1 Kasım 2026 Pazar

Vahyin Önüne Geçenler

 


Kutsallaştırılan Otorite ve Siyasetin Gölgesinde Din

Bir düşünün…

Allah'ın elçisi Hz. Muhammed, Kur'an'ın ifadesiyle insanlara açıkça şöyle sesleniyor:

"Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım." (En'âm 6/50)

Bir peygamber düşünün ki Allah'ın kendisine bildirmediği gaybı bilmediğini söylüyor. Allah'ın hazinelerinin kendi elinde olmadığını, kendisinin de Allah'ın vahyine uyan bir insan olduğunu açıklıyor.

Şimdi dönüp etrafımıza bakalım.

Peygamberin bile kendisi için ileri sürmediği yetkileri, bugün bazı dinî otoriteler adına başkaları nasıl oluyor da bu kadar rahat dağıtabiliyor?

Birileri çıkıyor, şeyhinin gaybı bildiğini söylüyor. Bir başkası, gavsının müridini dünyanın öbür ucundan gördüğünü anlatıyor. Kimisi öldükten sonra da müridlerinin imdadına yetiştiğine inanıyor. Kimi su üzerinde yürütüyor, kimi havada uçuruyor. Kimi de cennetin kapısına kadar gidip müridlerini oradan içeri sokacak bir yetkiye sahip olduğunu iddia ediyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Allah'ın elçisi bile kendisine böyle bir yetki tanımazken, bu yetki belgelerini kim hazırlıyor? Hangi ayetten, hangi vahiyden, hangi ilahî izinden alıyorlar?

Herhalde gökten yeni bir vahiy bürosu açıldı da bizim haberimiz olmadı!

Üstelik bu büroda görev yapanların yetkileri de oldukça geniş. Bir bakıyorsunuz gaybı biliyorlar, bir bakıyorsunuz uzaktan müdahale ediyorlar, bir bakıyorsunuz ölümleri aşmışlar, bir bakıyorsunuz cennet kapısında özel kontenjan ayarlıyorlar.

Peygamberin "Ben ancak bana vahyolunana uyarım" dediği yerde, bunların bazı takipçileri "Bizim şeyhimiz isterse her şeyi yapar" diyebiliyor.

Ne büyük bir yetki genişlemesi!

Peki, bu genişleme Kur'an'da mı oldu, yoksa insanların zihninde mi?

Allah ile kul arasına kim girdi?

Kur'an'ın temel çağrısı son derece açıktır: Kulluk yalnızca Allah'a yapılır. Dua Allah'a yöneltilir. Gaybın bilgisi Allah'a aittir. Hiç kimse Allah'ın yanında bağımsız bir kudret sahibi değildir.

Zümer suresinin 3. ayetinde, Allah'tan başka birtakım veliler edinenlerin, "Biz onlara yalnızca bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" şeklindeki gerekçeleri aktarılır.

İşte tehlikenin başladığı yer burasıdır.

İnsan Allah'a doğrudan yönelmek yerine bir insanın manevi nüfuzuna bağımlı hâle getiriliyorsa, onun rızasını Allah'ın rızasının önüne koyuyorsa, kurtuluşunu o kişinin himmetine bağlı görüyorsa burada ciddi bir inanç ve otorite sorunu vardır.

Tevbe suresinin 31. ayeti de din adamlarını ve dinî otoriteleri Allah'ın dışında rabler edinme meselesine dikkat çeker.

Burada mesele bir insana saygı göstermek, bir âlimden yararlanmak veya tecrübeli birinden nasihat almak değildir. Bunların hepsi mümkündür.

Mesele, bir insanın sözünün sorgulanamaz hâle getirilmesidir.

Mesele, şeyhin yanlış yapmayacağına inanılmasıdır.

Mesele, Allah'ın kitabının önüne bir insanın yorumunun geçirilmesidir.

Mesele, bir müridin Allah'ın rızasını ararken şeyhinin hoşnutluğunu daha önemli görmeye başlamasıdır.

Bir insan size Kur'an'ı anlatabilir ama Allah adına hüküm dağıtamaz. Size iyiliği tavsiye edebilir ama cennetin tapusunu cebinde taşıyamaz. Sizi Allah'a yönlendirebilir ama Allah ile aranızda vazgeçilmez bir kapı bekçisine dönüşemez.

Allah'a kulluk etmek için bir insanın özel iznine, manevi kefaletine veya tarikat üyelik kartına ihtiyacımız yoktur.

Keramet başka, dokunulmazlık başka!

Burada bir ayrımı da doğru yapmak gerekiyor.

İslam düşüncesinde keramet konusu tarih boyunca tartışılmıştır. Allah'ın bazı kullarına olağanüstü bir lütufta bulunabileceğine inanan âlimler vardır. Fakat böyle bir inanç, herhangi bir şeyhin her iddiasını doğru kabul etmeyi, ona gayb bilgisi atfetmeyi veya dinî dokunulmazlık tanımayı gerektirmez.

Bir olayın olağanüstü olduğunun anlatılması, o kişinin Allah katında özel bir yetki belgesine sahip olduğunu kanıtlamaz.

Bir insanın su üzerinde yürüdüğünü iddia etmek başka, o insanın Allah'ın izni olmadan dahi başkalarının hayatına müdahale edebileceğini söylemek başkadır.

Bir insanın iyi bir kul olduğuna inanmak başka, onun ölmüş olmasına rağmen her müridinin yardım çağrısını duyduğunu ve istediği anda yetiştiğini kesin bir dinî gerçek gibi sunmak başkadır.

Bir de işin en tehlikeli tarafı var:

Bu iddiaların sorgulanmasına izin verilmemesi.

"Şeyh bilir."

"Sen onun makamını anlayamazsın."

"Senin aklın ermez."

"Bu işler zahir ilmiyle anlaşılmaz."

Böylece aklını kullanmak isteyen insan cahil, soru soran insan edepsiz, itiraz eden insan da maneviyattan nasibini almamış biri ilan ediliyor.

Ne güzel düzen!

İddianın sahibi konuşuyor, delilin sahibi susuyor. Şeyh hüküm veriyor, mürid sorgulamıyor. Kur'an masanın üzerinde duruyor ama kararlar başka bir makamdan çıkıyor.

Ömer Hayyam bugün yaşasaydı herhâlde şöyle sorardı:

"Tanrı'ya giden yol bu kadar dar mıydı ki,
Araya bu kadar kapı bekçisi koydunuz?"

Şeyhin manevi gücü, siyasetin oy hesabı!

Şimdi meselenin dinî boyutundan çıkıp siyasi boyutuna bakalım.

Çünkü bu anlayışların toplumda yaygınlaşması yalnızca insanların inanç dünyasındaki yanlışlarla açıklanamaz. Bu yapıların toplumsal örgütlenme biçimleri, ekonomik imkânları, siyasi ilişkileri ve kamusal görünürlükleri de üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.

Siyasetçinin de kendine göre bir hesabı var.

Bir cemaatin binlerce mensubu varsa, bir tarikatın geniş bir sosyal ağı bulunuyorsa, bir şeyhin sözüyle insanların önemli bir bölümünün siyasi tercihlerinin etkilenebileceği düşünülüyorsa, siyasetçi açısından bu yapılar yalnızca dinî topluluk olmaktan çıkıp aynı zamanda birer toplumsal güç odağı hâline gelebilir.

İşte burada karşılıklı menfaat ihtimali ortaya çıkıyor.

Siyasetçi toplumsal destek arıyor. Dinî yapı kamusal alanda tanınma, itibar ve muhataplık kazanabiliyor. Siyasetçi bir ziyaret gerçekleştiriyor, şeyhle fotoğraf veriyor, ortak bir etkinlikte bulunuyor. Cemaat mensupları da bu görüntüyü kendi liderlerinin toplum ve devlet nezdindeki konumunun tasdiki olarak okuyabiliyor.

Böylece bir fotoğraf, sıradan bir fotoğraf olmaktan çıkıp manevi otoritenin siyasi meşruiyetine dönüşebiliyor.

Siyasetçi, "Biz bütün toplum kesimleriyle görüşüyoruz" diyebilir. Bu, demokratik siyasette kendi başına yanlış değildir. Fakat görüşmenin şeffaflığı, verilen mesajlar, kamu imkânlarının kullanılıp kullanılmadığı ve karşılıklı beklentiler önemlidir.

Asıl sorulması gereken şudur:

Bir siyasetçi bir şeyhi ziyaret ettiğinde, orada yalnızca bir vatandaşla mı görüşmektedir, yoksa arkasında bulunduğu düşünülen toplumsal oy gücüyle de mi ilişki kurmaktadır?

Bir şeyh siyasi iktidarla yakın görüntü verdiğinde, bu görüntü kendi mensuplarına hangi mesajı taşımaktadır?

Bir siyasetçi o kişinin dinî iddialarını sorgulamadan onu kamusal alanda sürekli yücelttiğinde, farkında olmadan veya bilerek o otoritenin güçlenmesine katkı sağlamış olmuyor mu?

Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorulardır.

Türkiye'de dinî gruplarla siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen akademik araştırmalar da bu konunun yalnızca varsayımdan ibaret olmadığını, farklı dönemlerde ve farklı yapılar üzerinden incelenmiş gerçek bir toplumsal olgu olduğunu gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında yayımlanan, 12 ilde 2.579 seçmenin değerlendirildiği bir araştırmada, bazı cemaat önderlerinin mensuplarının siyasi tercihlerini etkileyebildiği ve bazı üyelerin bu yönlendirmeler doğrultusunda oy kullandığı tespit edilmiştir.

  "https://dergipark.org.tr/en/pub/sutad/article/187031"

2021 yılında Menzil cemaati üzerine hazırlanan bir doktora çalışması da dinî kimlik, cemaat içi güven ve ortak aidiyetin siyasi tercihlerin şekillenmesindeki rolünü incelemiştir. Çalışma, mensupların siyasi tutumlarının ve oy davranışlarının cemaat kimliğiyle ilişkisini ortaya koymaktadır. 

https://openaccess.izu.edu.tr/entities/publication/f5f85c73-5cef-41d1-969e-2aa2de13ede5">Akademik çalışma</a>.

İskenderpaşa Cemaati üzerine 2023 yılında yayımlanan bir başka araştırma ise farklı dönemlerde cemaatin siyasi partilerle kurduğu ilişkileri ele almaktadır. 

"https://dergipark.org.tr/tr/pub/diclesosbed/article/1264837">Araştırma</a>.

Demek ki dinî grupların siyasi etkisi, akademik olarak da incelenen bir meseledir.

Ancak burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor: Bir cemaatin mensuplarının siyasi tercihleri üzerinde etkili olması, bütün mensupların aynı yönde oy kullandığını veya bütün siyasi temasların çıkar karşılığı kurulduğunu kanıtlamaz. Her ilişki kendi belgeleri, açıklamaları ve sonuçları üzerinden değerlendirilmelidir.

Fakat bu ihtimalin varlığı bile siyasetin önüne önemli bir sorumluluk koymaktadır.

Çünkü siyasetçi, toplumun inançlarını korumakla değil, toplumun tamamına eşit ve adil hizmet etmekle yükümlüdür.

Bir şeyhin kaç müridi olduğuna göre değil, hukukun karşısında herkesin eşit olduğuna göre hareket etmelidir.

Görünürlük, meşruiyet üretmenin aracına dönüşebilir mi?

Bir dinî liderin devlet protokolünde ağırlanması, resmî törenlerde öne çıkarılması veya siyasi aktörlerle birlikte görüntülenmesi tek başına hukuka aykırılık ya da çıkar ilişkisi kanıtı değildir.

Ancak bu görüntüler sürekli tekrarlandığında toplumda farklı bir algı oluşabilir:

"Demek ki bu kişi devletin de itibar ettiği, söylediklerinin sorgulanmaması gereken özel bir şahsiyettir."

İşte tehlike burada başlıyor.

Bir insanın dinî görüşü, siyasi gücün gölgesinde toplumsal doğruluk belgesi kazanamaz.

