Bir toplum nasıl çürür, bir ülke nasıl kendi geleceğini tüketir?
Kur’an’da öyle ayetler vardır ki insanı yalnızca geçmişte yaşanan olaylar üzerinde düşündürmez; bugün yaşadığı hayatı, içinde bulunduğu toplumu ve sahip olduğu değerleri de sorgulamaya çağırır. Bakara Suresi’nin 205. ayeti, Muhammed Suresi’nin 22. ayeti ve Hac Suresi’nin 41. ayeti, insanın güçle, makamla, toplumla ve ahlakla kurduğu ilişkiyi anlamak bakımından böylesi güçlü bir sorgulamanın kapısını açar.
Bakara Suresi’nin 205. ayetinde şöyle buyrulur:
“O, iş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”
Muhammed Suresi’nin 22. ayetinde şöyle sorulur:
“Demek, iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?”
Hac Suresi’nin 41. ayetinde ise iktidarın hangi sorumlulukla taşınması gerektiği bildirilir:
“Onlar o kimselerdir ki, kendilerini yeryüzünde iktidara getirdiğimizde namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoyarlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.”
Bu üç ayeti birlikte okuyalım ve kendimize dürüstçe soralım: Bugün yaşadığımız toplumsal hayatı hangi ayetin ölçüsüyle değerlendirmeliyiz? Eline güç geçtiğinde bozgunculuk çıkaran, insanların arasını açan, emeği ve geleceği tüketen insanın mı; yoksa kendisine verilen imkânı iyiliği çoğaltmak, kötülüğü önlemek ve insanların hakkını korumak için kullanan insanın mı?
Bu soruyu yalnızca siyasetçilere yöneltmek yetmez. Çünkü çürüme, yalnızca bir yöneticinin yanlışında kalmaz; yanlış korunuyor, kayırılıyor ve karşılıksız bırakılıyorsa kurumlara, iş ilişkilerine, ailelere ve gündelik hayatın alışkanlıklarına kadar yayılabilir. Fakat burada önemli bir ayrım var: Herkes kendi davranışından sorumludur; yönetimin sorumluluğu ise elindeki yetkinin, kaynakların ve kararların toplum üzerindeki etkisi nedeniyle çok daha geniştir.
Mesele yalnızca kimin yönettiği değildir. Mesele, yönetme imkânı eline geçen insanın ne yaptığı, nasıl bir düzen kurduğu ve o düzenin içinde insanların hangi davranışlarla yaşamaya teşvik edildiğidir.
Çünkü bir toplumun çöküşü, yanlış yapan insanların varlığıyla değil, yanlışın giderek normalleşmesi ve doğru davranmanın bedel ödeten bir hâle gelmesiyle derinleşir.
Makamın gerçek yüzü, yetki kullanıldığında ortaya çıkar
İnsan makam sahibi olmadan adaletten söz edebilir, dürüstlüğü savunabilir, başkalarının yanlışlarını eleştirebilir. Fakat eline kamu kaynaklarını kullanma, insanları göreve getirme, karar verme, iş dağıtma ve başkalarının hayatını etkileme imkânı geçtiğinde gerçek sınav başlar.
Kendisine makam verilen insan, o makamı kimin için kullanacaktır? Toplumun ortak yararı için mi, kendi çıkarı için mi? Hak edeni mi koruyacaktır, kendisine yakın olanı mı? Yanlış yapanın kim olduğuna mı bakacaktır, yoksa ne yaptığına mı? Adaleti herkes için mi isteyecektir, yoksa kendi çevresine dokunulmadığı müddetçe mi adaletten söz edecektir?
Bakara Suresi’nin 205. ayetini bugün okurken insanın tam da bu sorularla yüzleşmesi gerekir. Ayet, kişinin yalnızca söylediklerine değil, iş başına geldiğinde yaptıklarına dikkat çeker. Çünkü insanın gerçek karakteri, elinde güç yokken kurduğu cümlelerden çok, güç sahibi olduğunda yaptığı tercihlerde görünür.
Bir yönetici adaletten söz ediyor fakat yakınlarının ayrıcalık kazanmasına göz yumuyorsa, dürüstlüğü savunuyor fakat kendi çevresindeki yanlışların araştırılmasını engelliyorsa, kamu malını koruduğunu söylüyor fakat harcamaların hesabını vermekten kaçınıyorsa, ortada sözle davranış arasında ciddi bir çelişki vardır.
Bir makamın meşruiyeti yalnızca o makama nasıl gelindiğiyle açıklanamaz. O makamda ne yapıldığı, hangi hakların korunduğu ve hangi zararların önlendiği de sorgulanmalıdır.
Devletin imkânları kimsenin şahsi mülkü değildir. Kamu bütçesi bir partinin, bir ailenin, bir grubun veya bir çevrenin kasası değildir. Devlet dairesi, birilerinin yakınlarını yerleştireceği, dostlarını koruyacağı veya kendisine bağlı insanlardan oluşan bir yapı kuracağı yer değildir. Kamu görevi, toplumun ortak kaynakları adına yürütülen bir emanettir.
