparatorluğun kıtasal hâkimiyetinin çöktüğü,

Siyasi ve ekonomik bağımsızlığın büyük güçlerin insafına terk edildiği,

Ve nihayetinde modern Türkiye’nin doğuşuna zemin hazırlayan yıkıcı ama belirleyici bir dönem olmuştur.

Abdülhamid sonrası Osmanlı’nın yaşadığı tüm siyasi çalkantıların, ekonomik krizlerin ve savaşların derininde işte bu 1,6 milyon kilometrekarelik toprak kaybının açtığı tarihî boşluk vardır.

BAHADIR HATAYLI/03-05.04.2026/Sancaktepe/İST

17 Mart 2026 Salı

Komşuluğun Hatırası ve Vicdanın Sesi

Son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar, yalnızca diplomatik bir polemik olarak kalmadı; aksine toplumun geniş kesimlerinde derin bir huzursuzluk ve kırgınlık yarattı. Özellikle Türkiye’ye İran’dan geldiği iddia edilen füzeler meselesi etrafında yapılan açıklamalar, devletler arası ilişkilerden daha fazla, insanların zihninde ve kalbinde bir sorgulama başlattı. Çünkü mesele artık yalnızca bir güvenlik meselesi değildir; mesele aynı zamanda doğruluk, diplomasi dili, komşuluk hukuku ve halkların birbirine duyduğu tarihsel güvenin korunup korunmadığı meselesidir. İnsanların bu konuda rahatsızlık duyması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. Zira söz konusu olan yalnızca bir açıklama değil; aynı zamanda yüzlerce yıllık komşuluğun, ortak tarih tecrübesinin ve bölgesel barış umudunun nasıl temsil edildiği sorusudur.

Bu tartışmanın merkezinde yer alan açıklamalar özellikle iki isim üzerinden gündeme geldi: Hakan Fidan ve Ömer Çelik. Yapılan açıklamalarda Türkiye’ye İran’dan füze atıldığı yönünde güçlü ifadeler kullanıldı ve bu füzelerin NATO müttefikleri tarafından imha edildiği dile getirildi. Ancak buna karşılık İran tarafı, özellikle Masoud Pezeshkian yönetimi ve diplomatik kanallar üzerinden yapılan açıklamalarda, böyle bir saldırının kesinlikle söz konusu olmadığını ifade etti. Hatta İranlı yetkililer, bu iddiaların araştırılması için Türkiye ile ortak bir inceleme heyeti kurulabileceğini dahi dile getirdiler. Yani ortada bir inkâr değil, aksine birlikte araştırma çağrısı vardı. Bu çağrı, normal şartlarda iki komşu ülke arasında tansiyonu düşüren bir yaklaşım olarak görülmesi gereken bir teklifti.

Bu noktada mesele daha da karmaşık hale geliyor. Çünkü bir taraf kesin bir saldırı iddiasında bulunurken diğer taraf böyle bir eylemin gerçekleşmediğini söylüyor ve ortak inceleme öneriyor. Böylesi durumlarda diplomasi geleneği, gerginliği artıracak ifadeler yerine araştırma ve teyit mekanizmalarının işletilmesini önerir. Eğer gerçekten böyle bir saldırı olduysa, bunun teknik verilerle ortaya konması mümkündür. Füze savunma sistemleri, radar kayıtları, uydu verileri ve balistik analizler modern dünyada bu tür iddiaları net biçimde ortaya çıkarabilecek araçlara sahiptir. Bu nedenle mesele yalnızca “söylenen” ile “inkâr edilen” arasında kalmamalı, şeffaf bir araştırma ile açıklığa kavuşturulmalıdır.

Türkiye ile İran arasındaki ilişkilere tarihsel perspektiften bakıldığında bu konu daha da anlam kazanır. Çünkü iki ülke arasındaki sınır ve diplomatik denge yaklaşık beş asırdır büyük ölçüde istikrarlı kalmıştır. Bu durumun önemli dönüm noktalarından biri de 1555 yılında imzalanan Amasya Antlaşmasıdır. Bu anlaşma, Osmanlı ile Safevî devletleri arasında uzun süren çatışmaların ardından kalıcı bir sınır düzeni oluşturmuş ve bölgesel dengeyi sağlamıştır. O günden bu yana zaman zaman siyasi gerilimler yaşansa da iki ülke arasında doğrudan büyük bir savaş yaşanmamış olması, bu komşuluk ilişkisinin tarihsel ağırlığını göstermektedir. Bu nedenle bugün ortaya atılan her iddia, yalnızca güncel bir güvenlik meselesi olarak değil; aynı zamanda bu uzun tarihsel mirasın nasıl ele alındığı meselesi olarak da değerlendirilmelidir.

