Bu Blogda Ara

22 Ağustos 2025 Cuma

Bir Kişiye Dokuz Pul Dokuz Kişiye Bir Pul




Toplumsal yaşamın temeli, farklı mesleklerin birbirini tamamlamasına dayanır. Doktor, öğretmen, çiftçi, işçi, mühendis, sanatçı… Hepsi, toplumun devamlılığı için hayati roller oynar. Dolayısıyla, her meslek özünde değerlidir. Ancak mesele, mesleğin kendisinden çok, o mesleği icra eden bireyin işini ne kadar hakkıyla yaptığıdır. Çünkü bir meslek, ancak sorumluluk bilinciyle yerine getirildiğinde toplum için anlam kazanır.

Ne var ki, günümüz toplumunda işler bu noktadan kaymış durumda. Sistem, insanların zihninde bir kast düzeni algısı oluşturmuş; “Benim mesleğim bu, dolayısıyla ben zaten ayrıcalıklıyım. Bana verilen her şey hak ettiğimdir.” anlayışı, bireysel emeğin önüne geçmiş. Böylece, mesleklerin toplumsal işlevinden ziyade, unvanlar ve makamlar üzerinden bir üstünlük yarışı doğmuş.

Örneğin, bir doktorun ya da öğretmenin işini hakkıyla yapması toplum için paha biçilemezdir. Bir öğretmen, bilgiyi vicdanla ve özveriyle aktarıyorsa; bir doktor, hastasını sadece “hasta” değil “insan” olarak görüyorsa, yaptıkları işin değeri ölçülemez. Ancak diğer yandan, bu mesleklerin sağladığı statüyü sadece “ayrıcalık” kapısı olarak görenler, toplumsal dengeleri bozar. Çünkü o noktada meslek, artık bir hizmet değil, bir çıkar aracına dönüşür.

Ötekileştirilen kitleler ile kendilerini “devletin sahibi” gören ayrıcalıklı gruplar arasındaki uçurum da tam burada belirginleşir. Bir yanda, alın teriyle yaşamını idame ettirmeye çalışan işçiler, asgari ücretle ay sonunu getiremeyen emekçiler, emeklilikte sürünmeye mahkûm edilen yaşlılar vardır. Diğer yanda ise, toplumun kaynaklarını mirasyedi gibi tüketen, unvanını ya da makamını kişisel imtiyaz kapısına dönüştüren ayrıcalıklı zümreler. İşte bu tezat, toplumsal yaşamın adalet zeminini derinden sarsar.

Bugün, toplumun sokaklarına bakıldığında bu fotoğraf çok net görülebilir:

  • Bir yanda sabahın köründe simit tezgâhını açan, evine üç beş kuruş ekmek götürmeye çalışan bir baba.

  • Diğer yanda, makam aracının camından halkı “seyreden” ve vergilerle finanse edilen lüks yaşamını normal sayan bürokrat.

  • Bir yanda, mezuniyetine rağmen iş bulamayan ve umudunu yurtdışına taşımak zorunda kalan gençler.

  • Diğer yanda, liyakat değil torpil sayesinde koltuklara oturanlar.

Bu manzarada, “bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul” düzensizliği hüküm sürmektedir. Böyle bir düzenin infilak etmesi kaçınılmazdır. Çünkü adaletin olmadığı yerde huzur olmaz, huzurun olmadığı yerde de toplumsal bütünlük yaşayamaz.

Çözüm ise açıktır: Toplumsal adaletin tesisi. Bunun yolu da kimseye ayrıcalık tanımadan, her meslek sahibinin toplumsal rollerini hakkıyla yerine getirmesini sağlamak ve bunun karşılığında, işine verdiği emeğin hakkını almasını teminat altına almaktır. Bir çiftçi, tarlasında alın teri döküyorsa, ürününün ederini almalı. Bir işçi, fabrikada emeğini harcıyorsa, hakkı teslim edilmeli. Bir öğretmen ya da doktor, mesleğini özveriyle icra ediyorsa, toplum nezdinde değeri karşılıksız bırakılmamalı.

Adaletin olmadığı yerde mesleklerin kıymeti de gölgelenir, insanlar işini yaparken anlam da bulamaz. Ancak adalet sağlandığında, meslekler yeniden onuruna kavuşur, bireyler işlerine değer katmak için çabalar. İşte o zaman toplum, ayrıcalıkların değil, emeğin ve hakkaniyetin üzerine kurulu bir düzenle yoluna devam edebilir.

Erol Kekeç/20.08.2025/Sancaktepe/İST


Kirazdan Ülkeyi Okumak- Neden Bu Kadar Çelişki Var?

