16 Ekim 2026 Cuma

Sihirbazların İpleri, Musa’nın Asası ve Çağın Yeni Firavunları

 

Bazen insan düşünmekten yoruluyor. Çünkü insanlığın ulaştığı noktaya bakıyorum; aklımızla makineler yapıyoruz, makinelerle yeni makineler üretiyoruz, bilgiyi saniyeler içinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşıyoruz. Görünmeyeni görünür, uzak olanı yakın, imkânsız görüneni mümkün hâle getiriyoruz. Fakat aynı insan, kendi elleriyle ürettiği sistemlerin karşısında korkmaya başlıyor. Bir gün işimizi elimizden alacaklar, bir gün kararlarımızı yönetecekler, bir gün insanı gereksiz hâle getirecekler, hatta bir gün kendi ürettiklerimizle savaşmak zorunda kalacağız diye endişeleniyoruz. Sonra da bu korkuların ortasında, bizi ürküten gücün önünde boyun eğmeyi kaçınılmaz bir kader gibi kabulleniyoruz.

İşte benim anlamakta zorlandığım çelişki tam burada başlıyor: İnsan, kendi yaptığına hükmedemeyeceğinden korkuyor; fakat kendi yaptığı şeyin hangi amaçla, kimin çıkarına ve hangi ahlakla kullanıldığını sorgulamak yerine ona biraz daha teslim oluyor. Sonra da bu teslimiyete ilerleme adını veriyor.

Ne büyük çelişki! Kendi nefsini dizginleyemeyen insan, makineleri dizginleyeceğini sanıyor. Kendi hırsının sınırını çizemeyen insan, ürettiği güce sınır koyabileceğini düşünüyor. Adaleti kendi hayatında yaşatmakta zorlanan insan, bütün dünyayı değiştirecek teknolojiler geliştiriyor. Fakat geliştirdiği teknolojinin insanlığı nereye götüreceğini sorunca, çoğu zaman cevabı yine teknolojinin kendisinden bekliyor.

Ben bu çelişkiyi düşünürken Hz. Musa’nın, Firavun ’un ve sihirbazların kıssasına dönüyorum.

Kur’an’da anlatılan o karşılaşmayı hatırlayın. Firavun, Musa’nın getirdiği hakikati etkisizleştirmek, halkın gözündeki otoritesini korumak ve üstünlüğünü göstermek istiyor. Sihirbazlar toplanıyor. İpler ve değnekler ortaya konuluyor. İnsanların gözleri etkileniyor; gösteri, gerçeğin önüne geçiyor. Herkesin dikkatini çeken şey, görünen hüner oluyor. Fakat Musa’nın asası ortaya çıktığında, onların ürettikleri şeyleri yutuyor. Gösterinin büyüsü bozuluyor. Sihirbazlar gerçeği anlıyor ve secdeye kapanıyor. (Tâhâ 20:66-70)

Şimdi soruyorum: İnsanlığın bugün yaşadığı teknolojik dönüşümü düşünürken bu kıssa neden zihnimde beliriyor?

Çünkü çağımızda da insanın gözünü büyüleyen güçler var. İplerin yerini algoritmalar, değneklerin yerini dijital sistemler, meydanlardaki gösterilerin yerini küresel ekranlar aldı. Eskiden bir gösterinin arkasındaki hüner insanları etkiliyordu; bugün saniyeler içinde üretilen görüntüler, insan gibi konuşan makineler, devasa veri ağları ve giderek karmaşıklaşan teknolojiler insanları hayran bırakıyor.

Elbette her teknoloji bir sihirbazlık değildir. Bilimsel araştırma ile göz boyama aynı şey değildir. Yapay zekâ da kendi başına bir Firavun değildir. Ancak insanın gözünü kamaştıran her gücü sorgulanamaz sayması, her yeniliği ahlaki bakımdan doğru kabul etmesi ve kendi ürettiği sistemleri insanlığın üzerinde bir otoriteye dönüştürmesi, üzerinde ciddiyetle durmamız gereken bir meseledir.

Çünkü sorun makinenin ne kadar güçlü olduğu kadar, insanın o gücün karşısında ne kadar bilinçli kaldığıdır.

İpler değişti, fakat göz boyama ihtimali ortadan kalkmadı

Bir düşünün: Bir yapay zekâ insan gibi konuşuyor. Karşınıza bir görüntü çıkıyor; gördüğünüz kişinin gerçekten konuşup konuşmadığını anlamak zorlaşıyor. Bir sistem size yüzlerce sorunun cevabını saniyeler içinde veriyor. Siz de cevapların hızına ve anlatımın ikna ediciliğine bakarak onun her şeyi bildiğini sanıyorsunuz.

Oysa hızlı cevap, doğru cevap değildir. İnsan gibi konuşmak, insan gibi bilinç sahibi olmak anlamına gelmez. Bir görüntünün gerçekçi olması, yaşanmış bir olayın kanıtı olduğunu göstermez. Çok miktarda bilgiyi işlemek, her konuda doğru hüküm vermeyi garanti etmez.

Peki, neden bu kadar kolay etkileniyoruz?

Çünkü insan bazen bilmediği şeyi olduğundan büyük, anlayamadığı gücü de sınırsız sanıyor. Teknolojinin çalışma biçimini anlamak yerine onun gösterdiği sonuçlara hayran kalıyor. Bir sistemin hangi verilerle beslendiğini, nasıl hata yaptığını, kimin tarafından denetlendiğini ve hangi amaçla kullanıldığını sormadan, sistemin ortaya koyduğu sonucu doğru kabul ediyor.

Sonra da aynı insan, toplumun nasıl yönlendirildiğine şaşırıyor.

Birileri insanların dikkatini ölçüyor, ilgilerini analiz ediyor, hangi içeriklere tepki verdiklerini takip ediyor. Bu imkânlar insanlara faydalı hizmetler sunmak için de kullanılabilir; onların davranışlarını ticari veya siyasi çıkarlar doğrultusunda etkilemek için de. Sorun, her sistemin kötü niyetle çalıştığını varsaymak değildir. Sorun, böyle bir gücün kötüye kullanılma ihtimalini görmezden gelmektir.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Bir insanın neye bakacağını, neye öfkeleneceğini, hangi haberi göreceğini ve hangi ürünü satın alacağını etkileme kapasitesi giderek büyüyorsa, bu gücü kim denetleyecek? İnsanların mahremiyetini kim koruyacak? Yanlış bir kararın hesabını kim verecek? Bir algoritma insanın hakkını ihlal ettiğinde sorumluluk makineye mi yüklenecek, yoksa o sistemi tasarlayan, kullanan ve denetleyen insanlardan mı hesap sorulacak?

Makineyi gösterip insanı saklayamazsınız.

Bir sistemin arkasına geçip sorumluluktan kaçamazsınız. “Algoritma böyle karar verdi.” diyerek adaletsizliği meşrulaştıramazsınız. “Teknoloji bunu mümkün kılıyor.” diyerek yapılan her şeyi doğru ilan edemezsiniz.

Çünkü bir şeyi yapabilmek, onu yapmaya ahlaki bakımdan hakkınız olduğu anlamına gelmez.

İşte çağımızın sihirbazları hakkındaki asıl soru da budur: İpleri kim oynatıyor, gösteriden kim kazanç sağlıyor ve bu gösterinin bedelini kim ödüyor?

Yeni Firavun ’un sarayı nerede?

Firavun’un hikâyesinde yalnızca bir hükümdarın kibri yoktur. Gücü kendisinde toplama, halkı kontrol etme, kendisini sorgulanamaz hâle getirme ve kendi otoritesini hakikatin üzerine çıkarma anlayışı vardır.

Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim.” dediğinde yalnızca bir söz söylemiyor; insanın kendisini mutlak otorite yerine koymasının en uç örneklerinden birini ortaya koyuyor. (Nâziât 79:24)

Ben bugün teknoloji geliştiren herkesi Firavun ilan etmiyorum. Bilim insanlarını, mühendisleri, araştırmacıları veya insanlığın hayatını kolaylaştırmak için çalışanları hedef almıyorum. Benim sorguladığım şey, insanın elindeki gücü sınırsız bir hükmetme hakkına dönüştürmesidir.

Bir teknoloji şirketinin milyarlarca insanın verisine ulaşabildiğini düşünün. Bir devletin vatandaşlarını izlemek için gelişmiş sistemler kullanabildiğini düşünün. Bir platformun hangi haberin milyonlarca insana ulaşacağını etkileyebildiğini, bir otomatik karar sisteminin insanların işini, krediye erişimini veya başka önemli fırsatlarını etkileyebildiğini düşünün.

Bu imkânların her biri belirli koşullarda yararlı olabilir. Fakat aynı imkânlar yeterince denetlenmediğinde insanların özgürlüğü, mahremiyeti ve hakları üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir.