Bu noktada birçok insanın zihninde şu soru oluşuyor: Eğer iki ülke arasındaki ilişkiler gerçekten söylendiği kadar iyiyse, İran neden Türkiye’ye füze atsın? Böyle bir saldırının stratejik mantığı nedir? İran’ın Türkiye ile doğrudan bir askeri gerilim yaratmasının kendisine sağlayacağı somut bir kazanım var mıdır? Bu soruların cevapları kolay değildir; ancak bölgesel güç dengeleri incelendiğinde bazı ihtimaller ortaya çıkar. Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri olmuştur. Özellikle ABD ve Israil ile İran arasındaki gerilim, bölgedeki birçok siyasi ve askeri gelişmenin arka planını oluşturmaktadır. Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek bir gerilimin bu küresel rekabetin bir sonucu olabileceğini düşünmektedir.

Nitekim İranlı yetkililerin açıklamalarında da tam olarak bu noktaya dikkat çekildiği görülüyor. Onlara göre Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bozulması, bölgesel dengeleri değiştirmek isteyen bazı aktörlerin işine gelebilir. Bu görüş doğru ya da yanlış olabilir; fakat en azından tartışılması gereken bir iddiadır. Çünkü modern uluslararası ilişkilerde “algı yönetimi”, “dezenformasyon” ve “provokasyon” gibi yöntemler sıkça kullanılmaktadır. Tarihte birçok savaşın veya krizinin yanlış bilgi, manipülasyon ya da kasıtlı provokasyonlarla tetiklendiği bilinmektedir. Dolayısıyla böylesine hassas bir konuda kesin yargılara varmadan önce dikkatli ve temkinli olunması gerekir.

Toplumdaki rahatsızlığın bir diğer nedeni ise açıklamaların tonudur. İnsanlar diplomasi dilinin gerilimi azaltmasını beklerken bazen tam tersine sert ve kesin ifadelerle karşılaşabilmektedir. Bu durum, özellikle İran’a karşı tarihsel veya kültürel yakınlık hisseden bazı kesimlerde daha büyük bir kırgınlık yaratmaktadır. Çünkü Türkiye ile İran yalnızca komşu iki devlet değildir; aynı zamanda tarih boyunca kültürel, ticari ve sosyal etkileşim içinde olmuş iki medeniyet alanıdır. Bu nedenle kamuoyunda yapılan her açıklama, yalnızca devlet politikası olarak değil aynı zamanda halklar arasındaki duygusal bağlar açısından da değerlendirilir.

Bu noktada asıl mesele taraf olmak değil, ilkesel bir duruş sergilemektir. İnsanlar devletlerinin güçlü olmasını ister; fakat aynı zamanda adil ve dengeli olmasını da bekler. Bir ülkenin dış politikası yalnızca güç dengeleri üzerine kurulduğunda toplumda güven duygusu zedelenebilir. Oysa gerçek diplomasi, güç ile adalet arasında bir denge kurmayı gerektirir. Bir yandan ulusal güvenlik korunurken diğer yandan komşuluk hukukunun ve bölgesel barışın gözetilmesi gerekir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, öfke ve suçlama dili yerine akıl ve araştırma dilini tercih etmektir. Eğer gerçekten bir saldırı olduysa bunun delilleri şeffaf biçimde ortaya konmalıdır. Eğer böyle bir saldırı olmadıysa, o zaman da yanlış anlaşılmaların giderilmesi gerekir. Her iki durumda da kazanan şey gerilim değil, hakikat olmalıdır. Çünkü hakikat yalnızca devletlerin değil, toplumların da ihtiyacıdır.

