7 Kasım 2026 Cumartesi

Vahyin İnsanla Buluşması, Hakikatin Çağrısı ve İnsanın Şaşkınlığı

 




                                        


"Elif, Lâm, Râ. İşte sana hikmetlerle dolu Kitap'ın ayetleri.


"İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele" diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? Küfre batanlar: "Bu adam açık bir büyücüdür." dediler. "Yunus/1-2

Bir düşünün… İnsan, içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmaya çalışırken nice sorular soruyor. Nereden geldim, niçin buradayım, hayat dediğimiz bu yolculuğun anlamı nedir, ölümle birlikte her şey sona mı erecek? İnsan bütün bu soruların cevabını ararken Allah, ona kendi başına bulmakta zorlanacağı hakikati bildirmek üzere vahiy gönderiyor. İşte Yunus suresinin bu iki ayeti, insanın varoluşuna, aklına, kalbine ve hakikatle kurduğu ilişkiye dair son derece derin bir kapı aralıyor.

Allah söze, insanın alışık olduğu bir anlatımla değil, Elif, Lâm, Râ harfleriyle başlıyor. Sanki insanın dikkatini bir anlığına bütün alışkanlıklarından uzaklaştırıyor. Çünkü hakikat, insanın alıştığı kalıplara sığdırabileceği kadar sıradan değildir. Ardından şöyle buyuruyor: İşte bunlar hikmetlerle dolu Kitab'ın ayetleridir.

Burada üzerinde durmamız gereken çok önemli bir gerçek var: Allah, gönderdiği kitabı yalnızca okunacak, ezberlenecek, belli zamanlarda dinlenecek bir metin olarak tanıtmıyor; onu hikmetle dolu bir kitap olarak tanıtıyor. Hikmet ise bilgiyi çoğaltmaktan ibaret değildir. İnsana gördüğünün arkasındaki gerçeği fark ettirmek, olayları yerli yerine koymak, hayatı doğru bir ölçüyle değerlendirmek ve bildiğiyle nasıl yaşayacağını öğretmektir.

Çünkü insan çok şey öğrenebilir ama öğrendikleri onu daha adil, daha merhametli, daha dürüst bir insan yapmıyorsa orada bilginin hikmete dönüşmesinden söz edemeyiz. Bir insan Kur'an'ı baştan sona okuyabilir ama elindeki imkânı başkasının hakkını yemek için kullanıyorsa, dilinde ayetler olduğu hâlde hayatında adalet yoksa, o bilginin insanın kalbine ve davranışlarına ne ölçüde ulaştığını sorgulamak gerekir.

Kur'an'ın hikmeti tam da burada kendisini gösterir. İnsanı yalnızca Allah hakkında konuşturmak için değil, Allah'ın insandan istediği gibi bir insan hâline getirmek için gönderilmiştir.

Sonra Allah, insanlık tarihinin belki de en büyük itirazlarından birini gündeme getiriyor:

"İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele" diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz insanlara şaşırtıcı mı geldi?

Dikkat edin, burada Allah'ın üzerinde durduğu mesele yalnızca bir peygambere vahiy gönderilmesi değildir. Asıl mesele, insanın kendisine ulaşan hakikat karşısında takındığı tavırdır.

Allah, insanı uyarmak istiyor. Peki, neden?

Çünkü insan bazen yaptığının yanlış olduğunu bile bile kendisini haklı çıkarmak için bahaneler üretir. Gücü eline geçirdiğinde sınırları unutur, menfaatini adaletin önüne koyar, başkasının hakkını kendi kazancı sayar. Sonra da bütün bunları hayatın olağan akışıymış gibi göstermeye başlar.

İşte uyarı, insanı bu aldanıştan uyandırmaktır.

Allah'ın uyarısı, insanın hayatına müdahale etmek değil, insanı kendi eliyle hazırladığı felaketten kurtarmaktır. Bir başka ifadeyle Allah, insana yalnızca neyin yanlış olduğunu bildirmiyor; yanlışın nereye varacağını da gösteriyor.

Fakat ayetin devamında çok ince bir müjde var: İman edenlere Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele!

Bu müjdeyi sıradan bir ödül beklentisine indirgememek gerekir. Burada insanın bütün hayatını değiştirecek bir hakikat bulunuyor.

Düşünün; dünyada insanların değerini belirlemek için ne çok ölçü kullanılıyor. Kimi servetiyle, kimi makamıyla, kimi soyuyla, kimi çevresiyle, kimi sahip olduğu güçle kendisini üstün görüyor. İnsanlar birbirlerine bakarken çoğu zaman Allah'ın ölçüsünü değil, kendi oluşturdukları değer cetvellerini kullanıyor.

Oysa Allah katındaki yüksek doğruluk derecesi, insanın dünyada kendisine biçtiği değerle değil, hakikat karşısındaki samimiyetiyle ilgilidir.

