3 Kasım 2026 Salı

YOKSULLUĞUN KADER, YOLSUZLUĞUN İMTİYAZ OLDUĞU BİR ÜLKEDE ADALETTEN SÖZ EDİLEMEZ


Bir ülkede kamu kurumlarının başına, devletin imkânlarını kendi çevresine dağıtmayı marifet sayan insanlar yerleşmişse orada yoksulluğun neden bitmediğini anlamak için çok fazla araştırma yapmaya gerek yoktur.

Kamu kurumlarında üst düzey makamlarda oturanların yakınları, siyasi ilişkileri güçlü olanlar, ihale dağıtanlara ulaşabilenler, iş takipçiliğini meslek hâline getirenler ve iktidara sadakatini menfaat karşılığında gösterenler için bambaşka bir ülke vardır. Bu ülkede bir insan, doğru kapıyı çalmayı, doğru kişiyi tanımayı ve doğru ilişkileri kurmayı başardığında, birkaç yıl içinde kendisine ve ailesine kuşaklar boyunca yetecek imkânlara ulaşabilir. Üstelik bunu alın teriyle, üretimle, bilgiyle ve emeğiyle değil; kamu kaynaklarına kurulan yakınlık ilişkileriyle yapabilir.

Peki aynı ülkede, sabahın erken saatinde evinden çıkıp akşama kadar çalışan, vergisini veren, çocuğunu okutmaya çalışan, emekli olduğunda insanca yaşamayı bekleyen milyonlarca insan neden geçim derdinden kurtulamıyor?

Bir tarafta ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde ay sonunu getiremeyen insanlar, diğer tarafta kamu gücüne yakınlığı sayesinde servetine servet katanlar varsa burada yalnızca ekonomik bir sorun yoktur. Burada açık bir adalet sorunu vardır.

Çünkü yoksulluk her zaman kaynak yetersizliğinden doğmaz. Bazen kaynakların kimlere, hangi ölçüyle, hangi ilişkiler üzerinden dağıtıldığından doğar. Bir ülkede kamu imkânları liyakate, emeğe ve ihtiyaca göre değil de siyasi yakınlığa, akrabalığa ve sadakate göre dağıtılıyorsa o ülkede yoksulluk tesadüf olmaktan çıkar; adaletsiz yönetim biçiminin sonucuna dönüşür.

İşte tam da bu nedenle yoksulluğu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak yeterli değildir. Bir ülkede insanların emeğinin karşılığını alamamasıyla kamu kaynaklarının belli çevrelerin elinde birikmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kamu malı talan edilirken halktan fedakârlık beklenmesi, insanlara sabır ve kanaat öğütlenmesi, üstelik bütün bunların dinî ve ahlaki söylemlerle örtülmeye çalışılması kabul edilebilir bir şey değildir.

Şimdi asıl soruyu soralım:

Kamu kaynaklarını kullananlar neden bu kaynakların hesabını vermekten rahatsızlık duyar?

Bir kamu kurumunda ihale yapılıyorsa, bu ihaleyi kim aldı, hangi şartlarda aldı, hangi yeterlilikle aldı, ne kadara aldı, iş zamanında ve gereği gibi tamamlandı mı? Bunları sormak neden güvensizlik sayılsın? Devletin kasasından çıkan paranın hesabını sormak devlete düşmanlık mıdır, yoksa devletin sahibinin millet olduğunu hatırlatmak mıdır?

Bir yönetim, kendisine yöneltilen sorular karşısında sürekli "Bize güvenmiyorsunuz" diyorsa burada bir sorun var demektir. Çünkü kamu yönetimi güven talep ederek değil, güveni hak edecek şekilde davranarak meşruiyet kazanır.

Güven, hesap vermekten kaçınarak kurulmaz. Şeffaflıktan korkmayan bir yönetimin, denetlenmekten de korkmaması gerekir. Eğer yapılan iş doğruysa belgeleri ortaya koyarsınız, süreçleri açarsınız, bağımsız denetime izin verirsiniz. Kimsenin şahsına, makamına veya siyasi kimliğine bakmadan araştırırsınız. Haksızlık varsa gereğini yaparsınız.

Bunda rahatsız olacak ne var?

Yoksa mesele güven meselesi değil de, bazı kapıların açılmasını istememek midir?

Çünkü kamu kaynaklarını talan edenlerin kimler olduğunu araştırmaktan kaçınan, şeffaf denetimin önüne engel koyan, hesap sorulmasını siyasi saldırı gibi gösteren bir anlayış, en azından bu düzenin devam etmesine imkân sağlayan bir sorumluluk taşır. Bu sorumluluğun ağırlığı, yapılan yolsuzluğun boyutuna ve engellenmesi için sahip olunan yetkiye göre değişir. Ama hiç kimse, sırf kendisini iyi niyetli ilan ederek bu sorumluluktan kurtulamaz.

Bir de bu düzenin etrafında dolaşanlara bakalım.

Kamu malının nasıl dağıtıldığını bildiği hâlde susanlar, haksız kazanç elde edenleri siyasi kimlikleri nedeniyle savunanlar, kendi tarafında olduğu için yolsuzluk iddialarını araştırılmaya değer görmeyenler, haksızlığı yapanı değil ortaya çıkaranı suçlayanlar...