Bu emaneti kendi çıkarı için kullanan kişi, yalnızca görevini kötüye kullanmış olmaz; vatandaşın devlete duyduğu güveni de zedeler. Çünkü kamu imkânları kişisel çıkarların aracı hâline geldiğinde, hakkın yerini bağlantı, liyakatin yerini yakınlık, adaletin yerini ayrıcalık almaya başlar.
Böyle bir düzenin en büyük zararı, yalnızca kaybedilen para veya boşa harcanan kaynak değildir. İnsanlara şu mesajın verilmesidir: Burada başarılı olmak için işini iyi yapman yetmez; güçlü birini tanıman, doğru çevreye yakın durman ve gerektiğinde kendi ilkelerinden vazgeçmen gerekir.
İşte çürüme böyle başlar. İnsanlar, hak ettikleri yere emekleriyle gelemeyeceklerini düşündüklerinde; dürüstlükle yükselenlerin değil, ilişkilerini iyi kullananların kazandığına inandıklarında; adaletin herkese eşit uygulanmadığını gördüklerinde, toplumun ortak ölçüleri aşınmaya başlar.
Yönetimdeki yanlış, toplumun ahlakını nasıl etkiler?
Bir ülkede ahlaki çöküşü yalnızca vatandaşın davranışlarıyla açıklayamayız. İnsanların hangi davranışlarının ödüllendirildiği, hangilerinin görmezden gelindiği ve hangi yanlışların karşılıksız kaldığı da toplumsal hayatı etkiler.
Üst düzey bir yönetici liyakati değil yakınlığı esas alıyorsa, alt kademelere yalnızca bir atama ölçütü bırakmış olmaz; aynı zamanda bir davranış mesajı da vermiş olur. Orta kademe yönetici, işini iyi yapanı değil kendisine bağlı olanı ödüllendiriyorsa, çalışanlarına emeğin değil sadakatin belirleyici olduğunu öğretir. Bir memur, vatandaşın hakkını tanıdık olup olmamasına göre farklı biçimde ele alıyorsa, eşit yurttaşlık duygusunu zedeler.
Bu davranışların her biri aynı ağırlıkta değildir ve her olayın kendi şartları içinde değerlendirilmesi gerekir. Ancak kayırmacılık, hesap vermekten kaçınma ve kuralların kişilere göre değişmesi bir kurumun çalışma biçimine yerleşirse, ortaya tek tek insanların kusurlarını aşan bir sorun çıkar.
İşini iyi yapan insan geri plana itilirken işini savsaklayan ama doğru kişilere yakın duran insan yükseliyorsa, kurumun niteliği zarar görür. İnsanlar sorunları çözmek yerine sorumluluğu başkasına atmaya, gerçeği söylemek yerine yöneticinin duymak istediğini söylemeye, hizmet üretmek yerine kendi konumlarını korumaya yönelebilir.
Sonra bu anlayış kurumdan kuruma, kademeden kademeye yayılabilir. Herkes bir üstündekine bakar, herkes birilerinin kendisini korumasını bekler ve kimse yanlışın sorumluluğunu üstlenmek istemez.
Böyle bir düzende vatandaş, hakkını aramak yerine bir tanıdık aramaya başlar. Çünkü kurala güvenmek yerine kişisel bağlantıya güvenmenin daha etkili olduğunu düşünür. Bir işi yaptırabilmek için araya birini sokmak, bir başvuruya hız kazandırmak için nüfuz kullanmak, hakkını almak için birilerinin kapısını çalmak sıradanlaşırsa, adalet duygusu yara alır.
Oysa vatandaşın devlete duyduğu güven, işini gördürebilmek için kiminle tanıştığına değil, hangi hakka sahip olduğuna dayanmalıdır.
Bir ülkede insanların “Tanıdığın yoksa işin yürümez” düşüncesine kapılması, doğru olup olmadığı araştırılması gereken ciddi bir toplumsal işarettir. Her gecikme kayırmacılık değildir, her memur görevini kötüye kullanmaz. Fakat böyle bir kanaat yaygınlaşıyorsa, yönetimin görevi vatandaşı suçlamak değil, kurumların gerçekten eşit ve adil işleyip işlemediğini ortaya çıkarmaktır.
Çünkü adalet, yalnızca mahkeme kararlarında değil; bir başvurunun nasıl değerlendirildiğinde, bir denetimin nasıl yapıldığında, bir göreve kimin hangi ölçütlerle getirildiğinde ve kamu kaynaklarının kimlerin yararına kullanıldığında da görünür.
Bürokratın, memurun ve yöneticinin sorumluluğu
Bir ülkenin yönetim yapısında her kademenin kendine ait bir sorumluluğu vardır. Üst düzey yönetici kurumun yönünü belirler; bürokrat kararların hukuka ve kamu yararına uygunluğunu gözetir; birim yöneticisi çalışma düzenini kurar; memur ise vatandaşın çoğu zaman doğrudan karşılaştığı kamu hizmetini yürütür.
