Bir ülkenin en büyük trajedisi bazen yoksulluk değildir. Çünkü yoksulluk, çalışılarak, üretilerek, dayanışmayla aşılabilir. Bir toplumun en ağır çöküşü; anlamını kaybetmesidir. Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda tam olarak böyle bir manzarayla karşılaşıyoruz. Herkes konuşuyor ama kimse birbirini duymuyor. Herkes bir kimlik taşıyor ama o kimliklerin içi boşalmış durumda. Sağcı sağcılığı tüketmiş, solcu solculuğu vitrine koymuş, milliyetçi milliyetçiliği sloganın içine hapsetmiş, muhafazakâr muhafazakârlığı makam odasında unutmuş, sosyalist emeği konferans salonlarında anlatırken emeğin kokusundan uzak düşmüş, dindar maneviyatı servetin gölgesine bırakmış, seküler özgürlüğü tüketim çılgınlığının reklam yüzü haline getirmiş. Herkes bir şey olmuş ama kimse insan kalmayı başaramamış gibi.
İşin ironik tarafı da burada başlıyor zaten. Çünkü bu toplum yıllardır birbirine ideolojik taşlar fırlatıyor ama dönüp bakıldığında hepsi aynı sofranın etrafında toplanmış durumda. Birinin elinde tespih var, diğerinin elinde viski bardağı… Ama ikisinin de gözünde aynı ışık yanıyor: Daha fazla güç, daha fazla görünürlük, daha fazla para, daha fazla konfor… Yani kavga edilen şey hakikat değil; pastadan daha büyük pay kapabilme yarışı.
Bugün insanlar ideolojileri yaşamıyor; ideolojileri kullanıyor. Bir zamanlar uğruna bedel ödenen kavramlar şimdi sosyal medya biyografilerine sıkıştırılmış birkaç etiketten ibaret. Adalet deniyor ama güçlüye başka zayıfa başka hukuk uygulanıyor. Özgürlük deniyor ama herkes sadece kendi mahallesinin özgürlüğünü savunuyor. Milliyetçilik deniyor ama ülkenin toprağı da üretimi de geleceği de uluslararası sermayenin insafına bırakılıyor. Dindarlık deniyor ama ahlak yerine gösteriş büyüyor. Solculuk deniyor ama işçinin teriyle aynı masaya oturmaktan korkuluyor.
Bu çağın en büyük ustalığı da burada zaten: İnsanlara kimlik verip ruhlarını boşaltmak… Böylece herkes bir tarafın adamı oluyor ama hiçbir taraf insanın derdine gerçek anlamda çare olmuyor.
Bugün bakıyorsun; yıllarca kapitalizme söven adam lüks arabadan inmiyor. Emekten bahsedenlerin çocukları işçi mahallesinin yolunu bilmiyor. Fakirlik edebiyatı yapanların sofralarında israf eksik olmuyor. “Halk” diyerek nutuk atanlar halkın arasına korumasız çıkamıyor. “Maneviyat” diyenlerin hayatı makam odalarının soğuk mermerlerinde yankılanıyor. “Milli değerler” diyenler yerli üreticiyi değil büyük sermaye gruplarını büyütüyor. Bir zamanlar sistem eleştirisi yapanların çoğu bugün sistemin en konforlu koltuklarında oturuyor.
İnsan ister istemez soruyor: Peki bu kadar kavga ne için verildi? Bu kadar slogan, bu kadar öfke, bu kadar ayrışma sonunda ne değişti?
Aslında değişen tek şey kostümler oldu. Oyuncular aynı kaldı.
Bir zamanlar yoksul mahallelerde devrim türküsü söyleyenlerin bugün lüks sitelerde yaşamasıyla, bir zamanlar sade yaşamdan bahsedenlerin şimdi gösterişli hayatlar içinde kaybolması arasında büyük fark yok. Çünkü ikisi de aynı girdabın içine çekildi: Kapitalizmin parıltılı bataklığı…
Kapitalizm bu çağın en büyük sihirbazı oldu. Herkesi birbirine düşürdü ama sonunda hepsini aynı marketin müşterisi yaptı. Sağcı da aynı markayı giyiyor, solcu da. Dindar da aynı lüksü istiyor, seküler de. Milliyetçi de aynı tüketim çılgınlığının içinde, sosyalist de. Herkes birbirini eleştiriyor ama aynı düzenin çarkını döndürüyor.
Çünkü mesele artık fikir değil; tüketim alışkanlığı…
Bugün insanlar inandıkları şeyler için değil, sahip oldukları şeyler için değer görüyor. Araban kadar varsın, evin kadar saygınsın, markan kadar görünürsün. İnsanlık yavaş yavaş karakterden değil vitrinlerden okunmaya başladı.
Ve bu toplumun en büyük yalnızlığı burada doğdu. Çünkü insanlar artık birbirinin ruhuna değil, cebine bakıyor. Dostluk menfaate, aşk gösterişe, siyaset reklama, ahlak ise dekor süsüne dönüştü.
Eskiden insanlar fakirdi ama birbirine yaslanabiliyordu. Şimdi herkes birbirinin omzuna basarak yükselmenin peşinde. Çünkü sistem insanı yarış atına çevirdi. Sürekli daha fazlasını isteyen ama hiçbir zaman huzura ulaşamayan bir yarış…
Bakın etrafa… Herkes çok yorgun ama kimse neden yorulduğunu bilmiyor. Çünkü insanlar artık yaşamak için değil, görünmek için yaşıyor. Sosyal medya bunun en büyük mezarlığı oldu. İnsanlar gerçek hayatlarını değil, olmak istedikleri kişiyi sergiliyor. Mutsuz insanlar mutluluk fotoğrafı paylaşıyor, borç içindeki insanlar lüks hayat gösteriyor, birbirine tahammül edemeyen çiftler aşk pozları veriyor.
Toplum büyük bir sahneye dönüştü. Herkes rol yapıyor ama kimse içindeki boşluğu dolduramıyor.
Daha trajik olanı ise şu: Bu boşluğu fark edenler bile çözümü yine aynı sistemin içinde arıyor. Daha fazla para kazanırsa mutlu olacağını sanıyor, daha büyük eve çıkarsa huzur bulacağını düşünüyor, daha çok takipçisi olursa değerli hissedeceğini zannediyor. Ama insan ruhu alışveriş merkezlerinde huzur bulmaz. Çünkü ruh tüketimle değil anlamla beslenir.
İşte bu yüzden bugün toplumun her kesiminde derin bir anlamsızlık hissi büyüyor. Dindar da huzursuz, seküler de. Sağcı da öfkeli, solcu da. Milliyetçi de tatminsiz, sosyalist de. Çünkü hepsi aynı çağın içine sıkışmış durumda: Çok şeyin olduğu ama hiçbir şeyin insanı gerçekten doyurmadığı bir çağ…
Eskiden insanlar ideolojiler uğruna ölüyordu. Şimdi ideolojiler kariyer basamağına dönüştü. Bir kısmı televizyon ekranlarında slogan satıyor, bir kısmı sosyal medyada öfke pazarlıyor. Ama hepsinin ortak noktası şu: Düzeni gerçekten değiştirmek yerine düzenin içinde daha konforlu bir yer edinmek istiyorlar.
Bu yüzden toplumun büyük kısmı artık hiçbir şeye tam olarak inanamıyor. Çünkü insanlar sözlerle hayat arasındaki uçurumu görüyor. Bir tarafta “ahlak” anlatılıyor, diğer tarafta yolsuzluk haberleri bitmiyor. Bir tarafta “hak hukuk” deniyor, diğer tarafta güçlü olan her kapıyı açıyor. Bir tarafta “özgürlük” deniyor ama farklı düşünene tahammül gösterilmiyor.
Böyle olunca insanlar ideolojilere değil, çıkar ilişkilerine inanır hale geliyor. Çünkü gördükleri gerçeklik bu.
Ve ortaya çok garip bir toplum çıkıyor: Herkesin bir fikri var ama kimsenin omurgası yok. Herkes yüksek sesle konuşuyor ama kimse söylediğini yaşamıyor.
Aslında bu çağın en büyük ironisi de budur. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye ulaştı ama hiç olmadığı kadar anlamını kaybetti. Herkes her şeyi biliyor ama kimse ne için yaşadığını bilmiyor.
Bir yanda “özgürlük” adına ailesini kaybedenler var, diğer yanda “gelenek” adına vicdanını kaybedenler… Bir yanda halkçılık yapıp halktan kopanlar, diğer yanda maneviyat deyip merhameti unutanlar…
Toplum büyük bir kavram mezarlığında dolaşıyor artık.
Ve bütün bunların ortasında sıradan insanlar eziliyor. Çünkü yukarıdakilerin ideolojik kavgaları aslında çoğu zaman halkın hayatını değiştirmiyor. Fakirin çocuğu yine iş arıyor, emekli yine kira hesabı yapıyor, gençler yine gelecek korkusuyla yaşıyor.
Ama ekranlarda bitmeyen tartışmalar sürüyor. Sağcı solcuya bağırıyor, solcu sağcıya… Dindar sekülere öfkeleniyor, seküler muhafazakâra… Ama akşam olduğunda hepsi aynı ekonomik düzenin içinde aynı kredi kartıyla alışveriş yapıyor.
İşte trajikomik olan tam da bu…
Toplum birbirine düşman edildi ama aynı sistemin müşterisi olmaktan kurtulamadı.
Ve insan yavaş yavaş şunu anlıyor: Bu çağ insanı sadece yormuyor; aynı zamanda kendisine yabancılaştırıyor. İnsan neye inandığını değil, neye benzediğini düşünmeye başlıyor. Hakikatin yerini algı alıyor.
Belki de bu yüzden herkes bu kadar gergin. Çünkü içten içe çoğu insan kendi çelişkisini biliyor. Bir şey söylüyor ama başka bir şey yaşıyor. Bir hayat savunuyor ama başka bir hayatın peşinden koşuyor.
İnsanın kendi içine yabancılaşması kadar ağır bir şey yoktur.
Ve belki de bütün bu hengâmenin sonunda geriye kalan tek soru şudur:
Bu kadar sloganın, bu kadar kavganın, bu kadar kimlik savaşının sonunda insan gerçekten ne kazandı?
Yoksa sadece daha pahalı telefonlar taşıyan, daha büyük yalnızlıklar yaşayan, daha süslü cümlelerle kendi boşluğunu gizleyen bir kalabalığa mı dönüştü?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder