24 yıllık bir iktidarın
değil, bir
toplumsal aklın röntgeni
Bu bir partiye karşı yazılmadı.
Bir lidere öfke kusmak için
hiç yazılmadı.
Bu, aynı cümlelerin yıllar
boyunca tekrar tekrar söylenmesine rağmen, hiçbir şey olmamış gibi
hayatına devam eden bir toplumun mantıkla bağını nasıl gevşettiğini
anlamak için
yazıldı. Çünkü asıl mesele iktidarın ne söylediği değil;
toplumun buna nasıl
inanabildiğidir.
Uzun iktidarlar yalnızca
güçle ayakta kalmaz. Uzun iktidarlar, çelişkiyle yaşamayı mümkün kılan
bir zihinsel iklim üretir.
Bu iklimde tutarsızlık skandal olmaz, tekrar olur. Yalan çökertilmez, yutulur. Zaman ilerlemez, döngüye
girer.
Bu yazı şunu soruyor:
Mantıkta yeri olmayan önermeler, toplumsal hayatta nasıl karşılık
bulur?
I. “Üç
yıla bitireceğiz” cümlesi ve zamanın iptali
2010’da “Et ithal etmeyeceğiz” denildi.2017’de “Üç yıla bitecek.”2019’da
yine “Üç yıla.”2020’de “Bitiriyoruz.”2024’te aynı cümle yıl içinde defalarca
tekrarlandı.2025’te tekrarlandı. Burada mesele et değildir.
Et, sadece bir örnek
nesnedir. Asıl
mesele, zamanın işlevini
yitirmesidir.
Mantıkta bir önerme vardır:
Eğer A
söylenir ve B gerçekleşmezse,
A geçersizdir.
Ama siyasette bu önerme
tersine çevrilmiştir:
Eğer A
söylenir ve B gerçekleşmezse, A yeniden söylenir.
Bu, mantığın değil; alışkanlığın
kuralıdır.
Toplum, “üç yıl”ın bir ölçü
birimi olmaktan çıktığını fark ettiğinde bile tepki vermez. Çünkü “üç yıl” artık gerçek
bir zaman dilimi değil; erteleyici bir metafordur. İnsanlar,
“neden bitmedi?” sorusunu sormaz, “yine söylediler” diye not alır. Bu noktada siyaset sonuç üretmez,
beklenti üretir.
Ve beklenti, gerçekle karşılaşmadığı sürece
yaşayabilir.
II. İthalat
kararları ve
gerçeklikle
aynı anda
yaşamak
2025 yılı için Resmî Gazete
’de yayımlanan kararlar:3,5 milyon ton mısır ithalatı,1 milyon ton arpa ithalatı,1
milyon ton ayçiçeği tohumu…
Aynı zaman diliminde: “ET
ithalatını bitireceğiz.”
Bu iki durum mantıkta
birlikte var olamaz.
Ama toplumsal hayatta
birlikte var olabilir.
Nasıl?
Çünkü toplum artık önermeleri
aynı düzlemde değerlendirmez. Bir önerme
“ekonomik gerçeklik” düzleminde durur, diğeri “siyasal
sadakat” düzleminde.
Bu iki düzlem birbirine temas etmez.
Buna bölünmüş
bilinç denir. İnsanlar şunu yapar:
Pazarda fiyatı görür, Televizyonda sözü duyar,
İkisini aynı anda doğru kabul eder. Bu, cehalet değildir.
Bu, uyum sağlama
refleksidir. Çünkü çelişkiyi
reddetmek, yüzleşmeyi
gerektirir. Yüzleşme
ise konfor bozucudur.
III. Enflasyonun bitmeyen “en
zoru”
2018’den 2026’ya kadar aynı cümle:
“Enflasyon sorununu çözeceğiz.” En zor dönem geride kaldı.”
Bu cümlelerin hepsi gelecek
zaman içerir. Ama bu gelecek, hiçbir zaman şimdiye dönüşmez.
Mantıkta buna sonsuz erteleme
denir. Bir problem çözülmez ama sürekli “çözülmek üzere” tutulur. Bu, sorunun
değil;
umudun yönetimidir.