İnsanların önünde itibarlı olmak başka, Allah katında doğru olmak başkadır.

Bir insan bütün kapıları açacak güce sahip olabilir ama adalet kapısında sınıfta kalabilir. Herkes tarafından alkışlanabilir ama hakikatin karşısında savunacak bir doğrusu bulunmayabilir. Makamı, serveti, şöhreti olabilir ama bütün bunlar onun Allah katındaki değerini kendiliğinden yükseltmez.

Çünkü Allah'ın terazisi insanların terazisine benzemez.

İşte bu nedenle iman, yalnızca Allah'ın varlığını kabul etmekten ibaret değildir. İman, Allah'ın hakikatini hayatın bütün alanlarında ölçü kabul etmektir. İnsan ilişkilerinde, ticarette, yönetimde, ailede, toplumsal hayatta, güç kullanırken ve karar verirken Allah'ın adaletini gözetmektir.

İman ettiğini söyleyen insanın doğruluğu, en çok kimsenin görmediği yerde belli olur. Çünkü insanın gerçek karakteri, alkışlandığı yerde değil, çıkarıyla hakikat karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.

Şimdi ayetin en sarsıcı bölümüne geliyoruz.

İnsanların arasından bir insan seçilmiş, ona vahiy gönderilmiş ve insanlığa hakikati duyurması istenmiş. Peki, bu çağrı karşısında ne diyorlar?

"Bu adam açık bir büyücüdür."

İşte insanlık tarihinin değişmeyen çelişkilerinden biri!

Hakikat karşısında düşünmek, anlamaya çalışmak, delilleri değerlendirmek yerine hakikati dile getireni suçlamak…

Allah insanı uyandırmak için bir elçi gönderiyor; onlar ise uyarının içeriğini konuşmak yerine uyarıyı getireni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Neden?

Çünkü bazen insanın asıl korkusu hakikatin yanlış olması değil, hakikat doğruysa kendi hayatını değiştirmek zorunda kalacak olmasıdır.

Bir düşünün: Bir insanın kurduğu düzen haksızlık üzerine kurulmuşsa, adalet çağrısı onun için neden rahatsız edici olmasın? Menfaatleri başkalarının yoksulluğuna dayanıyorsa, eşitlik çağrısı neden tehlike gibi görünmesin? İnsanları korkutarak, aldatarak, sömürerek ayakta duran bir otorite varsa, insanların aklını ve vicdanını özgürleştiren bir çağrı neden hoşuna gitsin?

Hakikat bazen insanların inançlarını değil, çıkarlarını sarsar. İşte o zaman hakikati tartışmak yerine hakikatin sahibini ve taşıyıcısını hedef alırlar.

Burada çok önemli bir ayrıntı var: Onlar, peygamberin getirdiği mesajı çürütmeye yönelik bir delil ortaya koymuyorlar. Onun söylediklerinin neden yanlış olduğunu açıklamıyorlar. Bunun yerine ona bir sıfat yakıştırıyorlar: Büyücü!

Bu, düşüncenin yerine yaftanın, delilin yerine suçlamanın, hakikatin yerine algının geçirilmesidir.

İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde aynı yöntemle karşılaşmıyor muyuz?

Birisi adalet istediğinde düzeni bozmakla, yoksulun hakkını savunduğunda bölücülükle, haksızlığa itiraz ettiğinde düşmanlıkla, insanların aklını kullanmasını istediğinde fitne çıkarmakla suçlanabiliyor.

Çünkü bazı insanlar için huzur, adaletin varlığı değil, kendi çıkarlarına dokunulmamasıdır. Sessizlik, haksızlığın sona ermesi değil, haksızlığa itiraz edilmemesidir.

Oysa Allah'ın gönderdiği vahiy, insanın bu sahte huzurunu bozmak, onu gerçekle yüzleştirmek için gelir.

Burada kendimize çok ciddi bir soru sormamız gerekiyor:

Biz bugün Kur'an'ı okurken gerçekten onun bizi uyarmasına izin veriyor muyuz, yoksa yalnızca zaten inandığımız şeyleri onaylamasını mı bekliyoruz?

Kur'an bizim alışkanlıklarımızı sorguladığında ne yapıyoruz? Menfaatlerimize dokunduğunda, güç ilişkilerimizi tartışmaya açtığında, haksız kazancımızı, kibirimizi, zulmümüzü, ayrımcılığımızı ortaya çıkardığında nasıl davranıyoruz?

Onu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa anlamımızı ona kabul ettirmeye mi?

Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri, hakikati kendisine göre değiştirmeye çalışmasıdır. Oysa vahiy, insanın kendi arzusuna göre şekillendireceği bir metin değil; insanın kendisini onun ölçüsünde yeniden değerlendirmesi gereken ilahî bir çağrıdır.

Kur'an'ın gönderilişindeki asıl hikmet de burada ortaya çıkıyor: İnsan kendisini Allah'ın yerine koymasın, kendi çıkarını hakikat sanmasın, gücünü dokunulmazlık zannetmesin, başkasının hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkı bulunduğunu düşünmesin.

Allah, insanı uyarmakla ona değer veriyor. Çünkü insanın aklına, vicdanına ve sorumluluğuna sesleniyor. Ona doğruyu yanlıştan ayırabileceği bir ölçü sunuyor. Üstelik bu ölçüyü insanlığın içinden bir elçi aracılığıyla bildiriyor.

Öyleyse mesele, bir insanın peygamber olarak seçilmesine şaşırmak değil; insanın kendisini bu kadar önemli görürken Allah'ın kendisine gönderdiği hakikati neden küçümsediğini anlamaktır.

Ve belki de bu iki ayetin bize bıraktığı en büyük tefekkür şudur:

Allah insanı uyandırmak için vahiy gönderiyor; insan ise bazen uyanmamak için bin türlü bahane üretiyor. Allah ona hikmetin kapısını açıyor; insan kendi çıkarının kapısında beklemeyi tercih ediyor. Allah ona doğruluk derecesini müjdeliyor; insan dünyadaki makamını ve itibarını doğruluğun yerine koyuyor.

İşte insanın asıl kaybı, hakikati hiç duymamış olması değildir. Hakikati duyduğu hâlde onun kendisini değiştirmesine izin vermemesidir.

Çünkü Kur'an'ın insana getirdiği en büyük müjde, dünyada daha güçlü, daha zengin, daha itibarlı olacağı değildir. Hakikati tanıyan, adaletten ayrılmayan, vicdanını menfaatine satmayan ve Allah'ın huzurunda başı dik durabilecek bir insan olma imkânıdır.

Vahiy insana yeni bir dünya vaat etmeden önce, o dünyayı kurabilecek yeni bir insan olmayı teklif eder.

Erol Kekeç/07.11.2026/Sancaktepe/İST

6 Kasım 2026 Cuma

Sermayeye Abdest Aldıranlar, Fetvanın Gölgesinde Kapitalizm

 

Memlekette öyle bir düzen kuruldu ki, kapitalizm bile artık eski kapitalizm değil. Eskiden parasını sayar, faizini alır, kârını cebine koyar, işine bakardı. Şimdi bunların hepsinden önce bir hocaya uğruyor; bir güzel abdest alıyor, başına takke geçiriyor, önüne de bir fetva koyuyor. Sonra gönül rahatlığıyla piyasaya çıkıyor.

Paranın adı değişiyor: Faiz olmuyor, kâr payı oluyor. Borç olmuyor, finansman oluyor. Banka olmuyor, katılım kuruluşu oluyor. Sermaye yine sermaye, kazanç yine kazanç, güç yine güç… Ama kelimeler öyle bir makyajlanıyor ki, insan neredeyse kapitalizmin de tövbe edip Müslüman olduğunu sanacak!

İşte ben buna abdestli kapitalizm diyorum.

Bu düzenin en maharetli tarafı, insanın cebine uzanırken vicdanını da ikna etmeye çalışmasıdır. Eskiden tüccar malını överdi; şimdi bazıları malı övmekle yetinmiyor, ona dinî uygunluk belgesi de hazırlatıyor. Sermayenin avukatı hukukçu, halkla ilişkiler uzmanı reklamcı, vicdan danışmanı ise kimi zaman ilahiyatçı oluyor.

Böylece ortaya yeni bir meslek ahlakı çıkıyor: Önce ekonomik çıkarın ihtiyacı belirleniyor, sonra o ihtiyaca uygun bir dinî yorum aranıyor. Önce gemi yapılıyor, sonra suyun kaldırma kuvvetine fetva veriliyor!

Türkiye'de bu tartışmanın öne çıkan isimlerinden Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve Prof. Dr. Servet Bayındır'ı bu nedenle konuşmak gerekiyor. Mesele iki insanın şahsından ibaret değil. Mesele, dinî otoritenin ekonomik ve siyasi güç karşısında nasıl bir konum aldığıdır.

Hayrettin Karaman'ın yıllar içinde kamuoyunda tartışılan açıklamalarına bakalım. Yolsuzlukla hırsızlık arasındaki hukukî ayrımı anlatırken, yolsuzluğun da ayıp, günah ve suç olduğunu söyledi; ancak onu teknik anlamda hırsızlıkla aynı görmedi. Şimdi hukukî kavramları birbirinden ayırmak elbette mümkündür. Fakat insanın aklına şu soru geliyor: Bir toplumun ortak malı talan ediliyorsa, kamu görevi şahsi menfaat için kullanılıyorsa, milletin hakkı birilerinin kasasına aktarılıyorsa, biz hangi kelimenin hukukî tarifine sığınarak ahlaki hükmü erteleyeceğiz?

Hukukî tasnif başka şeydir, ahlaki sorumluluk başka. Bir suçun adını doğru koymak önemlidir; fakat kelimeleri öyle dikkatli seçelim derken hakikatin sesini kısmak, adaletin kendisine iyilik değildir.

Rüşvet konusunda da zaruret halinde verenin mazur görülebileceğine, alanın ise haram işlediğine ilişkin fıkhî değerlendirmeleri kamuoyunda tartışıldı. Burada da asıl mesele, fıkıhtaki istisnai bir hükmün varlığı değil; bu hükümlerin toplumsal hayatta nasıl anlaşıldığı ve nasıl kullanıldığıdır. Çünkü bir toplumda rüşvetin yaygınlaşması karşısında herkes istisnaları konuşmaya başlarsa, bir süre sonra istisna kuralın gölgesine dönüşür.

İktidara zarar verecekse haksızlık ve yanlışlardan şikâyet ederek doğruları söylemenin caiz olmayacağı şeklinde aktarılan sözler de tartışmanın bir başka boyutudur. Karaman daha sonraki açıklamalarında eleştirinin iyi niyetli ve uygun bir dille yapılması gerektiğini, sözlerinin belli bir iktidara mahsus olmadığını ifade etti. Fakat insan yine de sormadan edemiyor:

Hakikat iktidara zarar veriyorsa hakikatin mi dili tutulacak, iktidarın mı kulağı açılacak?

Kur'an'ın adalet çağrısı, siyasi konfor bozulmasın diye bekleme odasına mı alınacak?

Din, güçlü olanın huzurunu korumak için mi gönderildi; yoksa güçlü olanı da adaletin önünde hesap vermeye çağırmak için mi?

Referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alanların büyük çoğunluğunu “yabancılaşmış parçamız” diye niteleyen bir yaklaşımın ardından, aynı insanlara hayat hakkı tanınması gerektiğini söylemek de ayrı bir tartışma doğurdu. Oysa yurttaşın hayat hakkı, bir siyasi kanaatin sahibinden aldığı lütuf değildir. İnsan, oyunun renginden dolayı bir başkasının merhametine muhtaç değildir. Hak, iktidarın dağıttığı bir ikram değil, insanın doğuştan sahip olduğu değerdir.

Bir de Servet Bayındır meselesi var.

Bayındır'ın akademik çalışmaları faizsiz bankacılık ve İslam hukuku çerçevesinde sermaye piyasası işlemleri üzerine yoğunlaşıyor. Bu çalışmaların varlığı tartışma konusu değil. Tartışılması gereken, faizsiz finans adı altında geliştirilen modellerin gerçekten nasıl bir ekonomik düzen kurduğu ve bu düzenin adaletle ne kadar örtüştüğüdür.

Son günlerde Tera ve Pusula çevresindeki fon tartışmalarıyla birlikte, Tera'ya ait bazı fonlar için verilen dinî uygunluk belgeleri de gündeme geldi. Bu belgelerde Bayındır'ın imzası bulunuyor. Bayındır ise verdiği görüşlerin belirli fonlarla sınırlı olduğunu, bazı işlemlere başvurulmaması şartıyla düzenlendiğini ve tasfiyeye konu fonların kendi vakıflarının icazet verdiği fonlar arasında bulunmadığını açıkladı.

Bu ayrımı kayda geçirmek gerekir. Fakat tartışmanın esasını ortadan kaldırmaz.

Çünkü sorulması gereken soru şudur: Bir fonun içtüzüğünde faizsiz finans ilkelerine uygunluk şartlarının bulunması, o fonun ekonomik ve toplumsal sonuçlarının da adil olduğunu gösterir mi? Bir yatırım aracının fıkhî uygunluk belgesi alması, onun riskini, getirisini, sermaye yapısını ve yatırımcı üzerindeki sonuçlarını kendiliğinden temize çıkarır mı?

Bir işlemin fıkhen uygun görülmesiyle o işlemin toplumsal adalet üretmesi aynı şey değildir.

İşte tam da burada dinî danışmanlık ile ekonomik sorumluluk arasındaki sınırın nerede başladığını konuşmalıyız. Bir fonun sözleşmesini inceleyip belirli şartlarla uygunluk görüşü vermek başka; o fonun güvenilirliğini, ekonomik başarısını veya toplumsal faydasını garanti etmek başkadır. Bunların birbirine karıştırılmasına izin verilmemelidir.

Fakat asıl büyük soruyu hâlâ sormadık:

Siz kapitalizmin hangi ahlakını değiştirdiniz?

Üretim araçları yine dar bir sermaye çevresinin elindeyse, emek sahibi yine ürettiği değerin karşısında yoksullaşıyorsa, küçük üretici yine büyük sermayenin fiyatına mahkûmsa, mülkiyet yine ekonomik gücü elinde tutanların lehine yoğunlaşıyorsa, borç yine insanı toprağından ve bağımsızlığından koparıyorsa, siz hangi adaleti tesis ettiniz?