İşte burada teknoloji meselesi, doğrudan bir iktidar ve adalet meselesine dönüşür.

Güç sahibi olanlar, insanları daha iyi anlamak için mi veri topluyor, yoksa onları daha kolay yönetmek için mi? Teknoloji insanın özgürlüğünü artırmak için mi geliştiriliyor, yoksa insanı daha öngörülebilir, daha bağımlı ve daha kolay yönlendirilebilir hâle getirmek için mi kullanılıyor? Üretilen zenginlik kimlere gidiyor? Otomasyonun kazancını kim elde ediyor, işini kaybetme riskiyle kim karşılaşıyor? İnsanların hayatını etkileyen kararlar hangi ölçütlerle alınıyor ve bu kararların hesabını kim veriyor?

Bunlar teknoloji düşmanlarının soruları değildir. Bunlar, insan haklarını ciddiye alan herkesin sorması gereken sorulardır.

Çünkü Firavunlaşma, yalnızca taç takmakla veya sarayda yaşamakla başlamaz. İnsan kendisini eleştirinin üstünde gördüğünde, gücünü başkalarının haklarından daha değerli saydığında, yaptığı her şeyi sırf yapabildiği için meşru kabul ettiğinde o anlayışın kapısını aralar.

Bir şirket, “Bu teknolojiyi biz geliştirdik, istediğimiz gibi kullanırız.” diyebilir mi? Bir devlet, “Gücümüz yetiyor, öyleyse her şeyi yapabiliriz.” diyebilir mi? Bir yönetici, “Sonuç başarılıysa yöntemimin sorgulanmasına gerek yok.” diye düşünebilir mi?

Hayır. Hiçbiri sahip olduğu gücü, ahlaki sorumluluktan kurtulma belgesi olarak kullanamaz.

Gücün büyümesi, insanın hesap verme yükümlülüğünü azaltmaz; artırır.

İşte bu nedenle çağımızın yeni Firavunlarını ararken yalnızca isimlere bakmayacağız. Firavun’un temsil ettiği mantığa bakacağız: Sorgulanamazlık, kibir, tahakküm ve gücü hakikatin yerine koyma arzusu. Bu mantık nerede ortaya çıkarsa çıksın, orada sorgulama başlayacak.

Bilim başka, bilimi putlaştırmak başka

Şimdi bir başka çelişkiye gelelim.

İnsanlık bilim sayesinde büyük mesafeler katetti. Hastalıkları anlamak, tedavi yöntemleri geliştirmek, tabiatın işleyişini araştırmak, üretimi artırmak ve iletişimi kolaylaştırmak bakımından bilimsel yöntem vazgeçilmez bir değer taşıyor. Bilimsel bulguları reddetmek, sırf inanç adına gerçeğe gözlerini kapatmak akılcı bir tutum değildir.

Fakat bilimsel yöntemin değerini kabul etmekle, bilimsel yöntem dışında kalan bütün soruları anlamsız saymak aynı şey değildir.

Pozitivizmin bazı biçimleri, doğrulanabilir ve gözlemlenebilir bilgiyi merkeze alır. Ancak buradan hareketle insanın bütün anlam arayışını, ahlaki sorumluluğunu ve varoluşla ilgili sorularını yalnızca ölçülebilir verilere indirgemek ayrı bir iddiadır. Bilimsel yöntem, dünyanın nasıl işlediğine ilişkin sorulara güçlü cevaplar verebilir; fakat bilimsel verilerin tek başına bütün ahlaki kararları belirlediğini söylemek doğru değildir.

Bir insanın ne kadar kazandığını ölçebilirsiniz. Peki, ne kadar adil olduğunu aynı yöntemle bütünüyle belirleyebilir misiniz? Bir toplumun üretimini hesaplayabilirsiniz. Peki, o toplumda insanların birbirine ne kadar merhamet gösterdiğini yalnızca ekonomik büyümeyle açıklayabilir misiniz? Bir makinenin performansını ölçebilirsiniz. Peki, insanın onurunu makinenin verimliliğine göre değerlendirebilir misiniz?

Bir ülkenin teknolojik gücü artabilir, ama adaleti gerileyebilir. Bilgi miktarı çoğalabilir, ama hikmet gelişmeyebilir. İnsan daha çok şey öğrenebilir, fakat öğrendiklerini hangi amaçla kullanacağını düşünmeyebilir.

Demek ki bilgi ile ahlak, güç ile hikmet, imkân ile sorumluluk aynı şey değildir.

Benim pozitivizm eleştirim, bilimsel araştırmaya karşı bir itiraz değildir. Ben, ölçülebilenin tek gerçek, kârlı olanın tek değer, teknik olarak mümkün olanın da mutlaka yapılması gereken şey sayıldığı anlayışı sorguluyorum. Bilimin sağladığı bilgiyi kabul ederken insanın ahlaki sorumluluğunu da korumak istiyorum.

Çünkü insan, hayatın bütün anlamını yalnızca makinenin ölçebildiği şeylere indirgerse, makinenin ölçemediği değerleri de gözden çıkarma tehlikesiyle karşılaşır.

Bir çocuğun gözyaşını veri olarak kaydedebilirsiniz; ama o çocuğun hakkını korumak için yalnızca veri toplamak yetmez. Bir insanın davranışlarını tahmin edebilirsiniz; ama bu, onun özgürlüğünü istediğiniz gibi sınırlama hakkını vermez. Bir toplumun tüketim alışkanlıklarını analiz edebilirsiniz; fakat insanı yalnızca tüketici olarak görmek, onun bütün varlığını anlamak değildir.

İşte burada teknolojiye yön veren ahlakın önemini yeniden hatırlıyoruz.

Bilim bize nelerin mümkün olduğunu gösterebilir; fakat mümkün olan her şeyin yapılması gerektiğini söyleyen bir ahlakın yerini tutamaz.

İnsan kendi yaptığına neden teslim olsun?

Bir mimar bina yapar. Bir mühendis makine geliştirir. Bir bilim insanı yeni bir yöntem keşfeder. İnsan, aklını ve emeğini kullanarak daha önce bulunmayan araçlar ortaya koyar. Fakat ürettiği şeyin varlığı, onu mutlak bir otoriteye dönüştürmez.

Bir bina yapmak, mimarı bütün varlığın sahibi yapmaz. Bir makine geliştirmek, mühendisi her şeyin hâkimi yapmaz. Bir algoritma üretmek, yazılımı geliştiren kişiye insanların hayatı üzerinde sınırsız karar verme hakkı kazandırmaz.

Öyleyse insanın kendi icadına hayranlık duyması neden zaman zaman kendi icadının karşısında boyun eğmeye kadar varıyor?

Bir gün yapay zekâ insanın yaptığı işlerin büyük bölümünü üstlenebilir diye korkuyoruz. Peki, insanın değerini yalnızca yaptığı iş üzerinden tanımlayan ekonomik anlayışı neden yeterince sorgulamıyoruz? Bir gün makineler insanlardan daha hızlı karar verebilir diye endişeleniyoruz. Peki, hangi kararların yalnızca hızla ölçülemeyeceğini neden konuşmuyoruz? Teknolojiyi kontrol edenlerin çok güçlü olabileceğini söylüyoruz. Peki, bu gücün demokratik denetimi, hukuki sınırları ve toplumsal sorumluluğu konusunda ne yapıyoruz?

Sorunun bir kısmı teknolojide değil, insanın kendisine biçtiği değerdedir.

İnsanı yalnızca üretim yapan, tüketen ve ekonomik fayda sağlayan bir varlık olarak görürseniz, makineler daha verimli hâle geldiğinde insanın değerini de sorgulamaya başlarsınız. Oysa insanın değeri yalnızca üretkenliğine bağlı değildir. Bir insanın hakkı, ekonomik bakımdan ne kadar kazanç sağladığına göre belirlenemez. Yaşlı, hasta, işsiz veya üretim sürecinin dışında kalan bir insanın onuru eksilmez.

Bunu kabul edemeyen bir düzen, bir gün kendi teknolojik başarısını insanın aleyhine kullanabilir.

İnsanlar makinelerden korkuyor; ama insanı yalnızca makine kadar işe yaradığı sürece değerli sayan anlayışa aynı sertlikle karşı çıkıyor muyuz?

İşte benim sorum budur.

Teknolojinin insanın yerini alması ihtimalinden korkarken, insanın değerini yalnızca ekonomik katkısıyla ölçen düşüncenin zaten insanı bir makine gibi gördüğünü fark ediyor muyuz?

Makinelerden korkmadan önce, insanı makineye dönüştüren anlayışı sorgulamamız gerekmiyor mu?