 


1) Kur bağımlılığı ve “ihracat paritesi”

  • Döviz ihtiyacına kilitlenmiş ekonomi, ihracat getirisine yerli tüketiciden daha çok değer verir.

  • Kur yüksekse, ihracatçı için yurt dışı fiyat = içeriye göre daha cazip olur; arz iç piyasadan dışarı kaçar, içeride fiyatlar gerilir.

  • Sonuç: Yurt içinde alım gücü düşerken, üretici dövizle nefes almaya çalışır, tüketici ise “aynı meyveye” ulaşamaz.

2) Tedarik zincirindeki asimetri (tarladan rafa)

  • Üretici → tüccar/komisyoncu → hal → perakende (veya doğrudan zincir market lojistiği).

  • Her halkada raf bedeli, listeleme ücreti, lojistik, fire, kredi/finansman maliyetleri, uzun vade eklenir.

  • Üretici peşin/erken paraya muhtaç; zincir market uzun vadeyle çalışır. Nakit gücü olan kazanır, küçük üretici ezilir.

  • Soğuk zincir, paketleme, kalibrasyon ve sertifika maliyetleri ihracat için zorunludur; içeride ise bu maliyetler yansıyıp fiyatı şişirir.

3) Piyasada yoğunlaşma ve pazarlık gücü

  • “Üç harfli” zincirler gibi az sayıda dev alıcı, on binlerce küçük üreticinin karşısında tekeller gibi davranır.

  • Raf hakimiyeti: Ürününü koymak için üretici; “promosyon, raf ücreti, iadeler, ceza kesintileri” gibi kalemleri üstlenir.

  • Ödeme vadeleri: 60–180 gün. Enflasyonist ortamda vadeyi beklemek başlı başına maliyet. Bu maliyeti de fiyat öder.

4) Tarımsal girdiler ve kırılgan üretim

  • Mazot, gübre, ilaç, ambalaj, işçilik, elektrik… Hepsi dövizden ve enflasyondan etkilenir.

  • Don, dolu, kuraklık, hastalık… Fire ve randıman riski yüksek. Üretici kendini güvene almak için fiyat hedefini yükseltir.

  • Sigorta ve krediye erişim pahalı/çetrefil; zarar edildiğinde üretici sezon dışına düşer, arz daha da düşer.

5) Mevsimsellik ve “erken sezon primi”

  • Kiraz, limon gibi ürünlerde sezon başı fiyatları yüksektir; talep canlı, arz sınırlıdır.

  • İhracatın en parlak dilimi bu erken pencere olduğundan, içerdeki fiyatlar daha da gerilir.

  • Sezon ortası/sonu geldiğinde fiyat normalleşir; ama tüketici hafızasında şok fiyat kalır.

6) Hal mevzuatı ve izlenebilirlik zaafları

  • Hal Kanunu yıllardır “reform” bekliyor. Şeffaf, anlık fiyat ve miktar verisi eksik; aradaki marjlar sis perdesi altında.

  • E-fatura, kantar entegrasyonu, fire kayıtları ve lojistik izlenebilirlik tam yaygın değil; bu da keyfi marjları mümkün kılıyor.

7) Sosyal politika ile piyasa gerçeği arasındaki uçurum

  • Çocuk/yoksul destekleri alım gücünü koruyamazsa, gıda enflasyonu en kırılganı ezer.

  • “Ucuz ihracat–pahalı iç piyasa” hissi büyür; adalet duygusu yaralanır. Mesele sadece fiyat değil, itibar ve güven meselesi olur.

8) Siyaset-iş dünyası gölgesi

  • Kur ve kredi tahsisinde “yakınlık” şüphesi doğduğunda, piyasa etiği çöker.

  • Sonuç: Üretici “oyunu adil görmez”, tüketici “raftaki fiyatı haraç gibi” okur. Devletin tarafsız hakemliği zedelenir.

Peki Çözüm? Sert, Net, Uygulanabilir 12 Adım

  1. İç Piyasa Önceliği Kuralı
    Kısa vadeli, otomatik bir “dengeleyici” mekanizma: İç fiyat belirli bir eşiği aşarsa esnek ihracat vergisi/ kota devreye girer. Yasak değil; kayan oranlı fren. Tedarik şokunda içeri nefes.

  2. Raf Bedeli ve Vade Sınırı
    AB’nin Haksız Ticari Uygulamalar Direktifi benzeri: Raf ücreti yasak/ sınır, iadeler şeffaf, vade azami 30–45 gün.
    Küçüğün finansmanını büyüğe yüklemeyi bitirir.

  3. Ulusal Taze Ürün Platformu (gerçek zamanlı şeffaflık)
    Hal, üretici, kooperatif ve zincir marketlerin tüm alım-satımını gerçek zamanlı gösteren dijital pano: fiyat, miktar, fire, navlun, vade.
    Veriye bakmadan politika olmaz; bu pano “kim nerede ne kazanıyor?” sorusunu somutlar.

