Toprağın Terk Edilişi ve Köylülüğün Sessiz Çöküşü
Yüzyıllar boyunca toprağa emek veren, üretimin bel kemiğini oluşturan ve kadim bilgeliğiyle hayatı ayakta tutan köylü sınıfı, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sistemli bir şekilde yok oluşa sürüklenmektedir. Bu yalnızca bir sınıfın çöküşü değil, aynı zamanda bir medeniyetin, bir geleneğin ve insanlıkla tabiat arasındaki bağın kopuşudur. Taşra dediğimiz yerler, artık nostaljik birer görüntüden ibaret kalmış, tarım toplumunun belleği silinmiş, topraklar terk edilmiş ya da sermayenin çıkarlarına kurban edilmiştir. Bu yazı, köylü sınıfının yaşadığı dönüşümün arka planını derinlikli biçimde analiz ederken, bu yok oluşun nedenlerini, sonuçlarını ve muhtemel çıkış yollarını irdelemektedir.
Köylünün Sosyo-Ekonomik Konumu Geçmişten Günümüze
Köylü, tarih boyunca sadece üretici değil; aynı zamanda taşıyıcı, koruyucu ve kültürel aktarımın en temel halkasıydı. Osmanlı'da reaya sınıfı olarak anılan köylü, toprağın sadık emanetçisiydi. Cumhuriyet döneminde ise "köylü milletin efendisidir" ifadesiyle bir nevi kutsandı. Ancak bu sözlerin ardındaki uygulama, köylüyü gerçekten yüceltti mi? Hayır. Çünkü tarım politikaları hiçbir zaman köylüyü kalkındıracak şekilde değil, çoğu zaman şehirlerin ihtiyaçlarına hizmet edecek biçimde şekillendirildi. 1950'lerde başlayan makineleşme ve ardından gelen yeşil devrimle birlikte köylü emeği giderek değersizleştirildi. Köylü, ya büyük tarım şirketlerinin taşeronu haline geldi ya da göç yollarına düştü.
1980 sonrası neoliberal politikalarla birlikte tarımda sübvansiyonların kaldırılması, küçük üreticilerin iflasını hızlandırdı. Serbest piyasa ekonomisinin "rekabet" adı altında dayattığı yapı, yerli tohumun yerini GDO'lu tohuma, geleneksel üretimin yerini tek tip sanayi tarımına bıraktı. Bu süreç, köylünün hem ekonomik hem de kültürel olarak tasfiyesini beraberinde getirdi.
Taşranın Krizi Kimliksizleşme, Göç ve İfsat
Köylü sınıfının çözülmesi, aynı zamanda taşra dediğimiz yerlerin de çözülmesidir. Eskiden dayanışma, sadelik, ahlaki normlar ve gelenekle yoğrulmuş olan taşra, bugün kimliksiz bir boşluğa sürüklenmiştir. Köylü nüfusunun şehirlere göç etmesiyle birlikte köyler boşalmış, kalan az sayıda insan yaşlanmış ve üretimden kopmuştur. Tarımsal faaliyetlerin yerini taş ocakları, HES projeleri, maden şirketleri ve betona dayalı rant düzeni almıştır.
Göç eden köylü ise şehirde de tutunamamıştır. Kentin gettolarında yaşayan, ne köylü kalabilmiş ne şehirli olabilmiş bir ara kimlik oluşmuştur. Bu kimlik, hem aidiyet duygusunu kaybetmiş hem de tüketim kültürünün kıskacında savrulmuştur. Eskiden üretimle var olan köylü, şimdi tüketimle var olmaya çalışmaktadır; ama bu tüketimin sürdürülebilirliği yoktur. Bu nedenle taşranın krizi sadece demografik bir değişim değil, aynı zamanda sosyo-kültürel bir yıkımdır.
Toprağın ve Tohumun İhaneti Yerli Üretimden Tekelleşmeye
Köylü sınıfının çöküşünde tarım politikalarının rolü büyüktür. Yerli tohumun yasaklanması, tarım ilacına bağımlılık, çiftçiye verilen desteklerin azalması ve ithalat politikaları, çiftçiyi borç batağına sürüklemiştir. Girdi maliyetlerinin artması (mazot, gübre, ilaç) karşısında ürün fiyatlarının baskılanması, çiftçiyi üretimden soğutmuştur. Tarlasını süremeyen, ürününü pazarlayamayan, borcunu ödeyemeyen köylü, toprağını ya satmış ya da terk etmiştir.
Bugün Türkiye'de tarım alanlarının büyük kısmı artık ya kullanılmıyor ya da büyük şirketlerin tekeline geçmiş durumda. Sözleşmeli tarım adı altında çiftçi emeğini satmakta ama karar mekanizmalarında yer almamaktadır. Yerli tohumun yerini çok uluslu şirketlerin patentli tohumları almış; bu tohumlar verimli gibi görünse de çiftçiyi sürekli dışa bağımlı kılmaktadır.