Bir şeyhin fotoğrafının bir bakanla yan yana çekilmiş olması, onun gaybı bildiğini kanıtlamaz. Bir siyasetçinin bir tarikat mensubuyla aynı sofraya oturması, o kişinin cennet üzerinde yetkisi bulunduğunu göstermez.

Devletin görevi herhangi bir dinî liderin manevi makamını tasdik etmek değildir. Devletin görevi yurttaşların inanç ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almak, hukuku eşit uygulamak ve kamu kaynaklarını denetlemektir.

Dahası, dinî yapıların mali ve idari faaliyetleri de bu tartışmanın dışında tutulamaz.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün açıklamalarına göre vakıfların gelirleri, malları, işletmeleri ve mali tabloları denetime tabidir. Diyanet'in de dernek ve vakıflara bütçesinden yardım yapılmasına ilişkin bir yönergesi bulunmaktadır. Bu düzenleme, yardımların kamu yararı amacıyla yapılması, kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesini öngörmektedir.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir şeyhin ne söylediği değildir. O yapının nasıl örgütlendiği, gelirlerinin nereden geldiği, hangi faaliyetleri yürüttüğü ve kamu kaynaklarıyla ilişkisinin ne olduğu da önemlidir.

https://www.vgm.gov.tr/vakif-islemleri/vakif-nasil-kurulur-/vakiflarin-denetimi

https://hukukmusavirligi.diyanet.gov.tr/Documents/Y%C3%B6nerge.pdf

Şimdi soralım:

Milyonlarca liralık bağışların toplandığı, taşınmazların edinildiği, yurtların, okulların, şirketlerin ve çeşitli işletmelerin bulunduğu bir dinî yapının mali işleyişi ne kadar açık?

Bağış yapan insan parasının nereye gittiğini görebiliyor mu?

Bu yapının yöneticileri hesap veriyor mu?

Kamu kurumlarıyla yapılan işbirlikleri hangi ölçütlere dayanıyor?

Kamu kaynakları kullanılıyorsa bunun topluma açıklanabilir bir gerekçesi var mı?

Bir vakıf veya dernek hukuka uygun faaliyet gösteriyorsa zaten şeffaflıktan korkmamalıdır.

Allah adına konuştuğunu söyleyenlerin, insanların parasının hesabını vermekten kaçınması nasıl açıklanabilir?

Asıl ifsat, insanın aklını teslim alarak başlıyor

Bir toplumu bozmanın en etkili yolu, insanlara doğrudan kötülüğü sevdirmek değildir. Bazen kötülüğü iyilik gibi, itaati kulluk gibi, sorgulamayı edepsizlik gibi, şahsa bağlılığı da Allah'a bağlılık gibi göstermektir.

İnsan bir süre sonra kendi aklını kullanmaktan korkar.

Şeyhinin yanlışını görse de söyleyemez. Çünkü karşı çıkarsa manevi kazancını kaybedeceğinden korkar.

Bir haksızlık görür ama konuşamaz. Çünkü bağlı olduğu yapının itibarı zedelenecektir.

Bir siyasi yanlışla karşılaşır ama eleştiremez. Çünkü şeyhinin desteklediği siyasi yapıya itiraz etmek, kendi dünyasında şeyhine itiraz etmekle aynı hâle gelmiştir.

Böylece insanın vicdanı, bir başka insanın iradesine teslim edilir.

Oysa Allah'ın insana verdiği akıl, kullanılmasın diye verilmedi.

Kur'an defalarca düşünmeyi, akletmeyi, sorgulamayı, delil getirmeyi ve hakikate uymayı emreder.

Bir insanın Allah'a yakınlığının ölçüsü, başka bir insanın önünde ne kadar eğildiği değildir. Adaletidir, ahlakıdır, dürüstlüğüdür, merhametidir ve hakikate bağlılığıdır.

Bir şeyhin çevresinde binlerce insan toplanabilir. Fakat binlerce insanın bir araya gelmesi, orada anlatılan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez.

Kalabalık, hakikatin delili değildir.

Yoksa bir zamanlar Firavun'un da etrafında kalabalıklar vardı!

Şair Eşref'in diliyle soralım-Bu yetki belgelerini kim bastı?

Ey gaybın kapısını açanlar!
Ey müridini ölümün ötesinden kurtaranlar!
Ey cennetin kapısında isim listesi tutanlar!

Bir de bize şu belgelerinizi gösterin bakalım.

Peygamberin kendisine tanımadığı yetkileri siz nereden aldınız?

Allah'ın elçisi gaybı bilmediğini söylerken sizin gayb defteriniz hangi makamda tasdik edildi?

Allah'ın hazineleri benim yanımda değil derken, sizin hazinelerinizin anahtarı kimin eline verildi?

Müridlerinizi cennete götürme yetkiniz varsa, bu yetkiyi size kim verdi?

Bir de siyasetçilerimize soralım:

Siz bu olağanüstü yetenekleri nerede keşfettiniz?

Bir insanın dini bilgisi, ahlakı ve topluma katkısı yerine etrafındaki kalabalığa bakarak mı itibar veriyorsunuz?

Yoksa sandığa giden yolların haritasını mı çıkarıyorsunuz?

Bir şeyhin manevi makamını ölçen cihazınız varsa, onu da kamuoyuna açıklayın. Belki TÜBİTAK'a gönderir, bilim dünyasına da bir katkı sağlarsınız!

Yalnız dikkat edin, cihazın ibresi mürid sayısına göre değil, hakikate göre çalışsın.

Çünkü dinin ölçüsü kalabalık değil, delildir.

Peki, bütün bunlar karşısında devletin sorumluluğu nedir?

Devlet, insanların inanma özgürlüğüne müdahale etmemelidir. İnsanlar bir araya gelebilir, ibadet edebilir, dinî eğitim faaliyetleri yürütebilir, yardımlaşabilir ve inançlarını yaşayabilir.

Fakat hiçbir dinî yapı hukukun üzerinde değildir.

Hiçbir şeyh devletin denetiminden muaf değildir.

Hiçbir cemaat kamu kaynaklarını hesap vermeden kullanma ayrıcalığına sahip değildir.