Bunların hepsi aynı derecede suçludur demiyorum. Fakat herkesin kendi konumu, bilgisi, imkânı ve müdahale sorumluluğu kadar bir hesabı vardır.

İyi niyetli olmak, kötü sonuçların sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir insan yanlış bir düzenin kurulmasına bilerek destek vermişse, yanlışları görmesine rağmen savunmuşsa, elindeki imkânlarla engelleyebileceği haksızlıklara göz yummuşsa, "Benim niyetim iyiydi" demek yeterli değildir. Çünkü niyet, davranışın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir teminat değildir.

Üstelik bu meselenin dini bir tarafı da vardır. Bizim Müslümanlığımız yalnızca hangi ibadeti yaptığımızla, hangi sözü söylediğimizle, hangi siyasi görüşü desteklediğimizle ölçülemez. Kamu malına el uzatırken, bir başkasının hakkını yerken, haksız kazancı meşrulaştırırken hangi dinden olduğumuzun ne önemi kalır?

Zulüm, zalimin kimliğine göre değişmez. Haram, sahibinin siyasi görüşüne göre helale dönüşmez. Haksız kazanç, yapan kişi bizim mahallemizden diye meşru hâle gelmez.

Kur'an'da Necm suresinin 39. ayetinde şöyle buyrulur:

"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır."

Bu ayet, emeğin ve sorumluluğun ne kadar temel bir yere sahip olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan çalışmasının, çabasının ve ortaya koyduğu emeğin karşılığını almalıdır. Bir başkasının emeği üzerinden, kamu malı üzerinden veya haksız imtiyazlar üzerinden servet oluşturmayı bu ilkenin neresine koyacağız?

Alın teriyle kazanılanla, makamın ve siyasi yakınlığın sağladığı imkânları birbirine karıştırmayalım. Bir insanın çalışarak zenginleşmesi başka, kamu gücünü kullanarak başkalarının hakkını kendisine ve çevresine aktarması bambaşka bir şeydir.

Birincisi emektir; ikincisi, kanıtlandığı takdirde, kamu hakkının ihlalidir.

Ve şunu da unutmayalım: Kamu kaynağı, yöneticinin şahsi malı değildir. Bir bakanın, belediye başkanının, bürokratın, milletvekilinin veya herhangi bir kamu görevlisinin yakınlarına dağıtabileceği bir aile mirası hiç değildir. O kaynakta işçinin alın teri, emeklinin vergisi, esnafın kazancı, çiftçinin emeği, yoksulun hakkı vardır.

Bir kamu ihalesinde haksızlık varsa yalnızca bir rakam çalınmış olmaz; belki bir okulun, bir hastanenin, bir yolun, bir sosyal yardımın, bir gencin geleceğinin imkânı da çalınmış olur.

Böyle bir ülkede yoksulluk neden bitsin?

İnsanlar emeğiyle değil ilişkileriyle ilerliyorsa, liyakat yerine sadakat ödüllendiriliyorsa, kamu kaynakları belli çevrelerin menfaatine kullanılıyorsa, dürüst çalışanların önü kesilirken iş takipçileri el üstünde tutuluyorsa o toplumun geleceğini nasıl güvence altına alacağız?

Daha da acısı, bütün bunlar yaşanırken toplumun bir kesimi hâlâ meseleyi kendi siyasi tarafının başarısı veya başarısızlığı üzerinden değerlendiriyor. Oysa kamu malı kimsenin siyasi mülkü değildir. Bugün bir başkasının hakkını yiyen bizim tarafımızdaysa susup yarın aynı haksızlık bize yapıldığında adalet istemek, adalet anlayışı değildir. Bu, yalnızca menfaat değişikliğidir.

Benim itirazım herhangi bir partinin veya siyasi görüşün varlığına değil; hangi parti, hangi yönetim ve hangi makam olursa olsun kamu gücünü kişisel ve siyasi çıkar için kullanan anlayışadır.

Çünkü mesele kişilerden daha büyüktür. Mesele, bir ülkede adaletin gerçekten işleyip işlemediğidir.

Bir ülkede yolsuzluk iddiaları bağımsız biçimde araştırılmıyorsa, kamu ihaleleri şeffaf değilse, denetim mekanizmaları görevini yapamıyorsa, haksız kazanç sağlayanlar korunuyor ve hesap soranlar suçlanıyorsa orada yalnızca bugünün ekonomisi değil, yarının ahlakı da tehlikededir.

Böyle bir düzenin bedelini yalnızca bugünün yoksulları ödemez. Yarın çocuklar öder, gençler öder, üretici öder, emekli öder. Devlete güvenini kaybeden toplum öder. Adalet duygusunu yitiren bir ülkede herkes, bir gün bu çürümenin sonuçlarıyla karşılaşır.

Bunun için meseleye artık başka bir yerden bakmamız gerekiyor.

Yolsuzluk yapanın kim olduğundan önce, yolsuzluğun nasıl mümkün hâle geldiğini; kamu kaynaklarının hangi mekanizmalarla dağıtıldığını; kimlerin denetim görevini yerine getirmediğini; kimlerin bu düzeni koruduğunu sorgulamalıyız.