Maneviyatın ve Ahlakın Dağılması Taşrada Bozulan İlişkiler
Köylünün çözülmesi sadece ekonomik değil, ahlaki bir çözülmedir aynı zamanda. Eskiden imece usulüyle yapılan işler, şimdilerde ücretli işgücüyle yürütülmeye çalışılmakta; bu da toplumsal dayanışmanın sona ermesine neden olmaktadır. Köylünün maneviyatı, toprağa olan saygısından, kanaatkârlığından ve doğayla kurduğu dengeli ilişkiden beslenirdi. Bugün ise birçok köyde insanlar birbirine selam vermemekte, çıkar ilişkileri belirleyici olmaktadır.
Tarım toplumunun değerleri, sanayi toplumunun çıkar merkezli değerleriyle çatışmış ve bu çatışmadan kaybeden köylü olmuştur. Ne yazık ki artık birçok köyde zina, faiz, kumar gibi şehirde rastlanan kötü alışkanlıklar da yaygınlaşmış; maneviyatın yerini boşluk almıştır. Bu değer kaybı, taşranın krizini daha da derinleştirmektedir.
İklim Krizi ve Ekolojik Tahribat Tabiat da İsyanda
Tarımın sanayileşmesi ve köylünün devre dışı bırakılması, sadece toplumsal bir yıkıma değil aynı zamanda ekolojik bir felakete yol açmıştır. Monokültür tarım, pestisit kullanımı, yeraltı sularının aşırı çekilmesi, ormanların yok edilmesi gibi uygulamalar doğayı tahrip etmektedir. Küresel iklim krizi, en çok tarıma dayalı yaşam alanlarını vurmakta; kuraklık, sel ve don olayları üretimi tehdit etmektedir.
Köylü bilgeliğiyle bin yıllardır doğayla uyumlu yaşayan bir sınıftı. Bugünün şirketleşmiş tarım ise doğaya düşmandır. İklim değişikliğine karşı en büyük silah olan küçük ölçekli, yerel ve doğal tarım ortadan kaldırıldıkça, insanlık da geleceğini kaybetmektedir. Toprak artık bir ana değil, metaya dönüşmüştür.
Medya, Eğitim ve Algı Operasyonları Köylünün Gözden Düşürülmesi
Bugün birçok kişi, köylüyü "geri kalmış, eğitimsiz, çağdışı" gibi olumsuz etiketlerle anmaktadır. Bu algı, bilinçli bir medya ve eğitim politikasıyla oluşturulmuştur. Televizyon dizilerinde köylüler komik, saf ya da dolandırıcı figürler olarak gösterilmekte; eğitim sisteminde ise köy yaşamı küçümsenmektedir.
Oysa köylü, yaşamı sürdürülebilir kılan, doğayı koruyan, kadim bilgileri yaşatan bir sınıftır. Bu değerli belleğin itibarsızlaştırılması, aslında sistemin toprağı ve üretimi değersizleştirme çabasının bir sonucudur. Bu nedenle yeniden köylüye itibar kazandırmak, sadece bir sınıfın onurunu iade etmek değil; aynı zamanda insanlık onurunu ayağa kaldırmaktır.
VII. Çıkış Yolu Yeni Bir Tarım, Yeni Bir Taşra, Yeni Bir İnsan
Köylü sınıfının tasfiyesi, geri dönüşü olmayan bir kader değildir. Aksine, bu yıkımın içinden bir diriliş de mümkündür. Bunun için birkaç temel adım atılmalıdır:
Yerli ve küçük üreticiyi önceleyen tarım politikaları geliştirilmeli; sübvansiyonlar artırılmalı, çiftçinin borçları silinmeli.
Tohum ve su egemenliği yeniden yerelleştirilmeli; çiftçinin kendi tohumunu üretmesi desteklenmeli.
Taşra merkezli kalkınma projeleri, gençlerin köye dönüşünü teşvik etmeli; eğitim, sağlık ve altyapı olanakları güçlendirilmelidir.
Manevi, ahlaki ve kültürel uyanış, köylünün kendi değerlerine dönüşünü sağlayacak şekilde yeniden inşa edilmelidir.
Tarım liseleri, ziraat kooperatifleri ve üretici birlikleri yaygınlaştırılmalı, çiftçinin örgütlü gücü artırılmalıdır.
Köylüyü Diriltmeden Ülke Dirilmez
Köylü sınıfı, bir toplumun hem gıdasını hem ruhunu hem hafızasını taşır. Onun yok oluşu, sadece bir ekonomik yıkım değil, aynı zamanda kültürel ve manevi bir felakettir. Türkiye, eğer gerçek anlamda kalkınmak istiyorsa; önce toprağına, sonra bu toprağın gerçek sahibi olan köylüsüne sahip çıkmalıdır. Çünkü köylüsüz bir ülke, köksüz bir ağaç gibidir; ayakta kalamaz, meyve veremez. Taşra yeniden ayağa kalkmadıkça, merkez de çökecektir.
Köylüyü yeniden üretimin öznesi haline getirmek, sadece tarımsal bir mesele değil; aynı zamanda siyasal, kültürel ve insani bir meseledir. Bu mesele, çözülmeden hiçbir kalkınma sürdürülebilir olamaz. O hâlde, yeni bir yolculuk başlatmanın ve toprağa yeniden yönelmenin vakti gelmiştir ve geçmektedir...Ya yok olacağız ya da olacağız....
Erol Kekeç/27.07.2025/Namazgah/İST