Hiçbir siyasi iktidar, oy hesabıyla dinî otoriteleri sorgulanamaz hâle getirmemelidir.

Hiçbir dinî lider, mensuplarının vicdanını kendi siyasi tercihlerine teslim etmemelidir.

Devletin görevi dinî grupların manevi iddialarını onaylamak değil, bütün vatandaşların hukukunu korumaktır.

Bir siyasi iktidar, kendisine destek veren dinî yapının yanlışını görmezden gelirse, bunun bedelini yalnızca o yapının mensupları ödemez. Toplumun tamamı öder.

Çünkü dinin siyasete araç edilmesi, siyasetin de dinî otorite üzerinden meşruiyet devşirmesi, sonunda hem dinin ahlaki itibarına hem de devletin tarafsızlığına zarar verebilir.

İşte bu nedenle mesele birkaç şeyhin uçtuğuna, kaçtığına, su üzerinde yürüdüğüne inanan insanların meselesi değildir.

Mesele, bir toplumun hakikati arama yeteneğinin zayıflatılmasıdır.

Mesele, Allah'ın kitabının önüne insan iradesinin geçirilmesidir.

Mesele, Allah'a kulluğun bir insana bağımlılığa dönüştürülmesidir.

Son olarak, Peygamberin sınırını aşanlara bir ayet yeter!

Benim bütün bu tartışmalar karşısında dönüp baktığım yer yine Kur'an'dır.

En'âm 50'de Allah'ın elçisi kendi yetki sınırını açıklıyor.

A'râf 188'de de kendisinin Allah dilemedikçe kendisine bile fayda veya zarar verme gücüne sahip olmadığını, gaybı bilseydi daha çok hayır elde edeceğini ve kendisine kötülük dokunmayacağını bildiriyor.

Şimdi bu iki ayetin karşısında, kendisine her türlü manevi yetkiyi yakıştıran anlayışların ne kadar dikkatli olması gerektiğini düşünelim.

Peygamberin bile kendisine tanımadığı bir yetkiyi bir şeyhe tanıyan insan, aslında neyi savunduğunu yeniden düşünmelidir.

Bir dinî liderin sözü Kur'an'ın önüne geçiyorsa, orada kulluk ile bağlılık birbirine karıştırılmıştır.

Bir insanın rızası Allah'ın rızasının önüne geçiyorsa, orada kulluk tehlikeye girmiştir.

Bir siyasi iktidar bu anlayışları kendi menfaatleri uğruna sorgulamıyorsa, orada kamu sorumluluğu da tartışılmalıdır.

Bizim ihtiyacımız yeni gavslar, yeni kurtarıcılar, yeni cennet dağıtıcıları değildir.

Bizim ihtiyacımız, Allah'ın kitabını okuyabilen, aklını kullanabilen, vicdanını kimseye kiraya vermeyen, adaleti şeyhinin, hocasının, partisinin ve kendi çıkarının üstünde tutabilen insanlardır.

Çünkü din, insanı başka bir insanın kölesi yapmak için gelmedi.

İnsanı yalnızca Allah'a kul, bütün insanlara karşı adil ve özgür kılmak için geldi.

Peygamberin bile kendisine tanımadığı yetkileri şeyhine tanıyan bir insan, önce inancını değil, inancının kaynağını sorgulamalıdır.

Ve son olarak şu soruyu sormadan geçemiyorum:

Allah'ın elçisi "Ben ancak bana vahyolunana uyarım" derken, siz kimin sözünü vahiyden üstün tutuyorsunuz?

Allah'ın kitabı önünüzde dururken, sizi başka hangi kapıda bekletiyorlar?

Bahadır Hataylı/31.10.2026/Sancaktepe/İST

31 Ekim 2026 Cumartesi

KARAYEL ESİYOR, KULE VİNÇLER TAKIRDIYOR!

 


Bir köy hikâyesinden Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine bakış

Rahmetli amcamın köyde kendine özgü bir hava tahmin yöntemi vardı.

Güz mevsimi yaklaşırken dışarı çıkar, başındaki külahı çıkarır, başını şöyle bir kaşır, etrafı süzer, sonra da rüzgârın yönüne bakarak hükmünü verirdi:

"Bu sene kış çok çetin geçecek!"

Biz de merakla sorardık:

"Amca, nereden biliyorsun?"

"Oğlum," derdi, "rüzgâr Poyraz'dan esmeye başladı. Siz şu aradaki serin havalara aldanmayın. Garbiden, meltemden gelen rüzgâr başka; Poyraz'ın rüzgârı başka. Hele bir de Karayel'e dönerse iş değişir. Öyle bir eser ki yalnızca kışı değil, baharı da tarumar eder. Pamuk ekeceğimiz zamanı bile şaşırırız. Bu sene tarlada hesabımızı ona göre yapın."

Amcamın bu sözleri yıllarca hafızamda kaldı.

Şimdi dönüp Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine baktığımda, nedense o günleri hatırlıyorum.

Çünkü artık bu memlekette garbiden tatlı tatlı esen rüzgârların, insanın yüzünü okşayan meltemlerin hükmü kalmadı gibi.

Poyrazı da geçtik!

Karayel esiyor!

Hem de öyle hafiften değil. Önüne ne çıkarsa savuracak, yıllardır yerinden kıpırdamaz zannedilen yapıları sarsacak bir karayel…

İşin ilginç tarafı, bu rüzgârın yaklaştığını herkes hissettiği hâlde bazıları hâlâ gökyüzüne bakıp güneşli hava tahmini yapıyor.

Memleketin dört bir yanında kule vinçler yükselmiş. Kimisi bir makamın tepesine kurulmuş, kimisi bir koltuğun üzerine kondurulmuş, kimisi de zembille yukarı taşınmış.

Bir bakıyorsunuz, dün adı sanı bilinmeyen biri bugün memleketin kaderine yön verecek konumda!

Nasıl yükseldiğini soran olursa cevap hazır:

"Takdir-i ilahi!"

Nasıl geldiğini sorarsanız:

"Bizim büyük başarımız!"

Kimin taşıdığını sorarsanız:

"Milletimizin teveccühü!"

