Diyanet’in Büyüyen Bütçesi ve Azalan İtibarı Üzerine Bir Toplumsal Analiz
Bir kurumun ne işe yaradığını anlamanın en sağlıklı yolu, söylediğine değil; neyi değiştirdiğine bakmaktır. Söylem niyet beyanıdır, sonuç ise hakikatin kendisi. Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluş gerekçesi itibarıyla toplumu dinî açıdan aydınlatmak, ahlâkî bilinç üretmek ve birey–toplum–inanç ilişkisinde rehabilite edici bir rol üstlenmek üzere yapılandırılmış bir kurumdur. Bu amaç, kağıt üzerinde hâlâ geçerlidir. Ancak bugün gelinen noktada, bütçe büyüklüğü ile toplumsal etki arasındaki uçurum, bu amacın fiilen ne kadar karşılandığını sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
1. Bütçe–Sorumluluk Dengesi- Para Arttıkça Etki Neden Azalıyor?
Bir kurum ne kadar büyük bir bütçe kullanıyorsa, hesap verebilirliği de o ölçüde artmalıdır. Diyanet, bugün sadece dinî hizmet sunan bir yapı değil; aynı zamanda toplumu şekillendiren bir söylem üretim merkezi hâline gelmiştir. Hutbeler, vaazlar, yayınlar, fetvalar ve resmî açıklamalar, milyonlarca insanın dünyaya bakışını etkileyen bir güce sahiptir.
Bu gücün doğal sonucu, ahlâkî çöküşe karşı görünür ve ölçülebilir bir mücadele beklenmesidir. Oysa son yıllarda toplumda:
-
Uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması,
-
Şiddet ve cinayet oranlarının artması,
-
Yolsuzluğun sıradanlaşması,
-
Yoksulluğun derinleşmesi,
-
Liyakatsizliğin normalleşmesi,
-
Adam kayırmacılığın meşrulaşması,
-
“Haram” kavramının gündelik hayattan silinmesi,
gibi olgular eş zamanlı olarak büyümüştür. Burada iddia edilen şey, bu sorunların tamamının tek başına Diyanet tarafından çözülebileceği değildir. Ancak ahlâk üretme iddiasındaki bir kurumun, bu başlıklarda güçlü, net ve tutarlı bir karşı duruş sergilemesi beklenir.
Peki bu karşı duruş nerede?
2. Dinî Dilin Siyasallaşması ve Meşruiyet Sorunu
Diyanet’in en ciddi sorunlarından biri, dinî dili, evrensel ahlâk ilkeleri üzerinden değil; güncel siyasal ihtiyaçlar üzerinden kurmasıdır. Din, özü itibarıyla iktidarların üstünde bir hakikat alanı iken; bugün çoğu zaman iktidarların yanında konumlanmış görünmektedir.
Bu durum, iki ağır sonuç doğurur:
a) Dine Güvenin Zedelenmesi
İnsanlar, dinin adalet, merhamet ve hak çağrısını; iktidarın hatalarını örtmek için kullanılan bir enstrüman olarak görmeye başladığında, dine olan güven azalır. Nitekim bugün “dinden uzaklaşma” olarak tanımlanan olgunun önemli bir kısmı, inançtan değil; din adına konuşan kurumlardan uzaklaşmadır.
b) Ahlâkî Eleştirinin Susturulması
Din, zulme karşı konuştuğunda anlamlıdır. Güce karşı sessiz kaldığında değil. Eğer bir kurum:
-
Yolsuzluk karşısında düşük sesle konuşuyorsa,
-
Adaletsizliğe karşı genel geçer cümlelerle yetiniyorsa,
-
Yoksulluğu “sabır” ile geçiştiriyorsa,
-
Lüks ve israf karşısında susuyorsa,
orada din, eleştiren değil onaylayan bir dile dönüşmüş demektir.
3. Cuma Gelirleri, Vakıf Bağışları ve Şeffaflık Meselesi
Her hafta milyonlarca insanın katkısıyla oluşan cuma gelirleri, teorik olarak toplumun ortak hayrına kullanılmalıdır. Aynı şekilde Diyanet Vakfı’na yapılan bağışlar da “insanlığa fayda” amacıyla verilmektedir. Ancak bu kaynakların:
-
Ne kadarının doğrudan yoksullukla mücadeleye gittiği,
-
Ne kadarının rehabilitasyon projelerine ayrıldığı,
-
Ne kadarının bağımlılıkla mücadeleye harcandığı,
-
Ne kadarının şatafatlı organizasyonlara, binalara ve temsil giderlerine aktarıldığı,
konusunda kamuoyunu tatmin eden bir şeffaflık bulunmamaktadır.
Şeffaflık yoksa güven olmaz. Güven yoksa bağış ibadete değil, şüpheye dönüşür.
4. Rehabilitasyon İddiası ve Sahadaki Gerçeklik
Diyanet, sıkça “toplumu manen rehabilite eden” bir kurum olarak tanımlanır. Oysa rehabilitasyon, soyut söylemlerle değil; sahaya inen programlarla yapılır.
Sorulması gereken sorular nettir:
-
Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadelede kaç somut proje yürütülüyor?
-
Cezaevlerinden çıkan bireylerin topluma kazandırılması için hangi programlar var?
-
Şiddete meyilli gençler için kaç merkez oluşturuldu?
-
Yoksulluk içinde büyüyen çocuklar için kaç uzun vadeli destek modeli üretildi?
Bu soruların çoğuna verilen cevaplar, ya sınırlı ya da göstermelik düzeydedir. Oysa bu büyüklükte bir bütçe, toplumsal yaraları sarmak için tarihî fırsatlar sunabilirdi.
5. Dinî Otorite mi, Onay Merkezi mi?
Bu noktada kopan bağ, Allah ile kul arasındaki bağ değil; kul ile kurum arasındaki bağdır. Ancak zarar gören, inancın kendisi olur.
6. Devam Ettirmek Ne Demek?
Böyle bir yapının, bu haliyle devam ettirilmesi, şu anlama gelir:
-
Toplumdan toplanan kaynakların, toplumu iyileştirmeden tüketilmesi,
-
Dinî otoritenin ahlâk üretmek yerine meşruiyet üretmesi,
-
İnancın, iktidarların yanlışlarını örtmek için kullanılması,
-
Yeni nesillerin dinden soğutulması.
Bu bir “kurum düşmanlığı” değil; kurumun aslına dönmesi çağrısıdır.
Sonuç olarak, Din, Bütçeyle Değil Adaletle Yaşar
Din, ne kadar çok parayla anlatılırsa anlatılsın; adalet yoksa ikna edemez. Merhamet yoksa iyileştiremez. Hakikat yoksa birleştiremez. Bugün Diyanet’in karşı karşıya olduğu kriz, para krizi değil; itibar krizidir.
Bu soru sorulmadıkça, cevaplar da iyileştirici olmayacaktır.
Erol Kekeç/23.12.2025/Sancaktepe/İST