Son günlerde kamuoyuna yansıyan
bazı açıklamalar, yalnızca diplomatik bir polemik olarak kalmadı; aksine
toplumun geniş kesimlerinde derin bir huzursuzluk ve kırgınlık yarattı.
Özellikle Türkiye’ye İran’dan geldiği iddia edilen füzeler meselesi etrafında
yapılan açıklamalar, devletler arası ilişkilerden daha fazla, insanların
zihninde ve kalbinde bir sorgulama başlattı. Çünkü mesele artık yalnızca bir
güvenlik meselesi değildir; mesele aynı zamanda doğruluk, diplomasi dili,
komşuluk hukuku ve halkların birbirine duyduğu tarihsel güvenin korunup
korunmadığı meselesidir. İnsanların bu konuda rahatsızlık duyması da bu yüzden
şaşırtıcı değildir. Zira söz konusu olan yalnızca bir açıklama değil; aynı
zamanda yüzlerce yıllık komşuluğun, ortak tarih tecrübesinin ve bölgesel barış
umudunun nasıl temsil edildiği sorusudur.
Bu tartışmanın merkezinde yer
alan açıklamalar özellikle iki isim üzerinden gündeme geldi: Hakan Fidan ve
Ömer Çelik. Yapılan açıklamalarda Türkiye’ye İran’dan füze atıldığı yönünde
güçlü ifadeler kullanıldı ve bu füzelerin NATO müttefikleri tarafından imha
edildiği dile getirildi. Ancak buna karşılık İran tarafı, özellikle Masoud
Pezeshkian yönetimi ve diplomatik kanallar üzerinden yapılan açıklamalarda,
böyle bir saldırının kesinlikle söz konusu olmadığını ifade etti. Hatta İranlı
yetkililer, bu iddiaların araştırılması için Türkiye ile ortak bir inceleme
heyeti kurulabileceğini dahi dile getirdiler. Yani ortada bir inkâr değil,
aksine birlikte araştırma çağrısı vardı. Bu çağrı, normal şartlarda iki komşu
ülke arasında tansiyonu düşüren bir yaklaşım olarak görülmesi gereken bir
teklifti.
Bu noktada mesele daha da
karmaşık hale geliyor. Çünkü bir taraf kesin bir saldırı iddiasında bulunurken
diğer taraf böyle bir eylemin gerçekleşmediğini söylüyor ve ortak inceleme
öneriyor. Böylesi durumlarda diplomasi geleneği, gerginliği artıracak ifadeler
yerine araştırma ve teyit mekanizmalarının işletilmesini önerir. Eğer gerçekten
böyle bir saldırı olduysa, bunun teknik verilerle ortaya konması mümkündür.
Füze savunma sistemleri, radar kayıtları, uydu verileri ve balistik analizler
modern dünyada bu tür iddiaları net biçimde ortaya çıkarabilecek araçlara
sahiptir. Bu nedenle mesele yalnızca “söylenen” ile “inkâr edilen” arasında
kalmamalı, şeffaf bir araştırma ile açıklığa kavuşturulmalıdır.
Türkiye ile İran arasındaki
ilişkilere tarihsel perspektiften bakıldığında bu konu daha da anlam kazanır.
Çünkü iki ülke arasındaki sınır ve diplomatik denge yaklaşık beş asırdır büyük
ölçüde istikrarlı kalmıştır. Bu durumun önemli dönüm noktalarından biri de 1555
yılında imzalanan Amasya Antlaşmasıdır. Bu anlaşma, Osmanlı ile Safevî
devletleri arasında uzun süren çatışmaların ardından kalıcı bir sınır düzeni
oluşturmuş ve bölgesel dengeyi sağlamıştır. O günden bu yana zaman zaman siyasi
gerilimler yaşansa da iki ülke arasında doğrudan büyük bir savaş yaşanmamış
olması, bu komşuluk ilişkisinin tarihsel ağırlığını göstermektedir. Bu nedenle
bugün ortaya atılan her iddia, yalnızca güncel bir güvenlik meselesi olarak
değil; aynı zamanda bu uzun tarihsel mirasın nasıl ele alındığı meselesi olarak
da değerlendirilmelidir.
Bu noktada birçok insanın
zihninde şu soru oluşuyor: Eğer iki ülke arasındaki ilişkiler gerçekten
söylendiği kadar iyiyse, İran neden Türkiye’ye füze atsın? Böyle bir saldırının
stratejik mantığı nedir? İran’ın Türkiye ile doğrudan bir askeri gerilim yaratmasının
kendisine sağlayacağı somut bir kazanım var mıdır? Bu soruların cevapları kolay
değildir; ancak bölgesel güç dengeleri incelendiğinde bazı ihtimaller ortaya
çıkar. Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri
olmuştur. Özellikle ABD ve Israil ile İran arasındaki gerilim, bölgedeki birçok
siyasi ve askeri gelişmenin arka planını oluşturmaktadır. Bu nedenle bazı
çevreler, Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek bir gerilimin bu küresel
rekabetin bir sonucu olabileceğini düşünmektedir.