Ama nedense o kuleye hangi merdivenden çıktığını, hangi vinçle taşındığını, kimin halat tuttuğunu kimse anlatmıyor.

Kuleye çıkan kendisini göğe yükselmiş sanıyor. Hatta bir müddet sonra aşağıdaki insanları da küçük görmeye başlıyor.

Oysa kule vinçlerin bir özelliği vardır: Yüksekte dururlar ama kendi başlarına ayakta durmazlar. Bir dengeye, zemine, bağlantıya ve mühendislik hesabına ihtiyaç duyarlar.

Siyasette de böyledir.

Bir insanı, bir kadroyu, bir anlayışı yukarı taşıyan şey yalnızca kendi gücü değildir. Toplumun güveni, insanların rızası, adalet duygusu ve kurulan düzenin dayanaklarıdır.

Bunlar zayıflamaya başladığında önce küçük sesler duyulur.

Takır… takır… takır…

Ama kulede oturanlar bu sesleri fırtınanın habercisi olarak değil, kendilerine alkış tutulması olarak yorumlarlar.

Hatta içlerinden biri dönüp şöyle der:

"Arkadaşlar, yukarıda biraz ses var ama merak etmeyin, sistem çalışıyor!"

Bir başkası hemen açıklama yapar:

"Bu sesler dış güçlerin oyunudur. Kulemiz son derece sağlamdır!"

Öteki de televizyonlara çıkar:

"Bu rüzgârı biz estiriyoruz!"

Oysa rüzgârın kimin tarafından estirildiğiyle değil, hangi yönden geldiğiyle ilgilenmek gerekir.

Çünkü doğanın kimseye makam mevki borcu yoktur. Siyasetin de toplumun sabrını sonsuza kadar tüketme ayrıcalığı bulunmaz.

Bir zamanlar kendilerini vazgeçilmez sananlar, bir gün toplumun değişen beklentileriyle karşılaştıklarında şaşkınlığa düşerler.

Çünkü insanları yukarı taşımak için kullanılan mekanizmalar, şartlar değiştiğinde aynı insanları aşağıya indirecek araçlara dönüşebilir.

İşte benim bugün Türkiye'nin siyasi ve toplumsal ikliminde gördüğüm mesele biraz da budur.

Elbette her rüzgâr fırtınaya dönüşmez, her sallanan kule yıkılmaz. Ama hiçbir kule de sırf yüksek olduğu için sağlam değildir.

Üstelik mesele yalnızca yukarıdakilerin düşmesi de değildir. Asıl mesele, o kulelerin altında kalan toplumun ne kadar zarar göreceğidir.

Çünkü siyasi hesapların bedelini çoğu zaman aşağıdakiler öder. Kulede oturanlar manzarayı seyrederken, aşağıda yaşayanlar geçim derdini, adaletsizliği, umutsuzluğu ve belirsizliği taşır.

Rahmetli amcamın bir sözü daha vardı:

"Oğlum, aşağıda duran düşerse bir yerini incitir, kalkar, üstünü silker, yeniden yürür. Ama yüksekten düşenin hâli başka olur. Düşüşü de büyük olur, gürültüsü de!"

Şimdi bu sözü düşündükçe, insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor:

Yukarıya çıkarken halkın omuzlarını basamak yapanlar, aşağı inerken de aynı halkın omuzlarına mı tutunacaklar?

Yıllarca kendilerini taşıyan insanların sesini duymayanlar, kule sallanmaya başladığında o sesleri duyabilecekler mi?

Ve en önemlisi, yıllarca sağlam zannettikleri yapının aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için illa Karayel'in esmesini mi bekleyecekler?

Benim kanaatim şu: Bir ülkenin geleceği, yalnızca kimin hangi koltukta oturduğuyla ölçülmez. O koltuğun altında nasıl bir adalet düzeni kurulduğuyla ölçülür.

Çünkü makamlar geçicidir, toplum kalıcıdır. Koltuklar el değiştirir, kuleler sökülür, rüzgâr yön değiştirir. Ama yapılanların hesabı bir şekilde toplumun hafızasında kalır.

Rahmetli amcam bugün yaşasaydı, herhâlde yine külahını çıkarır, başını bir güzel kaşır, etrafına bakar ve şöyle derdi:

"Ula oğlum, ben size demedim mi? Bu sene kış çetin geçecek diye! Siz hâlâ havanın sıcaklığına bakıyorsunuz. Ben size rüzgârın yönünü söylüyorum!"

Ben de herhâlde ona şöyle cevap verirdim:

"Amca, mesele artık yalnızca kışın çetin geçmesi değil. Bizim memlekette bazıları kuleyi göğe kadar dikti ama temelini nereye attığını unuttu. Şimdi Karayel esiyor. Kuleler takırdıyor. Tepedekiler hâlâ manzarayı seyrediyor. Galiba birazdan manzara değişecek!"

Ve sanırım amcam son bir kez başını sallayıp şu cevabı verirdi:

"Oğlum, rüzgârın şakası olmaz. Hele insan kendi yükseldiği yüksekliği kendi gücü zannederse, düşerken gökyüzünü de suçlar, yeri de!"

Bahadır Hataylı/30.10.2026/Sancaktepe/İST

25 Ekim 2026 Pazar

BİZE HAYAT VERECEK ÇAĞRIYA NE OLDU?

 

İslam coğrafyasına bir yüzleşme çağrısı

Allah, “Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyun” buyuruyor. Ardından Kur’an, insanın yalnızca kendi kurtuluşunu düşünerek mazlumların acısına sırt çevirmesine izin vermeyen sarsıcı bir soru soruyor:

“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar; bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı gönder!’ diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ 4:75)

Bu iki ayeti yan yana koyup bugün İslam coğrafyasına baktığımızda, insanın boğazına bir düğüm oturuyor. Çünkü mesele artık yalnızca bir ayetin okunup okunmaması değil; okunan ayetin hayata geçirilip geçirilmemesidir. Mesele, Allah’ın çağrısının minberlerden yükselip hayatın dışında bırakılması; mazlumların feryadının duyulup siyasi hesapların gürültüsü içinde boğulmasıdır.

Allah bize hayat veren bir çağrıdan söz ediyor. Peki, hayat veren nedir? Bir zalimin karşısında susmak mı, yoksa zulmün karşısında adaleti ayakta tutmak mı? Güçlü olanın sofrasında yer bulmak mı, yoksa sofrasından kovulan açın hakkını savunmak mı? Başımıza bir kötülük gelmesin diye haksızlığa göz yummak mı, yoksa bedeli ne olursa olsun hakikatin yanında durmak mı?

Kur’an’ın cevabı açıktır: Hayat, yalnızca nefes alıp vermek değildir. Hayat; insanın onurunu korumak, adaleti ayakta tutmak, zulme ortak olmamak ve Allah’ın kullarına Allah’ın verdiği değeri vermektir.

Ne var ki bugün Müslümanların önemli bir kısmı, Allah’ın hayat veren çağrısını işitmek yerine, kendi çıkarlarını hayatlarının merkezine koyan güçlerin peşinde sürükleniyor. Kimi bunu güvenlik adına yapıyor, kimi devlet menfaati adına, kimi mezhep adına, kimi siyasi ittifak adına, kimi de ümmetin selameti adına yaptığını söylüyor. Böylece kavramlar yerinde duruyor, fakat anlamları tersine çevriliyor: Adalet deniliyor, adaletsizlikle uzlaşılıyor; ümmet deniliyor, ümmetin çocukları yalnız bırakılıyor; İslam deniliyor, İslam’ın temel ölçüleri çıkar hesaplarına teslim ediliyor.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bir yöneticinin aldığı her karar, sırf Müslüman bir yönetici tarafından alındı diye İslami mi olur? Bir savaş, sırf dinî kavramlarla anlatıldı diye haklı mı olur? Bir ittifak, sırf Müslümanların güvenliği adına kurulduğu söyleniyor diye adil mi olur?

Hayır! Hiçbir unvan, hiçbir bayrak, hiçbir slogan, hiçbir siyasi makam Allah’ın adalet ölçüsünün üzerinde değildir.

Allah’ın çağrısı ile zalimlerin çağrısı arasındaki fark

Kur’an, insana yalnızca kiminle birlikte duracağını değil, neyin uğruna duracağını da sorar. Çünkü insan bazen doğru insanlarla yanlış bir amaç için yürüyebilir; bazen yanlış bir gücün peşinde, doğru sözlerin arkasına saklanabilir. Birileri ona vatan der, birileri güvenlik der, birileri din der, birileri ümmet der. Fakat bütün bu kelimelerin ardında hangi amaç vardır? Kim korunmaktadır, kim feda edilmektedir, kimin çıkarı gözetilmekte, kimin kanı akıtılmaktadır?

İşte iman tam bu noktada bir iddia olmaktan çıkar, bir imtihana dönüşür.

Allah’ın çağrısı insanı adalete, merhamete, özgürlüğe, sorumluluğa ve zulme karşı tanıklığa çağırıyorsa; Allah’ın kullarını ezenlerin çağrısı ise insanı kendi çıkarlarının hizmetine koşuyorsa, ikisini birbirinden ayırmak zorundayız. Çünkü her çağrı aynı yere çıkmaz. Her emir hak değildir. Her ittifak dostluk değildir. Her düşmanlık da adaletin ölçüsü olamaz.

Kur’an’ın ölçüsü, kimin söylediğinden önce ne söylendiğine, kimin emrettiğinden önce neyin emredildiğine, kimin kazandığından önce kimin ezildiğine bakmayı gerektirir.

Allah’ın razı olmadığı bir zulmü, Allah’ın adını kullanarak meşrulaştıramazsınız!

Bir yöneticinin siyasi çıkarı ile Allah’ın adaletini aynı şeymiş gibi sunamazsınız. Bir devletin güvenliğini, başka bir halkın çocuklarının güvensizliği üzerine kurup buna İslam’ın gereği diyemezsiniz. Bir gücün yanında saf tutmayı Müslümanların selameti diye pazarlarken, o gücün zulmü altında inleyen insanları görmezden gelemezsiniz.

Üstelik mesele yalnızca kimin kime silah sattığı, kimin kiminle diplomatik ilişki kurduğu da değildir. Asıl mesele, Müslüman toplumların kendi ahlaki muhakemelerini hangi noktada başkalarının çıkarlarına teslim ettiğidir. Kendi kararını veremeyen, kendi ölçüsünü koruyamayan, başkasının çizdiği sınırları din diye benimseyen bir toplum, bayrağını dalgalandırabilir; fakat iradesini koruyamadığında özgürlüğünü kaybetmeye başlar.

Bir insanın başkasının piyonu hâline gelmesi, yalnızca onun adına karar verilmesi değildir. Bazen insan, kendisine verilen görevin kimin çıkarına hizmet ettiğini sorgulamayı bıraktığında da piyonlaşır. Bazen başkasının hesabını kendi hesabı, başkasının düşmanını kendi düşmanı, başkasının çıkarını kendi kutsalı sayar. Sonra da bütün bunları sorgulayanlara, sanki dinin ve ümmetin düşmanıymış gibi bakar.

Oysa bir Müslümanın görevi, kendisine verilen her siyasi açıklamayı kutsamak değil, onu hakikat ve adalet ölçüsünde sınamaktır.

Allah’ın adını anmak, Allah’ın adına konuşma yetkisini kimseye sınırsız biçimde vermez.

Ey Müslümanlar, mazlumların feryadı size ne söylüyor?

Nisâ suresinin 75. ayetini yeniden okuyun. Ayet, yalnızca insanın kendi güvenliğini, kendi toprağını, kendi ailesini düşünmesinden söz etmiyor. Ezilmiş erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan söz ediyor. Onların feryadını, müminin sorumluluğunun merkezine yerleştiriyor.

Peki, bugün bir çocuk yıkılmış bir evin altında annesini ararken, bir anne evladının bedenini kollarında taşırken, bir yaşlı insan evinden ve yurdundan koparılırken bizim din anlayışımız bize ne söylüyor? Bize yalnızca tarafımızı mı seçtiriyor, yoksa adaletin tarafını mı gösteriyor?