Firavun ’un kulesi ve insanın sınırsızlık iddiası

Kur’an’da Firavun’un Hâmân’a seslenerek kendisi için yüksek bir yapı yaptırmasını ve Musa’nın ilahına ulaşmayı istemesini anlatan ayetler vardır. (Kasas 28:38; Mü’min 40:36-37)

Bu anlatının meselesi, insanın yüksek binalar yapması veya gökyüzünü araştırması değildir. Mesele, Firavun’un kibri ve kendi gücünü mutlaklaştırma iddiasıdır.

İnsan uzaya araç gönderebilir. Gezegenleri araştırabilir. Gökyüzüne yüksek binalar inşa edebilir. Bunlar bilimsel merakın ve insan emeğinin sonuçları olabilir. Fakat göğe ulaşmakla hakikatin üstüne çıkmak aynı şey değildir. Teknolojik bakımdan yükselmekle ahlaki bakımdan olgunlaşmak aynı şey değildir.

Bir gökdelenin yüksekliği, onu yapanların vicdanını ölçmez. Bir ülkenin silahlarının gücü, o ülkenin adaletini kanıtlamaz. Bir şirketin piyasa değeri, insanlığa karşı sorumluluğunu yerine getirdiğini göstermez.

İnsan göğe uzanan kuleler yaparken kendi içindeki kibri de büyütebilir. Dünyanın öbür ucuna ulaşırken yanı başındaki insanın acısına uzak kalabilir. Her geçen gün daha fazla şeyi kontrol etmeye çalışırken kendi nefsini kontrol etmekte başarısız olabilir.

Kule büyür, fakat insan küçülebilir.

Teknoloji gelişir, fakat adalet gerileyebilir.

Bilgi artar, fakat insanın kendisini sorgulama cesareti azalabilir.

İşte bu nedenle ilerlemenin ölçüsünü yalnızca teknik başarılarla belirleyemeyiz. İnsanlığın ne kadar ilerlediğini anlamak istiyorsak, yalnızca neler ürettiğine değil, bu üretimlerin kime hizmet ettiğine de bakmalıyız.

Bir toplumun teknolojisi gelişirken insanları daha güvencesiz hâle geliyorsa, bunun hesabı sorulmalıdır. Bir sistem verimliliği artırırken insanları sürekli gözetim altında tutuyorsa, bunun sınırları belirlenmelidir. Bir yenilik zenginlik üretirken bu zenginlik dar bir çevrede toplanıyor, zararları ise geniş toplum kesimlerine yükleniyorsa, o yeniliğin ekonomik başarısı ahlaki tartışmayı bitirmez.

İnsanlığın ihtiyacı yalnızca daha yüksek kuleler değildir. İnsanlığın ihtiyacı, yükseldiği ölçüde sorumluluğunu da büyüten bir medeniyet anlayışıdır.

Musa’nın asası bize bugün ne söylüyor?

Burada önemli bir ayrımı korumalıyız. Musa’nın asasını çağdaş teknolojiyi yok edecek bir araç gibi yorumlamıyorum. Kur’an’daki kıssayı, gelecekteki belirli bir teknolojik gelişmenin haberi olarak da sunmuyorum.

Benim bu kıssadan bugüne taşıdığım düşünce şudur: İnsanların gözünü büyüleyen gösteri, hakikatin kendisi değildir; güç gösterisi de mutlak üstünlük anlamına gelmez.

Sihirbazların ipleri ve değnekleri insanları etkiliyor. Fakat onların ortaya koyduğu gösteri, Musa’nın asasının karşısında ayakta kalamıyor. Kıssanın kendi bağlamında bu, Allah’ın kudretini ortaya koyan bir olaydır. Bugün için çıkardığımız ahlaki ders ise insanın kendi hünerini mutlaklaştırmaması, gücünü hakikatin yerine koymaması ve gösterinin arkasındaki gerçeği aramasıdır.

Bugün bize düşen, her yeni teknolojiye hayranlıkla bakıp boyun eğmek değil; onu anlamak, sınırlarını bilmek ve hangi amaçla kullanıldığını sorgulamaktır.

Bir sistemin bize sunduğu bilgiye bakacağız, fakat onun doğruluğunu da araştıracağız. Bir teknolojinin sağladığı faydayı göreceğiz, fakat doğurabileceği zararları da hesaplayacağız. Bir yeniliğin hayatı kolaylaştırmasını takdir edeceğiz, fakat bu kolaylığın karşılığında hangi hakların tehlikeye girebileceğini de soracağız.

İnsan kendi yaptığı araçları sorgulamaktan vazgeçerse, araçlarını yöneten insanların da sorgulanmasını zorlaştırır. Bu nedenle teknoloji karşısında özgür kalmak, yalnızca teknik bilgiye sahip olmakla mümkün değildir. İnsanların haklarını koruyan kurumlara, açık kurallara, bağımsız denetime ve hesap verebilirliğe de ihtiyaç vardır.

Musa’nın kıssasını hatırlamak, teknolojiye düşman olmak değildir. İnsanın gücünü mutlaklaştırmasına karşı durmaktır.

Sihirbazların iplerine hayran kalıp gerçeği unutmak değildir. Gösterinin arkasındaki gerçeği aramaktır.

Güç karşısında teslim olmak değildir. Gücün sınırını adaletle belirlemektir.

İnsanlık kendi sonunu hazırlıyor olabilir mi?

Bu soruyu ciddiye almak gerekir. Çünkü insanlığın geliştirdiği bazı teknolojiler, yanlış kullanıldıklarında büyük zararlar doğurabilir. Nükleer silahlar, otonom silah sistemleri, kitlesel gözetim, siber saldırılar ve biyoteknolojinin kötüye kullanılması bunların arasındadır. Yapay zekâ da yanlış bilgi üretimi, ayrımcı kararlar ve kötüye kullanım gibi gerçek riskler taşıyabilir.

Bunların mutlaka insanlığın sonunu getireceğini söylemek doğru değildir. Fakat risklerin varlığını inkâr etmek de sorumluluk değildir.

İnsanlık daha önce de kendi ürettiği gücün sonuçlarıyla yüzleşti. Bilimsel keşifler hayat kurtaran yöntemler sağladı; aynı zamanda yıkıcı silahların geliştirilmesine de imkân verdi. Sanayileşme üretimi artırdı; fakat ağır çalışma koşulları ve çevre sorunları da ortaya çıkardı. Dijital iletişim insanları birbirine yaklaştırdı; fakat yanlış bilginin yayılmasını da hızlandırdı.

Demek ki mesele, insanın yeni bir imkân üretmesiyle bitmiyor. Asıl mesele, bu imkânın sonuçlarını nasıl yöneteceğidir.

Burada insanlığa şunu söylemek gerekiyor: Teknolojinin geleceği konusunda korku üretmek kolaydır; fakat sorumluluk üstlenmek daha zordur. Makinelerin insanlığı yok edeceğini söylemekle yetinemeyiz. İnsanlığın kendi ürettiği sistemleri nasıl denetleyeceğini, hangi sınırları koyacağını ve kötüye kullanımı nasıl önleyeceğini de konuşmalıyız.

Teknoloji şirketleri hesap verebilir olmalıdır. Devletlerin kullandığı gözetim ve otomatik karar sistemleri hukuki denetime tabi olmalıdır. Otonom silahların ve yüksek riskli sistemlerin kullanımı ciddi biçimde değerlendirilmelidir. İnsanların mahremiyeti, özgürlüğü ve temel hakları teknolojik rekabetin önüne konulmalıdır.

Bunlar yalnızca teknik ayrıntılar değildir. Bunlar insanın nasıl bir dünyada yaşamak istediğiyle ilgili ahlaki kararlardır.

İnançlı bir insanın da burada sorumluluğu vardır. “Allah korur.” diyerek tedbir almaktan kaçınamayız. “Her şey Allah’ın takdirindedir.” diyerek kendi kararlarımızın sonuçlarını görmezden gelemeyiz. İnsan aklını kullanmak, zararları önlemek, adaleti korumak ve zulme karşı durmakla sorumludur.

Allah’a güvenmek, insanın sorumluluğunu terk etmesi değildir. Gücünün sınırını bilerek sorumluluğunu yerine getirmesidir.

Yeni çağın ilahı kim?

Şimdi soruyu daha açık soralım: İnsanlık gerçekten teknolojiyi mi yüceltiyor, yoksa teknoloji üzerinden elde edilen gücü mü?

Çünkü bir makineye hayran olmakla, o makineyi kontrol edenlerin kararlarını sorgulanamaz kabul etmek aynı şey değildir. Bir teknolojinin faydalarından yararlanmakla, onun insanlığın geleceğini belirleme hakkına sahip olduğunu düşünmek aynı şey değildir.