  4. Kooperatifleşmenin gerçek anlamı
    Tabela değil, profesyonel yönetim, pazarlama, soğuk depo ve paketleme yatırımı.
    Koopa satılan ürün için alım garantisi ve kısa vade. Kooperatifler zincirle kurumsal sözleşme yapar; tek kişi pazarlığı biter.

  5. Soğuk zincire yatırım ve navlun desteği
    Üretici birliklerine hibe/krediyle soğuk hava + paketleme.
    Uzak havzalardan ana pazarlara navlun indirimi, ürün kaybını ve fiyatı düşürür.

  6. Girdi odaklı destek yerine çıktı odaklı prim
    Gübre/mazot sübvansiyonu yerine kalite ve verim primleri. Fireyi azaltan teknolojiye (örtü, sensör, biyolojik mücadele) destek.

  7. Erken sezon dengeleme fonu
    Sezon başı ihracatın içeriği boğmasını engellemek için, ihracatçıdan küçük bir pay alınıp iç piyasadaki dar gelirlilere meyve- sebze çeki olarak dağıtılır. Hem sosyal politika, hem piyasa dengesi.

  8. Okul Beslenmesi Her gün meyve-sebze
    Tüm ilkokullarda günlük meyve/sebze programı. Ürün doğrudan kooperatiften; kimse arada marj büyütemez.
    Yoksulluk ve israf aynı anda azaltılır.

  9. İthalat tamponu (mevsimsel ve kalitede)
    Kısıtlı, kontrollü, kalitede eşdeğer ürünlerle geçici tampon. Sürekli ithalat değil; tekelci fiyat davranışına karşı “sopa”.

  10. Rekabet hukuku diş gösterir
    Zincirler arası örtülü anlaşma ve “aynı anda aynı etiket” pratiklerine ağır yaptırım.
    Tedarikçiyi cezalandıran “keyfi iadeler/cezalar”a net yasak.

  11. Vergi-KDV sadeleştirmesi ve kaydın derinleştirilmesi
    Taze üründe KDV indirimi/istinası hedefli, ama karşılığında tam izlenebilirlik ve e-fatura şartı.
    Kayıtsız marj daralır, tüketici fiyatı geriler.

  12. Kırsal finansman ve sigorta yeniden tasarımı
    Ziraat üzerinden mevsim sonu ödemeli kredi, zarara karşı gerçek işleyen sigorta.
    Çiftçi nakde ulaşınca komisyoncuya mecbur kalmaz; pazarlık gücü artar.

Düz ve Sert Bir Son Söz

Bu tablo “tesadüf” değil, teşviklerin yanlış kurgulanmasının doğal sonucu. Dövizi önceleyen ama içeriğin alım gücünü umursamayan bir düzen, kirazı vitrinde parlar, vatandaşı rafta ezer.
Çözüm; yasakçı değil, akıllı dengeleyen ve şeffaflığı zorunlu kılan kurallarda. Üretici alın terinin karşılığını alacak, perakende adil davranacak, devlet veriyle konuşacak; tüketici de insanca fiyat görecek.

Kirazı konuşuyoruz ama mevzu kiraz değil: payın adaleti. Pay adil olmazsa, sezon biter; güven sezonu bir daha açılmaz.

Bahadır Hataylı/21.08.2025/Sanccaktepe/İST

Kalemin İki Yüzü (Hakikatin Meşalesi ve Dalkavukluğun Karanlığı)

1.Kalemin Yeminle Şereflendirilmesi

Kalem ikiye ayrılır. Birincisi, “Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki,” (Kalem Suresi/1) diyerek Allah’ın üzerine yemin ettiği kalemdir. Bu kalem sahipleri kalemdardır. Yani kalemleriyle hakikati aydınlatmak, zulmün ve batılın hakikat ile insanlar arasına çektiği duvarları yıkmak için var olanlar.

Bu kalem, sıradan bir yazı aracı değil; hakikati haykıran, karanlığa ışık saçan bir meşaledir. Bu kalemi taşıyanlar, kalemlerini bir kılıç gibi kullanarak mazlumları savunur, zalimlerin maskelerini düşürür, insanlığa doğruluğu hatırlatır.

Bu yüzden Kur’an’ın kalemi yeminle şereflendirmesi, basit bir edebî ifade değildir; kalemin insanlık tarihinde oynadığı rolün ilahi bir teyididir. Çünkü kalem; bilginin, adaletin, hakikatin ve iradenin sembolüdür.

