Mesken ve Sekinenin Anlamı
Eskiden evlere “mesken” denirdi.
Mesken, sadece bir barınak değil, içinde sükûn bulunan yerdi.
Mekân, insanın ruhuyla bütünleştiğinde sakinleşmenin mekânına dönüşürdü.
Ev, dört duvar değildi; ev, kalbin de evi olmalıydı.
Kalbin huzuruna da sekine denirdi.
Sekine, ilahi bir sükûnet; insanı korkudan, kaygıdan, tedirginlikten arındıran bir derin huzur hâliydi.
Bir ev, ne kadar büyük ve ihtişamlı olursa olsun, içinde sekine yoksa, o ev aslında bir hapishaneden farksızdı.
Bugün gökdelenler yükseliyor. Her katı güvenlik görevlileriyle, kameralarla, zincirlenmiş kapılarla çevriliyor.
Ama o gökdelenlerin hiçbir katında gerçek huzur yok.
İnsana “güvende olma hissi” vermesi gereken yapılar, aslında “kaygının kalesi” hâline geliyor.
Bu manzarayı görünce insan şunu soruyor:
Neden sade evler, toprak kokulu odalar, küçük bahçeler, eski ahşap kapılar daha huzurluydu da; şimdi devasa beton yığınlarında tedirginlik kol geziyor?
Neden gösteriş arttıkça sekine kayboluyor?
İşte bu sorunun cevabı, modern insanın en derin krizinin kaynağını oluşturuyor.
Sadelik ile Sükûnet Arasındaki İlişki
Sadelik, yalnızca eşyanın azlığı değildir.
Sadelik, ruhun fazlalık yüklerinden arındırılmasıdır.
Bir evin içinde az eşya olabilir ama kalbinde çok anlam vardır.
Gösterişin arttığı yerde huzurun azalması bir tesadüf değildir.
Çünkü ihtişam, her zaman “başkalarına görünme” kaygısı taşır.
İnsan, başkalarına göstermek için yaşadığında, kendi ruhunu unutmaya başlar.
Basit bir sofra düşünelim:
Tahta bir masa, üzerinde birkaç tabak, belki bir çorba, biraz ekmek…
Ama o sofrada samimiyet, paylaşım, tebessüm varsa; o sofra, bir sarayın ziyafetinden daha değerlidir.
Çünkü sekine, altın tabaklarda değil; sevgiyle uzatılan bir parça ekmekte gizlidir.
Modern dünyada insanlar artık gösterişin esiri olmuş durumda.
Küçük evleri yetmeyenler, devasa salonlarda kayboluyor.
Ama ne ilginçtir: Evin metrekaresi büyüdükçe, ruhun sükûneti küçülüyor.
Gösterişin Yükü Modern İnsan ve Kaygı Kültürü
İnsanlık bugün dev binalar, ışıl ışıl şehirler, milyonlarca ürünle dolu mağazalar inşa etti.
Ama aynı insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kaygılı ve ruhen yorgun.
Neden mi?
Çünkü insan, ihtiyacından fazlasını sahiplenmeye başladığında, aslında sahip oldukları tarafından sahiplenilir.
Bir insanın ne kadar çok eşyası varsa, aslında o kadar zinciri vardır.
-
Arabası olan, daha iyisini ister.
-
Evi olan, daha büyüğünü hayal eder.
-
Telefonu olan, daha yenisini kovalar.
Ve bu döngü hiç bitmez.
Arzuların kölesi olan insan, hiçbir zaman huzurun efendisi olamaz.
Gösteriş kültürü, aynı zamanda kıyas kültürünü doğurur.
Bir insan, komşusunun evine, arkadaşının arabasına, sosyal medyadaki tanımadığı insanların hayatına bakarak kendi varlığını küçümsemeye başlar.
Böylece iç huzuru yerine sürekli bir “yetmeme” duygusu yaşar.
İhtişamlı gökdelenlerde oturanların her katına güvenlik konulmasının sebebi aslında dışarıdan değil, içeriden gelen bir tehdittir: kendi kaygılarının tehdidi.