Çünkü bir ülkede adalet, yalnızca suç işleyeni cezalandırmakla sağlanmaz. Suçun işlenmesini mümkün kılan düzeni de değiştirmek gerekir.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

Hiç kimse bize yoksulluğun kader olduğunu anlatmasın. Hiç kimse emeğiyle geçinemeyen insana sabır öğütlerken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını açıklamaktan kaçmasın. Hiç kimse devletin imkânlarını belli çevrelere dağıtmayı hizmet, bunu sorgulamayı da düşmanlık olarak göstermesin.

Bir ülkede yoksulun hakkı korunmuyor, kamu malının hesabı sorulmuyor ve haksız kazanç sahipleri denetlenmek yerine korunuyorsa orada yaşanan şey yalnızca kötü yönetim değildir; adaletin eliyle değil, zulmün eliyle kurulmuş bir düzendir.

Bu düzeni kim kurmuş olursa olsun sorgulanmalıdır. Kim desteklemiş olursa olsun hesap vermelidir. Kimden yana olursak olalım, hakikatin karşısında tarafgirliğe sığınmamalıyız.

Çünkü devletin malı, birilerinin ailesine bırakılmış miras değildir.

Ve bir toplum, kendi hakkını yiyenleri savunmaya başladığı gün, yalnızca parasını değil, adalet duygusunu da kaybetmeye başlar.

Bahadır Hataylı/03.11.2026/Sancakteepe

1 Kasım 2026 Pazar

Vahyin Önüne Geçenler

 


Kutsallaştırılan Otorite ve Siyasetin Gölgesinde Din

Bir düşünün…

Allah'ın elçisi Hz. Muhammed, Kur'an'ın ifadesiyle insanlara açıkça şöyle sesleniyor:

"Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım." (En'âm 6/50)

Bir peygamber düşünün ki Allah'ın kendisine bildirmediği gaybı bilmediğini söylüyor. Allah'ın hazinelerinin kendi elinde olmadığını, kendisinin de Allah'ın vahyine uyan bir insan olduğunu açıklıyor.

Şimdi dönüp etrafımıza bakalım.

Peygamberin bile kendisi için ileri sürmediği yetkileri, bugün bazı dinî otoriteler adına başkaları nasıl oluyor da bu kadar rahat dağıtabiliyor?

Birileri çıkıyor, şeyhinin gaybı bildiğini söylüyor. Bir başkası, gavsının müridini dünyanın öbür ucundan gördüğünü anlatıyor. Kimisi öldükten sonra da müridlerinin imdadına yetiştiğine inanıyor. Kimi su üzerinde yürütüyor, kimi havada uçuruyor. Kimi de cennetin kapısına kadar gidip müridlerini oradan içeri sokacak bir yetkiye sahip olduğunu iddia ediyor.

İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Allah'ın elçisi bile kendisine böyle bir yetki tanımazken, bu yetki belgelerini kim hazırlıyor? Hangi ayetten, hangi vahiyden, hangi ilahî izinden alıyorlar?

Herhalde gökten yeni bir vahiy bürosu açıldı da bizim haberimiz olmadı!

Üstelik bu büroda görev yapanların yetkileri de oldukça geniş. Bir bakıyorsunuz gaybı biliyorlar, bir bakıyorsunuz uzaktan müdahale ediyorlar, bir bakıyorsunuz ölümleri aşmışlar, bir bakıyorsunuz cennet kapısında özel kontenjan ayarlıyorlar.

Peygamberin "Ben ancak bana vahyolunana uyarım" dediği yerde, bunların bazı takipçileri "Bizim şeyhimiz isterse her şeyi yapar" diyebiliyor.

Ne büyük bir yetki genişlemesi!

Peki, bu genişleme Kur'an'da mı oldu, yoksa insanların zihninde mi?

Allah ile kul arasına kim girdi?

Kur'an'ın temel çağrısı son derece açıktır: Kulluk yalnızca Allah'a yapılır. Dua Allah'a yöneltilir. Gaybın bilgisi Allah'a aittir. Hiç kimse Allah'ın yanında bağımsız bir kudret sahibi değildir.

Zümer suresinin 3. ayetinde, Allah'tan başka birtakım veliler edinenlerin, "Biz onlara yalnızca bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz" şeklindeki gerekçeleri aktarılır.

İşte tehlikenin başladığı yer burasıdır.

İnsan Allah'a doğrudan yönelmek yerine bir insanın manevi nüfuzuna bağımlı hâle getiriliyorsa, onun rızasını Allah'ın rızasının önüne koyuyorsa, kurtuluşunu o kişinin himmetine bağlı görüyorsa burada ciddi bir inanç ve otorite sorunu vardır.

Tevbe suresinin 31. ayeti de din adamlarını ve dinî otoriteleri Allah'ın dışında rabler edinme meselesine dikkat çeker.

Burada mesele bir insana saygı göstermek, bir âlimden yararlanmak veya tecrübeli birinden nasihat almak değildir. Bunların hepsi mümkündür.

Mesele, bir insanın sözünün sorgulanamaz hâle getirilmesidir.

Mesele, şeyhin yanlış yapmayacağına inanılmasıdır.

Mesele, Allah'ın kitabının önüne bir insanın yorumunun geçirilmesidir.