Bu zincirin hiçbir halkası sorumluluğunu bir başkasına devrederek bütünüyle kurtulamaz.
Üst yönetici, adil ve denetlenebilir bir düzen kurmak zorundadır. Bürokrat, kuralları kişilere göre değiştirmemeli, kamu görevinin kişisel çıkarlar için kullanılmasına göz yummamalıdır. Birim yöneticisi çalışanları yakınlıklarına göre değil, işin gereğine ve başarılarına göre değerlendirmelidir. Memur da kendisine verilen yetkiyi vatandaşı küçük düşürmek, işini gereksiz yere geciktirmek veya kişisel çıkar sağlamak için kullanmamalıdır.
Bir kamu çalışanının görevi, vatandaşa gücünü göstermek değil, görevinin gereğini yerine getirmektir. Vatandaşın işi görülürken kendisine bir iyilik yapılıyormuş gibi davranılması da doğru değildir. Kamu hizmeti, vatandaşın hakkı ve kamu görevlisinin sorumluluğudur.
Elbette memurların da ağır iş yükü, yetersiz imkânlar, kötü yönetim ve haksız çalışma koşulları olabilir. Bunları görmezden gelip bütün sorumluluğu en alt kademedeki çalışana yüklemek adalet değildir. Fakat zor şartlarda çalışmak da başkasının hakkını ihlal etmeyi meşru kılmaz. Kurum çalışanına adil davranmalı, çalışan da vatandaşa karşı sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Asıl sorun, yanlış yapanın kim olduğundan bağımsız olarak aynı ölçüye tabi tutulup tutulmadığıdır.
Eğer bir memurun hatası araştırılıyor fakat daha üst konumdaki kişinin daha ağır bir yanlışı görmezden geliniyorsa, insanlar hukukun herkese eşit uygulandığına nasıl inanacaktır? Eğer sıradan bir vatandaş küçük bir ihlal nedeniyle bütün yaptırımlarla karşılaşırken nüfuz sahibi biri hesap vermekten kurtulabiliyorsa, adalet duygusu nasıl korunacaktır?
Hukukun gücü, güçsüzün karşısında sert, güçlünün karşısında sessiz kalmasında değil; kim olursa olsun aynı ölçüyü uygulayabilmesindedir.
Bu nedenle mesele, bütün bürokratları veya memurları suçlamak değildir. Mesele, her kademede görev ve yetkinin sınırlarını belirlemek, yanlışın üstünün örtülmesini engellemek ve herkesin hesap verebildiği bir kamu düzeni kurmaktır.
Esnafın terazisinden vatandaşın vicdanına kadar
Toplumsal çürüme yalnızca devlet dairelerinde yaşanmaz. Çarşıda, pazarda, dükkânda, iş yerinde, evde ve insan ilişkilerinde de kendisini gösterir.
Bir esnaf, müşterisine sattığı malın kusurunu gizliyorsa, eksik tartıyor veya verdiği sözün arkasında durmuyorsa, ticari bir yanlış yapmanın ötesinde güven ilişkisini de zedeliyordur. Bir işveren, çalışanın emeğinin karşılığını vermekten kaçınıyorsa, bir ortak diğerinin hakkını kendi çıkarı uğruna çiğniyorsa, bir işletme rakibini haksız yollarla saf dışı bırakmaya çalışıyorsa, ortada yalnızca kazanç hesabı değil, ahlaki bir sorun vardır.
Ticaretin sağlıklı işlemesi için her alışverişin başında bir denetçinin bulunması mümkün değildir. İnsanların verdikleri sözlerin değer taşıması, birbirlerine güvenebilmesi ve kuralların uygulanacağına inanması gerekir.
Dürüstlük kaybolduğunda herkes herkesten şüphelenmeye başlar. Müşteri satıcının kendisini aldatacağını düşünür; satıcı müşterinin kendisini zarara uğratacağını varsayar. İşveren çalışanına, çalışan işverenine güvenmez. Ortaklar birbirinin açığını arar. İnsanlar bir anlaşma yaparken nasıl birlikte kazanabileceklerini değil, karşı tarafın hangi açığını kullanabileceklerini düşünmeye başlar.
İşte “Kimin eli kimin cebinde belli değil” sözü, böyle bir güvensizlik ortamını anlatır. Burada mesele, herkesin kötü olduğunu ilan etmek değildir. Mesele, çıkar ilişkilerinin şeffaflığını kaybetmesi, insanların birbirine güvenmekte zorlanması ve dürüstlükle kurnazlık arasındaki sınırın bulanıklaşmasıdır.
Fakat bu durumu yalnızca ahlaki nasihatlerle açıklamak da yeterli değildir. Ekonomik baskılar, denetim eksiklikleri, haksız rekabet, hukuki güvencelerin yetersizliği ve kişisel çıkarcılık farklı durumlarda etkili olabilir. Bunların her biri kendi şartları içinde incelenmelidir.