Ruhun Bunalımı İnsanlığın Cehenneme Gidişi
Bugün insanlık, hızla kendi elleriyle inşa ettiği bir cehenneme doğru gidiyor.
Bu cehennem, yalnızca savaşlardan, çevre felaketlerinden, açlıktan ibaret değil.
Asıl cehennem, ruhun cehennemidir.
-
İnsanlar birbirine selam vermeyi unuttu.
-
Komşuluk ilişkileri bitti.
-
Aile bağları zayıfladı.
-
Sevgi, sadakat, dostluk gibi kavramlar çıkar hesaplarının gölgesinde kayboldu.
Kalabalıklar içinde yalnız insanlar görüyoruz.
Milyonların yaşadığı şehirlerde, milyonların içsel yalnızlığı yankılanıyor.
Psikolojik rahatsızlıklar, depresyon, anksiyete, intihar oranları tarihin en yüksek seviyelerinde.
Çünkü modern insanın sahip olduğu her şey arttı; ama sekinesi azaldı.
Bu da bize şunu gösteriyor: İnsanı mutlu eden şey eşyalar değil, ruhun sükûnetidir.
Değişim ve Dönüşümün Dinamikleri
Bu ruhsal çöküşün temelinde üç dinamik vardır:
-
Tüketim Kültürü: İnsan, sürekli tüketmeye programlanıyor. İhtiyaç duymadığı şeyleri bile satın almak zorunda hissediyor. Bu da ruhu sürekli boşaltıyor.
-
Gösteriş ve Rekabet: Herkes birbirine üstün gelmeye çalışıyor. Daha iyi ev, daha pahalı kıyafet, daha lüks tatil… Ama rekabet arttıkça, insanlar birbirinden uzaklaşıyor.
-
Manevi Yoksunluk: İnsanın kalbi, sekineye muhtaç. Ancak modern hayat, insanı sadece beden üzerinden tanımlıyor. Ruh unutulduğu için, kalpler açlıktan çırpınıyor.
Sadelik ve Hakikat
İnsanlığın gidişine bir set çekmek hâlâ mümkün.
Bu set, yeni gökdelenler inşa etmekten değil, yeni kalpler inşa etmekten geçiyor.
-
İnsan, önce kendi içindeki fazlalıkları atmalı.
-
Kalbini sadeleştirmeli.
-
Gösteriş yerine samimiyeti, ihtişam yerine sadeliği tercih etmeli.
Gerçek mutluluk, daha fazlasına sahip olmakta değil, daha azıyla huzur bulabilmektedir.
Sadelik, insanı özgürleştirir.
Gösterişin zincirlerinden kurtulan kalp, sekineyle buluşur.
İnsanlığa Çağrı
Ey modern dünyanın yorgun insanı!
Gösterişten, ihtişamdan, tüketimden başını kaldır.
Bir ağacın gölgesine otur, bir çocuğun gülüşüne kulak ver, yaşlı bir insanın ellerini tut…
Göreceksin ki, aradığın huzur aslında en sade hâllerde gizli.
Unutma:
Sekine, parayla satın alınmaz.
Mesken, beton duvarlarla değil, kalplerin sevgisiyle inşa edilir.
Ve huzur, başkalarına üstün gelmekte değil, başkalarıyla paylaşmakta bulunur.
Meskenin Yeniden İnşası
Bugün ihtişamlı gökdelenlerimiz var, ama huzurumuz yok.
O hâlde insanlığın görevi, gökdelenler değil, meskenler inşa etmektir.
Mesken, yalnızca ev değil; ruhun da evidir.
Orada sekine vardır.
İnsanı cehennemden kurtaracak olan şey, ne teknolojidir ne de daha fazla gösteriş.
Kurtuluş, kalbin sadeleşmesindedir.
Çünkü insan, ruhen meskensiz kaldığında, dünyanın en yüksek katında bile yalnız ve huzursuz kalır.
Erol Kekeç/13.08.2025/Sancaktepe/İST