Faizin adını değiştirmekle sömürünün mahiyeti değişir mi?

Bir bankanın tabelasına “katılım” yazmak, onu kendiliğinden toplumsal dayanışma kurumu yapar mı?

Sermayenin kazancını dinî terimlerle tarif etmek, emekçinin hakkını teslim eder mi?

Bir üretici düşünün. Kendi toprağında kendi buğdayını ekiyor. Sonra birileri geliyor, ona daha çok kazanacağını söylüyor. Tohumunu değiştiriyor, üretim biçimini değiştiriyor, borçlandırıyor, gübreyi, ilacı, krediyi, pazarı kendisine bağlıyor. Hasat zamanı geldiğinde fiyatı başkası belirliyor. Borcu ödeyemeyince tarlasını kaybediyor. Sonunda kendi toprağında, başkasının emrinde çalışmaya başlıyor.

Sonra birileri çıkıp bu ekonomik ilişkiye dinî uygunluk belgesi veriyor.

Peki, o üreticinin toprağını kaybetmesi hangi fetvanın konusu?

Emeğinin karşılığını alamaması hangi kurulun gündeminde?

Sermayenin büyümesi karşısında insanın küçülmesi hangi fıkıh kitabında adalet sayılıyor?

Bir de bize mülkiyetin dokunulmazlığından söz ediyorlar. Elbette insanın emeğiyle edindiği malı, mülkü ve üretim imkânı korunmalıdır. Fakat mülkiyetin korunması, mülkiyetin nasıl oluştuğunu sorgulamaktan vazgeçmek değildir. Bir avuç insanın üretim araçlarını ve ekonomik karar mekanizmalarını kontrol etmesiyle milyonların hayatının o kararlara bağımlı hâle gelmesi, yalnızca mülkiyet hukuku meselesi değildir; aynı zamanda bir güç ve adalet meselesidir.

Kur'an, servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güce dönüşmemesini ister. Ölçüyü, tartıyı, emeği, yetimi, yoksulu, borçluyu, hak sahibini korur. İnsanların mallarını haksız yollarla yemeyi yasaklar. Bunlar ekonomik hayatın kenarına iliştirilmiş güzel ahlak tavsiyeleri değildir; dinin toplumsal adalet omurgasıdır.

Ama siz dini, sermayenin önüne konulmuş bir uygunluk mührüne indirgerseniz, geriye adalet değil, prosedür kalır.

İşin en acı tarafı da şudur: Bu fetva geleneği yalnızca ekonomik bir sistemi meşrulaştırmıyor; insanlara düşünme biçimi de öğretiyor. Bir işlem dinî bir isimle anılıyorsa sorgulanmaması gerektiğini, bir hocanın imzası varsa vicdanın rahat etmesi gerektiğini, bir siyasi iktidar kendisini dinî değerlerle özdeşleştiriyorsa ona yöneltilen eleştirinin dine yöneltilmiş sayılabileceğini düşündürüyor.

Böylece dinî otorite, hakikatin önünde duran bir şahit olmaktan çıkıp düzenin önünde duran bir güvenlik görevlisine dönüşüyor.

Sermaye rahatlıyor, siyaset rahatlıyor, rant sahipleri rahatlıyor; fakat yoksulun içi hâlâ rahat değil!

Ne güzel memleket değil mi? Zenginin kazancı için danışma kurulları var, yatırımcının parası için uzmanlar var, fonun işleyişi için sözleşmeler var; ama geçim derdindeki insanın hakkını kim koruyacak? Emeklinin sofrası için hangi kurul toplanacak? Çiftçinin borcu için hangi dinî uygunluk belgesi hazırlanacak? Asgari ücretlinin ay sonunu getirememesi hangi ekonomik fetvayla açıklanacak?

Herkesin kazancına bir isim buldunuz da yoksulun kaybına neden bir çare bulamadınız?

Şimdi de kalkıp bütün bunları eleştirenlere “Aman solcu demesinler!” diye korkan bir anlayış var.

Ne tuhaf! Bir insanın kapitalizmi sorgulaması için Marksist olması mı gerekiyor? Bir insanın sömürüye itiraz etmesi için solcu olması mı gerekiyor? Bir insanın emeğin hakkını savunması için bir ideolojik kimlik belgesi taşıması mı gerekiyor?

Adaletin sahibi bir parti değil, bir sınıf değil, bir mezhep değil, bir cemaat değil, Allah'tır.

Haksızlığa itiraz etmek için kimsenin ideolojik iznine ihtiyacımız yok.

Mülkiyeti, özel mülkiyetin sınırlarını, sermayenin toplumsal gücünü, üretim araçlarının kimlerin elinde toplandığını, emeğin nasıl değersizleştirildiğini, borcun nasıl bir tahakküm aracına dönüştüğünü artık açıkça tartışmak zorundayız. Bu tartışmayı “Aman solcu derler” korkusuyla terk edenler, farkında olmadan en büyük hizmeti sorgulamadıkları düzene yapıyorlar.