Bir mazlumun acısı, hangi coğrafyada yaşadığına göre mi değer kazanacak? Aynı acı, bir yerde yaşandığında bütün dünyayı ayağa kaldıracak; başka bir yerde yaşandığında diplomatik hesapların dipnotu mu olacak? Bir çocuğun gözyaşı, kimliğine, mezhebine, milliyetine veya hangi siyasi ittifakın sınırları içinde yaşadığına göre mi anlam değiştirecek?

Eğer böyleyse burada bir ahlak krizi vardır. Hem de yalnızca siyasetin değil, dini anlama ve yaşama biçimimizin de krizi!

Müslümanlık, yalnızca kendisine benzeyenlerin acısını sahiplenmek değildir. Adalet, yalnızca bizim tarafımızdakiler haklı olduğunda hatırlanan bir kavram değildir. Merhamet, yalnızca yakınlarımıza gösterdiğimiz bir ayrıcalık değildir. Allah’ın adaletini savunduğunu söyleyen kişi, kendi tarafının zulmünü de sorgulayabilmelidir. Aksi hâlde savunduğu şey adalet değil, tarafgirliktir.

Mazlumun yanında durmak, her çatışmada düşünmeden bir tarafın bütün eylemlerini onaylamak anlamına da gelmez. Zulme uğrayanın hakkını savunurken sivillerin hayatını korumak, intikamı adaletin yerine koymamak ve suçsuz insanları hedef almamak da aynı ahlaki sorumluluğun parçasıdır. Kur’an’ın çağrısı, bir zulmü başka bir zulümle değiştirmek değil, zulmün kendisini ortadan kaldıracak adaleti ayakta tutmaktır.

Bunun için sorumluluk yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlı değildir. İşgal ve saldırı karşısında sivilleri korumak, insani yardımı ulaştırmak, hak ihlallerini belgelemek, zulme ortak olmamak, hukuki yolları işletmek, baskı altındaki insanların sesini duyurmak ve yöneticilerden hesap sormak da sorumluluğun somut biçimleridir. Mücadelenin yöntemi, savunulduğu söylenen adaletin ahlakını çiğnememelidir.

En kârlı ticaret nedir?

Kur’an, Tevbe suresinin 111. ayetinde Allah’ın müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını bildirir. Saff suresinin 10–12. ayetlerinde ise insanları acı bir azaptan kurtaracak, onları cennete ulaştıracak bir ticaretten söz eder.

Bu ayetleri yalnızca savaş meydanında can vermenin çağrısı olarak daraltmak, onların taşıdığı ahlaki sorumluluğu eksik okumak olur. Burada insanın bütün varlığını Allah’ın gösterdiği hakikat uğruna ortaya koyması vardır. Canın ve malın Allah’a ait olduğuna inanmak, onları şahsi çıkarların, zulmün ve haksız kazancın hizmetine vermemeyi de gerektirir.

Peki, Allah’ın yolunda olduğunu söyleyen insan neyi kazanmak istiyor? Makamını mı, servetini mi, siyasi nüfuzunu mu, yoksa Allah’ın razı olduğu bir hayatı mı?

Bir insanın servetini mazlumlar için harcaması, hakikati savunurken bedel ödemeyi göze alması, haksızlık karşısında susmaması, kendi çıkarına dokunduğunda bile adaletten ayrılmaması da bu sorunun içindedir. Allah’ın rızasını kazanmaya yönelen bir hayat, her şeyi kendi menfaatine göre ölçen bir hayat olamaz.

İşte asıl ticaret budur: Dünyanın geçici kazançlarını ebedî hakikatin önüne koymamak. İnsanların alkışını Allah’ın rızasından üstün tutmamak. Güçlülerin yanında yer almak için vicdanını rehin vermemek. Kendi rahatını korumak uğruna başkasının felaketine alışmamak.

Allah’ın yolunda olmak, yalnızca Allah’ın adını anmak değil, Allah’ın adaletini kendi hayatında taşımaktır.

Canını ve malını Allah’ın yolunda ortaya koyma düşüncesi, başkalarının siyasi hesapları uğruna kendini feda etmeyi kutsamak değildir. Tam tersine, insanın hayatını ve imkânlarını Allah’ın gösterdiği ahlaki amaçlara bağlamasıdır. Bir yöneticinin çıkarı için ölüme gönderilen insanla, hakikati ve mazlumun hakkını savunmak için sorumluluk alan insanı aynı kefeye koyamayız. İkisinin niyeti, amacı ve eyleminin ahlaki niteliği sorgulanmalıdır.

Bu yüzden bir yöneticinin “Müslümanların selameti için” demesi tek başına yeterli değildir. Selamet kimin selametidir? Hangi bedelle sağlanmaktadır? Bu siyasetin sonunda mazlumun yükü hafifliyor mu, yoksa güçlülerin eli mi rahatlıyor? İnsanlar özgürleşiyor mu, yoksa başka bir gücün hesaplarına mı bağlanıyor?

Bunlar sorulması gereken sorulardır. Çünkü sorgulanmayan iktidar, zamanla kendisini hakikatin yerine koyabilir; sorgulanmayan dinî söylem ise iktidarın yanlışlarını örten bir perdeye dönüşebilir.

İslam coğrafyasının asıl meselesi

Bugün İslam coğrafyasının yarası yalnızca dış müdahalelerden, savaşlardan, işgallerden ve siyasi hesaplardan ibaret değildir. Bu yarayı derinleştiren başka bir sorun da var: Kendi toplumlarının kaderi hakkında söz söyleme imkânı daralan, yöneticilerinin kararlarını sorgulamaktan korkan, mazlumun hakkını savunmayı siyasi sadakatsizlik sayan toplumların içten içe güçsüzleşmesi.

Dışarıdan gelen baskılar gerçektir; emperyal çıkarlar da gerçektir. Fakat kendi adaletsizliğimizi görmezden gelerek yalnızca dış düşmanları suçlamak, bizi hakikate yaklaştırmaz. Bir toplum hem dış müdahaleye karşı çıkmalı hem de kendi içindeki zulmü sorgulayabilmelidir. Aksi hâlde özgürlük talebi, yalnızca başkasının yerine kendisinin hükmetme arzusuna dönüşebilir.

