12 Ekim 2026 Pazartesi

HUKUKUN ADALETİ Mİ, İKTİDARIN İTİBAR OPERASYONU MU?

 


Bakan Gürlek göreve getirildiğinde bir kesim onu yere göğe sığdıramıyor, yeni bir dönemin başlayacağını, hukukun yeniden itibar kazanacağını anlatıyordu. Ben ise o gün başka bir ihtimale dikkat çektim: Bu atama, çürümüşlüğü artık gizlenemez hâle gelen bir düzenin, kaybettiği güveni yeniden kazanma arayışının sonucu olabilir.


Bugün de aynı yerde duruyorum.

Çünkü mesele yalnızca bir bakanın değişmesi değil, yıllar içinde yıpranan bir iktidarın toplumun gözünde kaybettiği güveni nasıl yeniden kazanmak istediğidir.

Bir iktidar düşünün; kendisini hâlâ ülkenin gördüğü en büyük nimet, en başarılı yönetim olarak anlatıyor. Her fırsatta millete hizmet ettiğini söylüyor. Peki, madem bu kadar başarılı, neden toplumun adalete güveni, geleceğe umudu ve devlete inancı aynı ölçüde güçlenmiyor? Millete hizmet ettiğini söyleyenler, yaptıklarının sonuçlarını neden millete hissettiremiyor?

Bir yönetimin kendisini başarılı ilan etmesi, başarılı olduğunun kanıtı değildir. Kendini adaletin temsilcisi sayması da adil olduğunun delili değildir. Bir iktidarın gerçek karnesini kendi kürsüsünden yaptığı konuşmalar değil, karşısında hakkını arayan vatandaşın ne kadar adalet bulabildiği gösterir.

Benim itirazım tam da burada başlıyor.

Uzun zamandır Türkiye’de yargının bağımsızlığı, kolluk gücünün siyasi etkilerden uzaklığı ve muhaliflere yönelik uygulamalar ciddi tartışma konusu. Her dosyanın kendi delilleriyle değerlendirilmesi elbette şarttır. Ancak mesele yalnızca tek tek soruşturmalar değil, hukuk mekanizmasının herkese aynı mesafede durduğuna toplumun inanıp inanmadığıdır.

Bir vatandaş yönetenleri eleştirdiğinde başına ne geleceğini düşünerek susuyorsa, bir başkası siyasi yakınlığı sayesinde kendisini güvende hissediyorsa burada ciddi bir hukuk ve güven sorunu vardır.

İşte böyle bir dönemde bakan değişikliğini, birkaç dikkat çekici soruşturmayı veya yıllardır gündeme gelmeyen dosyaların yeniden açılmasını, kendiliğinden adaletin yeniden tesis edilmesi olarak sunamazsınız.

Benim sorum açık: Hukuk gerçekten kendi yolunu mu buluyor, yoksa iktidar kaybettiği güveni yeniden kazanmak için hukukun görünürlüğünden mi yararlanıyor?

Bu soruyu sormak, soruşturmaları engellemek değildir. Tam tersine, hukuk devletini ciddiye alan herkesin sorması gereken bir sorudur.

Çünkü bir kişinin soruşturulması suçlu olduğunun kanıtı değildir. İktidara yakın birinin de soruşturulması, bütün düzenin kendisini sorguladığı anlamına gelmez. Asıl ölçü; delillerin niteliği, soruşturmaların şeffaflığı, masumiyet karinesine saygı ve aynı hukuki ölçülerin herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.

Bir iktidar kendi çevresinden birkaç kişiyi soruşturarak bütün geçmişini aklayamaz. Birkaç kişinin hesap vermesi, geri kalan herkesin temize çıktığı anlamına gelmez.

Hukuk, iktidarın gözden çıkardığı birkaç kişinin cezalandırılmasıyla değil, hiç kimsenin siyasi yakınlığı sayesinde dokunulmaz olamayacağı bir düzenin kurulmasıyla güçlenir.

YILLARCA KONUŞULMAYAN DOSYALAR NEDEN ŞİMDİ GÜNDEMDE?

Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının yıllar sonra yeniden tartışmaların merkezine gelmesi, geçmişteki karanlık noktaların sorgulanması ve başka dosyaların da gündeme taşınması elbette önemlidir. Gerçeklerin ortaya çıkmasını, varsa suçların aydınlatılmasını ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesini herkes istemelidir.

Ancak benim sormak istediğim başka: Bu dosyalar neden yıllarca bekledi? Hangi deliller şimdi ortaya çıktı? Daha önce aşılamayan engeller neydi? Soruşturmalardaki değişimin hukuki gerekçesi nedir? Aynı kararlılık geçmişte neden gösterilmedi?

Bir dosyanın raftan indirilmesi kadar, neden o rafta bekletildiğinin açıklanması da önemlidir.

Geçmişte de bu ülkeyi aynı iktidar yönetiyordu. Elbette yeni deliller ortaya çıkabilir, yeni tanıklar konuşabilir, soruşturmalar yeni bir aşamaya geçebilir. Fakat yıllarca ilerlemeyen meselelerin bir anda hareketlenmesi, kamuoyunun zamanlamayı sorgulamasını da doğal kılar.

Benim ölçüm basit: Bir dosyanın açılmasını alkışlamadan önce, nasıl açıldığına; sonuçtan önce delile; açıklamadan önce uygulamanın tutarlılığına bakarım.

Çünkü bazen gerçek bir hesaplaşma yaşanır, bazen de hesaplaşma görüntüsü daha büyük bir düzenin ayakta tutulmasına hizmet eder. Hangisinin yaşandığını anlamanın yolu, kahraman ilan etmek değil, süreci sorgulamaktır.

BİRKAÇ İSİM HESAP VERİNCE DÜZEN TEMİZLENMİŞ Mİ OLUR?

Bugün her yeni soruşturmayı büyük bir temizliğin başlangıcı gibi sunanlar var. Sanki birkaç kişi hesap verince yıllardır biriken bütün sorunlar ortadan kalkacakmış gibi...

Oysa adaletin ölçüsü kaç kişinin gözaltına alındığı, kaç kişinin tutuklandığı değildir. Kimin hangi delille yargılandığı, hangi gerekçeyle serbest bırakıldığı ve aynı kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ben ne muhalif olduğu için birinin suçsuz ilan edilmesini isterim ne de iktidara yakın olduğu için birinin suçlu sayılmasını. İstediğim, hukukun siyasi kimliğe göre şekil değiştirmemesidir.

Sistemin içinde yıllarca görev yapmış bazı isimlerin soruşturulması, o sistemin bütünüyle kendisini sorguladığını göstermez. Bazen kurumlar gerçekten yenilenir; bazen de düzen, kendisini yıpratan birkaç unsuru dışarıda bırakarak ayakta kalmaya çalışır.

Birincisinde hukuk güçlenir, kurumlar bağımsızlaşır, hesap verebilirlik kalıcı hâle gelir. İkincisinde birkaç isim değişir, birkaç dosya açılır, kamuoyuna güçlü mesajlar verilir; fakat karar mekanizmaları ve hesap vermeme alışkanlığı olduğu gibi kalır.

Benim endişem, ikinci ihtimalin birinci ihtimalmiş gibi sunulmasıdır.

Bir ağacın birkaç çürük dalını kesmek, gövdenin sağlam olduğunu kanıtlamaz. Bazen ağacı kurtarmak için budama yapılır, bazen de kuruyan dallar kesilir ki kimse gövdenin çürüdüğünü fark etmesin. Hangisinin yapıldığını anlamak için köklere bakmak gerekir.

Ben de köklere bakıyorum: Yargının bağımsızlığına, kamu gücünün kullanımına, hesap verebilirliğe ve siyasi sorumluluğun sınırlarına...

Ve soruyorum: Bugün kendi çevresindeki bir kişiyi soruşturan irade, dün aynı konuda neden sessizdi? Yarın da aynı ölçüyle hesap vermeye hazır mı? Hukuk, siyasi ihtiyaç doğduğunda mı hatırlanıyor, yoksa iktidarın da sınırlarını çizen kalıcı bir ilke mi?

Cevap burada saklı.

BAZILARI GÖZDEN ÇIKARILIR, DÜZEN YERİNDE KALIR

Siyasette bazı isimler bir dönem vazgeçilmez sayılır, şartlar değişince gözden çıkarılır. Kimi görevden alınır, kimi başka bir makama geçer, kimi sessizliğe çekilir, kimi yeniden karşımıza çıkar. Her değişikliğin arkasında mutlaka gizli bir plan bulunduğunu söylemek doğru değildir. Fakat siyasi sonuçları ve zamanlamayı sorgulamak da kimsenin tekelinde değildir.

Tunceli Valisi üzerinden başlayan tartışmalara da bu çerçevede bakıyorum. Bir kamu görevlisi hakkında ciddi iddialar varsa bunlar delilleriyle araştırılmalıdır. Soruşturma suçun kanıtı değildir; makam sahibi olmak da kimseyi hukukun dışına çıkarmaz.

Ancak bir kişi hakkında yıllarca konuşulmazken bir anda soruşturma başlatılıyorsa, kamuoyunun değişen koşulları sormaya hakkı vardır: Deliller mi değişti, hukuki değerlendirme mi, siyasi şartlar mı?

Benim dikkat çektiğim, yalnızca bazı isimlerin görevden düşmesi değil; bu değişimlerin hangi kurumsal düzeni dönüştürdüğü ve hangi ilişkileri olduğu gibi bıraktığıdır.

Çünkü bazen bir kişi gider, düzen kalır. Bir makam değişir, alışkanlıklar değişmez. Birkaç isim tartışmanın merkezine yerleştirilir ve toplum onlara bakarken asıl sorular arka planda kalır.

Ben yalnızca kimlerin tasfiye edildiğine değil, kimlerin yerinde kaldığına da bakıyorum. Yalnızca kapanan kapılara değil, açılan yeni kapılara da...

Bazı isimlerin başka ülkelerde veya yeni görevlerde karşımıza çıkması da ancak somut bilgilerle değerlendirilebilir. Her görevlendirme ödül, her görevden ayrılma ceza değildir. Fakat siyasi ilişkilerin ve sorumlulukların nasıl dağıtıldığını sorgulamak kamuoyunun hakkıdır.

Benim derdim isimleri gelişigüzel suçlamak değil, isimler değişirken düzenin gerçekten değişip değişmediğini anlamaktır.

SON SÖZÜM,MESELE GÜRLEK DEĞİL, HUKUKUN KENDİSİDİR

Bugün de aynı yerde duruyorum. Bakan Gürlek’in göreve getirilmesini, tek başına adaletin yeniden tesis edildiğinin kanıtı olarak görmüyorum. Açılan dosyaları da peşinen siyasi operasyon ilan etmiyorum. Her ikisini de delilleri, hukuki güvenceleri ve bütün uygulamayla kurdukları ilişki üzerinden değerlendiriyorum.

Benim için esas mesele kimin kahraman ilan edildiği değil, kimin hangi delille hesap verdiğidir. Kimin görevden alındığı değil, sistemin hangi kurallarının değiştiğidir. İktidarın kendi içinden birkaç kişiyi soruşturması değil, kendisini de bağımsız hukuki denetime açık tutup tutmadığıdır.

Gerçek bir temizlik isteniyorsa geçmişteki ihmallerin üzerine gidilmeli, cevapsız sorular aydınlatılmalı ve hukuk herkese aynı biçimde uygulanmalıdır. Yalnızca siyasi bakımdan elverişli isimlerin değil, kim olursa olsun sorumluluğu bulunan herkesin hesap vermesi sağlanmalıdır.

Aksi hâlde toplumun önüne birkaç isim koyup, "Bakın, kendi adamımızı bile harcıyoruz; demek ki her şey yolunda" demek, güven tesis etmek değil, güven kaybını yönetmeye çalışmaktır.