Bu tartışmanın aslında daha derin bir boyutu vardır. İnsanlar yalnızca bir füze iddiasını değil, aynı zamanda temsil edilme biçimlerini de sorgulamaktadır. Birçok vatandaş, kendi adına konuşan yetkililerin gerçekten kendisinin duygularını ve düşüncelerini yansıtıp yansıtmadığını merak etmektedir. Bu sorgulama demokratik toplumların doğal bir parçasıdır. Çünkü devlet ile toplum arasındaki bağ, yalnızca hukuki bir bağ değildir; aynı zamanda güven ve temsil ilişkisidir.

Anadolu halk kültüründe anlatılan hikâyeler bile bazen bu tür siyasi tartışmaları anlatmak için kullanılır. Temel ile Dursun hikâyesinde olduğu gibi; Karadeniz’in o meşhur ince zekâsını taşıyan hikâyeler vardır; güldürür ama güldürdüğü kadar da insanın zihninde bir soru bırakır. Temel ile Dursun’un şu kısa hikâyesi de işte onlardan biridir.

Bir gün Temel telaş içinde köy meydanına gelir. Nefesi kesilmiş, yüzü korkudan bembeyazdır. Dursun onu görünce hemen sorar:

“Ula Temel, ne oldu sana, niye böyle perişan oldun?”

Temel hâlâ heyecanın içindedir:

“Ula Dursun sorma… Az kalsun ormanda bir domuz bana saldıracaktı. Vallahi az daha parçalayacaktı beni!”

Dursun biraz durur, Temel’e dikkatle bakar. Ama beklenen tepkiyi vermez. Merakla sorar:

“Ee… Domuza bir şey oldu mi peki? Şimdi nerededir o hayvan?”

Temel bir an durur. Gözlerini kocaman açar. Yüzündeki korku bir anda öfkeye dönüşür. Dursun’a doğru döner ve hiddetle bağırır:

“Ula Dursun! Sen kimin tarafındasın ha? Ben mi anlatayrum sana derdimi, yoksa o domuzun hâlini mi merak edersin? Ben az kalsun parçalanacaktum, sen hâlâ domuzu soraysun!”

Bu küçük fıkra ilk duyulduğunda insanı gülümsetir. Çünkü Dursun’un sorusu tuhaftır. Bir insan ölümden dönmüşken, o hâlâ saldıran hayvanın akıbetini merak etmektedir. Ama gülümseme geçince hikâye insanın zihnine başka bir soru bırakır: İnsan bazen gerçekten de tarafını şaşırabilir.

Hayatın içinde de buna benzer durumlar olur. Birinin derdi ortadayken, mesele apaçık görünüyorken, bazı insanlar olayın özünü değil de tali taraflarını kurcalamaya başlar. Asıl mağdur ortada dururken, dikkat bambaşka yerlere kayar. Böyle anlarda insanın içinden Temel’in o çıkışı gelir: “Sen kimin tarafındasın?”

Aslında bu soru yalnız Temel’in öfkesi değildir; aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü insanın durduğu yer, baktığı yönü belirler. Nerede durduğumuz, neyi önce sorduğumuz, neyi merak ettiğimiz çoğu zaman tarafımızı ele verir.

Temel’in hikâyesi bu yüzden sadece bir Karadeniz fıkrası değildir. Küçük bir sahnenin içine saklanmış büyük bir sorudur: Bir olay karşısında ilk refleksimiz ne oluyor? Derdini anlatan insana mı kulak veriyoruz, yoksa meseleyi tersinden mi tutuyoruz?

Belki de bu yüzden Temel’in kızgınlığı aslında hepimize yöneltilmiş bir soruya dönüşür:

“Ula… Sen kimin tarafındasın?” bir tehlike karşısında tarafın kimden yana olduğu sorusu aslında bir sadakat ve güven sorusudur. Ancak modern siyasette mesele çoğu zaman bu kadar basit değildir. Devletler bazen birden fazla çıkarı aynı anda korumaya çalışır ve bu durum dışarıdan bakıldığında kararsızlık ya da çelişki gibi algılanabilir. Bu nedenle önemli olan şey, politikaların açık ve anlaşılır biçimde ifade edilmesidir.