Bazen teknoloji, kendisini geliştirenlerin elinde yalnızca bir araç olmaktan çıkıp insanları yönlendiren bir güç düzenine dönüşebilir. Bazen ekonomik kazanç, insanın mahremiyetinden daha değerli sayılabilir. Bazen verimlilik, adaletin önüne geçirilebilir. Bazen de “Bunu yapabiliyoruz.” cümlesi, “Bunu yapmalı mıyız?” sorusunu susturmak için kullanılabilir.

İşte benim itirazım buna.

İnsanın kendi ürettiği şeyleri geliştirmesine değil, onları sorgulanamaz hâle getirmesine karşı çıkıyorum. Bilimsel araştırmaya değil, bilim adına bütün ahlaki soruları gereksiz sayan anlayışa karşı çıkıyorum. Teknolojiden yararlanmaya değil, insanın özgürlüğünü ve onurunu teknolojik verimliliğe kurban eden düzene karşı çıkıyorum.

Bir sistem insanın hayatını kolaylaştırmak için kurulmuşsa, insanın hayatını zorlaştırdığı yerde sorgulanmalıdır. Bir teknoloji özgürlüğü artırmak için geliştiriliyorsa, gözetim ve baskı aracına dönüştüğü yerde sınırlandırılmalıdır. Bir yenilik topluma fayda sağlayacaksa, bu faydanın kimlere ulaştığı ve zararların kimin üzerine yüklendiği de açıklanmalıdır.

İnsan kendi yaptığı araca hizmet etmek için yaratılmış değildir. İnsan yalnızca toplanacak bir veri, tahmin edilecek bir davranış veya yönlendirilecek bir tüketici değildir.

Teknoloji insanın hizmetinde kalmalıdır; insan, teknolojinin hizmetinde bir nesneye dönüştürülmemelidir.

Bu cümle basit görünebilir, ama çağımızın en önemli mücadelelerinden birini anlatıyor.

Son sözüm,Gücün önünde eğilme, hakikatle var ol

Benim bütün bu düşüncelerimin vardığı yer şudur: İnsan, elindeki gücü büyüttükçe kendisini daha fazla sorgulamalıdır. Çünkü güç arttıkça hata yapmanın bedeli de büyüyebilir. Teknoloji geliştikçe ahlaki sorumluluk ortadan kalkmaz; daha da önemli hâle gelir.

Firavun’un kıssasını yalnızca geçmişte yaşamış bir hükümdarın hikâyesi olarak okuyup bugünün güç sahiplerine hiçbir soru yöneltmiyorsak, kıssanın bizi düşündürmesi gereken tarafını kaçırmış olabiliriz. Sihirbazların gösterisini yalnızca eski bir olay olarak görüp bugün insanları etkileyen görüntüleri, sistemleri ve güç ilişkilerini sorgulamıyorsak, kendi çağımızın sorunlarına gözlerimizi kapatmış oluruz.

Mesele, her teknoloji şirketini Firavun ilan etmek değildir. Mesele, gücün hangi noktada tahakküme dönüştüğünü görebilmektir. Mesele, her bilimsel yeniliği sihir saymak değildir. Mesele, bilimsel başarının arkasına saklanarak ahlaki sorumluluktan kaçılmasına izin vermemektir.

Mesele, insanın yaptığı her şeyi reddetmek değildir. Mesele, insanın yaptığı hiçbir şeyi sorgulanamaz saymamaktır.

Ve asıl mesele, insanın kendi elleriyle ürettiği gücün önünde korkuyla eğilmesi değil; o gücün insanlığa nasıl hizmet edeceğini belirleyecek iradeyi, ahlakı ve sorumluluğu korumasıdır.

Birileri bize teknolojinin kaçınılmaz olduğunu söyleyebilir. Birileri ekonomik rekabetin her şeyi meşru kıldığını savunabilir. Birileri insanlığın bu gelişmelere karşı koyamayacağını ileri sürebilir. Fakat hiçbir teknik zorunluluk, insanın bütün ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Hiçbir ekonomik çıkar, insanın onurunu değersizleştirme hakkı vermez. Hiçbir güç, kendisini hakikatin yerine koyma yetkisine sahip değildir.

İnsanlık, kendi ürettiklerinin karşısında diz çökmek zorunda değildir. Onları anlayabilir, denetleyebilir, sınırlayabilir ve insanlığın ortak iyiliğine yöneltebilir. Bunun için yalnızca daha fazla bilgiye değil, daha fazla ahlaki cesarete de ihtiyacımız var.

Çünkü asıl tehlike, makinelerin insandan daha hızlı hesap yapması değildir. Asıl tehlike, insanın kendi çıkarını hakikatin üzerine koymasıdır. Asıl tehlike, teknolojinin gelişmesi değildir. Asıl tehlike, teknolojiyi yönetenlerin hesap vermekten kurtulması ve toplumun buna razı olmasıdır. Asıl tehlike, insanın yeni imkânlar üretmesi değildir. Asıl tehlike, ürettiği imkânları kullanırken kendi sınırlarını unutmasıdır.

Benim çağımıza itirazım budur.

İnsanlık daha yüksek kuleler inşa edebilir; fakat o kulelerin yüksekliği insanın hakikate ne kadar yaklaştığını göstermez. Daha güçlü makineler üretebilir; fakat o makinelerin gücü insanın ahlaki olgunluğunun ölçüsü değildir. Daha fazla bilgi toplayabilir; fakat bu, insanın daha adil olduğu anlamına gelmez.

İnsan, kendi icadını ilahlaştırdığı anda ilerlemiş olmaz; yalnızca kendi ürettiği gücün karşısında düşünmeyi bıraktığını gösterir.

Rabbim bizi gücün sarhoşluğundan, kibrin karanlığından, zulmün düzenlerinden ve hakikati örten fitnelerden korusun. Bize aklımızı kullanma basireti, yanlış karşısında susmama cesareti, gücümüzü adaletle sınırlama ahlakı ve insanın onurunu her türlü çıkarın üzerinde tutma iradesi versin. Bizi zalimlerin zulmüne ortak olanlardan değil, zulmü gördüğünde hakikatin yanında durabilenlerden eylesin. Huzuruna, başkalarının hakkını çiğnemiş olmanın mahcubiyetiyle değil; elimizden geldiğince adaleti, merhameti ve hakikati savunmuş olmanın sorumluluğuyla varmayı nasip etsin.

Çünkü benim inancımda insanın büyüklüğü, elindeki gücün büyüklüğüyle değil, o gücü hangi ahlakla kullandığıyla ölçülür.

Sihirbazların ipleri değişebilir. Gösteriler büyüyebilir. Teknoloji akıl almaz noktalara ulaşabilir. Fakat hiçbir gösteri hakikatin yerini tutmaz; hiçbir güç adaletin üstüne çıkamaz; hiçbir insan kendi ürettiklerini mutlaklaştırarak varlığın sahibi hâline gelemez.

Ve insanlık, bunu ne kadar erken anlarsa, kendi ürettiklerinin esiri olmaktan o kadar erken kurtulabilir.

Bahadır Hataylı/15.10.2026/Sancaktepe/İST

13 Ekim 2026 Salı

Bir Memleketin Kuşları, Kayaları ve Suskun İnsanları

  

               

"Bir günlüğün kenarına düşülmüş, zamanı bekleyen notlar"

Bugün yine uzun uzun düşündüm. İnsan bazen bir memleketin hâlini anlamak için kitaplar dolusu siyaset okumak, kalın raporlar karıştırmak, kürsülerden yükselen nutukları dinlemek zorunda kalmıyor. Bazen bir kuşun doğuşuna, bir kanadın nasıl büyütüldüğüne, bir kayanın üzerine nasıl konduğuna ve o kayadan yükselen sesin nasıl olup da bütün meydanları doldurduğuna bakmak yetiyor. Sonra bir de kendimize bakıyoruz; ne garip, gökyüzünde kanat çırpanların hikâyesi büyüdükçe yerde yürüyenlerin omuzları biraz daha çöküyor. Birilerinin yükselişini seyrediyoruz, birilerinin zenginleşmesini dinliyoruz, birilerinin kahramanlaştırılmasına tanık oluyoruz. Ardından kendi kendimize soruyoruz: Bu kadar çok kahramanın bulunduğu bir memlekette, neden sıradan insanın hayatı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor?

Bir kuşun hikâyesiyle başlayalım öyleyse. Her şeyin bir başlangıcı vardır. Hiçbir kuş dünyaya göğün hâkimi olarak gelmez. Önce bir yuvaya düşer, korunur, beslenir, kanatlarının güçlenmesi beklenir. Henüz kendi başına uçmayı bilmezken onu kimlerin beslediği, hangi ellerin onu koruduğu, hangi imkânların önüne serildiği çoğu zaman dışarıdan görünmez. Dışarıdan bakan yalnızca büyüyen bir yavru görür. Oysa her büyümenin arkasında bir emek, her yükselişin ardında bir imkân, her imkânın arkasında da bazen sorulması gereken bir soru vardır: Bu kuş kendi kanatlarıyla mı büyüdü, yoksa kanatları güçlenene kadar gökyüzü onun için çoktan hazırlanmış mıydı?

Gün gelir, o yavru büyür. Artık sıradan bir kuş değildir; doğana dönüşmüştür. Başını kaldırır, kanatlarını açar, gökyüzüne doğru yükselir. İnsanlar hayranlıkla bakar. Ne güzel uçuyor, derler. Ne kadar güçlü, ne kadar çevik, ne kadar maharetli! Kimse ona uçmayı öğreten yuvayı hatırlamak istemez. Kimse ilk lokmasını kimin verdiğini, ilk kanat çırpışında kimin onu koruduğunu, hangi rüzgârların önüne kesilmeden serildiğini sormaz. Çünkü yükselenin hikâyesi anlatılırken onu yükseltenlerin hikâyesi çoğu zaman anlatının dışında bırakılır. Kahramanlık biraz da böyle üretilir: Geçmişin bütün destekleri silinir, geriye yalnızca bugünün görkemli görüntüsü bırakılır.

Fakat doğan olmakla yetinmeyenler de vardır. Gökyüzü geniştir; uçmak için kimsenin iznine ihtiyaç duyulmaz. Gelgelelim bazıları göğün özgürlüğünden çok, yüksekliğin sağladığı üstünlüğe merak salar. Her ağaca konmazlar. Hele her kavağı kendilerine layık görmezler. Çünkü bazı ağaçlar yalnızca gölge sunar; bazılarıysa insanın kendisini olduğundan büyük görmesine yardım etmez. Oysa yükselmek isteyen herkes yükseklik aramaz, kimi yalnızca kendisini aşağıdakilerden daha yukarıda gösterecek bir yer arar. İşte o zaman gözler kavaktan kayaya çevrilir. Kaya serttir, heybetlidir, uzaktan bakıldığında sarsılmaz görünür. Üzerine konan kuş da kendisine o sertliğin kudretinden pay çıkarır.

Bir süre sonra kayanın üzerinde duran kuş, artık yalnızca bir kuş değildir. O kayanın sahibi gibi davranmaya başlar. Oradan bakar, oradan seslenir, oradan hüküm verir. Aşağıda kimlerin yürüdüğü, kimlerin yorulduğu, kimlerin ekmeğini kazanmak için didindiği pek umurunda değildir. Çünkü yüksekte durmak, insana bazen aşağıdakilerin hayatını görme imkânı değil, onları görmezden gelme alışkanlığı kazandırır. Yüksekliğin en büyük tehlikesi de budur: İnsan bulunduğu yerin kendisine kazandırdığı üstünlüğü, kendi tabiatının üstünlüğü sanmaya başlar.

Sonra bir gün ötüş başlar.

Başlangıçta sıradan bir sestir bu. Fakat zaman geçtikçe ses büyür, zenginleşir, keskinleşir. Herkes o sesi duyar. Kimileri hayran kalır, kimileri başını çevirir, kimileri de duyduğu şeyin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır. Ötüş öyle bir hâl alır ki yalnızca kulaklara değil, taşlara da dokunur. Hatta bazı taşları elmas gibi keser. Ne var ki burada asıl mesele sesin güzelliği değildir; sesin neyi örttüğü, neyi açığa çıkardığı ve kimin işine yaradığıdır. Çünkü her etkileyici ses hakikati söylemez. Bazen bir ses, hakikatin üstüne çekilmiş en gösterişli perdedir. Bazen kelimeler öylesine ustalıkla seçilir ki insanlar anlatılanın güzelliğine kapılırken anlatılmayanın boşluğunu fark edemez.

İşte o zaman insanın aklına bir soru düşüyor: Bir ses gerçekten hakikati mi savunuyor, yoksa hakikatin kendisini sorgulanamaz hâle mi getiriyor?

Bu soruyu sormak kolay değildir. Hele bir memlekette bazı isimler, bazı makamlar ve bazı çevreler etraflarında görünmez bir dokunulmazlık halesi oluşturmuşsa... Birileri için en küçük kusur bile ağır bir sorgulamaya neden olurken bir başkasının etrafında biriken sorular neden sürekli dağılıp gidiyor? Bir vatandaşın en sıradan işlemi için kapı kapı dolaşması gerekirken nüfuz sahibi olduğu düşünülen kişilerin önündeki kapılar neden daha kolay açılıyor? Bir insanın geçim derdi yıllarca sürerken başka insanların yükseliş hikâyeleri neden bu kadar hızlı yazılıyor? Elbette herkesin başarısı şaibeli değildir; her servet haksızlığın, her yükseliş ayrıcalığın kanıtı sayılamaz. Fakat adaletin gereği, ne kimseyi peşinen suçlamak ne de birilerini peşinen temize çıkarmaktır. Adaletin gereği, herkes için aynı soruyu sormak ve cevabı aynı ciddiyetle aramaktır.

Bir toplumun çöküşü, yalnızca haksızlıkların ortaya çıkmasıyla başlamaz. Asıl çöküş, haksızlık ihtimalinin bile konuşulamaz hâle gelmesiyle başlar. İnsanlar artık olayların kendisini değil, olaylar hakkında konuşmanın bedelini hesaplıyorsa; söylenen sözün doğruluğundan önce kimin hoşuna gideceği düşünülüyorsa; bir iddianın delili yerine iddia sahibinin cesareti tartışılıyorsa, orada yalnızca siyasî bir sorun yoktur. Orada düşüncenin etrafına görünmez duvarlar örülmeye başlanmıştır.

Ve duvarların yükseldiği yerde kuşların sesi daha gür çıkar.

Kimi zaman bu ses bir kahramanlık türküsüne dönüşür. Kimi zaman milletin bekası adına söylenmiş büyük bir söz gibi sunulur. Kimi zaman da yapılan her iş, söylenen her cümle, alınan her karar, daha sorgulanmadan bir başarı hikâyesinin parçası hâline getirilir. Böylece insanın zihninde tuhaf bir denklem kurulmaya başlanır: Yüksek yerde duran güçlüdür; güçlü olan başarılıdır; başarılı olan haklıdır. Oysa tarih, bu denklemin ne kadar yanlış olduğunu defalarca göstermiştir. Güçlü olmak haklı olmayı, yükseklerde durmak temiz kalmayı, çok alkışlanmak doğru konuşmayı garanti etmez. Bazen en yüksek kürsülerde en büyük yanlışlar savunulur; bazen en gür sesler, en küçük soruların duyulmasını engellemek için yükselir.

Bir de bu hikâyelerin seyircileri vardır.

Onlar çoğu zaman olan biteni uzaktan izler. Kimi gerçekten hayranlık duyar, kimi anlamaya çalışır, kimi şüphelenir ama konuşmaz. Kimi de önündeki ekmeği, çocuğunun geleceğini, evinin kirasını, işinin devamını düşünerek susmayı tercih eder. İnsanları hemen korkaklıkla suçlamak kolaydır. Fakat suskunluğun bütün nedenleri aynı değildir. Bazen insan korktuğu için susar, bazen yorulduğu için, bazen de konuşmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inandığı için. Uzun süre cevapsız kalan sorular, zamanla insanın sesini değil, sesine olan inancını tüketir.

İşte tam bu noktada ninemin nasihatini hatırlıyorum.

"Cıs cıs... Yaklaşma yavrum!"

Çocukken bu sözün içinde bir şefkat vardı. Ateşe dokunma, canın yanar; tehlikeden uzak dur, kendini koru, derdi büyüklerimiz. Ninenin sözü, çocuğun hayatını korumak için söylenirdi. Ne zaman ki aynı nasihat büyümüş insanların düşüncelerine, toplumsal meselelerine ve hakikat arayışlarına taşındı, işte o zaman anlamı değişmeye başladı. Artık mesele ateşten korunmak değildi; bazı sorulardan, bazı isimlerden, bazı meselelerden uzak durmayı öğrenmekti. Çocuğa verilen ihtiyat dersi, yetişkinin zihninde bir itaat alışkanlığına dönüşüyordu.

"Cıs cıs... Oraya yaklaşma!"

"Neden?"

"Sus, yavrum. Başına iş alırsın."

İşte bütün mesele bu iki cümle arasındaki mesafede saklıdır. Bir toplumun geleceği, çocuklarının neden sorusunu sorabilmesine bağlıdır. Çünkü neden sorusunun susturulduğu yerde, yanlışın kendisi büyür; doğruyu arayanın sesi küçülür. Çocuk tehlikeden korunmalıdır, elbette. Ama büyüdüğünde tehlikeyi tanıyabilmesi, adaletsizliği fark edebilmesi, haksızlık karşısında söz söyleyebilmesi de gerekir. Sürekli "yaklaşma" denilerek büyütülen bir insan, bir gün yalnızca tehlikeye değil, sorumluluğa da yaklaşamaz hâle gelir. Böylece korku, kuşaktan kuşağa aktarılan bir terbiyeye dönüşür; insanlar susmayı olgunluk, geri çekilmeyi akıl, görmezden gelmeyi huzur zannetmeye başlar.