Nitekim İranlı yetkililerin
açıklamalarında da tam olarak bu noktaya dikkat çekildiği görülüyor. Onlara
göre Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bozulması, bölgesel dengeleri
değiştirmek isteyen bazı aktörlerin işine gelebilir. Bu görüş doğru ya da yanlış
olabilir; fakat en azından tartışılması gereken bir iddiadır. Çünkü modern
uluslararası ilişkilerde “algı yönetimi”, “dezenformasyon” ve “provokasyon”
gibi yöntemler sıkça kullanılmaktadır. Tarihte birçok savaşın veya krizinin
yanlış bilgi, manipülasyon ya da kasıtlı provokasyonlarla tetiklendiği
bilinmektedir. Dolayısıyla böylesine hassas bir konuda kesin yargılara varmadan
önce dikkatli ve temkinli olunması gerekir.
Toplumdaki rahatsızlığın bir
diğer nedeni ise açıklamaların tonudur. İnsanlar diplomasi dilinin gerilimi
azaltmasını beklerken bazen tam tersine sert ve kesin ifadelerle
karşılaşabilmektedir. Bu durum, özellikle İran’a karşı tarihsel veya kültürel
yakınlık hisseden bazı kesimlerde daha büyük bir kırgınlık yaratmaktadır. Çünkü
Türkiye ile İran yalnızca komşu iki devlet değildir; aynı zamanda tarih boyunca
kültürel, ticari ve sosyal etkileşim içinde olmuş iki medeniyet alanıdır. Bu
nedenle kamuoyunda yapılan her açıklama, yalnızca devlet politikası olarak
değil aynı zamanda halklar arasındaki duygusal bağlar açısından da
değerlendirilir.
Bu noktada asıl mesele taraf
olmak değil, ilkesel bir duruş sergilemektir. İnsanlar devletlerinin güçlü
olmasını ister; fakat aynı zamanda adil ve dengeli olmasını da bekler. Bir
ülkenin dış politikası yalnızca güç dengeleri üzerine kurulduğunda toplumda
güven duygusu zedelenebilir. Oysa gerçek diplomasi, güç ile adalet arasında bir
denge kurmayı gerektirir. Bir yandan ulusal güvenlik korunurken diğer yandan
komşuluk hukukunun ve bölgesel barışın gözetilmesi gerekir.
Bu nedenle bugün yapılması
gereken şey, öfke ve suçlama dili yerine akıl ve araştırma dilini tercih
etmektir. Eğer gerçekten bir saldırı olduysa bunun delilleri şeffaf biçimde
ortaya konmalıdır. Eğer böyle bir saldırı olmadıysa, o zaman da yanlış anlaşılmaların
giderilmesi gerekir. Her iki durumda da kazanan şey gerilim değil, hakikat
olmalıdır. Çünkü hakikat yalnızca devletlerin değil, toplumların da
ihtiyacıdır.
Bu tartışmanın aslında daha derin
bir boyutu vardır. İnsanlar yalnızca bir füze iddiasını değil, aynı zamanda
temsil edilme biçimlerini de sorgulamaktadır. Birçok vatandaş, kendi adına
konuşan yetkililerin gerçekten kendisinin duygularını ve düşüncelerini yansıtıp
yansıtmadığını merak etmektedir. Bu sorgulama demokratik toplumların doğal bir
parçasıdır. Çünkü devlet ile toplum arasındaki bağ, yalnızca hukuki bir bağ
değildir; aynı zamanda güven ve temsil ilişkisidir.
Anadolu halk kültüründe anlatılan
hikâyeler bile bazen bu tür siyasi tartışmaları anlatmak için kullanılır. Temel
ile Dursun hikâyesinde olduğu gibi; Karadeniz’in o meşhur ince zekâsını taşıyan
hikâyeler vardır; güldürür ama güldürdüğü kadar da insanın zihninde bir soru
bırakır. Temel ile Dursun’un şu kısa hikâyesi de işte onlardan biridir.
Bir gün Temel telaş içinde köy
meydanına gelir. Nefesi kesilmiş, yüzü korkudan bembeyazdır. Dursun onu görünce
hemen sorar:
“Ula Temel, ne oldu sana, niye
böyle perişan oldun?”
Temel hâlâ heyecanın içindedir:
“Ula Dursun sorma… Az kalsun
ormanda bir domuz bana saldıracaktı. Vallahi az daha parçalayacaktı beni!”
Dursun biraz durur, Temel’e
dikkatle bakar. Ama beklenen tepkiyi vermez. Merakla sorar:
“Ee… Domuza bir şey oldu mi peki?