Bugün toplumda duyulan rahatsızlık aslında çok daha geniş bir özlemi dile getiriyor: Adaletli, tutarlı ve saydam bir dış politika özlemi. İnsanlar kendi ülkelerinin büyük güçlerin rekabetinde bir araç haline gelmesini değil, bağımsız ve dengeli bir aktör olmasını istiyor. Bu duygu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde giderek daha güçlü şekilde dile getirilmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca hükümetlerin açıklamalarına bağlı değildir. Aynı zamanda halkların birbirine duyduğu güvene de bağlıdır. Bu güven kolay oluşmaz; fakat yanlış adımlar atıldığında hızla zedelenebilir. Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, geçmişin uzun komşuluk tecrübesini hatırlamak ve geleceğin barışını korumaktır. Diplomasi, gerilimi büyütmek için değil; anlaşmazlıkları çözmek için vardır.

Ve belki de en önemli hatırlatma şudur: Devletlerin politikaları değişebilir, liderler gelip geçebilir; fakat komşuluk kalıcıdır. Coğrafya değişmez. Bu yüzden iki komşu halkın birbirine düşman edilmesi, aslında her iki tarafın da kaybetmesi anlamına gelir. İnsanlık tarihi bize defalarca göstermiştir ki savaşların kazananı çok az, kaybedeni ise çoktur. Oysa barışın kazananı her zaman daha fazladır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Gerilimi büyütmek mi istiyoruz, yoksa hakikati ortaya çıkararak komşuluk hukukunu korumak mı? Eğer ikinci yolu seçersek, o zaman yalnızca bir krizden çıkmakla kalmayız; aynı zamanda geleceğin barışına da katkı sağlamış oluruz. Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Güçlü devletler değil, güçlü vicdanlar. Çünkü vicdanın olduğu yerde hakikat kaybolmaz; hakikatin olduğu yerde de barışın yolu her zaman bulunur.

Bahadır Hataylı/17.03.2026/Sancaktepe/İST

11 Şubat 2026 Çarşamba

Değiştirme Zamanı

 


Bazı şeyler vardır, zamanı geçince kokar.
Başta fark edilmez.
Üstüne parfüm sıkarsın, havalandırırsın, üstünü örtmeye çalışırsın…
Ama nafile.
Koku, gecikmenin dilidir.

Mesela pencereler…
Uzun süre açılmazsa küf tutar.
Saatler…
Kurulmazsa durur.
Bahçeler…
Bakılmazsa diken olur.

Bir de bazı “emanetler” vardır,
Ne kadar kıymetli olursa olsun,
Ne kadar süslü paketlenirse paketlensin,
Uzun süre aynı elde kalınca ağırlaşır.

İlk zamanlar tertemizdir her şey.
Gözler parlar, sözler umut kokar.
“Biz farklıyız” denir.
“Biz böyle olmayacağız” diye yeminler edilir.

Sonra zaman geçer.

Aynı koltuk, aynı sözler, aynı yüzler…
Bir süre sonra alışkanlık başlar.
Alışkanlık, en tehlikeli konfordur.

İnsan alışınca;

  • Sormaz olur,

  • Dinlemez olur,

  • Hesap vermeyi unutur.

Ve farkında olmadan bir şey olur:
Kokuşma başlar.

Kimse “Ben kirlendim” demez.
Kimse “Artık yük oldum” diye aynaya bakmaz.
Herkes hâlâ tertemiz olduğunu sanır.

Oysa halkın burnu hassastır.
Kokuyu önce o alır.

Sonra başlar fısıltılar:
“Bir gariplik yok mu sence?”
“Eskiden böyle değildi…”
“Bir değişim gerek sanki…”

Ama değişim zordur.
Çünkü yerinden kalkmak,
Kendine “Artık sıra başkasında” demek,
İnsanın en ağır imtihanıdır.

O yüzden çoğu zaman,
Pencere açmak yerine perde değiştirirler.
Havalandırmak yerine oda spreyi sıkarlar.
Gerçeği onarmak yerine, vitrini parlatırlar.

Ama koku kalır.

Çünkü bazı şeylerin çözümü basittir:
Zamanında değiştirmek.

Ne geç kalmak işe yarar,
Ne de süslemek.

Değiştirmek;
Hakaret değildir.
Nankörlük değildir.
Vefasızlık hiç değildir.