Oysa huzur, soruların ortadan kaldırılması değildir. Huzur, soruların korkusuzca sorulabildiği, cevapların delillerle verildiği, hiç kimsenin makamından dolayı ayrıcalık kazanmadığı bir düzenin kurulmasıdır.

Günlüğümün bu sayfasına bir soru daha düşüyorum: Bir memlekette insanlar neden olup biteni konuşmak yerine birbirlerine susmayı öğütler?

Belki de herkes, kendi hayatının kırılganlığını korumaya çalışıyordur. Belki işini kaybetmekten, çevresini karşısına almaktan, ailesini sıkıntıya sokmaktan çekiniyordur. Belki yıllarca konuşup sonuç alamamış, sonunda sesini kendi içine gömmüştür. Ama sebepler ne kadar anlaşılır olursa olsun, sonuç değişmez: Herkes susmayı seçtiğinde, konuşması gerekenlerin alanı genişler. Denetlenmeyen güç, kendi sınırlarını kendisi belirlemeye başlar. Sorgulanmayan başarı, kendisini ahlâkın yerine koyar. Alkış, ölçünün yerini alır. Ve zamanla millet, kendi hayatını belirleyen olayların seyircisine dönüşür.

İşte o zaman "Ye yersen!" sözü bir sofranın etrafında söylenmiş basit bir cümle olmaktan çıkar; toplumsal bir ruh hâlini anlatır. Önüne konulanı sorgulamadan kabul et, sana düşeni al, fazlasını düşünme, demenin kaba ama etkili bir biçimine dönüşür. Birileri sofranın nasıl kurulduğuna, yemeğin nereden geldiğine, kimin ne kadar pay aldığına karar verirken diğerlerine yalnızca önlerindeki tabağa bakmak düşer. Sofranın sahibiyle sofranın misafiri arasındaki fark, zamanla hayatın bütün alanlarına yayılır. Kimi karar verir, kimi kararın sonucunu yaşar. Kimi kaynaklara ulaşır, kimi kaynağın tükenişini seyreder. Kimi yükselişini anlatır, kimi geçinemeyişini açıklamak zorunda kalır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Her sofranın arkasında suç aranmaz; her yükselenin gölgesinde karanlık bulunmaz. Asıl mesele, sofranın kimin tarafından kurulduğu değil, kurulan sofrada adaletin bulunup bulunmadığıdır. Bir toplumda herkes emeğinin karşılığını alabiliyor, kaynaklar hakkaniyetle kullanılıyor, kamu gücü herkesin yararına işletiliyor ve sorular bağımsız biçimde araştırılabiliyorsa, orada başarıdan korkmaya gerek yoktur. Tam tersine, başarı alkışlanır. Fakat kamuya ait imkânların nasıl kullanıldığına ilişkin ciddi sorular ortaya çıktığında, o soruların cevabı alkışla değil, şeffaflıkla verilmelidir. İddiaların doğru olup olmadığı bağımsız incelemeyle belirlenmelidir. Hiç kimse yalnızca güçlü olduğu için suçlanmamalı; hiç kimse yalnızca güçlü olduğu için sorgulanmaktan da muaf tutulmamalıdır.

Bunun adı düşmanlık değil, adalettir.

Ne var ki bazı dönemlerde adaletin en basit talebi bile bir meydan okumaymış gibi algılanır. İnsan, "Bu işin hesabı nedir?" diye sorunca birdenbire kendisini başka bir tartışmanın içinde bulur. Sorunun cevabı yerine soruyu soranın niyeti konuşulur. İddianın delili yerine iddiayı dile getirenin kimliği tartışılır. Meselenin özü bir kenara bırakılır, etrafına sisler çekilir. Sonunda herkes sisin içinde birbirini suçlarken ilk sorunun ne olduğu unutulur.

İşte hicvin görevi tam burada başlar. Hiciv, kimsenin alnına peşinen suç yazmak değildir. Hiciv, herkesin hayranlıkla baktığı sahnenin arkasındaki dekoru göstermektir. Bir kahramanlık hikâyesinin içindeki çelişkiyi fark ettirmek, bir makamın etrafındaki dokunulmazlık duygusunu sarsmak, insanların alıştıkları kelimelere başka bir gözle bakmalarını sağlamaktır. Bazen tek bir kuş, onlarca sayfalık siyasî tartışmadan daha fazla şey anlatır. Bazen bir kaya, bütün bir güç düzeninin sembolüne dönüşür. Bazen de bir ninenin "cıs cıs"ı, bir toplumun kendi kendisine koyduğu görünmez yasağı ele verir.

Kuşa dönelim.

Doğan yükselmiş, kayanın üzerine konmuş, ötüşünü çoğaltmış. Uzaklardan bakanlar onun ne kadar güçlü olduğunu anlatıyor. Bazıları kanatlarının güzelliğini, bazıları bakışının keskinliğini, bazıları da sesinin etkisini övüyor. Oysa aşağıda, kayanın dibinde başka bir hayat sürüyor. Bir insan sabah erkenden kalkıp işe gidiyor. Bir başkası ay sonunu getirebilmek için hesap yapıyor. Bir anne çocuğunun eğitim masrafını düşünüyor. Bir genç, yıllarca okuduğu hâlde geleceğine güvenemiyor. Bir emekli, ömrü boyunca çalıştıktan sonra en sıradan ihtiyaçlarını karşılamak için yeniden hesap yapmak zorunda kalıyor.

Bu insanların hiçbirinin hayatı, bir kuşun yükseklerde uçmasıyla tek başına açıklanamaz. Fakat bir memlekette yükselenlerin hikâyeleri sürekli büyürken sıradan insanların yükleri sürekli ağırlaşıyorsa, aradaki mesafeyi sormak gerekir. Kim hangi imkânlara sahip? Hangi kurallar herkese aynı biçimde uygulanıyor? Kamu gücü kimin yararına kullanılıyor? Başarıyı ölçerken hangi ölçüleri esas alıyoruz? Birilerinin refahı ile toplumun genel refahı arasında nasıl bir ilişki var?

Bu soruların hiçbiri düşmanlık değildir. Bunlar, birlikte yaşamanın asgari şartlarıdır.

Çünkü bir memleket yalnızca yükseklerde uçanlardan ibaret değildir. O memleket, aşağıda toprağı işleyenlerin, taş taşıyanların, çocuk yetiştirenlerin, hastasına bakanların, üretenlerin, öğretenlerin ve hayatı her sabah yeniden kuranların omuzlarında durur. Eğer birileri göğe yükselirken bu insanların sesini duymuyorsa, sorun yalnızca yükseklikte değil, yüksekliğin insana unutturduğu şeylerdedir.

Bir gün gelir, o ses yine yükselir. Belki eskisinden daha güçlü, belki daha süslü, belki daha keskin. Fakat bu kez aşağıdakiler yalnızca sese bakmaz. Kayanın nasıl oluştuğunu, kuşun hangi yuvada büyüdüğünü, kanatlarının hangi rüzgârlarla güçlendiğini, anlatılan başarı hikâyesinin hangi sayfalarının eksik bırakıldığını da merak eder. İşte o zaman eski kelimeler yeni anlamlar kazanmaya başlar. Doğan yalnızca bir kuş olarak kalmaz; doğuşun, yükselişin ve bazen de kendisine sunulan imkânları sorgulamadan sahiplenmenin sembolüne dönüşür. Kaya, yalnızca sert bir zemin olmaktan çıkar; gücün dayandığı yapıyı anlatır. Keskin taş, yalnızca bir alet değildir; hakikatin kimi zaman ne kadar incitici, kimi zaman da ne kadar gerekli olabileceğini hatırlatır. Şahin, yalnızca gökyüzünde süzülen bir yırtıcı değildir; sesin kudretini, kudretin de sorumluluğunu düşündürür.

İsimler de böylece birer kelime olmaktan çıkar, insanın zihninde çağrışımlara dönüşür. Kimi doğuşu, kimi büyümeyi, kimi zenginliği, kimi sertliği, kimi de keskinliği hatırlatır. Bu çağrışımların gerçek insanlara ilişkin bir hüküm olmadığını unutmamak gerekir. Bir soyadı suçun delili değildir; bir kelime, bir insanın karakterini açıklamaya yetmez. Fakat siyaset, sembollerin dilinden de konuşur. İnsan bazen doğrudan söyleyemediği bir şeyi, kelimelerin yan yana gelişinde anlatır. Hicvin ince gücü, bir ismi suçlamakta değil, isimlerin çağrıştırdığı anlamlarla toplumun yaşadığı çelişkiler arasında bir ayna tutmaktadır.