Şimdi nerededir o hayvan?”
Temel bir an durur. Gözlerini
kocaman açar. Yüzündeki korku bir anda öfkeye dönüşür. Dursun’a doğru döner ve
hiddetle bağırır:
“Ula Dursun! Sen kimin
tarafındasın ha? Ben mi anlatayrum sana derdimi, yoksa o domuzun hâlini mi
merak edersin? Ben az kalsun parçalanacaktum, sen hâlâ domuzu soraysun!”
Bu küçük fıkra ilk duyulduğunda
insanı gülümsetir. Çünkü Dursun’un sorusu tuhaftır. Bir insan ölümden
dönmüşken, o hâlâ saldıran hayvanın akıbetini merak etmektedir. Ama gülümseme
geçince hikâye insanın zihnine başka bir soru bırakır: İnsan bazen gerçekten de
tarafını şaşırabilir.
Hayatın içinde de buna benzer
durumlar olur. Birinin derdi ortadayken, mesele apaçık görünüyorken, bazı
insanlar olayın özünü değil de tali taraflarını kurcalamaya başlar. Asıl mağdur
ortada dururken, dikkat bambaşka yerlere kayar. Böyle anlarda insanın içinden
Temel’in o çıkışı gelir: “Sen kimin tarafındasın?”
Aslında bu soru yalnız Temel’in
öfkesi değildir; aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü insanın durduğu yer, baktığı
yönü belirler. Nerede durduğumuz, neyi önce sorduğumuz, neyi merak ettiğimiz
çoğu zaman tarafımızı ele verir.
Temel’in hikâyesi bu yüzden
sadece bir Karadeniz fıkrası değildir. Küçük bir sahnenin içine saklanmış büyük
bir sorudur: Bir olay karşısında ilk refleksimiz ne oluyor? Derdini anlatan
insana mı kulak veriyoruz, yoksa meseleyi tersinden mi tutuyoruz?
Belki de bu yüzden Temel’in
kızgınlığı aslında hepimize yöneltilmiş bir soruya dönüşür:
“Ula… Sen kimin tarafındasın?”
bir tehlike karşısında tarafın kimden yana olduğu sorusu aslında bir sadakat ve
güven sorusudur. Ancak modern siyasette mesele çoğu zaman bu kadar basit
değildir. Devletler bazen birden fazla çıkarı aynı anda korumaya çalışır ve bu
durum dışarıdan bakıldığında kararsızlık ya da çelişki gibi algılanabilir. Bu
nedenle önemli olan şey, politikaların açık ve anlaşılır biçimde ifade
edilmesidir.
Bugün toplumda duyulan
rahatsızlık aslında çok daha geniş bir özlemi dile getiriyor: Adaletli, tutarlı
ve saydam bir dış politika özlemi. İnsanlar kendi ülkelerinin büyük güçlerin
rekabetinde bir araç haline gelmesini değil, bağımsız ve dengeli bir aktör
olmasını istiyor. Bu duygu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde
giderek daha güçlü şekilde dile getirilmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye ile İran
arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca hükümetlerin açıklamalarına bağlı
değildir. Aynı zamanda halkların birbirine duyduğu güvene de bağlıdır. Bu güven
kolay oluşmaz; fakat yanlış adımlar atıldığında hızla zedelenebilir. Bu nedenle
bugün yapılması gereken şey, geçmişin uzun komşuluk tecrübesini hatırlamak ve
geleceğin barışını korumaktır. Diplomasi, gerilimi büyütmek için değil;
anlaşmazlıkları çözmek için vardır.
Ve belki de en önemli hatırlatma
şudur: Devletlerin politikaları değişebilir, liderler gelip geçebilir; fakat
komşuluk kalıcıdır. Coğrafya değişmez. Bu yüzden iki komşu halkın birbirine
düşman edilmesi, aslında her iki tarafın da kaybetmesi anlamına gelir. İnsanlık
tarihi bize defalarca göstermiştir ki savaşların kazananı çok az, kaybedeni ise
çoktur. Oysa barışın kazananı her zaman daha fazladır.
Bu nedenle bugün sorulması
gereken en temel soru şudur: Gerilimi büyütmek mi istiyoruz, yoksa hakikati
ortaya çıkararak komşuluk hukukunu korumak mı? Eğer ikinci yolu seçersek, o
zaman yalnızca bir krizden çıkmakla kalmayız; aynı zamanda geleceğin barışına
da katkı sağlamış oluruz. Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak
budur: Güçlü devletler değil, güçlü vicdanlar. Çünkü vicdanın olduğu yerde
hakikat kaybolmaz; hakikatin olduğu yerde de barışın yolu her zaman bulunur.
Bahadır Hataylı/17.03.2026/Sancaktepe/İST