Mesele, bir müridin Allah'ın rızasını ararken şeyhinin hoşnutluğunu daha önemli görmeye başlamasıdır.

Bir insan size Kur'an'ı anlatabilir ama Allah adına hüküm dağıtamaz. Size iyiliği tavsiye edebilir ama cennetin tapusunu cebinde taşıyamaz. Sizi Allah'a yönlendirebilir ama Allah ile aranızda vazgeçilmez bir kapı bekçisine dönüşemez.

Allah'a kulluk etmek için bir insanın özel iznine, manevi kefaletine veya tarikat üyelik kartına ihtiyacımız yoktur.

Keramet başka, dokunulmazlık başka!

Burada bir ayrımı da doğru yapmak gerekiyor.

İslam düşüncesinde keramet konusu tarih boyunca tartışılmıştır. Allah'ın bazı kullarına olağanüstü bir lütufta bulunabileceğine inanan âlimler vardır. Fakat böyle bir inanç, herhangi bir şeyhin her iddiasını doğru kabul etmeyi, ona gayb bilgisi atfetmeyi veya dinî dokunulmazlık tanımayı gerektirmez.

Bir olayın olağanüstü olduğunun anlatılması, o kişinin Allah katında özel bir yetki belgesine sahip olduğunu kanıtlamaz.

Bir insanın su üzerinde yürüdüğünü iddia etmek başka, o insanın Allah'ın izni olmadan dahi başkalarının hayatına müdahale edebileceğini söylemek başkadır.

Bir insanın iyi bir kul olduğuna inanmak başka, onun ölmüş olmasına rağmen her müridinin yardım çağrısını duyduğunu ve istediği anda yetiştiğini kesin bir dinî gerçek gibi sunmak başkadır.

Bir de işin en tehlikeli tarafı var:

Bu iddiaların sorgulanmasına izin verilmemesi.

"Şeyh bilir."

"Sen onun makamını anlayamazsın."

"Senin aklın ermez."

"Bu işler zahir ilmiyle anlaşılmaz."

Böylece aklını kullanmak isteyen insan cahil, soru soran insan edepsiz, itiraz eden insan da maneviyattan nasibini almamış biri ilan ediliyor.

Ne güzel düzen!

İddianın sahibi konuşuyor, delilin sahibi susuyor. Şeyh hüküm veriyor, mürid sorgulamıyor. Kur'an masanın üzerinde duruyor ama kararlar başka bir makamdan çıkıyor.

Ömer Hayyam bugün yaşasaydı herhâlde şöyle sorardı:

"Tanrı'ya giden yol bu kadar dar mıydı ki,
Araya bu kadar kapı bekçisi koydunuz?"

Şeyhin manevi gücü, siyasetin oy hesabı!

Şimdi meselenin dinî boyutundan çıkıp siyasi boyutuna bakalım.

Çünkü bu anlayışların toplumda yaygınlaşması yalnızca insanların inanç dünyasındaki yanlışlarla açıklanamaz. Bu yapıların toplumsal örgütlenme biçimleri, ekonomik imkânları, siyasi ilişkileri ve kamusal görünürlükleri de üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.

Siyasetçinin de kendine göre bir hesabı var.

Bir cemaatin binlerce mensubu varsa, bir tarikatın geniş bir sosyal ağı bulunuyorsa, bir şeyhin sözüyle insanların önemli bir bölümünün siyasi tercihlerinin etkilenebileceği düşünülüyorsa, siyasetçi açısından bu yapılar yalnızca dinî topluluk olmaktan çıkıp aynı zamanda birer toplumsal güç odağı hâline gelebilir.

İşte burada karşılıklı menfaat ihtimali ortaya çıkıyor.

Siyasetçi toplumsal destek arıyor. Dinî yapı kamusal alanda tanınma, itibar ve muhataplık kazanabiliyor. Siyasetçi bir ziyaret gerçekleştiriyor, şeyhle fotoğraf veriyor, ortak bir etkinlikte bulunuyor. Cemaat mensupları da bu görüntüyü kendi liderlerinin toplum ve devlet nezdindeki konumunun tasdiki olarak okuyabiliyor.

Böylece bir fotoğraf, sıradan bir fotoğraf olmaktan çıkıp manevi otoritenin siyasi meşruiyetine dönüşebiliyor.

Siyasetçi, "Biz bütün toplum kesimleriyle görüşüyoruz" diyebilir. Bu, demokratik siyasette kendi başına yanlış değildir. Fakat görüşmenin şeffaflığı, verilen mesajlar, kamu imkânlarının kullanılıp kullanılmadığı ve karşılıklı beklentiler önemlidir.

Asıl sorulması gereken şudur:

Bir siyasetçi bir şeyhi ziyaret ettiğinde, orada yalnızca bir vatandaşla mı görüşmektedir, yoksa arkasında bulunduğu düşünülen toplumsal oy gücüyle de mi ilişki kurmaktadır?

Bir şeyh siyasi iktidarla yakın görüntü verdiğinde, bu görüntü kendi mensuplarına hangi mesajı taşımaktadır?

