Bakan Gürlek göreve getirildiğinde bir kesim onu yere göğe sığdıramıyor, yeni bir dönemin başlayacağını, hukukun yeniden itibar kazanacağını anlatıyordu. Ben ise o gün başka bir ihtimale dikkat çektim: Bu atama, çürümüşlüğü artık gizlenemez hâle gelen bir düzenin, kaybettiği güveni yeniden kazanma arayışının sonucu olabilir.
Bugün de aynı yerde duruyorum.
Çünkü mesele yalnızca bir bakanın değişmesi değil, yıllar içinde yıpranan bir iktidarın toplumun gözünde kaybettiği güveni nasıl yeniden kazanmak istediğidir.
Bir iktidar düşünün; kendisini hâlâ ülkenin gördüğü en büyük nimet, en başarılı yönetim olarak anlatıyor. Her fırsatta millete hizmet ettiğini söylüyor. Peki, madem bu kadar başarılı, neden toplumun adalete güveni, geleceğe umudu ve devlete inancı aynı ölçüde güçlenmiyor? Millete hizmet ettiğini söyleyenler, yaptıklarının sonuçlarını neden millete hissettiremiyor?
Bir yönetimin kendisini başarılı ilan etmesi, başarılı olduğunun kanıtı değildir. Kendini adaletin temsilcisi sayması da adil olduğunun delili değildir. Bir iktidarın gerçek karnesini kendi kürsüsünden yaptığı konuşmalar değil, karşısında hakkını arayan vatandaşın ne kadar adalet bulabildiği gösterir.
Benim itirazım tam da burada başlıyor.
Uzun zamandır Türkiye’de yargının bağımsızlığı, kolluk gücünün siyasi etkilerden uzaklığı ve muhaliflere yönelik uygulamalar ciddi tartışma konusu. Her dosyanın kendi delilleriyle değerlendirilmesi elbette şarttır. Ancak mesele yalnızca tek tek soruşturmalar değil, hukuk mekanizmasının herkese aynı mesafede durduğuna toplumun inanıp inanmadığıdır.
Bir vatandaş yönetenleri eleştirdiğinde başına ne geleceğini düşünerek susuyorsa, bir başkası siyasi yakınlığı sayesinde kendisini güvende hissediyorsa burada ciddi bir hukuk ve güven sorunu vardır.
İşte böyle bir dönemde bakan değişikliğini, birkaç dikkat çekici soruşturmayı veya yıllardır gündeme gelmeyen dosyaların yeniden açılmasını, kendiliğinden adaletin yeniden tesis edilmesi olarak sunamazsınız.
Benim sorum açık: Hukuk gerçekten kendi yolunu mu buluyor, yoksa iktidar kaybettiği güveni yeniden kazanmak için hukukun görünürlüğünden mi yararlanıyor?
Bu soruyu sormak, soruşturmaları engellemek değildir. Tam tersine, hukuk devletini ciddiye alan herkesin sorması gereken bir sorudur.
Çünkü bir kişinin soruşturulması suçlu olduğunun kanıtı değildir. İktidara yakın birinin de soruşturulması, bütün düzenin kendisini sorguladığı anlamına gelmez. Asıl ölçü; delillerin niteliği, soruşturmaların şeffaflığı, masumiyet karinesine saygı ve aynı hukuki ölçülerin herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.
Bir iktidar kendi çevresinden birkaç kişiyi soruşturarak bütün geçmişini aklayamaz. Birkaç kişinin hesap vermesi, geri kalan herkesin temize çıktığı anlamına gelmez.
Hukuk, iktidarın gözden çıkardığı birkaç kişinin cezalandırılmasıyla değil, hiç kimsenin siyasi yakınlığı sayesinde dokunulmaz olamayacağı bir düzenin kurulmasıyla güçlenir.
YILLARCA KONUŞULMAYAN DOSYALAR NEDEN ŞİMDİ GÜNDEMDE?
Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının yıllar sonra yeniden tartışmaların merkezine gelmesi, geçmişteki karanlık noktaların sorgulanması ve başka dosyaların da gündeme taşınması elbette önemlidir. Gerçeklerin ortaya çıkmasını, varsa suçların aydınlatılmasını ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesini herkes istemelidir.
Ancak benim sormak istediğim başka: Bu dosyalar neden yıllarca bekledi? Hangi deliller şimdi ortaya çıktı? Daha önce aşılamayan engeller neydi? Soruşturmalardaki değişimin hukuki gerekçesi nedir? Aynı kararlılık geçmişte neden gösterilmedi?
Bir dosyanın raftan indirilmesi kadar, neden o rafta bekletildiğinin açıklanması da önemlidir.
Geçmişte de bu ülkeyi aynı iktidar yönetiyordu. Elbette yeni deliller ortaya çıkabilir, yeni tanıklar konuşabilir, soruşturmalar yeni bir aşamaya geçebilir. Fakat yıllarca ilerlemeyen meselelerin bir anda hareketlenmesi, kamuoyunun zamanlamayı sorgulamasını da doğal kılar.
Benim ölçüm basit: Bir dosyanın açılmasını alkışlamadan önce, nasıl açıldığına; sonuçtan önce delile; açıklamadan önce uygulamanın tutarlılığına bakarım.
Çünkü bazen gerçek bir hesaplaşma yaşanır, bazen de hesaplaşma görüntüsü daha büyük bir düzenin ayakta tutulmasına hizmet eder. Hangisinin yaşandığını anlamanın yolu, kahraman ilan etmek değil, süreci sorgulamaktır.
BİRKAÇ İSİM HESAP VERİNCE DÜZEN TEMİZLENMİŞ Mİ OLUR?
Bugün her yeni soruşturmayı büyük bir temizliğin başlangıcı gibi sunanlar var. Sanki birkaç kişi hesap verince yıllardır biriken bütün sorunlar ortadan kalkacakmış gibi...
Oysa adaletin ölçüsü kaç kişinin gözaltına alındığı, kaç kişinin tutuklandığı değildir. Kimin hangi delille yargılandığı, hangi gerekçeyle serbest bırakıldığı ve aynı kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.
Ben ne muhalif olduğu için birinin suçsuz ilan edilmesini isterim ne de iktidara yakın olduğu için birinin suçlu sayılmasını. İstediğim, hukukun siyasi kimliğe göre şekil değiştirmemesidir.
Sistemin içinde yıllarca görev yapmış bazı isimlerin soruşturulması, o sistemin bütünüyle kendisini sorguladığını göstermez. Bazen kurumlar gerçekten yenilenir; bazen de düzen, kendisini yıpratan birkaç unsuru dışarıda bırakarak ayakta kalmaya çalışır.
Birincisinde hukuk güçlenir, kurumlar bağımsızlaşır, hesap verebilirlik kalıcı hâle gelir. İkincisinde birkaç isim değişir, birkaç dosya açılır, kamuoyuna güçlü mesajlar verilir; fakat karar mekanizmaları ve hesap vermeme alışkanlığı olduğu gibi kalır.
Benim endişem, ikinci ihtimalin birinci ihtimalmiş gibi sunulmasıdır.
Bir ağacın birkaç çürük dalını kesmek, gövdenin sağlam olduğunu kanıtlamaz. Bazen ağacı kurtarmak için budama yapılır, bazen de kuruyan dallar kesilir ki kimse gövdenin çürüdüğünü fark etmesin. Hangisinin yapıldığını anlamak için köklere bakmak gerekir.
Ben de köklere bakıyorum: Yargının bağımsızlığına, kamu gücünün kullanımına, hesap verebilirliğe ve siyasi sorumluluğun sınırlarına...
Ve soruyorum: Bugün kendi çevresindeki bir kişiyi soruşturan irade, dün aynı konuda neden sessizdi? Yarın da aynı ölçüyle hesap vermeye hazır mı? Hukuk, siyasi ihtiyaç doğduğunda mı hatırlanıyor, yoksa iktidarın da sınırlarını çizen kalıcı bir ilke mi?
Cevap burada saklı.
BAZILARI GÖZDEN ÇIKARILIR, DÜZEN YERİNDE KALIR
Siyasette bazı isimler bir dönem vazgeçilmez sayılır, şartlar değişince gözden çıkarılır. Kimi görevden alınır, kimi başka bir makama geçer, kimi sessizliğe çekilir, kimi yeniden karşımıza çıkar. Her değişikliğin arkasında mutlaka gizli bir plan bulunduğunu söylemek doğru değildir. Fakat siyasi sonuçları ve zamanlamayı sorgulamak da kimsenin tekelinde değildir.
Tunceli Valisi üzerinden başlayan tartışmalara da bu çerçevede bakıyorum. Bir kamu görevlisi hakkında ciddi iddialar varsa bunlar delilleriyle araştırılmalıdır. Soruşturma suçun kanıtı değildir; makam sahibi olmak da kimseyi hukukun dışına çıkarmaz.