İslam coğrafyasını diriltecek olan şey, daha yüksek sesle slogan atmak değildir. Daha çok bayrak taşımak, daha çok düşman ilan etmek veya her siyasi kararı dinin diliyle açıklamak da değildir. Diriliş, insanın yeniden düşünmeye başlamasıdır. Kur’an’ı yalnızca başkalarına karşı kullanacağı bir delil olarak değil, kendi davranışlarını da sınayacağı bir ölçü olarak okumasıdır.

Diriliş, yöneticinin de yönetilenin de adalet karşısında sorumlu olduğunu kabul etmektir. Dini siyasetin dokunulmazlık zırhı hâline getirmemektir. Mezhep, millet, devlet veya parti aidiyetini hakikatin önüne koymamaktır. Müslümanların birbirlerini yalnızca kimlikleri üzerinden değil, yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden de değerlendirebilmesidir.

Ve en önemlisi, Allah’ın çağrısını yalnızca kulakla işitmekten vazgeçip hayatla cevaplamaktır.

Ey yöneticiler, ey din adına konuşanlar!

Müslümanların selametini savunduğunuzu söylüyorsanız, önce selametin ölçüsünü açıklayın. Halkınızın canı ve onuru korunuyor mu? Yoksulun hakkı gözetiliyor mu? Çocukların geleceği için ne yapılıyor? Mazlumların sesi duyuluyor mu? Aldığınız kararların hesabını halkınıza verebiliyor musunuz?

Bir siyasetin İslam’la ilişkisi, kullandığı dinî kelimelerin sayısıyla ölçülmez. O siyasetin adaletle, emanetle, insan onuruyla ve zulüm karşısındaki tutumuyla ölçülür.

Allah’ın adını anarak halka fedakârlık çağrısı yapanlar, kendi kararlarının sonuçlarını da açıklamak zorundadır. Başkalarının çocuklarını ölüme, yoksulluğa veya çaresizliğe sürükleyen kararların arkasına kutsal kavramlar yerleştirmek, o kararları kendiliğinden haklı kılmaz.

Dini kendi siyasi çıkarlarına göre yorumlayanlar, Allah’ın hükmünü kendi iradelerinin uzantısı gibi sunamazlar. Müslümanların güvenliğini savunduğunu söyleyen herkes, bu güvenliği hangi yöntemle sağladığını, kimlerin bedel ödediğini ve hangi hakların korunduğunu açıklamalıdır.

Çünkü Allah’ın rızasını kazanmak, insanların gözünde haklı görünmekten daha derin bir sorumluluktur. Ve hiçbir makam, hiçbir ittifak, hiçbir siyasi başarı bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Çağrıyı işitmek yetmez, ona cevap vermek gerekir

Ey Müslümanlar!

Enfâl suresinin 24. ayetini yalnızca güzel bir sesle okuyup hayatın dışında bırakamayız. Allah bizi hayat verecek olana çağırıyorsa, kendimize sormalıyız: Bizi hangi hayatın içine çağırıyor? Korkunun, çıkarın, kör bağlılığın ve sessizliğin hayatına mı; yoksa adaletin, merhametin, özgürlüğün ve sorumluluğun hayatına mı?

Nisâ suresinin 75. ayeti ezilen erkekleri, kadınları ve çocukları önümüze koyuyorsa, onların feryadını siyasi hesapların gürültüsü içinde kaybedemeyiz. Tevbe suresinin 111. ayeti canımızı ve malımızı Allah’ın yolunda ortaya koymaktan söz ediyorsa, bunu başkalarının iktidar hırsına hizmet etmekle karıştıramayız. Saff suresinin 10–12. ayetleri kurtuluşa götüren bir ticareti hatırlatıyorsa, dünyalık kazançlarımızı Allah’ın razı olduğu hayatın önüne koyamayız.

Allah’ın çağrısı karşısında suskun kalan bir toplum, bir süre sonra başkalarının çağrısına kendi iradesiyle cevap verdiğini zannetmeye başlayabilir. Oysa sorgulamadan itaat etmek, insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, kendi vicdanını ve muhakemesini terk ettiği ölçüde sorumluluğunu ağırlaştırabilir.

İslam coğrafyasının ihtiyacı, başkalarının hesaplarında kullanılacak daha fazla insan değil; kendi vicdanıyla düşünebilen, Allah’ın adaletini çıkarların üzerinde tutabilen, mazlumun hakkını kimliğine bakmadan savunabilen insanlardır.

Artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Allah’ın bizi çağırdığı hayatı mı yaşayacağız, yoksa Allah’ın adını kullanarak bizi kendi hesaplarına çağıranların peşinden mi gideceğiz?

Bu soru yalnızca yöneticilere değil, din adına konuşanlara da sorulmalıdır. Yalnızca savaş kararlarını verenlere değil, o kararları sorgulamadan kutsayanlara da sorulmalıdır. Yalnızca iktidara değil, iktidarın yanlışlarını kendi tarafının çıkarı uğruna görmezden gelen herkese sorulmalıdır.

Çünkü hakikat, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını teşhir etmek değildir; kendi tarafının yanlışına da yanlış diyebilmektir.

Allah’ın çağrısı hayat veriyorsa, o hayatı yaşamak zorundayız. Mazlumun feryadı sorumluluğumuzu hatırlatıyorsa, onu duymak zorundayız. Adalet dinin temel ölçülerindense, onu yalnızca işimize geldiğinde savunamayız.

İslam coğrafyasını diriltecek olan da budur: Allah’ın adını daha çok kullanmak değil, Allah’ın gösterdiği adaleti daha çok yaşamak; başkalarına itaat etmeyi din zannetmek değil, hakikatin sorumluluğunu üstlenmek; mazlumların acısını siyasi bir malzemeye dönüştürmek değil, onların hakkını gerçekten savunmak.

Allah’ın hayat veren çağrısı hâlâ önümüzde duruyor. Asıl soru, bizim o çağrıya ne zaman hayatımızla cevap vereceğimizdir.

Erol Kekeç/24.10.2026/Sancaktepe

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!