Bir siyasetçi o kişinin dinî iddialarını sorgulamadan onu kamusal alanda sürekli yücelttiğinde, farkında olmadan veya bilerek o otoritenin güçlenmesine katkı sağlamış olmuyor mu?

Bunlar cevapsız bırakılmaması gereken sorulardır.

Türkiye'de dinî gruplarla siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen akademik araştırmalar da bu konunun yalnızca varsayımdan ibaret olmadığını, farklı dönemlerde ve farklı yapılar üzerinden incelenmiş gerçek bir toplumsal olgu olduğunu gösteriyor.

Örneğin 2016 yılında yayımlanan, 12 ilde 2.579 seçmenin değerlendirildiği bir araştırmada, bazı cemaat önderlerinin mensuplarının siyasi tercihlerini etkileyebildiği ve bazı üyelerin bu yönlendirmeler doğrultusunda oy kullandığı tespit edilmiştir.

  "https://dergipark.org.tr/en/pub/sutad/article/187031"

2021 yılında Menzil cemaati üzerine hazırlanan bir doktora çalışması da dinî kimlik, cemaat içi güven ve ortak aidiyetin siyasi tercihlerin şekillenmesindeki rolünü incelemiştir. Çalışma, mensupların siyasi tutumlarının ve oy davranışlarının cemaat kimliğiyle ilişkisini ortaya koymaktadır. 

https://openaccess.izu.edu.tr/entities/publication/f5f85c73-5cef-41d1-969e-2aa2de13ede5">Akademik çalışma</a>.

İskenderpaşa Cemaati üzerine 2023 yılında yayımlanan bir başka araştırma ise farklı dönemlerde cemaatin siyasi partilerle kurduğu ilişkileri ele almaktadır. 

"https://dergipark.org.tr/tr/pub/diclesosbed/article/1264837">Araştırma</a>.

Demek ki dinî grupların siyasi etkisi, akademik olarak da incelenen bir meseledir.

Ancak burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor: Bir cemaatin mensuplarının siyasi tercihleri üzerinde etkili olması, bütün mensupların aynı yönde oy kullandığını veya bütün siyasi temasların çıkar karşılığı kurulduğunu kanıtlamaz. Her ilişki kendi belgeleri, açıklamaları ve sonuçları üzerinden değerlendirilmelidir.

Fakat bu ihtimalin varlığı bile siyasetin önüne önemli bir sorumluluk koymaktadır.

Çünkü siyasetçi, toplumun inançlarını korumakla değil, toplumun tamamına eşit ve adil hizmet etmekle yükümlüdür.

Bir şeyhin kaç müridi olduğuna göre değil, hukukun karşısında herkesin eşit olduğuna göre hareket etmelidir.

Görünürlük, meşruiyet üretmenin aracına dönüşebilir mi?

Bir dinî liderin devlet protokolünde ağırlanması, resmî törenlerde öne çıkarılması veya siyasi aktörlerle birlikte görüntülenmesi tek başına hukuka aykırılık ya da çıkar ilişkisi kanıtı değildir.

Ancak bu görüntüler sürekli tekrarlandığında toplumda farklı bir algı oluşabilir:

"Demek ki bu kişi devletin de itibar ettiği, söylediklerinin sorgulanmaması gereken özel bir şahsiyettir."

İşte tehlike burada başlıyor.

Bir insanın dinî görüşü, siyasi gücün gölgesinde toplumsal doğruluk belgesi kazanamaz.

Bir şeyhin fotoğrafının bir bakanla yan yana çekilmiş olması, onun gaybı bildiğini kanıtlamaz. Bir siyasetçinin bir tarikat mensubuyla aynı sofraya oturması, o kişinin cennet üzerinde yetkisi bulunduğunu göstermez.

Devletin görevi herhangi bir dinî liderin manevi makamını tasdik etmek değildir. Devletin görevi yurttaşların inanç ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almak, hukuku eşit uygulamak ve kamu kaynaklarını denetlemektir.

Dahası, dinî yapıların mali ve idari faaliyetleri de bu tartışmanın dışında tutulamaz.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün açıklamalarına göre vakıfların gelirleri, malları, işletmeleri ve mali tabloları denetime tabidir. Diyanet'in de dernek ve vakıflara bütçesinden yardım yapılmasına ilişkin bir yönergesi bulunmaktadır. Bu düzenleme, yardımların kamu yararı amacıyla yapılması, kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesini öngörmektedir.

Dolayısıyla mesele yalnızca bir şeyhin ne söylediği değildir. O yapının nasıl örgütlendiği, gelirlerinin nereden geldiği, hangi faaliyetleri yürüttüğü ve kamu kaynaklarıyla ilişkisinin ne olduğu da önemlidir.

https://www.vgm.gov.tr/vakif-islemleri/vakif-nasil-kurulur-/vakiflarin-denetimi

https://hukukmusavirligi.diyanet.gov.tr/Documents/Y%C3%B6nerge.pdf

Şimdi soralım:

Milyonlarca liralık bağışların toplandığı, taşınmazların edinildiği, yurtların, okulların, şirketlerin ve çeşitli işletmelerin bulunduğu bir dinî yapının mali işleyişi ne kadar açık?

Bağış yapan insan parasının nereye gittiğini görebiliyor mu?

Bu yapının yöneticileri hesap veriyor mu?