Ancak bir kişi hakkında yıllarca konuşulmazken bir anda soruşturma başlatılıyorsa, kamuoyunun değişen koşulları sormaya hakkı vardır: Deliller mi değişti, hukuki değerlendirme mi, siyasi şartlar mı?
Benim dikkat çektiğim, yalnızca bazı isimlerin görevden düşmesi değil; bu değişimlerin hangi kurumsal düzeni dönüştürdüğü ve hangi ilişkileri olduğu gibi bıraktığıdır.
Çünkü bazen bir kişi gider, düzen kalır. Bir makam değişir, alışkanlıklar değişmez. Birkaç isim tartışmanın merkezine yerleştirilir ve toplum onlara bakarken asıl sorular arka planda kalır.
Ben yalnızca kimlerin tasfiye edildiğine değil, kimlerin yerinde kaldığına da bakıyorum. Yalnızca kapanan kapılara değil, açılan yeni kapılara da...
Bazı isimlerin başka ülkelerde veya yeni görevlerde karşımıza çıkması da ancak somut bilgilerle değerlendirilebilir. Her görevlendirme ödül, her görevden ayrılma ceza değildir. Fakat siyasi ilişkilerin ve sorumlulukların nasıl dağıtıldığını sorgulamak kamuoyunun hakkıdır.
Benim derdim isimleri gelişigüzel suçlamak değil, isimler değişirken düzenin gerçekten değişip değişmediğini anlamaktır.
SON SÖZÜM,MESELE GÜRLEK DEĞİL, HUKUKUN KENDİSİDİR
Bugün de aynı yerde duruyorum. Bakan Gürlek’in göreve getirilmesini, tek başına adaletin yeniden tesis edildiğinin kanıtı olarak görmüyorum. Açılan dosyaları da peşinen siyasi operasyon ilan etmiyorum. Her ikisini de delilleri, hukuki güvenceleri ve bütün uygulamayla kurdukları ilişki üzerinden değerlendiriyorum.
Benim için esas mesele kimin kahraman ilan edildiği değil, kimin hangi delille hesap verdiğidir. Kimin görevden alındığı değil, sistemin hangi kurallarının değiştiğidir. İktidarın kendi içinden birkaç kişiyi soruşturması değil, kendisini de bağımsız hukuki denetime açık tutup tutmadığıdır.
Gerçek bir temizlik isteniyorsa geçmişteki ihmallerin üzerine gidilmeli, cevapsız sorular aydınlatılmalı ve hukuk herkese aynı biçimde uygulanmalıdır. Yalnızca siyasi bakımdan elverişli isimlerin değil, kim olursa olsun sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi sağlanmalıdır.
Aksi hâlde toplumun önüne birkaç isim koyup, "Bakın, kendi adamımızı bile harcıyoruz; demek ki her şey yolunda" demek, güven tesis etmek değil, güven kaybını yönetmeye çalışmaktır.
Bir iktidar, kendi çevresindeki bazı isimleri gözden çıkararak kendisini aklayamaz. Birkaç dosyayı açarak geçmişin bütün sorumluluğundan kurtulamaz. Birkaç kişinin hesap vermesiyle kendisini hukukun üzerinde konumlandıran anlayışı ortadan kaldıramaz.
Adalet, iktidarın kendisi hakkında vereceği bir temize çıkma kararı değildir. Adalet, iktidarın da uymak zorunda olduğu evrensel bir ilkedir.
Ben kişilerin değil, ilkelerin tarafındayım. Kim yaparsa yapsın yanlışın karşısındayım. Kim olursa olsun hukukun önünde eşit olmasını istiyorum. Hiçbir siyasi hesabın, bu ülkenin adalet ihtiyacını kendi iktidarını kurtarmanın aracına dönüştürmesine razı değilim.
Çünkü bir ülkenin temizliği, iktidarın kendi içinden birkaç kişiyi çöpe atmasıyla değil, o çöplüğü meydana getiren şartları ortadan kaldırmasıyla başlar.
Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum: Mesele gerçekten devleti temizlemek mi, yoksa devlete duyulan güveni yeniden kazanarak mevcut düzeni ayakta tutmak mı?
Bu sorunun cevabını alkışlar değil, deliller; açıklamalar değil, uygulamalar; kahramanlık hikâyeleri değil, hukukun herkese aynı biçimde işlemesi verecek.
Çünkü çürüme birkaç dala inmişse budama yeterlidir. Ama köklere kadar inmişse birkaç dalı kesmek ağacı kurtarmaz; yalnızca çürümeyi bir süre daha görünmez kılar.
Erol Kekeç/11.10.2026/Sancaktepe/İST