Ama kalem sadece bundan ibaret değildir. İkinci tür bir kalem vardır ki, onun taşıyıcıları kalemşörlerdir. Onlar kalemden şer akıtır, hakikati gizler, güçlülerin çıkarlarını hakikatmiş gibi süsleyip insanlara sunar. Onların kaleminden hakikat değil, dalkavukluk ve yalan damlar.

İşte tarih boyunca, hatta bugün dahi, toplumların kaderini bu iki tür kalem belirlemiştir:

  • Hakikatin kalemi: Elçilerin, filozofların, düşünürlerin, şairlerin ve yiğit mütefekkirlerin kalemi.

  • Şerrin kalemi: Omurgasız, çıkarcı, gücün kölesi olan kalemşörlerin kalemi.

Bugün yaşadığımız toplumsal buhranların en temelinde de bu iki kalem arasındaki savaş vardır.

2. Hakikatin Kalemi ve Kalemdarlar

Kalemden kasıt sadece yazmak değildir. Kalem, aynı zamanda bir tavırdır, bir duruştur, bir şahitliktir. İşte kalemdar dediğimiz kişiler, hakikatin şahidi olmuş ve bunun bedelini ödemekten çekinmemişlerdir.

Sokrat, baldıran zehrini içerek hakikati savunmanın bedelini ödemiştir.
İmam Ebu Hanife, zalim Abbasi yönetimine biat etmeyerek işkencelerde can vermiştir.
Mehmet Akif Ersoy, kalemini milletinin bağımsızlığına adarken sürgün acısını göze almıştır.
Aliya İzzetbegoviç, kalemiyle Bosna halkına özgürlüğün yolunu göstermiştir.
Seyyid Kutub darağacında hakikati haykırmıştır.
Muhammed İkbal, kalemiyle ümmetin yeniden dirilişinin şiirini yazmıştır.
Ali Şeriati, kalemini halkının uyanışına vakfederek genç nesillere yol göstermiştir.

Bu kalemlerin ortak yönü, sözlerinin bedelini ödemiş olmalarıdır. Onlar için kalem, bir ekmek kapısı değil, hakikati duyurmak için bedeli kanla ödenen bir emanetti. Onlar, kalemlerini kiraya vermediler; kalemlerini kanlarıyla mühürlediler.

Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında hakikatin kalemiyle yazan yiğitler vardır. Onlar, baskılara, sansüre, tehditlere rağmen susmazlar. Çünkü bilirler ki kalemin susması, zulmün gürleşmesi demektir.

3. Şer Akıtan Kalemler Kalemşörler

Kalemin bir de karanlık yüzü vardır. Bu kalem, hakikati gizlemek, güç sahiplerini övmek, toplumları kandırmak için kullanılır. İşte bu kalem sahiplerine kalemşörler denir.

Kalemşör, kelime olarak kulağa hoş gelse de aslında “kalemden şer akıtan” demektir. Onlar, kalemin şerefini kirleten, sözü gerçeğe değil güce hizmet ettiren kimselerdir.

Kalemşörün derdi hakikat değildir. Onun tek derdi, efendilerinden gelecek kemiktir. Bu yüzden kalemini gücün rengine boyar. Güç değiştiğinde onun sözü de değişir. Dün övdüğünü bugün yermekte, dün kötü dediğini bugün yüceltmekte bir sakınca görmez.

Bunu en güzel anlatan kıssalardan biri, meşhur padişah ve patlıcan hikâyesidir:

Bir padişah yemekte patlıcanı çok beğenir. Hemen yanındaki dalkavuk, patlıcanın faydalarını anlatmaya başlar; öyle över ki, neredeyse patlıcanı cennet meyvesi ilan edecek. Fakat yemekten sonra padişahın karnı ağrır, patlıcanı kötülemeye başlar. Aynı dalkavuk bu defa patlıcanın zararlarını saymakla bitiremez. Padişah şaşırır:
“Az önce öve öve bitiremiyordun, şimdi ise kötülüyorsun. Bu nasıl iş?” der.

Dalkavuk şu cevabı verir:
“Padişahım, ben patlıcanın dalkavuğu değilim, ben sizin dalkavuğunuzum. Siz iyi derseniz ben de iyi derim, siz kötü derseniz ben de kötü derim.”

İşte kalemşörün özü budur, hakikate değil, güce sadık olmak.

Bugün de aynı durum yaşanıyor. Televizyon ekranlarını açın, gazetelere bakın, sosyal medya mecralarını takip edin:
Her dönem kendi dalkavuklarını yetiştiriyor. Güç kimdeyse, kalemşörlerin dili onun borazanına dönüşüyor. Onlar için doğru ya da yanlış yoktur; tek gerçek, efendilerinin çıkarlarıdır.