Bununla birlikte hiçbir ekonomik sıkıntı, başkasının hakkını yemeyi haklı çıkarmaz. Bir başkasının hilesi, bizim de hile yapmamız için gerekçe olamaz. Bir yöneticinin yanlış davranması, esnafın müşterisini aldatmasına izin vermez. Bir kurumda kayırmacılık bulunması, vatandaşın kendi işi için ayrıcalık aramasını ahlaki hâle getirmez.
İnsan başkasının yanlışını eleştirirken aynı yanlışı kendi hayatında tekrarlıyorsa, eleştirdiği çürümüşlüğün bir parçasına dönüşür.
Ahlak, yalnızca başkalarının yapmaması gerekenleri sıralamak değildir. Kendi çıkarımıza dokunduğunda da koruyabildiğimiz ilkelerin adıdır.
Ekini ve nesli tüketmek; Bugünün kazancı uğruna yarının hayatını harcamak
Bakara Suresi’nin 205. ayetinde geçen ekin ve neslin helak edilmesi ifadesi, bozgunculuğun ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Ekin, insanın geçimini ve üretimi; nesil ise insan hayatının devamını düşünmeye açan güçlü bir anlatımdır. Ayetin tefsirinde farklı açıklamalar bulunmakla birlikte, bozgunculuğun hayatı besleyen kaynakları ve insanın geleceğini tahrip eden yönü açıktır.
Bugün bu uyarıyı okurken yalnızca bir tarlanın yok edilmesini düşünmekle yetinemeyiz. Üretimin, emeğin, çevrenin, çocukların güvenliğinin ve gençlerin geleceğinin nasıl korunduğunu da sorgulamalıyız. Bunlar ayetin kelimesi kelimesine tek anlamı değil, onun uyarısı ışığında ele alabileceğimiz güncel meselelerdir.
Çiftçi emeğinin karşılığını alamıyor, üretici sürekli borçlanıyor, üretim imkânları zayıflıyor ve doğal kaynaklar gelecek kuşakların hakkı gözetilmeden tüketiliyorsa, mesele yalnızca bugünün ekonomik hesabı değildir. Yarın insanların nasıl yaşayacağı da bu kararlarla ilgilidir.
Bir ülkede çocukların nitelikli eğitime erişimi ailelerinin imkânlarına ve bağlantılarına bağlı hâle geliyorsa, gençler emekleriyle ilerleyebileceklerine inanmıyorsa, çocukların güvenliği ve gelişimi yeterince korunamıyorsa, geleceğin imkânları daralıyor demektir.
Nesli korumak, yalnızca nüfusun devamını sağlamak değildir. Çocukların güven içinde büyüyebildiği, eğitim alabildiği, kişilik geliştirebildiği ve insan onuruna yaraşır bir gelecek kurabildiği bir toplum oluşturmak da bu sorumluluğun parçasıdır.
Gençlere sürekli ahlaklı olmaları söylenirken dürüstlüğün karşılığını alamadıkları bir düzen sunuluyorsa, onlardan topluma güvenmeleri istenirken adaletin işleyişi konusunda ciddi kuşkular doğuyorsa, söz ile hayat arasında bir uçurum oluşur.
Gençlerin tamamı aynı düşünmez; her gencin umutsuz olduğu da söylenemez. Fakat bir toplumun gençleri, emeklerinin karşılığını alabileceklerine ve geleceklerini kendi çabalarıyla kurabileceklerine inanmakta zorlanıyorsa, bu durum üzerinde ciddi biçimde durulmalıdır.
Çünkü bir ülkenin geleceği, yalnızca bugün ne kadar kazandığıyla ölçülmez. Yarın nasıl insanlar yetiştirdiğiyle, onlara hangi değerleri aktardığıyla ve hangi yaşam koşullarını bıraktığıyla da ölçülür.
Bugünün yöneticisi, iş insanı, bürokratı veya vatandaşı kendi çıkarını korurken geleceğin hakkını tüketiyorsa, kısa vadede kazanç elde etmiş olabilir; fakat uzun vadede toplumun ortak hayatına zarar verir.
Bir ağacın gölgesinde oturup dalını kesmek ne kadar akılsızcaysa, insanın kendi geleceğini mümkün kılan değerleri çıkar uğruna tüketmesi de o kadar çelişkilidir.
İnsanların arasını kim bozuyor?
Muhammed Suresi’nin 22. ayeti, iş başına geldiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve akrabalık bağlarını koparan insanı sorgular. Bu ayetin doğrudan vurgusu akrabalık bağlarının koparılmasıdır. Bununla birlikte toplumsal hayat üzerinde düşündüğümüzde, insanları birbirine düşüren ve dayanışmayı zayıflatan davranışları da sorgulama imkânı buluruz.
Aile içinde çıkar uğruna bozulan ilişkiler, kardeşleri birbirine düşüren miras kavgaları, arkadaşlığı menfaat sürdüğü müddetçe devam ettiren anlayış, komşusunun sıkıntısına kayıtsız kalan insan ve siyasi farklılıkları insan düşmanlığına dönüştüren tutum, toplumun ortak yaşamını zayıflatabilir.
Bir ailede yılların kardeşliği birkaç kuruşluk çıkar uğruna bozulabiliyorsa, insanın sahip olduğu değerleri yeniden düşünmesi gerekir. Bir iş ortaklığında verilen sözler unutuluyor, taraflar birbirini zarara uğratmaya çalışıyorsa, kazancın insan ilişkilerinin önüne geçtiği görülür. Bir mahallede insanlar birbirinin derdine kayıtsız kalıyor, herkes yalnızca kendisini kurtarmaya çalışıyorsa, dayanışma duygusu zayıflıyor demektir.
Elbette insanlar arasındaki her anlaşmazlık ahlaki çöküş değildir. Hak aramak, yanlış davranışa itiraz etmek veya gerektiğinde bir ilişkiden uzaklaşmak da insanın hakkıdır. Önemli olan, anlaşmazlıkların haksızlık, kin, çıkarcılık ve başkasının hakkını çiğneme biçimine dönüşmemesidir.
İnsan, karşısındakini yalnızca kendisine yaradığı müddetçe değerli görüyorsa, ilişkiyi ahlaki bir bağ olmaktan çıkarıp çıkar hesabına indirgemiş olur.
Toplum da böyle böyle zayıflar. İnsanlar aynı sokakta yaşar ama birbirine güvenmez; aynı sofraya oturur ama birbirinin hakkını gözetmez; aynı değerlerden söz eder ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda o değerleri unutabilir.
Bu nedenle toplumsal ilişkileri korumak, yalnızca aile büyüklerine saygı göstermekten veya akrabalarla görüşmekten ibaret değildir. İnsanların birbirlerinin haklarını gözettiği, anlaşmazlıkları adaletle çözmeye çalıştığı ve çıkar uğruna bağlarını tahrip etmediği bir hayat kurmak da önemlidir.
Bir toplumda insanlar arasındaki güven zayıfladığında, bunun ekonomik ve siyasi sonuçları da olur. İnsanlar birlikte iş yapmaktan çekinir, ortak sorunları çözmekte zorlanır ve her meselede kendi çevresini korumaya yönelir. Böylece ortak iyilik düşüncesi geri çekilir, dar çıkar çevreleri güç kazanabilir.
Dindarlık, ibadet ve toplumsal sorumluluk
Hac Suresi’nin 41. ayeti, iktidara getirilenlerin namazı dosdoğru kılmasını, zekâtı vermesini, iyiliği emretmesini ve kötülükten alıkoymasını birlikte anıyor. Bu birliktelik, özellikle üzerinde durulması gereken bir ölçüdür.
Namaz, insanın Allah’a yönelişini ifade eder. Zekât, belirli şartlar çerçevesinde malî bir ibadet ve toplumsal sorumluluktur. İyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak ise insanın başkalarıyla kurduğu ilişkilerdeki ahlaki sorumluluğunu ortaya koyar.
Ayetin iktidarla ilgili vurgusu açıktır: Yetki sahibi olanların görevi yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmek değildir; iyiliğin güçlenmesine ve kötülüğün önlenmesine de katkıda bulunmaları gerekir.
Buradan hareketle bir yöneticinin dindarlığını yalnızca dini ifadeleri ne kadar sık kullandığıyla değerlendiremeyiz. İnsan, inancını güçlü biçimde dile getirebilir; fakat asıl soru, inandığını söylediği değerlerin davranışlarında ve kararlarında ne ölçüde karşılık bulduğudur.
Bir yönetici namazdan söz ederken kamu malının korunmasını ihmal ediyorsa, zekâtın önemini anlatırken yoksulun hakkını gözetmiyorsa, ahlak çağrısı yaparken yakınlarının yanlışlarına ayrıcalık tanıyorsa, sözleriyle davranışları arasındaki çelişki sorgulanmalıdır.
Bir insan ibadetini yerine getirirken başkasının hakkını da koruyabiliyor mu? Kendi çevresinin çıkarlarıyla toplumun ortak yararı çatıştığında adaleti seçebiliyor mu? Kendisine yapılan eleştiriyi dinleyebiliyor mu? Yanlış yaptığında bunu kabul edip düzeltebiliyor mu?
Bu sorular, bir insanın Allah katındaki durumuna hükmetmek için değil, kamusal davranışlarının ahlaki tutarlılığını değerlendirmek için sorulmalıdır.
Hiç kimsenin ibadeti hakkında kesin hükümler vermek bizim görevimiz değildir. Ancak hiç kimsenin dini görünüşünü, yaptığı haksızlıkların sorgulanmasına engel hâline getirmesine de izin verilemez.