Bir iktidar, kendi çevresindeki bazı isimleri gözden çıkararak kendisini aklayamaz. Birkaç dosyayı açarak geçmişin bütün sorumluluğundan kurtulamaz. Birkaç kişinin hesap vermesiyle kendisini hukukun üzerinde konumlandıran anlayışı ortadan kaldıramaz.

Adalet, iktidarın kendisi hakkında vereceği bir temize çıkma kararı değildir. Adalet, iktidarın da uymak zorunda olduğu evrensel bir ilkedir.

Ben kişilerin değil, ilkelerin tarafındayım. Kim yaparsa yapsın yanlışın karşısındayım. Kim olursa olsun hukukun önünde eşit olmasını istiyorum. Hiçbir siyasi hesabın, bu ülkenin adalet ihtiyacını kendi iktidarını kurtarmanın aracına dönüştürmesine razı değilim.

Çünkü bir ülkenin temizliği, iktidarın kendi içinden birkaç kişiyi çöpe atmasıyla değil, o çöplüğü meydana getiren şartları ortadan kaldırmasıyla başlar.

Ben hâlâ aynı soruyu soruyorum: Mesele gerçekten devleti temizlemek mi, yoksa devlete duyulan güveni yeniden kazanarak mevcut düzeni ayakta tutmak mı?

Bu sorunun cevabını alkışlar değil, deliller; açıklamalar değil, uygulamalar; kahramanlık hikâyeleri değil, hukukun herkese aynı biçimde işlemesi verecek.

Çünkü çürüme birkaç dala inmişse budama yeterlidir. Ama köklere kadar inmişse birkaç dalı kesmek ağacı kurtarmaz; yalnızca çürümeyi bir süre daha görünmez kılar.

Erol Kekeç/11.10.2026/Sancaktepe/İST

9 Ekim 2026 Cuma

ZALİMLERE MÜJDE; HAKİKAT YERİNDE DURMAYACAKTIR



Yeryüzünün bütün zalimlerine, zulmü düzen hâline getirenlere, insanları birbirine kırdırarak kendi saltanatlarını büyütenlere ve başkasının iradesine yaslanarak kendisini bağımsız, özgür ve güçlü göstermeye çalışan bütün işbirlikçilere söylenecek söz artık bellidir: Siz hakikatin önünde ne kadar büyük görünürseniz görünün, hakikatin kendisinden daha büyük değilsiniz. Bugün ordularınız, silahlarınız, saraylarınız, propagandanız, servetiniz, uluslararası bağlantılarınız ve sizi alkışlayan kalabalıklarınız olabilir. İnsanların üzerine korku salabilir, şehirleri yıkabilir, çocukların geleceğini karartabilir, mazlumların sesini susturabilir, kendinize bağlı kalemlerle yaptıklarınızı meşrulaştırabilir, hatta zulmünüzü “güvenlik”, işbirliğinizi “diplomasi”, teslimiyetinizi “akıl”, yağmanızı “kalkınma”, başkasının iradesine boyun eğmenizi “strateji” diye pazarlayabilirsiniz. Fakat bütün bunların hiçbirisi hakikatin karşısında size ebedî bir dokunulmazlık sağlamaz. Çünkü göklerin ve yerin Rabbi Allah, insanın kurduğu hiçbir iktidarı mutlaklaştırmaz. Kur'an'ın zalimlere yönelttiği o sarsıcı haber tam da buradadır: “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuarâ 26/227) Bu, yalnızca geçmişte yaşamış zalimlere anlatılmış bir kıssa değildir; insanlığın bütün zamanlarına bırakılmış bir ilahî ölçüdür. Zulüm ne kadar örgütlü olursa olsun, zulmün sonunu belirleyen yine zulmün kendisi değildir. Çünkü insanın kurduğu düzenler büyüyebilir, fakat hiçbir düzen Allah'ın adalet ölçüsünün üzerine çıkamaz.

Bugün insanlığın en büyük çelişkilerinden biri şudur: Gücü eline geçirenlerin önemli bir kısmı, gücü hakikatin yerine koymaya başlamaktadır. Güçlüysen haklısın, ordun varsa güvenlik senindir, paran varsa sözün geçerlidir, uluslararası desteğin varsa yaptığın meşrudur, büyük devletlerin yanında duruyorsan bağımsızsındır, mazlumun üzerine yürüyorsan bunu “zorunluluk”, başkasının hesabına savaşıyorsan bunu “milli menfaat” diye anlatırsın. Böyle bir dünyada kelimelerin anlamı bile ters yüz edilmektedir. Zulme “düzen”, işbirliğine “diplomasi”, teslimiyete “gerçekçilik”, direnişe “tehdit”, adalete “radikallik” denilmektedir. İşte Kur'an'ın cahiliye zihniyetine yönelttiği uyarı tam burada yeniden karşımıza çıkar. Cahiliye yalnızca putların önünde eğilmek değildir; hakikatin yerine insanı, çıkarı, gücü, kabileyi, devleti, lideri, ideolojiyi veya herhangi bir dünyevî otoriteyi mutlak ölçü hâline getirmektir. İnsan Allah'ın ölçüsünü bırakıp başka bir ölçünün önünde teslim olduğunda putun şekli değişmiş olabilir, fakat kulluğun özü değişmemiştir.

Bu yüzden Kur'an'ın “Ey cahiller!” diye başlayan sert hitabı, geçmişteki birkaç insanın üzerine kapatılabilecek bir söz değildir. Bu hitap, insanın aklını ve vicdanını terk ettiği her yere yönelir. “Yoksa siz bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller?” (Zümer 39/64) Bu soru, insanlığın önüne hâlâ bütün ağırlığıyla konulmaktadır. Çünkü bugün putların çoğu taş değildir. Bugünün putu bazen makamdır, bazen servettir, bazen korkudur, bazen milliyetçiliğin istismar edilmiş biçimidir, bazen lider kültüdür, bazen emperyal gücün onayıdır, bazen de insanın kendi çıkarıdır. Bir insan kendi vicdanını susturup güçlü olanın iradesini mutlaklaştırıyorsa, görünürde hiçbir puta tapmıyor olsa bile kendisine ait olmayan bir iradenin önünde eğilmiş demektir. Bir devlet kendi bağımsızlığını başkasının çıkarlarına teslim edip bunu büyük bir başarı gibi sunuyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca dış politika değildir; iradenin kime ait olduğudur. Çünkü bağımsızlık önce insanın zihninde başlar. Zihni esir olanın elindeki bayrak ne kadar büyük olursa olsun, o bayrak özgürlüğün bütün anlamını taşıyamaz.

Kur'an'ın bize öğrettiği en büyük uyanışlardan biri de budur: İnsan önce neye kulluk ettiğini fark etmelidir. Çünkü insan kendisini özgür zannederken bir başka gücün çıkarını taşıyabilir. Kendi kararını verdiğini düşünürken başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket edebilir. Kendi milletinin menfaatini savunduğunu sanırken aslında kendisini yönlendiren güçlerin bölgesel hesabına hizmet edebilir. En tehlikeli esaret de budur; zincirin görünmediği esaret. İnsan zinciri görürse kurtulmanın yolunu arar; fakat zinciri özgürlük sanıyorsa kurtuluş ihtiyacını bile fark etmez. İşte Kur'an'ın uyarısı insanı tam burada sarsar: Kendine gel! Kime boyun eğiyorsun? Kimin ölçüsüyle hükmediyorsun? Kimin çıkarını kendi çıkarın diye savunuyorsun? Kimin savaşını kendi savaşın sanıyorsun? Kimin düşmanlığını kardeşine taşıyorsun? Kimin sana verdiği izinle kendini özgür zannediyorsun?

Bu sorular bugün yalnızca siyasetçilere değil, toplumların tamamına yöneltilmelidir. Çünkü zalim düzenler yalnızca zalimlerin gücüyle ayakta kalmaz. Onları bazen korkanlar, bazen susanlar, bazen çıkar bekleyenler, bazen gerçeği görüp görmemiş gibi yapanlar, bazen de “Bana dokunmuyor” diyerek zulmün kapısından uzaklaşanlar ayakta tutar. Zulüm yalnızca zalimin fiili değildir; zulmün normalleşmesine izin veren suskunluk da onun büyümesine zemin hazırlar. Bir çocuk öldürüldüğünde insanın vicdanı “kimden?” diye değil, “bir insan öldürüldü” diye ayağa kalkmalıdır. Bir şehir bombalandığında ilk soru “bizden mi, onlardan mı?” olmamalıdır. Bir anne çocuğunu toprağa verdiğinde o annenin acısının hangi bayrağın altında yaşandığını sormak insanlığın değil, kabileciliğin dilidir. Adalet, mazlumun kimliğini araştırarak başlayamaz. Adalet önce mazlumun insan olduğunu görür.

Tam da bu yüzden, bugün “Müslümanım” diyerek ortaya çıkan herkese sorulması gereken soru şudur: Müslümanlık sizin için bir kimlik midir, yoksa bir sorumluluk mudur? Çünkü kimlik söylemek kolaydır; adaletin bedelini ödemek zordur. Kur'an'ı okumak kolaydır; Kur'an'ın ölçüsünü kendi çıkarına karşı uygulamak zordur. Mazlumdan söz etmek kolaydır; mazlum kendi tarafındaki bir güç tarafından ezildiğinde aynı cümleyi kurabilmek zordur. Kudüs'ten söz etmek kolaydır; kendi iktidarının çıkarına dokunan bir zulüm karşısında da aynı adalet ölçüsünü korumak zordur. Allah'ın adıyla konuşmak kolaydır; Allah'ın adalet ölçüsünün insanın kendi nefsine karşı da işletilmesine razı olmak zordur. İşte iman burada sınanır.

Çünkü Kur'an bize hiçbir zalime, sırf bizim tarafımızda diye dokunulmazlık vermemektedir. Aksine ölçüyü açıkça koymaktadır: Bir topluluğa duyulan öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun. (Mâide 5/8) Bu ölçü, insanlığın bütün siyasi hesaplarından daha büyüktür. Dolayısıyla bir zulmü eleştirirken diğer zulmü görmezden gelmek adalet değildir. Bir emperyal gücün zulmüne karşı çıkarken başka bir gücün zulmünü savunmak da adalet değildir. Siyonizmin zulmünü teşhir ederken kendi coğrafyamızdaki zulme göz yummak ne kadar yanlışsa, kendi coğrafyamızdaki zulmü eleştirirken Siyonist zulmü meşrulaştırmak da aynı derecede yanlıştır. Hakikat taraf tutmaz; insanın tarafını değil, hakkın tarafını tutar. Bu sebeple bizim ölçümüz “kim yaptı?” sorusundan önce “ne yapıldı?” sorusu olmalıdır. Kim yaptıysa yapsın, masum öldürülmüşse cinayettir; halkın iradesi çiğnenmişse zulümdür; bir ülkenin kaynakları halkının iradesi dışında yağmalanmışsa haksızlıktır; insanları birbirine kırdırmak için yalan üretilmişse fitnedir.

Ve burada çok daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: İnsanlar neden kendilerine yapılan kötülüğü kötülük, başkasına yaptıkları kötülüğü zorunluluk olarak görmeye başlıyor? İşte cahiliyenin en sinsi biçimi budur. İnsan kendisini merkeze koyar ve kendi acısını mutlak, başkasının acısını önemsiz sayar. Kendi çocuğunun ölümü “insanlık dramı”, başkasının çocuğunun ölümü “stratejik sonuç” olur. Kendi şehrinin yıkılması “felaket”, başkasının şehrinin yıkılması “operasyon” diye adlandırılır. Kendi insanının ölümü “şehadet”, başkasının insanının ölümü “kayıp” diye geçiştirilir. Kelimeler değiştikçe vicdan da uyuşturulur. İşte Kur'an'ın insanı uyandırmak istediği yer tam burasıdır: Kendini merkeze koyduğun anda hakikatin merkezinden uzaklaşmaya başlarsın.