Kamu kurumlarıyla yapılan işbirlikleri hangi ölçütlere dayanıyor?

Kamu kaynakları kullanılıyorsa bunun topluma açıklanabilir bir gerekçesi var mı?

Bir vakıf veya dernek hukuka uygun faaliyet gösteriyorsa zaten şeffaflıktan korkmamalıdır.

Allah adına konuştuğunu söyleyenlerin, insanların parasının hesabını vermekten kaçınması nasıl açıklanabilir?

Asıl ifsat, insanın aklını teslim alarak başlıyor

Bir toplumu bozmanın en etkili yolu, insanlara doğrudan kötülüğü sevdirmek değildir. Bazen kötülüğü iyilik gibi, itaati kulluk gibi, sorgulamayı edepsizlik gibi, şahsa bağlılığı da Allah'a bağlılık gibi göstermektir.

İnsan bir süre sonra kendi aklını kullanmaktan korkar.

Şeyhinin yanlışını görse de söyleyemez. Çünkü karşı çıkarsa manevi kazancını kaybedeceğinden korkar.

Bir haksızlık görür ama konuşamaz. Çünkü bağlı olduğu yapının itibarı zedelenecektir.

Bir siyasi yanlışla karşılaşır ama eleştiremez. Çünkü şeyhinin desteklediği siyasi yapıya itiraz etmek, kendi dünyasında şeyhine itiraz etmekle aynı hâle gelmiştir.

Böylece insanın vicdanı, bir başka insanın iradesine teslim edilir.

Oysa Allah'ın insana verdiği akıl, kullanılmasın diye verilmedi.

Kur'an defalarca düşünmeyi, akletmeyi, sorgulamayı, delil getirmeyi ve hakikate uymayı emreder.

Bir insanın Allah'a yakınlığının ölçüsü, başka bir insanın önünde ne kadar eğildiği değildir. Adaletidir, ahlakıdır, dürüstlüğüdür, merhametidir ve hakikate bağlılığıdır.

Bir şeyhin çevresinde binlerce insan toplanabilir. Fakat binlerce insanın bir araya gelmesi, orada anlatılan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez.

Kalabalık, hakikatin delili değildir.

Yoksa bir zamanlar Firavun'un da etrafında kalabalıklar vardı!

Şair Eşref'in diliyle soralım-Bu yetki belgelerini kim bastı?

Ey gaybın kapısını açanlar!
Ey müridini ölümün ötesinden kurtaranlar!
Ey cennetin kapısında isim listesi tutanlar!

Bir de bize şu belgelerinizi gösterin bakalım.

Peygamberin kendisine tanımadığı yetkileri siz nereden aldınız?

Allah'ın elçisi gaybı bilmediğini söylerken sizin gayb defteriniz hangi makamda tasdik edildi?

Allah'ın hazineleri benim yanımda değil derken, sizin hazinelerinizin anahtarı kimin eline verildi?

Müridlerinizi cennete götürme yetkiniz varsa, bu yetkiyi size kim verdi?

Bir de siyasetçilerimize soralım:

Siz bu olağanüstü yetenekleri nerede keşfettiniz?

Bir insanın dini bilgisi, ahlakı ve topluma katkısı yerine etrafındaki kalabalığa bakarak mı itibar veriyorsunuz?

Yoksa sandığa giden yolların haritasını mı çıkarıyorsunuz?

Bir şeyhin manevi makamını ölçen cihazınız varsa, onu da kamuoyuna açıklayın. Belki TÜBİTAK'a gönderir, bilim dünyasına da bir katkı sağlarsınız!

Yalnız dikkat edin, cihazın ibresi mürid sayısına göre değil, hakikate göre çalışsın.

Çünkü dinin ölçüsü kalabalık değil, delildir.

Peki, bütün bunlar karşısında devletin sorumluluğu nedir?

Devlet, insanların inanma özgürlüğüne müdahale etmemelidir. İnsanlar bir araya gelebilir, ibadet edebilir, dinî eğitim faaliyetleri yürütebilir, yardımlaşabilir ve inançlarını yaşayabilir.

Fakat hiçbir dinî yapı hukukun üzerinde değildir.

Hiçbir şeyh devletin denetiminden muaf değildir.

Hiçbir cemaat kamu kaynaklarını hesap vermeden kullanma ayrıcalığına sahip değildir.

Hiçbir siyasi iktidar, oy hesabıyla dinî otoriteleri sorgulanamaz hâle getirmemelidir.

Hiçbir dinî lider, mensuplarının vicdanını kendi siyasi tercihlerine teslim etmemelidir.

Devletin görevi dinî grupların manevi iddialarını onaylamak değil, bütün vatandaşların hukukunu korumaktır.

Bir siyasi iktidar, kendisine destek veren dinî yapının yanlışını görmezden gelirse, bunun bedelini yalnızca o yapının mensupları ödemez. Toplumun tamamı öder.

Çünkü dinin siyasete araç edilmesi, siyasetin de dinî otorite üzerinden meşruiyet devşirmesi, sonunda hem dinin ahlaki itibarına hem de devletin tarafsızlığına zarar verebilir.

İşte bu nedenle mesele birkaç şeyhin uçtuğuna, kaçtığına, su üzerinde yürüdüğüne inanan insanların meselesi değildir.