Kalemşörler, toplumu hakikatten uzak tutmak için her türlü oyunu oynar. Algı operasyonları yapar, gündemi saptırır, insanları gerçek sorunlardan uzaklaştırır. Onların kalemi, hakikatin şahidi değil, gücün dalkavukluğudur.

4. Küresel Ölçekte Kalemşörler

Kalemşörlük sadece ulusal ölçekte değil, küresel düzeyde de karşımıza çıkar. Büyük güçlerin medya imparatorlukları, hakikati manipüle etmek için çalışır.

  • ABD medyası, Irak işgalinde kitle imha silahı yalanını dünyanın gözüne soktu. O kalemler milyonlarca insanın kanını meşrulaştırdı. Bugün bile aynı medya, Filistin’deki zulmü “İsrail’in meşru müdafaası” diye pazarlayabiliyor.

  • Rusya’nın medya organları, Ukrayna işgalini “tarihi bir haklılık” olarak sunarken, içerideki halkı da alternatif bilgilere kapatıyor.

  • Çin’in kalemşörleri, Doğu Türkistan’daki zulmü “eğitim kampı” diye sunuyor.

  • İsrail’in medya aparatları, çocuk katliamlarını örtmek için en sofistike dil oyunlarını kullanıyor.

Bütün bu küresel örnekler bize şunu gösteriyor: Kalemşörler sadece bir ülkenin değil, insanlığın baş belasıdır. Onlar hakikatin değil, zulmün küresel çarkına yağ süren dişlilerdir.

5. Bölgesel ve Ulusal Ölçekte Kalemşörlük

Kalemşörlük sadece küresel medya devlerinin eliyle değil, bölgesel ve ulusal güç mücadelelerinde de toplumların kaderini belirler. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında kalemin bu kirli kullanımı, halkların kanını, gözyaşını ve umudunu doğrudan etkiler.

Ortadoğu’da Kalemşörlük

Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında, iktidarların devamlılığını sağlamak için kullandıkları en önemli araçlardan biri “kontrollü kalem” olmuştur.

  • Arap Baharı sürecinde, bazı ülkelerde halkın özgürlük taleplerini “terör” diye yaftalayan kalemler, yöneticilerin iktidarını meşrulaştırmak için çalıştı.

  • Suriye’de rejim yanlısı kalemler, yüz binlerce sivilin ölümünü görmezden gelip halkı “dış güçlerin oyuncağı” diye suçladı. Böylece halkın haklı isyanı, kendi ülkesinde bile karartıldı.

  • Körfez ülkelerinde “kraliyet kalemşörleri” sarayları methiyelerle süslerken, halkın yoksulluğu ve işçi sınıfının kölece yaşantısı gündeme dahi getirilmedi.

Ortadoğu’nun en kanayan yaralarından biri olan Filistin meselesinde ise kalemşörlük ikiye ayrılır: Bir kısmı zulmü örtmek için “normalleşme” masalları anlatırken, bir kısmı da sessizliğiyle zalime destek verir. Hakikatin kalemiyle yazan az sayıdaki kişi ise ya susturulur ya da itibarsızlaştırılır.

Türkiye’de Kalemşörlük

Ne yazık ki ülkemizde de kalemşörlüğün köklü bir geleneği vardır. Osmanlı’dan günümüze, her iktidar kendi dalkavuk kalemlerini üretmiştir. Ancak son yıllarda bu gelenek, daha da sistematik bir hale gelmiştir.

Bugün televizyon ekranlarına bakıldığında, farklı ideolojik kanallarda bile aynı ortak paydada birleşen kalemşörler görmek mümkündür. Onlar, farklı siyasi kamplara mensup görünseler de hakikati değil, kendi liderlerinin çıkarlarını savunurlar.

Bir gün “millet” kavramını kutsayanlar, ertesi gün “Millet kim ya?” diye küçümseyebilir. Bir gün özgürlüğü savunuyormuş gibi görünürken, ertesi gün baskıyı alkışlayabilir. Dün karşı çıktıklarını bugün savunabilirler. Çünkü onların ilkesi yoktur; tek ilkeleri efendilerinin hoşnutluğudur.

Örneğin, ekonomi politikalarında yaşanan büyük çelişkilerde, dün enflasyonun milletin belini kırdığını haykıran kalemler, bugün aynı enflasyonu “ekonomik büyümenin doğal sonucu” diye meşrulaştırabilir. Dün dış politikada “komşularla sıfır sorun” diye övgüler dizenler, bugün aynı politikaları “ihanet” diye yaftalayabilir.

Kalemşörlüğün en tehlikeli yanı, sadece yalancılığı değil, toplumu sürekli bir duygu manipülasyonuna sokmasıdır. İnsanlar hakikati göremez hale gelir; ekranlarda sürekli aynı yüzleri gördükçe onları “kanaat önderi” zanneder.