O aynaya bakan herkes kendisinden bir şey bulabilir. Kimi kuşun kanadını, kimi kayanın sertliğini, kimi sofranın bolluğunu, kimi de ninenin nasihatini görür. Fakat asıl mesele, aynada kimi gördüğümüzden önce, aynanın bize neyi gösterdiğidir.

Bugün bu sayfayı kapatırken kendime şunu söylüyorum: Bir memleketin en büyük felaketi, yanlış yapan insanların varlığı değildir. İnsan her yerde yanılır, güç her yerde yozlaşma tehlikesi taşır, çıkar her yerde insanın aklını örtebilir. Asıl felaket, yanlışın araştırılamadığı, iddianın delille sınanamadığı, makamın hesap vermekten kaçabildiği ve vatandaşın soru sormayı tehlikeli bulduğu bir iklimin yerleşmesidir. Çünkü böyle bir iklimde yalnızca adalet yara almaz; doğruyu söylemenin anlamı da aşınır. İnsanlar hakikati aramaktan çok, hangi sözün başlarına iş açmayacağını hesaplamaya başlar.

Sonra ninemizin sesi yeniden duyulur:

"Cıs cıs... Yaklaşma yavrum!"

Bu kez çocuğun elini ateşten çeken şefkatli bir ses değildir yalnızca. Bir toplumun kendi korkularını çocuklarına miras bırakmasının da sesidir. Ama ben bu nasihatin sonuna bir cümle daha eklemek istiyorum:

"Yavrum, ateşe elini uzatma; fakat ateşin neden yakıldığını da sor. Birinin canı yanıyorsa başını çevirme. Birileri yükselirken başkalarının hakkı çiğneniyorsa susmayı marifet sanma. Kanadın güzelliğine hayran olabilirsin ama gölgesinin kimin üzerine düştüğüne de bak."

Çünkü insan olmak, yalnızca kendi canını korumak değildir. Başkasının canının yanmasına alışmamaktır. Huzur, kimsenin konuşmadığı bir sessizlikte değil, herkesin korkmadan konuşabildiği bir adalet ortamında doğar. Bir memleketin gerçek büyüklüğü de göğe yükselen kuşlarının sayısıyla değil, yerde yaşayan insanlarının ne kadar onurlu, güvende ve özgür olduğuyla ölçülür.

Kuşlar yine uçacak. Kayalar yine sert duracak. Şahinler yine ötecek. Bazı sesler yine taşları kesecek kadar keskin, bazı hikâyeler yine insanları hayran bırakacak kadar gösterişli olacak. Zaman, nice ismi yükseltecek, nice ismi unutacak. Fakat bir gün herkesin önüne aynı soru konulacak: Sahip olduğun güçle ne yaptın? Sana emanet edilen imkânı kimin yararına kullandın? İnsanların hayatını kolaylaştırdın mı, yoksa kendi yükselişini onların sessizliği üzerine mi kurdun?

Bu soruların cevabı, ne bir soyadında ne bir unvanda ne de bir kahramanlık türküsünde saklıdır. Cevap, yapılan işlerde, kullanılan imkânlarda, korunan haklarda ve geride bırakılan izlerdedir.

Ve ben günlüğümün son satırına şunu yazıyorum:

Bir memlekette herkes kuşların ötüşünü dinliyor, fakat yerdeki insanların sesini duymuyorsa, orada yalnızca kuşların değil, vicdanların da göç mevsimi gelmiş demektir. Yine de umut vardır. Çünkü kuşların sesi bir gün kesilebilir, kayalar bir gün çatlayabilir, görkemli hikâyeler bir gün unutulabilir; ama hakikati arayan insanın sorusu, cevabını bulana kadar yaşamaya devam eder.

Belki de asıl mesele, kimin göğe yükseldiği değil; gökyüzüne bakarken yerdeki insanı unutmayacak kadar insan kalabilmektir.

Erol Kekeç/13.10.2026/Sancaktepe/İST

12 Ekim 2026 Pazartesi

HUKUKUN ADALETİ Mİ, İKTİDARIN İTİBAR OPERASYONU MU?

 


Bakan Gürlek göreve getirildiğinde bir kesim onu yere göğe sığdıramıyor, yeni bir dönemin başlayacağını, hukukun yeniden itibar kazanacağını anlatıyordu. Ben ise o gün başka bir ihtimale dikkat çektim: Bu atama, çürümüşlüğü artık gizlenemez hâle gelen bir düzenin, kaybettiği güveni yeniden kazanma arayışının sonucu olabilir.


Bugün de aynı yerde duruyorum.

Çünkü mesele yalnızca bir bakanın değişmesi değil, yıllar içinde yıpranan bir iktidarın toplumun gözünde kaybettiği güveni nasıl yeniden kazanmak istediğidir.

Bir iktidar düşünün; kendisini hâlâ ülkenin gördüğü en büyük nimet, en başarılı yönetim olarak anlatıyor. Her fırsatta millete hizmet ettiğini söylüyor. Peki, madem bu kadar başarılı, neden toplumun adalete güveni, geleceğe umudu ve devlete inancı aynı ölçüde güçlenmiyor? Millete hizmet ettiğini söyleyenler, yaptıklarının sonuçlarını neden millete hissettiremiyor?

Bir yönetimin kendisini başarılı ilan etmesi, başarılı olduğunun kanıtı değildir. Kendini adaletin temsilcisi sayması da adil olduğunun delili değildir. Bir iktidarın gerçek karnesini kendi kürsüsünden yaptığı konuşmalar değil, karşısında hakkını arayan vatandaşın ne kadar adalet bulabildiği gösterir.

Benim itirazım tam da burada başlıyor.

Uzun zamandır Türkiye’de yargının bağımsızlığı, kolluk gücünün siyasi etkilerden uzaklığı ve muhaliflere yönelik uygulamalar ciddi tartışma konusu. Her dosyanın kendi delilleriyle değerlendirilmesi elbette şarttır. Ancak mesele yalnızca tek tek soruşturmalar değil, hukuk mekanizmasının herkese aynı mesafede durduğuna toplumun inanıp inanmadığıdır.

Bir vatandaş yönetenleri eleştirdiğinde başına ne geleceğini düşünerek susuyorsa, bir başkası siyasi yakınlığı sayesinde kendisini güvende hissediyorsa burada ciddi bir hukuk ve güven sorunu vardır.

İşte böyle bir dönemde bakan değişikliğini, birkaç dikkat çekici soruşturmayı veya yıllardır gündeme gelmeyen dosyaların yeniden açılmasını, kendiliğinden adaletin yeniden tesis edilmesi olarak sunamazsınız.

Benim sorum açık: Hukuk gerçekten kendi yolunu mu buluyor, yoksa iktidar kaybettiği güveni yeniden kazanmak için hukukun görünürlüğünden mi yararlanıyor?

Bu soruyu sormak, soruşturmaları engellemek değildir. Tam tersine, hukuk devletini ciddiye alan herkesin sorması gereken bir sorudur.

Çünkü bir kişinin soruşturulması suçlu olduğunun kanıtı değildir. İktidara yakın birinin de soruşturulması, bütün düzenin kendisini sorguladığı anlamına gelmez. Asıl ölçü; delillerin niteliği, soruşturmaların şeffaflığı, masumiyet karinesine saygı ve aynı hukuki ölçülerin herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.

Bir iktidar kendi çevresinden birkaç kişiyi soruşturarak bütün geçmişini aklayamaz. Birkaç kişinin hesap vermesi, geri kalan herkesin temize çıktığı anlamına gelmez.

Hukuk, iktidarın gözden çıkardığı birkaç kişinin cezalandırılmasıyla değil, hiç kimsenin siyasi yakınlığı sayesinde dokunulmaz olamayacağı bir düzenin kurulmasıyla güçlenir.

YILLARCA KONUŞULMAYAN DOSYALAR NEDEN ŞİMDİ GÜNDEMDE?

Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının yıllar sonra yeniden tartışmaların merkezine gelmesi, geçmişteki karanlık noktaların sorgulanması ve başka dosyaların da gündeme taşınması elbette önemlidir. Gerçeklerin ortaya çıkmasını, varsa suçların aydınlatılmasını ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesini herkes istemelidir.

Ancak benim sormak istediğim başka: Bu dosyalar neden yıllarca bekledi? Hangi deliller şimdi ortaya çıktı? Daha önce aşılamayan engeller neydi? Soruşturmalardaki değişimin hukuki gerekçesi nedir? Aynı kararlılık geçmişte neden gösterilmedi?

Bir dosyanın raftan indirilmesi kadar, neden o rafta bekletildiğinin açıklanması da önemlidir.