Çünkü kapitalizmin en büyük başarısı yalnızca malı, mülkü ve parayı toplamak değildir; kendisini eleştirecek insanların zihnine de bekçi dikmektir.

Bir de dinin adını kullanarak bu bekçiliği yapanlar varsa, mesele daha da ağırlaşır.

Şunu açıkça söyleyelim: Bizim itirazımız kazanca değil, haksız kazancadır. Mülkiyete değil, mülkiyetin başkalarının hakkını gasp edecek bir güce dönüşmesinedir. Sermayeye değil, sermayenin insanı ve toplumu kendisine mahkûm etmesinedir. Ticaretin kendisine değil, ticaretin ahlaktan koparılmasına; finansın kendisine değil, finansın üretimin ve emeğin üzerinde tahakküm kurmasına itiraz ediyoruz.

Ve hiçbir fetva, adaletin yerine geçemez.

Hiçbir ilahiyat unvanı, insanın vicdanını hükümsüz kılamaz.

Hiçbir siyasi yakınlık, hakikati susturma yetkisi vermez.

Bir gün bu düzenin bütün hesapları masaya yatırıldığında, kimsenin önüne yalnızca “Bu işlem caizdir” yazan kâğıtları koymak yetmeyecek. Şu sorular da sorulacak:

Bu kazanç kimin emeğinden doğdu?

Bu servet kimin hakkı pahasına büyüdü?

Bu borcun altında kim ezildi?

Bu fetva kimin işine yaradı?

Ve en önemlisi: Siz Allah'ın adaletini mi savundunuz, yoksa sermayenin işini mi kolaylaştırdınız?

Şunu da unutmayın: Allah'ın dininin sermayeye ihtiyacı yoktur; sermayenin ise kendisini meşrulaştırmak için bazen dine ihtiyacı olur.

Dinin adıyla kurulan her düzen dinî değildir. Her fetva adalet değildir. Her kâr helal bir kazanç değildir. Her zenginlik başarı, her yoksulluk kader değildir.

Bazen bir toplumun en büyük felaketi, haksızlığı yapanların çoğalması değil; haksızlığı meşrulaştıracak kelimeleri bulmakta mahir insanların çoğalmasıdır.

Sermayeye abdest aldıranlar şunu iyi bilsin: Abdest, kirli bir kazancı temizlemez; fetva, gasp edilmiş bir hakkı helalleştirmez; unvan, vicdanın yerine geçmez.

Hakikatin önünde herkes eşittir. Sermaye de, siyaset de, ilahiyatçı da…

Ve adalet, kimsenin makamına bakarak hüküm vermez.

Bahadır Hataylı/02.11.2026/Sancaktepe/İST

3 Kasım 2026 Salı

YOKSULLUĞUN KADER, YOLSUZLUĞUN İMTİYAZ OLDUĞU BİR ÜLKEDE ADALETTEN SÖZ EDİLEMEZ


Bir ülkede kamu kurumlarının başına, devletin imkânlarını kendi çevresine dağıtmayı marifet sayan insanlar yerleşmişse orada yoksulluğun neden bitmediğini anlamak için çok fazla araştırma yapmaya gerek yoktur.

Kamu kurumlarında üst düzey makamlarda oturanların yakınları, siyasi ilişkileri güçlü olanlar, ihale dağıtanlara ulaşabilenler, iş takipçiliğini meslek hâline getirenler ve iktidara sadakatini menfaat karşılığında gösterenler için bambaşka bir ülke vardır. Bu ülkede bir insan, doğru kapıyı çalmayı, doğru kişiyi tanımayı ve doğru ilişkileri kurmayı başardığında, birkaç yıl içinde kendisine ve ailesine kuşaklar boyunca yetecek imkânlara ulaşabilir. Üstelik bunu alın teriyle, üretimle, bilgiyle ve emeğiyle değil; kamu kaynaklarına kurulan yakınlık ilişkileriyle yapabilir.

Peki aynı ülkede, sabahın erken saatinde evinden çıkıp akşama kadar çalışan, vergisini veren, çocuğunu okutmaya çalışan, emekli olduğunda insanca yaşamayı bekleyen milyonlarca insan neden geçim derdinden kurtulamıyor?

Bir tarafta ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde ay sonunu getiremeyen insanlar, diğer tarafta kamu gücüne yakınlığı sayesinde servetine servet katanlar varsa burada yalnızca ekonomik bir sorun yoktur. Burada açık bir adalet sorunu vardır.

Çünkü yoksulluk her zaman kaynak yetersizliğinden doğmaz. Bazen kaynakların kimlere, hangi ölçüyle, hangi ilişkiler üzerinden dağıtıldığından doğar. Bir ülkede kamu imkânları liyakate, emeğe ve ihtiyaca göre değil de siyasi yakınlığa, akrabalığa ve sadakate göre dağıtılıyorsa o ülkede yoksulluk tesadüf olmaktan çıkar; adaletsiz yönetim biçiminin sonucuna dönüşür.

İşte tam da bu nedenle yoksulluğu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak yeterli değildir. Bir ülkede insanların emeğinin karşılığını alamamasıyla kamu kaynaklarının belli çevrelerin elinde birikmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kamu malı talan edilirken halktan fedakârlık beklenmesi, insanlara sabır ve kanaat öğütlenmesi, üstelik bütün bunların dinî ve ahlaki söylemlerle örtülmeye çalışılması kabul edilebilir bir şey değildir.

Şimdi asıl soruyu soralım:

Kamu kaynaklarını kullananlar neden bu kaynakların hesabını vermekten rahatsızlık duyar?

Bir kamu kurumunda ihale yapılıyorsa, bu ihaleyi kim aldı, hangi şartlarda aldı, hangi yeterlilikle aldı, ne kadara aldı, iş zamanında ve gereği gibi tamamlandı mı? Bunları sormak neden güvensizlik sayılsın? Devletin kasasından çıkan paranın hesabını sormak devlete düşmanlık mıdır, yoksa devletin sahibinin millet olduğunu hatırlatmak mıdır?

Bir yönetim, kendisine yöneltilen sorular karşısında sürekli "Bize güvenmiyorsunuz" diyorsa burada bir sorun var demektir. Çünkü kamu yönetimi güven talep ederek değil, güveni hak edecek şekilde davranarak meşruiyet kazanır.

Güven, hesap vermekten kaçınarak kurulmaz. Şeffaflıktan korkmayan bir yönetimin, denetlenmekten de korkmaması gerekir. Eğer yapılan iş doğruysa belgeleri ortaya koyarsınız, süreçleri açarsınız, bağımsız denetime izin verirsiniz. Kimsenin şahsına, makamına veya siyasi kimliğine bakmadan araştırırsınız. Haksızlık varsa gereğini yaparsınız.

Bunda rahatsız olacak ne var?

Yoksa mesele güven meselesi değil de, bazı kapıların açılmasını istememek midir?

Çünkü kamu kaynaklarını talan edenlerin kimler olduğunu araştırmaktan kaçınan, şeffaf denetimin önüne engel koyan, hesap sorulmasını siyasi saldırı gibi gösteren bir anlayış, en azından bu düzenin devam etmesine imkân sağlayan bir sorumluluk taşır. Bu sorumluluğun ağırlığı, yapılan yolsuzluğun boyutuna ve engellenmesi için sahip olunan yetkiye göre değişir. Ama hiç kimse, sırf kendisini iyi niyetli ilan ederek bu sorumluluktan kurtulamaz.

Bir de bu düzenin etrafında dolaşanlara bakalım.

Kamu malının nasıl dağıtıldığını bildiği hâlde susanlar, haksız kazanç elde edenleri siyasi kimlikleri nedeniyle savunanlar, kendi tarafında olduğu için yolsuzluk iddialarını araştırılmaya değer görmeyenler, haksızlığı yapanı değil ortaya çıkaranı suçlayanlar...

Bunların hepsi aynı derecede suçludur demiyorum. Fakat herkesin kendi konumu, bilgisi, imkânı ve müdahale sorumluluğu kadar bir hesabı vardır.

İyi niyetli olmak, kötü sonuçların sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir insan yanlış bir düzenin kurulmasına bilerek destek vermişse, yanlışları görmesine rağmen savunmuşsa, elindeki imkânlarla engelleyebileceği haksızlıklara göz yummuşsa, "Benim niyetim iyiydi" demek yeterli değildir. Çünkü niyet, davranışın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir teminat değildir.

Üstelik bu meselenin dini bir tarafı da vardır. Bizim Müslümanlığımız yalnızca hangi ibadeti yaptığımızla, hangi sözü söylediğimizle, hangi siyasi görüşü desteklediğimizle ölçülemez. Kamu malına el uzatırken, bir başkasının hakkını yerken, haksız kazancı meşrulaştırırken hangi dinden olduğumuzun ne önemi kalır?

Zulüm, zalimin kimliğine göre değişmez. Haram, sahibinin siyasi görüşüne göre helale dönüşmez. Haksız kazanç, yapan kişi bizim mahallemizden diye meşru hâle gelmez.

Kur'an'da Necm suresinin 39. ayetinde şöyle buyrulur:

"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır."

Bu ayet, emeğin ve sorumluluğun ne kadar temel bir yere sahip olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan çalışmasının, çabasının ve ortaya koyduğu emeğin karşılığını almalıdır. Bir başkasının emeği üzerinden, kamu malı üzerinden veya haksız imtiyazlar üzerinden servet oluşturmayı bu ilkenin neresine koyacağız?