Mesele, bir toplumun hakikati arama yeteneğinin zayıflatılmasıdır.

Mesele, Allah'ın kitabının önüne insan iradesinin geçirilmesidir.

Mesele, Allah'a kulluğun bir insana bağımlılığa dönüştürülmesidir.

Son olarak, Peygamberin sınırını aşanlara bir ayet yeter!

Benim bütün bu tartışmalar karşısında dönüp baktığım yer yine Kur'an'dır.

En'âm 50'de Allah'ın elçisi kendi yetki sınırını açıklıyor.

A'râf 188'de de kendisinin Allah dilemedikçe kendisine bile fayda veya zarar verme gücüne sahip olmadığını, gaybı bilseydi daha çok hayır elde edeceğini ve kendisine kötülük dokunmayacağını bildiriyor.

Şimdi bu iki ayetin karşısında, kendisine her türlü manevi yetkiyi yakıştıran anlayışların ne kadar dikkatli olması gerektiğini düşünelim.

Peygamberin bile kendisine tanımadığı bir yetkiyi bir şeyhe tanıyan insan, aslında neyi savunduğunu yeniden düşünmelidir.

Bir dinî liderin sözü Kur'an'ın önüne geçiyorsa, orada kulluk ile bağlılık birbirine karıştırılmıştır.

Bir insanın rızası Allah'ın rızasının önüne geçiyorsa, orada kulluk tehlikeye girmiştir.

Bir siyasi iktidar bu anlayışları kendi menfaatleri uğruna sorgulamıyorsa, orada kamu sorumluluğu da tartışılmalıdır.

Bizim ihtiyacımız yeni gavslar, yeni kurtarıcılar, yeni cennet dağıtıcıları değildir.

Bizim ihtiyacımız, Allah'ın kitabını okuyabilen, aklını kullanabilen, vicdanını kimseye kiraya vermeyen, adaleti şeyhinin, hocasının, partisinin ve kendi çıkarının üstünde tutabilen insanlardır.

Çünkü din, insanı başka bir insanın kölesi yapmak için gelmedi.

İnsanı yalnızca Allah'a kul, bütün insanlara karşı adil ve özgür kılmak için geldi.

Peygamberin bile kendisine tanımadığı yetkileri şeyhine tanıyan bir insan, önce inancını değil, inancının kaynağını sorgulamalıdır.

Ve son olarak şu soruyu sormadan geçemiyorum:

Allah'ın elçisi "Ben ancak bana vahyolunana uyarım" derken, siz kimin sözünü vahiyden üstün tutuyorsunuz?

Allah'ın kitabı önünüzde dururken, sizi başka hangi kapıda bekletiyorlar?

Bahadır Hataylı/31.10.2026/Sancaktepe/İST

31 Ekim 2026 Cumartesi

KARAYEL ESİYOR, KULE VİNÇLER TAKIRDIYOR!

 


Bir köy hikâyesinden Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine bakış

Rahmetli amcamın köyde kendine özgü bir hava tahmin yöntemi vardı.

Güz mevsimi yaklaşırken dışarı çıkar, başındaki külahı çıkarır, başını şöyle bir kaşır, etrafı süzer, sonra da rüzgârın yönüne bakarak hükmünü verirdi:

"Bu sene kış çok çetin geçecek!"

Biz de merakla sorardık:

"Amca, nereden biliyorsun?"

"Oğlum," derdi, "rüzgâr Poyraz'dan esmeye başladı. Siz şu aradaki serin havalara aldanmayın. Garbiden, meltemden gelen rüzgâr başka; Poyraz'ın rüzgârı başka. Hele bir de Karayel'e dönerse iş değişir. Öyle bir eser ki yalnızca kışı değil, baharı da tarumar eder. Pamuk ekeceğimiz zamanı bile şaşırırız. Bu sene tarlada hesabımızı ona göre yapın."

Amcamın bu sözleri yıllarca hafızamda kaldı.

Şimdi dönüp Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine baktığımda, nedense o günleri hatırlıyorum.

Çünkü artık bu memlekette garbiden tatlı tatlı esen rüzgârların, insanın yüzünü okşayan meltemlerin hükmü kalmadı gibi.

Poyrazı da geçtik!

Karayel esiyor!

Hem de öyle hafiften değil. Önüne ne çıkarsa savuracak, yıllardır yerinden kıpırdamaz zannedilen yapıları sarsacak bir karayel…

İşin ilginç tarafı, bu rüzgârın yaklaştığını herkes hissettiği hâlde bazıları hâlâ gökyüzüne bakıp güneşli hava tahmini yapıyor.

Memleketin dört bir yanında kule vinçler yükselmiş. Kimisi bir makamın tepesine kurulmuş, kimisi bir koltuğun üzerine kondurulmuş, kimisi de zembille yukarı taşınmış.

Bir bakıyorsunuz, dün adı sanı bilinmeyen biri bugün memleketin kaderine yön verecek konumda!

Nasıl yükseldiğini soran olursa cevap hazır:

"Takdir-i ilahi!"

Nasıl geldiğini sorarsanız:

"Bizim büyük başarımız!"

Kimin taşıdığını sorarsanız:

"Milletimizin teveccühü!"