Aslında toplumun hafızası sistematik bir şekilde silinir, yerine efendilerin istediği yeni bir bellek inşa edilir. Bu bellek, bireyleri sorgulayan değil, alkışlayan sürülere dönüştürür.

6. Yerel Ölçekte Kalemşörlük

Kalemşörlüğün en çıplak ve en görünür hali, yerel ölçekte karşımıza çıkar. Çünkü ulusal ya da küresel düzeyde yürütülen manipülasyonların ete kemiğe büründüğü, bireylerin gündelik hayatına doğrudan nüfuz ettiği alan tam da burasıdır.

Televizyon Ekranlarının Dalkavukları

Bugün televizyon ekranlarına baktığımızda, farklı kanallarda sürekli dönen aynı yüzlerle karşılaşıyoruz. Bu kişiler, kendilerini “yorumcu” ya da “analist” diye tanıtsa da gerçekte görevleri, efendilerinin mesajlarını topluma enjekte etmektir.

Bir gün çıkıp “özgürlükten, demokrasiden, halkın iradesinden” bahsederler. Ertesi gün aynı halkın iradesini küçümseyip “onlar anlamaz, onlar cahil” diyebilirler. Dün yere göğe sığdıramadıkları bir siyasetçiyi, bugün bir kalemde “hain” ilan edebilirler. Çünkü onların kalemi hakikati değil, efendilerinin gündemini yazar.

Bu tiplerin en büyük ustalığı, dilin ve duygunun istismarında ortaya çıkar. Bir gün öfke pompalar, ertesi gün umut satabilirler. Kimi zaman düşman göstererek kitleleri kenetler, kimi zaman sahte müjdeyle narkozlarlar. Neticede toplumun düşünme yetisini değil, duygularını hedef alırlar.

Yerel Gazeteler ve Köşe Yazarı Kılıklı Kalemşörler

Büyük televizyon ekranlarının dışında, Anadolu’nun dört bir yanındaki küçük yerel gazetelerde de benzer bir manzara vardır. Bazı köşe yazarları, halkın gerçek sorunlarını dile getirmek yerine belediyelere methiyeler dizer, ihalelerden pay kapanların reklamını yapar, yerel siyasetçilerin borazanlığını üstlenir.

Onlar için kalem, gerçeği yazmak için değil, küçük çıkar ağlarını ayakta tutmak için vardır. Bir köşe yazısı, bir kamu ihalesinin, bir iş sözleşmesinin, bir makam davetinin anahtarı haline gelir.

Sosyal Medya Fenomenleri-Dijital Çağın Kalemşörleri

Kalemşörlüğün yeni kılığı ise sosyal medya fenomenleridir. Bugün binlerce takipçisi olan kimi hesaplar, “halkın sesi” gibi görünse de aslında güç odaklarının en modern propaganda araçlarıdır. Bir anda trend olan etiketler, toplumsal öfkeyi boşaltmak ya da yönlendirmek için organize edilir.

Bu dijital kalemşörler, “özgür” görünümlerinin ardında en sinsi manipülasyonları yapar. Halkın gerçek gündemini görünmez kılmak için anlamsız tartışmalarla ekranları ve zihinleri meşgul ederler. Gerçek sorunlar konuşulmaz, gündem magazinle boğulur.

Kanaat Önderi Kılıklı Dalkavuklar

Bir de toplumda “kanaat önderi” diye takdim edilen, aslında kimin borusunu öttürdüğü belli olan kişiler vardır. Bunlar kimi zaman akademisyen, kimi zaman gazeteci, kimi zaman da sanatçı kılığındadır. Konu ne olursa olsun ekrana çıkar, efendilerinin görüşünü topluma “bilimsel” ya da “ahlaki” bir gerçek gibi aktarırlar.

Halk, her gün aynı yüzleri gördüğü için onları gerçekten sözüne güvenilir kişiler zanneder. Oysa onların tek sermayesi, efendilerine sadakatleridir. Dün alkışladıklarını bugün linç etmeleri, bu yüzden onlara asla problem olmaz.

7. Toplumsal Etkiler-Uyuşturulan Kitleler

Kalemşörlerin en büyük gücü, kitlelerin zihnini ve kalbini felç etme becerisinde yatar. Onlar, gerçeği sadece gizlemez; aynı zamanda hakikatin üstüne öyle kalın duvarlar örerler ki, insanlar artık hakikati görmeye çalışmayı bile bırakır.