Aksine:
Sorumluluktur.
Temizliktir.
Saygıdır.

Hem emanete,
Hem emaneti verene.

Bazı koltuklar dinlenmek ister.
Bazı yüzler tazelenmek ister.
Bazı dönemler kapanmak ister.

Ve bazen en büyük hizmet,
Sessizce kalkıp
“Artık başkası devam etsin” diyebilmektir.

Çünkü herkes bilir ki…

Değiştirilmeyen şey,
Zamanla yük olur.

Bahadır Hataylı/09.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST

5 Şubat 2026 Perşembe

ÇELİŞKİYLE YAŞAMAK


24 yıllık bir iktidarın değil, bir toplumsal aklın röntgeni

Bu bir partiye karşı yazılmadı.

Bir lidere öfke kusmak için hiç yazılmadı.

Bu, aynı cümlelerin yıllar boyunca tekrar tekrar söylenmesine rağmen, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden bir toplumun mantıkla bağını nasıl gevşettiğini anlamak için yazıldı. Çünkü asıl mesele iktidarın ne söylediği değil; toplumun buna nasıl inanabildiğidir.

Uzun iktidarlar yalnızca güçle ayakta kalmaz. Uzun iktidarlar, çelişkiyle yaşamayı mümkün kılan bir zihinsel iklim üretir. Bu iklimde tutarsızlık skandal olmaz, tekrar olur. Yalan çökertilmez, yutulur. Zaman ilerlemez, döngüye girer.

Bu yazı şunu soruyor: Mantıkta yeri olmayan önermeler, toplumsal hayatta nasıl karşılık bulur?

I. “Üç yıla bitireceğiz cümlesi ve zamanın iptali

2010’da “Et ithal etmeyeceğiz denildi.2017’de “Üç yıla bitecek.”2019’da yine “Üç yıla.”2020’de “Bitiriyoruz.”2024’te aynı cümle yıl içinde defalarca tekrarlandı.2025’te tekrarlandı. Burada mesele et değildir. Et, sadece bir örnek nesnedir. Asıl mesele, zamanın işlevini yitirmesidir.

Mantıkta bir önerme vardır:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A geçersizdir.

Ama siyasette bu önerme tersine çevrilmiştir:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A yeniden söylenir.

Bu, mantığın değil; alışkanlığın kuralıdır.

Toplum, “üç yıl”ın bir ölçü birimi olmaktan çıktığını fark ettiğinde bile tepki vermez. Çünkü “üç yıl artık gerçek bir zaman dilimi değil; erteleyici bir metafordur. İnsanlar, neden bitmedi? sorusunu sormaz, yine söylediler diye not alır. Bu noktada siyaset sonuç üretmez, beklenti üretir.

Ve beklenti, gerçekle karşılaşmadığı sürece yaşayabilir.

II. İthalat kararları ve gerçeklikle aynı anda yaşamak

2025 yılı için Resmî Gazete ’de yayımlanan kararlar:3,5 milyon ton mısır ithalatı,1 milyon ton arpa ithalatı,1 milyon ton ayçiçeği tohumu…

Aynı zaman diliminde: “ET ithalatını bitireceğiz.

Bu iki durum mantıkta birlikte var olamaz.

Ama toplumsal hayatta birlikte var olabilir.

Nasıl?

Çünkü toplum artık önermeleri aynı düzlemde değerlendirmez. Bir önerme “ekonomik gerçeklik” düzleminde durur, diğeri siyasal sadakat düzleminde. Bu iki düzlem birbirine temas etmez.

Buna bölünmüş bilinç denir. İnsanlar şunu yapar: Pazarda fiyatı görür, Televizyonda sözü duyar,

İkisini aynı anda doğru kabul eder. Bu, cehalet değildir. Bu, uyum sağlama refleksidir. Çünkü çelişkiyi reddetmek, yüzleşmeyi gerektirir. Yüzleşme ise konfor bozucudur.

III. Enflasyonun bitmeyen “en zoru”

2018’den 2026’ya kadar aynı cümle: “Enflasyon sorununu çözeceğiz.” En zor dönem geride kaldı.”

Bu cümlelerin hepsi gelecek zaman içerir. Ama bu gelecek, hiçbir zaman şimdiye dönüşmez.