Buradaki asıl mesele şudur:
Bir toplum, aynı sorunun çözüldüğüne
her yıl yeniden inanıyorsa, artık çözümle değil,
inanma ihtiyacıyla
ilgileniyordur.
Bu noktada ekonomi teknik bir
alan olmaktan çıkar, psikolojik bir alana dönüşür.
Rakamlar değil, cümleler dolaşır.
IV. “Cebimizden
bir kuruş çıkmıyor” söylemi ve görünmez maliyetler
“Devletin kasasından bir kuruş çıkmıyor.
Bu cümle yıllarca tekrarlandı. Bu cümle, teknik olarak tartışılabilir. Ama asıl mesele teknik doğruluğu değil;
toplumsal işlevidir.
Bu cümle şunu yapar:
Maliyeti görünmez kılar. Hesap sormayı anlamsızlaştırır.
Vatandaşı izleyiciye çevirir. İnsanlar
artık “nasıl yapıldı?” diye sormaz, “bize çıkmıyormuş” diye kabul eder. Bu noktada siyaset,
hesap vermez; teskin eder.
V. Kişisel
anlatılar
ve hafızanın eğrilmesi
Bir liderin kendi hayatına
dair anlattığı hikâyeler,
semboliktir. Ama bu hikâyeler
zamanla tarihsel gerçeklikle
çeliştiğinde, mesele kişisel
hata olmaktan çıkar.
Doğum
tarihi–takvim uyuşmaz. Olaylar, gerçekleşmeden
önce anlatılır. Mekânlar, var olmadan hatırlanır.
Bu noktada toplum iki şeyden birini yapar:
Ya sorgular,
Ya önemsizleştirir.
Uzun iktidarların sırrı buradadır:
Önemsizleştirme
yeteneği.
Toplum şunu öğrenir:
“Detay önemli değil,
niyet önemli. “Âmâ niyet ölçüldüğünde,
gerçeklik serbest kalır.
VI. “Aslalar, “oldular ve
sözün değersizleşmesi
“Asla olmaz” denilenlerin
listesi uzundur: Görüşülmez → görüşüldü,
olmaz → oldu,
Asla → mümkün
Bu durum tek başına diplomasi değildir.
Çünkü
diplomasi değişimi
gerekçelendirir. Burada ise değişim açıklanmaz, sadece yaşanır.
Toplum da şunu öğrenir:
“Sözler
bağlayıcı değildir.
Bu öğrenildiğinde,
siyaset hesap vermez. Çünkü hesap, söz üzerinden
sorulur.
VII. “Biz yaptık” anlatısı ve
tarihsizlik
Bir iktidar, kendinden önce
yapılan her şeyi
yok saydığında,
sadece kendini büyütmez; toplumu küçültür. Çünkü
geçmişi
olmayan bir toplum, karşılaştırma yapamaz. Karşılaştırma
yapamayan toplum ise alternatif düşünemez.
VIII. Yalan ve duygu üretimi
“Mülakat”, “cami”, “yasak”
gibi örnekler şunu gösterir:
Yalanın işlevi
ikna etmek değil;
duygu üretmektir. Duygu üretildiğinde gerçeklik ikinci plana düşer. İnsanlar
doğruluğu değil,
ait olmayı
savunur.
IX. Nasıl ayakta kaldı?
Sorunun cevabı burada.
Bu iktidar: Çelişkiyi
normalleştirdi
Zamanı iptal etti,
Sözü bağlayıcılıktan çıkardı
Gerçeği
duyguyla bastırdı
Ama bunu tek başına yapmadı.
Toplum buna uyum sağladı.
Çünkü çelişkiyle
yaşamak,
yüzleşmekten daha kolaydır.
Aydının sorumluluğu, bu
yazı kimseye neye inanacağını söylemiyor. Sadece şunu soruyor:
Aynı anda bu kadar tutarsız önermeye inanabiliyorsak, yarın neye itiraz
edebiliriz?
Karanlık bir anda gelmez.
Karanlık, çelişkiye
alışıldığında
başlar.
Ve aydının sorumluluğu şudur:
Alışmamayı hatırlatmak.
Bahadır
Hataylı/04.02.2026/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder