Bugünün insanı, özellikle de
bizim coğrafyamızın insanı, sürekli geçmişle avunuyor. Kahramanlıklarla,
destanlarla, parlatılmış hükümdarlarla ve mitolojikleştirilmiş siyasetle… Oysa
yaşananlar, anlatılanlar kadar parlak değil; hikâyeler zamanı geldiğinde çoğu
kez sahiplerinin elinde bile tanınmayacak hâle gelir.
Son 23 yılda bu ülkede yaşananlar
bunun canlı bir örneği. Şimdi, “her şey mükemmeldi” masalının içinde
boğulurken, gelecek kuşaklara nasıl bir hesap bırakıldığını kimse düşünmek
istemiyor. Gerçekler acıdır, ama acıdan kaçan toplum, yarın daha ağır bedellerle
yüzleşir.
“23 yıllık süreçte neredeyse her
tarihi kahramanlıklar gündeme geldiğinde Abdülhamit döneminde bir gram toprak
kaybının olmadığı anlatılır ve halkın dilinde de 2. Abdülhamit dönemi tam bir
cennet üssü gibi kabul görür.
Oysa bu dönemdeki toprak kaybı
günümüzdeki İran coğrafyası kadardır.”
Bu cümlenin altını çizmek yetmez,
kalın çerçeveyle çizmek gerekir. Çünkü bugünün siyasi aklı da aynı yöntemi
kullanıyor: Hikâyeleri gerçeklerin üstüne bindirerek bir illüzyon oluşturmak.
Bugün; özelleştirme adı altında
satılmadık kurum kalmadı. Bir zamanlar devletin omurgası olan stratejik
kuruluşlar, kârlı işletmeler, “reform” ve “verimlilik” sloganları eşliğinde
birer birer elden çıkarıldı.
Varlık Fonu adı altında ülkenin
en sağlam gelir kaynakları ipotek edilebilir hâle getirildi.
Bir dönem “IMF’ye borç bitti,
hatta bizden borç istediler!” diye övünen anlayış, bugün uluslararası
tefecilere bir ayda ödediği faizlerle dudak uçuklatıyor. Halk diz çökerken
sistemle iç içe olanlar, milletin elindekini avuç avuç alıp götürüyor.
Kamu yapısı da aynı şekilde
şişirilmiş bir balon gibi.
Bir zamanlar 1 milyon 700 bin
olan kamu personeli, bugün 5 milyonun üzerine çıkmış durumda.
Ama hizmet?
Randevu krizi, hastanelerde
bekleme kuyrukları, kapanan ailelerin dramları…
Her şey ortada.
Toplumsal yapı da tel tel
dökülüyor.
Uyuşturucu sokak başlarında kol
geziyor, aile yapısı parçalanıyor, evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor,
şiddet sıradanlaşıyor.
Domuz eti kasaplık hayvana
çevriliyor, zinanın yasal zemini genişletiliyor, LGBT ideolojik baskı hâlini
alıyor; ama aynı dönemde yurdun dört bir yanına devasa camiler yapılıyor.
Ve toplum zannediyor ki cami
sayısı arttıkça dindarlık da artar.
Oysa ahlak çökerken mimari
yükselirse buna “maneviyat” değil, maskelenmiş çürüme denir.
Ama mesele yalnız bugünün
hikâyesi değil.
Asıl önemli olan, yarın bu
dönemin nasıl anlatılacağı.
Çünkü tarih, gerçekte yaşandığı
gibi değil, anlatanların işine geldiği gibi yazılır.
Bugün ne oluyorsa, bir gün tıpkı
Abdülhamit örneğinde olduğu gibi efsaneleştirilecek.
“Bugün Abdulhamit dönemindeki bu
kayıplardan bahsettiğimizde hemen Osmanlı düşmanı, ecdadına sahip çıkmayan
hainler olarak adlandırılırsınız.”
Ve yıllar sonra bu çağın
torunları da diyecek ki:
— O dönem insanlar çok
huzurluydu.
— Ekonomi mükemmeldi.
— Herkes dindardı.
— Bir gram yanlış yoktu.
— Kimse aç açık değildi.
— Hırsızlık mı? O dönemde hiç
olmazdı!
Bugün nasıl ki Abdülhamit
dönemini eleştirmek “ihanet” sayılıyorsa, yarın da bu dönem aynı
ilahlaştırmanın konusu olacak.
Çünkü insanlar zor zamanlarını
değil, kendilerine anlatılan masalları hatırlar.
“İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet
Akif Ersoy’un hayatı nasıl geçti bilmeyenler biraz araştırsın.”
Gerçekçi, dürüst, diri bir adamdı
Akif.
Bu memleket ona sahip çıkmadı,
ama bugün posterini duvarlara asıp “kahraman şair” diyor.
Aynı kader Abdülhamit’te de
bugünün siyasetinde de görülecek:
Gerçekler değil, işine gelen
hikâyeler yaşatılacak.
Fakat unutulan bir şey var:
Hakikatin kötü bir huyu vardır;
geç de olsa mutlaka ortaya çıkar.
Hem burada hem de gidilen yerde.
İşte tam bu noktada 2. Abdülhamit
dönemine geri dönmek gerekiyor.
Efsaneleştirilen bir liderlik,
aynı anda çöken bir devlet ve göz ardı edilen devasa gerçekler…
Abdülhamit Dönemi Toprak Kayıpları ve Bugüne Düşen Gölge
Bugün bazı çevreler Abdülhamit’i,
hiç toprak kaybetmemiş bir “devlet dâhisi” gibi anlatıyor.
Oysa kaybedilen toprak miktarı
bugünkü İran’ın yüzölçümü kadardır.
Bu rakam yaklaşık 1,6 milyon km²
demektir.
Ve bu kayıpların siyasi, askeri
ve toplumsal sonuçları, Osmanlı’nın tabutuna çakılan son çiviler oldu.
Abdülhamit dönemi bir cennet
değil, çöküşün hızlandığı, merkezî yönetimin nefes alamaz hâle geldiği, dış
baskılara direnecek kudretin kalmadığı bir dönemdi.
Fakat bugün, o gerçek anlatıldığı
zaman hâlâ insanlar şu refleksi gösteriyor:
— Sen ecdadına düşmansın!
— Sen Osmanlı’yı kötülemek
istiyorsun!
— Sen tarihini sevmiyorsun!
Oysa gerçekleri konuşmayan
toplum, geleceğini kuramaz.
“Hak’tan hukuktan adaletten
bahsedenler, iktidarların hoşuna gitmese de gerçeklerin ortaya çıkma gibi kötü
bir huyu vardır.”
Ne Abdülhamit bu gerçeklerden kaçabildi
ne bugünün yöneticileri kaçabilecek ne de yarının çocukları bu dönemin
masallarına sonsuza kadar inanacak.
Çünkü hakikat, güneş gibidir;
örtülse de gölgeye alınsa da zamanı gelince kendi perdesini kendi kaldırır.
“Rabbim bizleri akleden, kişileri
putlaştıranlardan değil, sadece Allah’a kulluk yapan hakiki, emin, adil
müminlerden eylesin.”
II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın kaybettiği topraklar
ve bu kayıpların siyasi sonuçları
II. Abdülhamid dönemi
(1876–1909), Osmanlı Devleti’nin hem dış baskılarla hem içeriden yükselen
milliyetçilik hareketleriyle sarsıldığı, bu nedenle geniş coğrafyasını hızla
kaybettiği bir dönemdir. Bu kayıplar yalnız haritaları daraltmadı;
imparatorluğun geleceğini belirleyen stratejik, ekonomik ve toplumsal sonuçlar
doğurdu.
Aşağıdaki çalışma, kayıp
bölgeleri tek tek, yaklaşık yüzölçümleriyle, ardından her kaybın siyasi
sonuçlarıyla birlikte detaylı şekilde sunmaktadır.
I. Kaybedilen topraklar (bölge
bölge ve yaklaşık alanları)
Aşağıdaki rakamlar, Osmanlı’nın
19. yüzyıl sonu coğrafyasını esas alarak tarih araştırmalarının ortaya koyduğu
yaklaşık alanlardır. Küçük oynamalar kaynaklara göre değişebilse de genel tablo
bilim çevrelerinde aynıdır.
1. Balkanlar
Balkanlar, II. Abdülhamid
döneminde Osmanlı'nın en büyük toprak kayıplarının yaşandığı bölge oldu. Berlin
Kongresi sonrasında imparatorluk bu bölgede fiilen çözüldü.
1) Sırbistan – 48.300 km²
Berlin Kongresi ile tam
bağımsızlık kazandı.
2) Karadağ – 13.800 km²
3) Romanya – 237.500 km²
1878’de tam bağımsız.
4) Bulgaristan (Doğu Rumeli
dahil) – 108.500 km²
1885’te Doğu Rumeli ile
birleşerek Osmanlı’dan koptu.
5) Bosna-Hersek – 51.000 km²
1878’de Avusturya işgaline
verildi, 1908’de tamamen ilhak edildi.
6) Girit – 8.300 km²
1897’den sonra özerk, 1908’de
fiilen Yunanistan’a bağlandı.
Toplam Balkan Kaybı:
≈ 467.000 km²
2. Kuzey Afrika
1) Tunus – 164.000 km²
1881’de Fransız kontrolüne geçti.
2) Mısır – 1.002.000 km²
1882’den itibaren İngiliz işgali
altına girdi.
Mısır hukuken Osmanlı toprağı
görünmeye devam etse de egemenlik tamamen bitmişti.
Toplam Kuzey Afrika Kaybı:
≈ 1.166.000 km²
3. Doğu Akdeniz – Kıbrıs
Kıbrıs – 9.250 km²
1878’de “geçici yönetim” adıyla
İngiltere’ye bırakıldı; kontrol tamamen kaybedildi.
Genel toplam (1876–1909)
≈ 1.642.000 km²
Yani yaklaşık 1,6 milyon
kilometrekare, bugünkü Türkiye’nin iki katından fazla.
II. Bu kayıplar Osmanlı’ya siyasi ve stratejik olarak
neye mal oldu?
Bu kayıpların her birinin
arkasında hem bölgesel hem küresel bir hesap vardı. Her toprak parçası,
imparatorluk açısından bir ekonomik damar, bir güvenlik hattı, bir kültür
havzası ve bir jeopolitik kilit niteliğindeydi.
Şimdi bu kayıpların siyasi
sonuçlarını bölge bölge analiz edelim.
1. Balkan Topraklarının Kaybının
Siyasi Sonuçları
Balkanlar, Osmanlı’nın askerî
insan gücünün, tarımsal üretimin ve ticaret yollarının merkezlerinden biriydi.
Bu alanların kaybı, yalnız toprak değil; devletin geleceğini belirleyen
demografik ve askerî damarların kopması anlamına geldi.
a) Balkan kaybı, Osmanlı’nın
Avrupa’daki siyasi varlığını bitirdi
500 yıllık bir coğrafya dağıldı.
İstanbul’un batı güvenliği
ortadan kalktı.
Avusturya ve Rusya, bölgedeki
hâkimiyetini genişletti.
b) Ekonomik daralma
Balkan toprakları Osmanlı’nın:
En verimli tarım alanları,
En yoğun nüfus merkezleri,
En güçlü vergi havzalarıydı.
Bu kayıplar devlet gelirlerini
dramatik biçimde azalttı.
c) Demografik kırılma
Yaklaşık 1 milyonun üzerinde
Müslüman, 1878 sonrası Anadolu’ya ve Trakya’ya göç etmek zorunda kaldı.
Bu göç:
Sosyal yapıyı sarstı,
İskân krizleri doğurdu.
d) Siyasi sonuç: Millî kimliğin
doğuşu hızlandı
Balkan kayıpları, Osmanlı'nın çok
uluslu yapısının çöktüğünü gösterdi.
Böylece “Osmanlılık” fikri
yerine, giderek “Türk milliyetçiliği” fikri öne çıkmaya başladı.
2. Kuzey Afrika Kayıplarının
Siyasi Sonuçları
Tunus ve Mısır’ın kaybı,
Osmanlı’nın Akdeniz–Afrika hattı üzerindeki deniz gücünü ve siyasi derinliğini
tamamen bitirdi.
a) Kuzey Afrika’nın düşmesi
Osmanlı’yı bir Asya devletine dönüştürdü
İmparatorluğun Afrika kıtasındaki
varlığı neredeyse sona erdi.
b) İngiltere’nin Mısır’ı ele
geçirmesi: Osmanlı’nın kalbine darbe
Çünkü Mısır:
Nil vadisi tarımının merkezi,
Akdeniz-Kızıldeniz bağlantısının
kalbi,
Mekke-Medine yollarının stratejik
anahtarıydı.
Mısır'ın kaybı:
Ekonomiyi çökertecek derecede
büyük gelir kaybına,
Hac yollarının güvenliğine dair
endişelere,
Doğu Akdeniz’de İngiltere’nin
mutlak hâkimiyetine yol açtı.
c) Tunus’un kaybı, Fransa’nın
Kuzey Afrika hâkimiyetini tamamladı
Fas–Cezayir–Tunus hattı tamamen
Fransız kontrolüne geçti.
3. Kıbrıs’ın Kaybının Siyasi
Sonuçları
a) Doğu Akdeniz’de stratejik
hâkimiyet kaybedildi
Kıbrıs’ı İngiltere’nin alması,
Osmanlı için şu anlama geldi:
Kanal’a giden yola İngiliz
kalkanı yerleşti.
Osmanlı donanması Doğu Akdeniz’de
etkisizleşti.
Levant ticareti İngiltere'nin
kontrolüne girdi.
b) İngiltere’nin Osmanlı’ya
baskısı arttı
Kıbrıs’ın verilmesi karşılığında
İngiltere'nin “Rusya’ya karşı destek sözü” hiçbir zaman gerçekleşmedi.
III. Genel stratejik sonuçlar
Bu kayıpların toplam siyasi
sonuçları çok daha geniştir. En önemlileri şunlardır:
1. Osmanlı İmparatorluğu bir
“kara devletine” dönüştü
Deniz hâkimiyeti bitince:
Ekonomik damarlar koptu,
Liman gelirleri düştü,
Diplomatik gücü azaldı.
2. Avrupa dengelerinden tamamen
dışlandı
Artık Osmanlı, büyük güçlerin
“masa dışında” tartıştığı bir devlet hâline geldi.
3. Balkan savaşlarının zemini
hazırlandı (1912–1913)
Çünkü Abdülhamid dönemindeki
kayıplar, Osmanlı’nın Balkanlarda yalnız “askerî olarak” değil “itibar olarak”
da çöktüğünü gösterdi.
4. Ekonomik bağımlılık arttı:
Düyun-u Umumiye etkisi derinleşti
Toprak kayıpları = vergi gelir
kaybı = dış borç artışı = mali yönetimde yabancıların hakimiyeti.
5. II. Meşrutiyet’in zemini
ortaya çıktı
Abdülhamid’e tepki, yalnız siyasi
değil, toparlanamayan coğrafyanın yarattığı hayal kırıklığıydı.
SONUÇ
1876–1909 arasındaki otuz üç
yıl:
Osmanlı tarihinin coğrafi olarak
en büyük daralmasının yaşandığı,
İmparatorluğun kıtasal
hâkimiyetinin çöktüğü,
Siyasi ve ekonomik bağımsızlığın
büyük güçlerin insafına terk edildiği,
Ve nihayetinde modern Türkiye’nin
doğuşuna zemin hazırlayan yıkıcı ama belirleyici bir dönem olmuştur.
Abdülhamid sonrası Osmanlı’nın
yaşadığı tüm siyasi çalkantıların, ekonomik krizlerin ve savaşların derininde
işte bu 1,6 milyon kilometrekarelik toprak kaybının açtığı tarihî boşluk
vardır.
BAHADIR HATAYLI/03-05.04.2026/Sancaktepe/İST