Bu nedenle “Sizi ve taptıklarınızı reddederek ben Rabbime gidiyorum” anlamındaki İbrahimî tavır (Sâffât 37/99; ilgili bağlamda Enbiyâ 21/66-67 ve Zuhruf 43/26-27), yalnızca tarihsel bir put kırma hikâyesi değildir. Bu, insanın bütün sahte mutlaklıklardan kopuş manifestosudur. Ben sizin korkularınıza göre yaşamayacağım. Ben sizin çıkarlarınıza göre hakikati eğip bükmeyeceğim. Ben sizin gücünüzü Allah'ın ölçüsü yerine koymayacağım. Ben sizin onayınızı almak için vicdanımı satmayacağım. İbrahim'in tavrı budur. Önce putların adını değiştirmek değil, kulluğun merkezini değiştirmek gerekir. Çünkü insanın önündeki en büyük put bazen dışarıda değil, kendi içinde yükselir: makam tutkusu, servet hırsı, korku, şöhret, iktidara yakın olma arzusu, dışarıdan kabul görme ihtiyacı ve “güçlüden yana olayım da başıma iş gelmesin” hesabı.

İşte bu yüzden zalimlere verilen ilahî müjde, mazlumlara da aynı anda bir uyanış çağrısıdır. “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” Buradaki inkılabı yalnızca siyasi bir iktidar değişimi olarak anlamak eksik kalır. Asıl inkılap, insanların zihninde başladığında zalimin saltanatı sarsılır. Çünkü zulmün en büyük gücü, insanların zulmü kaçınılmaz zannetmesidir. Bir toplum “Bunlar hep böyle kalacak” dediği anda teslim olur. “Hiçbir şey değişmez” dediği anda iradesini terk eder. “Güçlü olan ne yaparsa yapsın haklıdır” dediği anda kendi özgürlüğünü kendi eliyle gömer. Oysa tarihin bütün büyük dönüşümleri önce bir insanın “Hayır! Bu böyle gitmez.” demesiyle başlar. Bir insanın korkuya rağmen doğruyu söylemesi, bir annenin çocuğuna boyun eğmemeyi öğretmesi, bir gencin yalanı reddetmesi, bir toplumun kendi içine dönüp “Biz nereye gidiyoruz?” diye sorması, bazen en büyük saraylardan daha güçlü bir başlangıçtır.

Bu sebeple mazlumlara çağrım yalnızca ayağa kalkmaları değildir; önce neyin karşısında ayağa kalktıklarını anlamalarıdır. Çünkü bilinçsiz öfke, zalimin işine yarayabilir. Birbirine yöneltilmiş öfke, gerçek sorumluları görünmez hâle getirebilir. Kardeşini düşman bilen toplumlar, kendilerini yönlendiren elleri göremez. Bu yüzden uyanış; bağırmaktan önce düşünmektir, öfkeden önce anlamaktır, düşmandan önce oyunu görmektir. Sana “şuna düşman ol” diyen herkese sor: “Bundan kim kazanıyor?” Sana “şu kardeşin senin düşmanın” diyen herkese sor: “Biz birbirimize düşerken kim güçleniyor?” Sana “bu zulüm zorunluydu” diyen herkese sor: “Zorunluluğu kim belirledi?” Sana “başka çaren yoktu” diyen herkese sor: “Çareleri kim tüketti?” Çünkü hakikati arayan insan, yalnız söyleneni dinlemez; sözün arkasındaki menfaati de araştırır.

Ve ey yeryüzünün zalimleri! Şunu da iyi bilin: İnsanların susması, sizin haklı olduğunuz anlamına gelmez. Mazlumun sesi kısılmışsa hakikat ortadan kalkmış değildir. Bir ülkenin bütün ekranlarını kontrol edebilirsiniz; fakat bir annenin hafızasını kontrol edemezsiniz. Bir şehrin bütün meydanlarını susturabilirsiniz; fakat toprağın hafızasını susturamazsınız. Bir çocuğun adını haberlerden silebilirsiniz; fakat o çocuğun varlığını Allah'ın bilgisinden silemezsiniz. Bütün dünyaya kendi hikâyenizi anlatabilirsiniz; fakat hakikatin sahibi siz değilsiniz. İşte sizin asıl yanılgınız burada başlıyor. Kendinize ait olmayan bir gücü sonsuz zannediyorsunuz. Oysa Kur'an'ın bütün tarih boyunca tekrar ettiği gerçek şudur: Mülk Allah'ındır; insan ise emanetçidir. Emaneti gasp eden, bir süre güçlü görünebilir; fakat gücün kendisini mülk zannetmesi onun sonunun başlangıcıdır.

Öyleyse ey insan, artık yerinde durma. Sana düşen, dünyanın bütün zulümlerini tek başına omuzlamak değildir; fakat kendi vicdanını zalimin emrine vermemektir. Sana düşen bütün savaşları tek başına bitirmek değildir; fakat kendi dilini savaşa, kendi aklını propagandaya, kendi vicdanını çıkara teslim etmemektir. Sana düşen bütün mazlumları kurtarmak değildir; fakat önüne gelen mazlumu “beni ilgilendirmez” diyerek görmezden gelmemektir. Sana düşen dünyayı bir gecede değiştirmek değildir; fakat kendi evinde, kendi çevrende, kendi işinde, kendi sözünde adaleti ayağa kaldırmaktır. Çünkü büyük inkılaplar önce insanın içinde başlar. Kendisindeki küçük zalimi yenemeyen insanın dünyadaki büyük zalimlerden şikâyet etmesi eksik kalır.

Ve son olarak şunu unutmayalım: Allah'ın verdiği müjde, zalimin sonsuza kadar hükmedemeyeceğidir; fakat bu müjde mazlumun seyirci kalması için verilmiş değildir. Kur'an insanı uyarmakta, aklını işletmesini istemekte, zulme ortak olmamasını emretmekte, adaleti ayakta tutmasını istemektedir. “Siz küfrünüzle oyalanıp durun” diye özetlenen o sert ilahî uyarı, insanın kendisine verilmiş zamanı hafife almamasını hatırlatır. İnsan kendisini oyalar; hakikat ise oyalanmaz. İktidarlar oyalanır, propaganda oyalanır, makamlar oyalanır, insanın egosu oyalanır; fakat ölüm oyalanmaz, hesap oyalanmaz, hakikat oyalanmaz.

O hâlde bu çağın en büyük sorusu şudur: Sen kimin tarafındasın? Gücün mü, hakkın mı? Makamın mı, vicdanın mı? Çıkarın mı, adaletin mi? Korkunun mu, hakikatin mi? Başkasının çizdiği sınırların mı, Allah'ın insana verdiği aklın ve vicdanın mı?

Çünkü sonunda insanın önünde iki yol kalır: Ya zulmün düzenine eklemlenip onun büyümesine hizmet edeceksin ya da hakikatin yanında durup bedeli ne olursa olsun insanlığını koruyacaksın. Kur'an'ın çağrısı burada son derece açıktır: Kulluğu yalnız Allah'a yönelt, ölçüyü O'nun adaletinde ara, zulme ortak olma, hakikati çıkarına göre eğip bükme ve hiçbir gücü mutlaklaştırma.

Zalimlere haberimiz budur:

Siz kendinizi ne kadar güçlü sanırsanız sanın, zulmünüz kader değildir.

Mazlumlara haberimiz budur:

Siz kendinizi ne kadar yalnız sanırsanız sanın, yalnızlığınız hakikatin yokluğu değildir.

Ve insana haberimiz budur:

Putların adı değişebilir; fakat hakikat değişmez. Zalimlerin yüzleri değişebilir; fakat zulmün akıbeti değişmez. İktidarlar yükselebilir; fakat hiçbir iktidar göğün ve yerin Rabbi'nin hükmünün üzerine çıkamaz.

Çünkü sonunda, Kur'an'ın o sarsıcı cümlesi yeniden duyulacaktır:

“Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.”
(Şuarâ, 26/227)

Ve o gün asıl mesele, kimin ne kadar güçlü olduğu değil; insanın hakikatin karşısında nerede durduğu olacaktır.

Bahadır Hataylı/08.10.2026/Namazgah/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!