İbadet, başkasının hakkını ihlal etmek için bir mazeret değildir. Dini söylem, adaletsizliği örtmek için kullanıldığında inanç ile davranış arasında ciddi bir çelişki ortaya çıkar.
Zekât ile kamu bütçesi aynı şey değildir; her biri kendi hükümleri ve kuralları içinde değerlendirilmelidir. Fakat iktidar sahibinin kamu kaynaklarını koruma, yoksulun hakkını gözetme ve toplumun ortak imkânlarını kişisel çıkarların üzerinde tutma sorumluluğu vardır.
İyiliği emretmek, yalnızca başkasına ne yapması gerektiğini söylemek değildir. Kendi yetkini, kazancını ve davranışlarını da iyiliğin ölçüsüne göre düzenlemektir.
Kötülükten alıkoymak da insanları keyfî biçimde denetlemek, kendisini başkalarından üstün görmek veya başkalarının hayatına zorla müdahale etmek değildir. Bu sorumluluk adaletle, bilgiyle, ölçülülükle, hukuka bağlılıkla ve insan onuruna saygıyla yerine getirilmelidir.
Aksi hâlde iyilik adına yapılan müdahale de başka bir haksızlığa dönüşebilir.
Kötülük ne zaman sıradanlaşır?
Bir toplumdaki herkesin kötü olduğunu söylemek doğru değildir. Her dönemde dürüstlüğünü koruyan, işini hakkıyla yapan, başkasının derdini kendi derdi bilen, haksızlığa karşı çıkan ve geleceğe umut taşıyan insanlar vardır.
Asıl tehlike, kötülüğün bütün topluma yayıldığını ilan etmekten çok, yanlışın olağan karşılanmaya başlamasıdır.
Bir haksızlık yaşandığında insanlar artık şaşırmıyor, “Burası böyle” diyerek kabulleniyorsa; bir usulsüzlük iddiası ortaya çıktığında önce gerçeğin ne olduğunu değil, kimin korunacağını düşünüyorsa; dürüst davranan insan saf, hile yapan insan akıllı sayılıyorsa; hakkını arayan kişi sorun çıkaran biri gibi görülüyorsa, burada ciddi bir ahlaki sorun vardır.
Çünkü insan zamanla çevresindeki davranışları yalnızca değerlendirmez; onlara uyum sağlama baskısı da hissedebilir. Dürüst davranarak hakkını alamadığını düşünen kişi mücadele etmekten vazgeçebilir. Haksızlık karşısında ses çıkarmanın kendisine zarar vereceğine inanan insan susabilir. Bazıları da ayakta kalabilmek için eleştirdiği davranışları kendisi yapmaya başlayabilir.
Fakat bu durum kaçınılmaz değildir. İnsanların iradesi vardır; herkes kendi tercihlerinden sorumludur. Bir toplumda yanlışların bulunması, insanın yanlış yapmasını zorunlu kılmaz.
Tam da bu nedenle iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak sorumluluğu önemlidir. Kötülüğü görmek yeterli değildir; ona karşı doğru yöntemlerle mücadele etmek gerekir. İyiliği savunmak da yeterli değildir; onu kendi hayatında görünür kılmak gerekir.
Başkalarının yanlışını eleştirirken kendi yanlışını görmeyen insan, adaletin değil tarafgirliğin peşinde olabilir. Kendi çevresindeki haksızlığı örterken başkasının haksızlığına öfkelenen kişi, evrensel bir ahlak ölçüsünü değil, kendi çıkarını savunuyordur.
Bir ülkede herkes kendi çevresinin yanlışını mazur görüp karşı tarafın yanlışını büyütüyorsa, adalet ortak bir ölçü olmaktan çıkar. Aynı davranış, yapan kişiye göre farklı değerlendirilir. Böylece hakikatin yerini aidiyet, adaletin yerini tarafgirlik alabilir.
Gerçek ahlaki mücadele, insanın aynı ölçüyü kendisine de uygulamasıyla başlar.
Yönetimin sorumluluğu ile vatandaşın sorumluluğu birbirine karıştırılmamalı
Bir yönetici yanlış yapıyor diye vatandaşın yanlış yapma hakkı doğmaz. Bir bürokrat kayırmacılık yapıyor diye esnafın müşterisini aldatması meşru olmaz. Bir kurumda adaletsizlik yaşanıyor diye insanın başkasının hakkını çiğnemesi mazur görülemez.
Fakat bunun tersi de doğru değildir: Vatandaşın ahlaki sorumluluğundan söz ederek yönetimin daha geniş kamusal sorumluluğunu küçültemeyiz.
Yetki, kaynak ve karar gücü arttıkça insanın başkalarının hayatını etkileme kapasitesi de artar. Bu nedenle yönetimin hesap verebilirliği, kamu kaynaklarını koruması, hukuku eşit uygulaması ve yanlış yapanların soruşturulmasına imkân vermesi vazgeçilmezdir.