Aidiyetin Körleştirdiği Kalabalıklar

Toplumların en kırılgan noktası, aidiyet duygusudur. İnsan, bir kimliğe, bir gruba, bir partiye, bir ideolojiye ait olmak ister. Bu doğal arayış, kalemşörler tarafından en çok istismar edilen duygudur.

Bir insan, “benim tarafım” dediği grubun hatalarını görmez. Kalemşörler, sürekli olarak bu aidiyet duygusunu kışkırtır. Mesela bir partiye bağlıysanız, o partinin yanlışlarını görmeniz engellenir. Bir ideolojiye bağlıysanız, onun çelişkileri asla gündeme getirilmez. Bir lideri seviyorsanız, o liderin eleştirilmesine bile tahammülünüz kalmaz.

Böylece toplumda akıl körleşir, duygu kutsallaşır. İnsanlar artık düşünmez, sadece hisseder. Hakikati akılla tartmak yerine, duygularla karar verir. İşte bu ortamda kalemşörler, halkın gözüne perde indirir.

Hakikatin Yerine İmajın Geçmesi

Bugün toplumsal algıda hakikat, neredeyse hiç önemli değildir. Asıl olan, hakikatin nasıl paketlenip sunulduğudur. Bir gerçeği parlak cümlelerle süslediğinizde insanlar ona inanır; acı bir hakikati çıplak bir şekilde söylediğinizde ise insanlar ondan kaçar.

Kalemşörler, işte bu zaafı çok iyi bilir. Onlar için “gerçek” değil, “imaj” önemlidir. Böylece toplumsal hafıza sürekli yeniden inşa edilir. Dün kötü olan bir şey bugün iyi, dün ihanete eş değer olan bir şey bugün kahramanlık olabilir. Çünkü hafıza, sürekli kalemşörlerin eliyle şekillendirilir.

Uyuşturulan Beyinler ve Kalpler

Bir toplumun beyinleri uyuşturulduğunda, artık orada hiçbir ilerleme umudu kalmaz. Çünkü düşünmeyen, sorgulamayan, sadece alkışlayan kalabalıklar ortaya çıkar.

  • Hakikati göremeyen kitleler, yanlışları görmezden gelir.

  • Yalanı gerçek sanır, zulmü adalet zanneder.

  • Kendi menfaatine dokunmadığı sürece, mazlumların çığlığını duymak istemez.

  • En kötüsü ise, düşünmeyen insanın kendi köleliğini özgürlük zannetmesidir.

Kalemşörler, bu kölelik düzeninin en sadık bekçileridir. Onların kalemi, sadece bugünün gündemini şekillendirmez; aynı zamanda geleceğin vicdanını da felç eder. Çünkü bir nesil, sürekli yalanla büyüdüğünde, gerçeği duysa bile ona inanmaz.

Sessizliğin Çoğalması

Toplumun bu şekilde manipüle edilmesinin bir diğer sonucu da sessizliktir. İnsanlar hakikati görse bile, çoğunluğun tersine düşmemek için susar. “Aman bana dokunmasınlar” düşüncesiyle, yanlışlara göz yumulur.

Ama bu sessizlik, zalimin zulmünü artırır. Çünkü zalim, toplumun sessizliğini onay olarak görür. Kalemşörlerin işlevi de tam burada devreye girer: Bu sessizliği meşrulaştırır, insanların vicdanını susturur.

8. Öngörüler-Kalemşörlüğün Sürüklediği Gelecek

Bir toplumda kalemler hakikati yazmaz, kalemşörler gündemi belirlerse, o toplumun geleceği karanlık bir tünele girer. Bugün yaşadığımız manzara, aslında yarının habercisidir.

1.Gerçeğin Kaybolması

Hakikat, varlığını ancak şahitleriyle sürdürebilir. Eğer hakikatin şahitleri susturulmuş, öne çıkan tek sesler kalemşörler olmuşsa, toplumda gerçeğe ulaşmak imkânsız hale gelir. İnsanlar artık kendi gözleriyle görse bile inanmamaya başlar. Çünkü “otoritenin sözü” gerçeğin yerine geçmiştir.

Bu durum, toplumsal hafızanın erimesine yol açar. Dün ile bugün arasındaki bağ kopar. Halk, sürekli yeniden kurgulanmış bir tarih ve sahte bir gündemle yaşar.

2. Kutuplaşmanın Derinleşmesi

Kalemşörler, en çok kutuplaşmadan beslenir. Çünkü hakikatin ortaya çıkmaması için, toplumun sürekli birbirine düşman olması gerekir. Bir halk kendi içinde bölünür, komşu komşuya, kardeş kardeşe düşman kesilir.

Her iki taraf da kendi kalemşörlerinden beslenir. Ortak bir hakikat arayışı ortadan kalkar, “bizim yalanımız” ile “onların yalanı” arasında gidip gelen bir kısır döngü oluşur. Bu döngü, siyasal çatışmayı da kalıcı hale getirir.