Ama nedense o kuleye hangi merdivenden çıktığını, hangi vinçle taşındığını, kimin halat tuttuğunu kimse anlatmıyor.

Kuleye çıkan kendisini göğe yükselmiş sanıyor. Hatta bir müddet sonra aşağıdaki insanları da küçük görmeye başlıyor.

Oysa kule vinçlerin bir özelliği vardır: Yüksekte dururlar ama kendi başlarına ayakta durmazlar. Bir dengeye, zemine, bağlantıya ve mühendislik hesabına ihtiyaç duyarlar.

Siyasette de böyledir.

Bir insanı, bir kadroyu, bir anlayışı yukarı taşıyan şey yalnızca kendi gücü değildir. Toplumun güveni, insanların rızası, adalet duygusu ve kurulan düzenin dayanaklarıdır.

Bunlar zayıflamaya başladığında önce küçük sesler duyulur.

Takır… takır… takır…

Ama kulede oturanlar bu sesleri fırtınanın habercisi olarak değil, kendilerine alkış tutulması olarak yorumlarlar.

Hatta içlerinden biri dönüp şöyle der:

"Arkadaşlar, yukarıda biraz ses var ama merak etmeyin, sistem çalışıyor!"

Bir başkası hemen açıklama yapar:

"Bu sesler dış güçlerin oyunudur. Kulemiz son derece sağlamdır!"

Öteki de televizyonlara çıkar:

"Bu rüzgârı biz estiriyoruz!"

Oysa rüzgârın kimin tarafından estirildiğiyle değil, hangi yönden geldiğiyle ilgilenmek gerekir.

Çünkü doğanın kimseye makam mevki borcu yoktur. Siyasetin de toplumun sabrını sonsuza kadar tüketme ayrıcalığı bulunmaz.

Bir zamanlar kendilerini vazgeçilmez sananlar, bir gün toplumun değişen beklentileriyle karşılaştıklarında şaşkınlığa düşerler.

Çünkü insanları yukarı taşımak için kullanılan mekanizmalar, şartlar değiştiğinde aynı insanları aşağıya indirecek araçlara dönüşebilir.

İşte benim bugün Türkiye'nin siyasi ve toplumsal ikliminde gördüğüm mesele biraz da budur.

Elbette her rüzgâr fırtınaya dönüşmez, her sallanan kule yıkılmaz. Ama hiçbir kule de sırf yüksek olduğu için sağlam değildir.

Üstelik mesele yalnızca yukarıdakilerin düşmesi de değildir. Asıl mesele, o kulelerin altında kalan toplumun ne kadar zarar göreceğidir.

Çünkü siyasi hesapların bedelini çoğu zaman aşağıdakiler öder. Kulede oturanlar manzarayı seyrederken, aşağıda yaşayanlar geçim derdini, adaletsizliği, umutsuzluğu ve belirsizliği taşır.

Rahmetli amcamın bir sözü daha vardı:

"Oğlum, aşağıda duran düşerse bir yerini incitir, kalkar, üstünü silker, yeniden yürür. Ama yüksekten düşenin hâli başka olur. Düşüşü de büyük olur, gürültüsü de!"

Şimdi bu sözü düşündükçe, insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor:

Yukarıya çıkarken halkın omuzlarını basamak yapanlar, aşağı inerken de aynı halkın omuzlarına mı tutunacaklar?

Yıllarca kendilerini taşıyan insanların sesini duymayanlar, kule sallanmaya başladığında o sesleri duyabilecekler mi?

Ve en önemlisi, yıllarca sağlam zannettikleri yapının aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için illa Karayel'in esmesini mi bekleyecekler?

Benim kanaatim şu: Bir ülkenin geleceği, yalnızca kimin hangi koltukta oturduğuyla ölçülmez. O koltuğun altında nasıl bir adalet düzeni kurulduğuyla ölçülür.

Çünkü makamlar geçicidir, toplum kalıcıdır. Koltuklar el değiştirir, kuleler sökülür, rüzgâr yön değiştirir. Ama yapılanların hesabı bir şekilde toplumun hafızasında kalır.

Rahmetli amcam bugün yaşasaydı, herhâlde yine külahını çıkarır, başını bir güzel kaşır, etrafına bakar ve şöyle derdi:

"Ula oğlum, ben size demedim mi? Bu sene kış çetin geçecek diye! Siz hâlâ havanın sıcaklığına bakıyorsunuz. Ben size rüzgârın yönünü söylüyorum!"

Ben de herhâlde ona şöyle cevap verirdim:

"Amca, mesele artık yalnızca kışın çetin geçmesi değil. Bizim memlekette bazıları kuleyi göğe kadar dikti ama temelini nereye attığını unuttu. Şimdi Karayel esiyor. Kuleler takırdıyor. Tepedekiler hâlâ manzarayı seyrediyor. Galiba birazdan manzara değişecek!"

Ve sanırım amcam son bir kez başını sallayıp şu cevabı verirdi:

"Oğlum, rüzgârın şakası olmaz. Hele insan kendi yükseldiği yüksekliği kendi gücü zannederse, düşerken gökyüzünü de suçlar, yeri de!"

Bahadır Hataylı/30.10.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!