Vatandaşın sorumluluğu, kendi davranışını düzeltmek, haksızlığa ortak olmamak, haklarını hukuka uygun biçimde aramak ve ortak yaşamı korumaktır. Yönetimin sorumluluğu ise insanların haklarını güvence altına alan, adil fırsatlar sağlayan ve kötüye kullanılan yetkiyi denetleyen bir düzen kurmaktır.
Bu sorumluluklar birbirinin yerine geçmez.
Bir toplumun iyileşmesi, yalnızca iyi insanların çoğalmasını beklemekle sağlanamaz. İyi insanların haklarının korunduğu, yanlış yapanların hesap verdiği, kamu hizmetinin eşit sunulduğu ve insanların birbirlerine güvenebildiği koşulların oluşturulması da gerekir.
Yalnızca insanlara ahlaklı olmalarını söylemek, haksızlık üreten mekanizmaları değiştirmeye yetmez. Yalnızca kuralları değiştirmek de insanların ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Hem insanın hem de düzenin ıslahına ihtiyaç vardır.
Çürümeyi durdurmak için ne değişmeli?
Öncelikle makamların kişisel nüfuz alanı olmaktan çıkarılması gerekir. Bir göreve kimin getirileceği açık, nesnel ve denetlenebilir ölçütlere dayanmalıdır. Liyakat, yalnızca konuşmalarda övülen bir kavram değil, işe alımlarda, atamalarda ve terfilerde uygulanması gereken bir ilke olmalıdır.
Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı açıklanmalı, harcamalar etkili biçimde denetlenmeli ve yanlış uygulamalar kim tarafından yapılırsa yapılsın araştırılmalıdır. Denetim, yalnızca alt kademedeki insanların hatalarını arayan bir mekanizma olmamalı; üst düzey yetki sahiplerini de kapsamalıdır.
Vatandaşın hakkını arayabilmesi için etkili başvuru yolları bulunmalıdır. İnsanlar bir haksızlığı bildirdiklerinde sonuç alınabileceğine inanmalı; kurumlar şikâyetleri yalnızca kayda geçirmekle yetinmeyip gerekçeli ve denetlenebilir kararlar vermelidir.
Hukuk, güçlü olanı koruyan bir kalkan değil, herkesin hakkını güvence altına alan ortak bir ölçü olmalıdır.
Ticarette dürüst rekabet korunmalı, emeğin karşılığı verilmeli, tüketici aldatılmamalı ve haksız kazanç önlenmelidir. Eğitimde öğrenciler yalnızca sınav başarısına değil, düşünme, sorgulama, sorumluluk alma ve başkasının hakkını gözetme becerilerine de yönlendirilmelidir.
Ailede çocuklara dürüstlük öğütlenirken dürüstlüğün davranışla gösterilmesi gerekir. Bir çocuğa başkasının hakkını yememeyi anlatan ebeveyn, kendi çıkarı uğruna başkasına haksızlık ettiğinde verdiği mesajı zayıflatır.
Siyasette de eleştiri, düşmanlık olarak görülmemelidir. Bir yönetim kendi yanlışlarının konuşulmasına izin vermediğinde sorunların düzeltilmesini de zorlaştırabilir. Eleştiri elbette bilgiye, gerçeğe ve sorumluluğa dayanmalıdır; fakat rahatsız edici olduğu için bastırılmamalıdır.
Bütün bunların ortak noktası şudur: İyiliğin yalnızca kişisel niyete bırakılmadığı, adaletin kurumlar aracılığıyla korunduğu ve yanlışın karşılıksız kalmadığı bir düzen oluşturmak gerekir.
Bu, bir kişinin veya bir siyasi grubun tek başına gerçekleştirebileceği basit bir iş değildir. Kurumların, yöneticilerin, çalışanların, vatandaşların ve toplumsal kuruluşların sorumluluk üstlenmesini gerektirir.
Ancak değişim, önce sorunun adını doğru koymakla başlar. Çıkarcılığı yalnızca başkalarında ararsak, kayırmacılığı yalnızca karşı tarafta görürsek, kendi yanlışlarımızı görmezden gelirsek, değişim talebimiz de kendi çevremizin iktidarını istemekten öteye geçemez.
Adalet, kimin yaptığına göre değişiyorsa adalet değildir. Ahlak, yalnızca bize zarar veren yanlışlara karşı çıkıyorsa evrensel bir ölçü değildir.
Son olarak, İktidarın hesabı, toplumun geleceğidir
Bakara Suresi’nin 205. ayeti, iş başına geçtiğinde bozgunculuk çıkaran ve ekini, nesli helak eden insanı anlatır. Muhammed Suresi’nin 22. ayeti, iktidar imkânını bulduğunda yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp akrabalık bağlarını koparan insanı sorgular. Hac Suresi’nin 41. ayeti ise iktidarı namaz, zekât, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma sorumluluğuyla birlikte anar.