Mantıkta buna sonsuz erteleme denir. Bir problem çözülmez ama sürekli “çözülmek üzere” tutulur. Bu, sorunun değil; umudun yönetimidir.

Buradaki asıl mesele şudur: Bir toplum, aynı sorunun çözüldüğüne her yıl yeniden inanıyorsa, artık çözümle değil, inanma ihtiyacıyla ilgileniyordur.

Bu noktada ekonomi teknik bir alan olmaktan çıkar, psikolojik bir alana dönüşür. Rakamlar değil, cümleler dolaşır.

IV. “Cebimizden bir kuruş çıkmıyor söylemi ve görünmez maliyetler

“Devletin kasasından bir kuruş çıkmıyor. Bu cümle yıllarca tekrarlandı. Bu cümle, teknik olarak tartışılabilir. Ama asıl mesele teknik doğruluğu değil; toplumsal işlevidir. Bu cümle şunu yapar: Maliyeti görünmez kılar. Hesap sormayı anlamsızlaştırır. Vatandaşı izleyiciye çevirir. İnsanlar artık “nasıl yapıldı?” diye sormaz, “bize çıkmıyormuş diye kabul eder. Bu noktada siyaset, hesap vermez; teskin eder.

V. Kişisel anlatılar ve hafızanın eğrilmesi

Bir liderin kendi hayatına dair anlattığı hikâyeler, semboliktir. Ama bu hikâyeler zamanla tarihsel gerçeklikle çeliştiğinde, mesele kişisel hata olmaktan çıkar.

Doğum tarihitakvim uyuşmaz. Olaylar, gerçekleşmeden önce anlatılır. Mekânlar, var olmadan hatırlanır. Bu noktada toplum iki şeyden birini yapar:

Ya sorgular,

Ya önemsizleştirir.

Uzun iktidarların sırrı buradadır: Önemsizleştirme yeteneği. Toplum şunu öğrenir: Detay önemli değil, niyet önemli. “Âmâ niyet ölçüldüğünde, gerçeklik serbest kalır.

VI. “Aslalar, “oldular ve sözün değersizleşmesi

“Asla olmaz” denilenlerin listesi uzundur: Görüşülmez görüşüldü, olmaz oldu, Asla mümkün

Bu durum tek başına diplomasi değildir. Çünkü diplomasi değişimi gerekçelendirir. Burada ise değişim açıklanmaz, sadece yaşanır.

Toplum da şunu öğrenir: Sözler bağlayıcı değildir. Bu öğrenildiğinde, siyaset hesap vermez. Çünkü hesap, söz üzerinden sorulur.

VII. “Biz yaptık” anlatısı ve tarihsizlik

Bir iktidar, kendinden önce yapılan her şeyi yok saydığında, sadece kendini büyütmez; toplumu küçültür. Çünkü geçmişi olmayan bir toplum, karşılaştırma yapamaz. Karşılaştırma yapamayan toplum ise alternatif düşünemez.

VIII. Yalan ve duygu üretimi

“Mülakat”, “cami”, “yasak” gibi örnekler şunu gösterir: Yalanın işlevi ikna etmek değil; duygu üretmektir. Duygu üretildiğinde gerçeklik ikinci plana düşer. İnsanlar doğruluğu değil, ait olmayı savunur.

IX. Nasıl ayakta kaldı?

Sorunun cevabı burada.

Bu iktidar: Çelişkiyi normalleştirdi

Zamanı iptal etti,

Sözü bağlayıcılıktan çıkardı

Gerçeği duyguyla bastırdı

Ama bunu tek başına yapmadı.

Toplum buna uyum sağladı.

Çünkü çelişkiyle yaşamak, yüzleşmekten daha kolaydır.

Aydının sorumluluğu, bu yazı kimseye neye inanacağını söylemiyor. Sadece şunu soruyor: Aynı anda bu kadar tutarsız önermeye inanabiliyorsak, yarın neye itiraz edebiliriz?

Karanlık bir anda gelmez. Karanlık, çelişkiye alışıldığında başlar.

Ve aydının sorumluluğu şudur: Alışmamayı hatırlatmak.

Bahadır Hataylı/04.02.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!