Alın teriyle kazanılanla, makamın ve siyasi yakınlığın sağladığı imkânları birbirine karıştırmayalım. Bir insanın çalışarak zenginleşmesi başka, kamu gücünü kullanarak başkalarının hakkını kendisine ve çevresine aktarması bambaşka bir şeydir.

Birincisi emektir; ikincisi, kanıtlandığı takdirde, kamu hakkının ihlalidir.

Ve şunu da unutmayalım: Kamu kaynağı, yöneticinin şahsi malı değildir. Bir bakanın, belediye başkanının, bürokratın, milletvekilinin veya herhangi bir kamu görevlisinin yakınlarına dağıtabileceği bir aile mirası hiç değildir. O kaynakta işçinin alın teri, emeklinin vergisi, esnafın kazancı, çiftçinin emeği, yoksulun hakkı vardır.

Bir kamu ihalesinde haksızlık varsa yalnızca bir rakam çalınmış olmaz; belki bir okulun, bir hastanenin, bir yolun, bir sosyal yardımın, bir gencin geleceğinin imkânı da çalınmış olur.

Böyle bir ülkede yoksulluk neden bitsin?

İnsanlar emeğiyle değil ilişkileriyle ilerliyorsa, liyakat yerine sadakat ödüllendiriliyorsa, kamu kaynakları belli çevrelerin menfaatine kullanılıyorsa, dürüst çalışanların önü kesilirken iş takipçileri el üstünde tutuluyorsa o toplumun geleceğini nasıl güvence altına alacağız?

Daha da acısı, bütün bunlar yaşanırken toplumun bir kesimi hâlâ meseleyi kendi siyasi tarafının başarısı veya başarısızlığı üzerinden değerlendiriyor. Oysa kamu malı kimsenin siyasi mülkü değildir. Bugün bir başkasının hakkını yiyen bizim tarafımızdaysa susup yarın aynı haksızlık bize yapıldığında adalet istemek, adalet anlayışı değildir. Bu, yalnızca menfaat değişikliğidir.

Benim itirazım herhangi bir partinin veya siyasi görüşün varlığına değil; hangi parti, hangi yönetim ve hangi makam olursa olsun kamu gücünü kişisel ve siyasi çıkar için kullanan anlayışadır.

Çünkü mesele kişilerden daha büyüktür. Mesele, bir ülkede adaletin gerçekten işleyip işlemediğidir.

Bir ülkede yolsuzluk iddiaları bağımsız biçimde araştırılmıyorsa, kamu ihaleleri şeffaf değilse, denetim mekanizmaları görevini yapamıyorsa, haksız kazanç sağlayanlar korunuyor ve hesap soranlar suçlanıyorsa orada yalnızca bugünün ekonomisi değil, yarının ahlakı da tehlikededir.

Böyle bir düzenin bedelini yalnızca bugünün yoksulları ödemez. Yarın çocuklar öder, gençler öder, üretici öder, emekli öder. Devlete güvenini kaybeden toplum öder. Adalet duygusunu yitiren bir ülkede herkes, bir gün bu çürümenin sonuçlarıyla karşılaşır.

Bunun için meseleye artık başka bir yerden bakmamız gerekiyor.

Yolsuzluk yapanın kim olduğundan önce, yolsuzluğun nasıl mümkün hâle geldiğini; kamu kaynaklarının hangi mekanizmalarla dağıtıldığını; kimlerin denetim görevini yerine getirmediğini; kimlerin bu düzeni koruduğunu sorgulamalıyız.

Çünkü bir ülkede adalet, yalnızca suç işleyeni cezalandırmakla sağlanmaz. Suçun işlenmesini mümkün kılan düzeni de değiştirmek gerekir.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

Hiç kimse bize yoksulluğun kader olduğunu anlatmasın. Hiç kimse emeğiyle geçinemeyen insana sabır öğütlerken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını açıklamaktan kaçmasın. Hiç kimse devletin imkânlarını belli çevrelere dağıtmayı hizmet, bunu sorgulamayı da düşmanlık olarak göstermesin.

Bir ülkede yoksulun hakkı korunmuyor, kamu malının hesabı sorulmuyor ve haksız kazanç sahipleri denetlenmek yerine korunuyorsa orada yaşanan şey yalnızca kötü yönetim değildir; adaletin eliyle değil, zulmün eliyle kurulmuş bir düzendir.

Bu düzeni kim kurmuş olursa olsun sorgulanmalıdır. Kim desteklemiş olursa olsun hesap vermelidir. Kimden yana olursak olalım, hakikatin karşısında tarafgirliğe sığınmamalıyız.

Çünkü devletin malı, birilerinin ailesine bırakılmış miras değildir.

Ve bir toplum, kendi hakkını yiyenleri savunmaya başladığı gün, yalnızca parasını değil, adalet duygusunu da kaybetmeye başlar.

Bahadır Hataylı/03.11.2026/Sancakteepe

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!