Bu üç ayeti bugün okurken yalnızca başkalarının yanlışlarını teşhis etmek için kullanmamalıyız. Önce kendimize, sonra yönetenlere, kamu görevlilerine, iş insanlarına, esnafa ve bütün topluma aynı temel soruyu yöneltmeliyiz: Elimize imkân geçtiğinde ne yapıyoruz?
Yetkimizi başkasının hakkını korumak için mi kullanıyoruz, yoksa kendi çıkarımızı büyütmek için mi? İnsanların arasını düzeltmeye mi çalışıyoruz, yoksa onları birbirine düşürerek mi güç kazanıyoruz? Üretimi ve emeği koruyor muyuz, yoksa bugünün kazancı uğruna yarının imkânlarını mı tüketiyoruz? Çocuklara dürüstlüğü anlatırken kendi davranışlarımızla bu değeri yaşatabiliyor muyuz? İyiliği yalnızca başkalarından mı bekliyoruz, yoksa kendi hayatımızda da onun sorumluluğunu taşıyor muyuz?
Bu soruların cevabı, yalnızca bir yöneticinin konuşmasında veya bir vatandaşın iddiasında aranamaz. Cevap; alınan kararlarda, kullanılan kaynaklarda, korunan haklarda, yapılan denetimlerde ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde ortaya çıkar.
Bir ülkenin asıl çöküşü, yalnızca ekonomisinin bozulması değildir. İnsanların hakka güvenini kaybetmesi, emeğin değersizleşmesi, dürüstlüğün kaybettirdiğine inanılması ve haksızlığın hayatın olağan bir parçası gibi görülmeye başlanmasıdır.
Bir ülkenin gerçek yükselişi de yalnızca zenginleşmesi değildir. İnsanların birbirine güvenebilmesi, emeğinin karşılığını alabilmesi, hakkını korkmadan arayabilmesi, çocukların geleceğe umutla bakabilmesi ve yönetenlerin kendilerini toplumun üzerinde değil, topluma karşı sorumlu görebilmesidir.
Makamın anlamı budur. İktidarın imtihanı budur. İyiliği emretmenin ve kötülükten alıkoymanın toplumsal karşılığı budur.
Hiçbir makam, insanı sorumluluğundan kurtarmaz. Aksine, başkalarının hayatını etkileyebildiği ölçüde sorumluluğunu ağırlaştırır. Hiçbir dini söylem, haksızlığın üstünü örtemez. Hiçbir ekonomik gerekçe, başkasının hakkını yemeyi meşru kılamaz. Hiçbir siyasi aidiyet, insanın kendi çevresindeki yanlışa gözünü kapatmasını haklı çıkaramaz.
Bu ülkenin ihtiyacı, yalnızca başkalarının yanlışlarını sayan insanlar değil; yanlışı kim yaparsa yapsın aynı ölçüyle değerlendiren, kendi çıkarına dokunduğunda da adaleti savunabilen insanlardır. İhtiyacı, yalnızca ahlak çağrısı yapan yöneticiler değil; ahlakı kamu yönetiminin işleyişinde gösteren, hesap vermekten kaçmayan ve hukuku herkes için eşit uygulayan bir yönetim anlayışıdır.
Çünkü toplumun ıslahı, kötülüğü yalnızca teşhis etmekle gerçekleşmez. Kötülüğü besleyen davranışları değiştirmek, haksızlığı mümkün kılan mekanizmaları düzeltmek ve iyiliği gündelik hayatın gerçek bir ölçüsü hâline getirmek gerekir.
Eline güç geçtiğinde ekini ve nesli tüketenlerden mi olacaksın, yoksa insanın emeğini, onurunu, ilişkilerini ve geleceğini koruyanlardan mı?
Kur’an’ın önümüze koyduğu bu ahlaki sorgulama, yalnızca yöneticilere değil, hepimize yöneliktir. Ancak elinde daha fazla yetki, kaynak ve karar gücü bulunanların sorumluluğu da daha büyüktür.
Makamın gerçek değeri, sahibine kazandırdığı imtiyazla değil, toplumun hangi yarasını iyileştirdiğiyle anlaşılır. İktidarın gerçek başarısı, kendisini ne kadar övdüğüyle değil, adaleti ne kadar güvence altına aldığıyla ölçülür. Dindarlığın toplumsal karşılığı da yalnızca sözlerde değil, başkasının hakkını korumakta ve kötülüğün karşısında durabilmekte aranır.
Ve bütün bunların sonunda geriye şu soru kalır:
Sana güç verildiğinde, insanların hayatını mı güzelleştiriyorsun, yoksa kendi çıkarın uğruna onların bugününü ve yarınını mı tüketiyorsun?
İnsanın da yönetimin de toplumun da yüzleşmesi gereken soru budur. Çünkü bir toplumun geleceği, sahip olduğu gücün büyüklüğünden çok, o gücü hangi ahlakla kullandığına bağlıdır.
Bahadır Hataylı/21-23.10.2026/Sancaktepe/İST