Geçmişte de bu ülkeyi aynı iktidar yönetiyordu. Elbette yeni deliller ortaya çıkabilir, yeni tanıklar konuşabilir, soruşturmalar yeni bir aşamaya geçebilir. Fakat yıllarca ilerlemeyen meselelerin bir anda hareketlenmesi, kamuoyunun zamanlamayı sorgulamasını da doğal kılar.

Benim ölçüm basit: Bir dosyanın açılmasını alkışlamadan önce, nasıl açıldığına; sonuçtan önce delile; açıklamadan önce uygulamanın tutarlılığına bakarım.

Çünkü bazen gerçek bir hesaplaşma yaşanır, bazen de hesaplaşma görüntüsü daha büyük bir düzenin ayakta tutulmasına hizmet eder. Hangisinin yaşandığını anlamanın yolu, kahraman ilan etmek değil, süreci sorgulamaktır.

BİRKAÇ İSİM HESAP VERİNCE DÜZEN TEMİZLENMİŞ Mİ OLUR?

Bugün her yeni soruşturmayı büyük bir temizliğin başlangıcı gibi sunanlar var. Sanki birkaç kişi hesap verince yıllardır biriken bütün sorunlar ortadan kalkacakmış gibi...

Oysa adaletin ölçüsü kaç kişinin gözaltına alındığı, kaç kişinin tutuklandığı değildir. Kimin hangi delille yargılandığı, hangi gerekçeyle serbest bırakıldığı ve aynı kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ben ne muhalif olduğu için birinin suçsuz ilan edilmesini isterim ne de iktidara yakın olduğu için birinin suçlu sayılmasını. İstediğim, hukukun siyasi kimliğe göre şekil değiştirmemesidir.

Sistemin içinde yıllarca görev yapmış bazı isimlerin soruşturulması, o sistemin bütünüyle kendisini sorguladığını göstermez. Bazen kurumlar gerçekten yenilenir; bazen de düzen, kendisini yıpratan birkaç unsuru dışarıda bırakarak ayakta kalmaya çalışır.

Birincisinde hukuk güçlenir, kurumlar bağımsızlaşır, hesap verebilirlik kalıcı hâle gelir. İkincisinde birkaç isim değişir, birkaç dosya açılır, kamuoyuna güçlü mesajlar verilir; fakat karar mekanizmaları ve hesap vermeme alışkanlığı olduğu gibi kalır.

Benim endişem, ikinci ihtimalin birinci ihtimalmiş gibi sunulmasıdır.

Bir ağacın birkaç çürük dalını kesmek, gövdenin sağlam olduğunu kanıtlamaz. Bazen ağacı kurtarmak için budama yapılır, bazen de kuruyan dallar kesilir ki kimse gövdenin çürüdüğünü fark etmesin. Hangisinin yapıldığını anlamak için köklere bakmak gerekir.

Ben de köklere bakıyorum: Yargının bağımsızlığına, kamu gücünün kullanımına, hesap verebilirliğe ve siyasi sorumluluğun sınırlarına...

Ve soruyorum: Bugün kendi çevresindeki bir kişiyi soruşturan irade, dün aynı konuda neden sessizdi? Yarın da aynı ölçüyle hesap vermeye hazır mı? Hukuk, siyasi ihtiyaç doğduğunda mı hatırlanıyor, yoksa iktidarın da sınırlarını çizen kalıcı bir ilke mi?

Cevap burada saklı.

BAZILARI GÖZDEN ÇIKARILIR, DÜZEN YERİNDE KALIR

Siyasette bazı isimler bir dönem vazgeçilmez sayılır, şartlar değişince gözden çıkarılır. Kimi görevden alınır, kimi başka bir makama geçer, kimi sessizliğe çekilir, kimi yeniden karşımıza çıkar. Her değişikliğin arkasında mutlaka gizli bir plan bulunduğunu söylemek doğru değildir. Fakat siyasi sonuçları ve zamanlamayı sorgulamak da kimsenin tekelinde değildir.

Tunceli Valisi üzerinden başlayan tartışmalara da bu çerçevede bakıyorum. Bir kamu görevlisi hakkında ciddi iddialar varsa bunlar delilleriyle araştırılmalıdır. Soruşturma suçun kanıtı değildir; makam sahibi olmak da kimseyi hukukun dışına çıkarmaz.

Ancak bir kişi hakkında yıllarca konuşulmazken bir anda soruşturma başlatılıyorsa, kamuoyunun değişen koşulları sormaya hakkı vardır: Deliller mi değişti, hukuki değerlendirme mi, siyasi şartlar mı?

Benim dikkat çektiğim, yalnızca bazı isimlerin görevden düşmesi değil; bu değişimlerin hangi kurumsal düzeni dönüştürdüğü ve hangi ilişkileri olduğu gibi bıraktığıdır.

Çünkü bazen bir kişi gider, düzen kalır. Bir makam değişir, alışkanlıklar değişmez. Birkaç isim tartışmanın merkezine yerleştirilir ve toplum onlara bakarken asıl sorular arka planda kalır.

Ben yalnızca kimlerin tasfiye edildiğine değil, kimlerin yerinde kaldığına da bakıyorum. Yalnızca kapanan kapılara değil, açılan yeni kapılara da...

Bazı isimlerin başka ülkelerde veya yeni görevlerde karşımıza çıkması da ancak somut bilgilerle değerlendirilebilir. Her görevlendirme ödül, her görevden ayrılma ceza değildir. Fakat siyasi ilişkilerin ve sorumlulukların nasıl dağıtıldığını sorgulamak kamuoyunun hakkıdır.

Benim derdim isimleri gelişigüzel suçlamak değil, isimler değişirken düzenin gerçekten değişip değişmediğini anlamaktır.

SON SÖZÜM,MESELE GÜRLEK DEĞİL, HUKUKUN KENDİSİDİR

Bugün de aynı yerde duruyorum. Bakan Gürlek’in göreve getirilmesini, tek başına adaletin yeniden tesis edildiğinin kanıtı olarak görmüyorum. Açılan dosyaları da peşinen siyasi operasyon ilan etmiyorum. Her ikisini de delilleri, hukuki güvenceleri ve bütün uygulamayla kurdukları ilişki üzerinden değerlendiriyorum.

Benim için esas mesele kimin kahraman ilan edildiği değil, kimin hangi delille hesap verdiğidir. Kimin görevden alındığı değil, sistemin hangi kurallarının değiştiğidir. İktidarın kendi içinden birkaç kişiyi soruşturması değil, kendisini de bağımsız hukuki denetime açık tutup tutmadığıdır.

Gerçek bir temizlik isteniyorsa geçmişteki ihmallerin üzerine gidilmeli, cevapsız sorular aydınlatılmalı ve hukuk herkese aynı biçimde uygulanmalıdır. Yalnızca siyasi bakımdan elverişli isimlerin değil, kim olursa olsun sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi sağlanmalıdır.

Aksi hâlde toplumun önüne birkaç isim koyup, "Bakın, kendi adamımızı bile harcıyoruz; demek ki her şey yolunda" demek, güven tesis etmek değil, güven kaybını yönetmeye çalışmaktır.

Bir iktidar, kendi çevresindeki bazı isimleri gözden çıkararak kendisini aklayamaz. Birkaç dosyayı açarak geçmişin bütün sorumluluğundan kurtulamaz. Birkaç kişinin hesap vermesiyle kendisini hukukun üzerinde konumlandıran anlayışı ortadan kaldıramaz.

Adalet, iktidarın kendisi hakkında vereceği bir temize çıkma kararı değildir. Adalet, iktidarın da uymak zorunda olduğu evrensel bir ilkedir.

Ben kişilerin değil, ilkelerin tarafındayım. Kim yaparsa yapsın yanlışın karşısındayım. Kim olursa olsun hukukun önünde eşit olmasını istiyorum. Hiçbir siyasi hesabın, bu ülkenin adalet ihtiyacını kendi iktidarını kurtarmanın aracına dönüştürmesine razı değilim.

Çünkü bir ülkenin temizliği, iktidarın kendi içinden birkaç kişiyi çöpe atmasıyla değil, o çöplüğü meydana getiren şartları ortadan kaldırmasıyla başlar.

Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum: Mesele gerçekten devleti temizlemek mi, yoksa devlete duyulan güveni yeniden kazanarak mevcut düzeni ayakta tutmak mı?

Bu sorunun cevabını alkışlar değil, deliller; açıklamalar değil, uygulamalar; kahramanlık hikâyeleri değil, hukukun herkese aynı biçimde işlemesi verecek.

Çünkü çürüme birkaç dala inmişse budama yeterlidir. Ama köklere kadar inmişse birkaç dalı kesmek ağacı kurtarmaz; yalnızca çürümeyi bir süre daha görünmez kılar.

Erol Kekeç/11.10.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!