3. Düşünce Dünyasının Çoraklaşması

Bir ülkede hakikati haykıran kalemler sindirilir, susturulur ya da değersizleştirilirse, o ülkede fikrî üretim durur. Yeni bir düşünce, yeni bir çözüm, yeni bir bakış açısı çıkmaz. Çünkü düşüncenin tohumu, hakikattir.

Kalemşörlerin hüküm sürdüğü bir toplumda edebiyat, sanat, bilim bile yozlaşır. Şiir bile methiyeleşir, roman bile propaganda olur, bilim bile dalkavukluğa indirgenir. Böylece toplum, kendi iç dinamizmini kaybeder.

4. Toplumsal Ahlakın Çöküşü

Kalemşörlük sadece bir yazı tarzı değil, aynı zamanda bir ahlak krizidir. Yalanın hakikat yerine geçtiği, dalkavukluğun erdem sayıldığı bir toplumda ahlak da çürür. İnsanlar artık “doğru nedir?” diye sormaz, “güçlü kimdir?” diye sorar.

Bu da bireyleri ilkesizliğe ve çıkarcılığa iter. Küçük menfaatler uğruna her şeyin feda edildiği bir toplumsal düzen ortaya çıkar. Bu düzen, uzun vadede hem siyasal hem de kültürel çöküşü beraberinde getirir.

5. Sessiz Nesillerin Yetişmesi

En büyük tehlike, gelecek nesillerin hakikatle tanışmadan büyümesidir. Eğer bugünün çocukları ve gençleri sürekli kalemşörlerin yalanlarıyla yetişirse, yarın onlar için doğru ile yanlış arasında bir fark kalmaz.

Bir nesil, hakikatsiz büyüdüğünde:

  • Zulme karşı sessiz kalmayı “normal” zanneder.

  • Dalkavukluğu “kurnazlık” sayar.

  • Yalana inanmayı “siyaset” diye meşrulaştırır.

Ve böylece, kalemşörlüğün ürettiği çarpık düzen kalıcı hale gelir.

6. Kaos ve Çöküş Tehlikesi

Uzun vadede, hakikatsiz kalan toplumların sonu kaostur. Çünkü gerçekler gizlenemez, bir gün mutlaka yüzeye çıkar. Ancak hakikatin ertelenmesi, patlamayı da şiddetli hale getirir.

Bir toplum, uzun süre yalanla beslendiğinde;

  • Siyasî istikrarsızlıklar derinleşir,

  • Ekonomik çöküş hızlanır,

  • Sosyal dokular parçalanır,

  • Nihayetinde o toplum kendi kendini yiyip bitirir.

Tarih bunun örnekleriyle doludur: Roma’nın son döneminde dalkavuk şairlerin imparatoru methiye yağmuruna tutması, Osmanlı’nın son asırlarında “istibdat kalemlerinin” zulmü meşrulaştırması, 20. yüzyılda Nazi propagandacılarının halkı uyutması… Hepsi aynı sonla bitmiştir: çöküş.

9. Çözüm ve Umut-Hakikatin Kalemini Korumak

Bugün geldiğimiz noktada, kalem ikiye ayrılmıştır:

  • Bir yanda, Allah’ın üzerine yemin ettiği hakikat kalemi…

  • Diğer yanda, şeytanın zehrini akıtan kalemşörler…

Toplumun geleceği, bu iki kalemin hangisini sahipleneceğine bağlıdır. Peki çare nedir?

1. Hakikati Yazacak Cesur Kalemler

Öncelikle, hakikati savunacak cesur kalemlere ihtiyaç vardır. Bu kalem sahipleri, Sokrat’ın cesaretiyle, İmam Ebu Hanife’nin dirayetiyle, Aliya İzzetbegoviç’in vakar ve onuruyla yazmalıdır. Onlar için kalemin değeri, kemikle değil, hakikatin izzetiyledir.

Bu kalemler;

  • Hakikati haykırmak için ölümü bile göze alabilmeli,

  • Yalana ortak olmamak için yalnızlığı seçebilmeli,

  • “Bütün dünya sustuğunda bile hakikat susmaz” diyebilmelidir.

2. Özgür Ortamın İnşası

Bir toplumun aydınlığa çıkması, özgür düşünce iklimi ile mümkündür. Kalem özgür değilse, toplum da özgür değildir. Bunun için:

  • Basın, ideolojik değil vicdanî olmalı,

  • Akademi, gücün değil bilimin yanında yer almalı,

  • Sanat, methiyeci değil hakikatin aynası olmalıdır.

3. Toplumun Vicdanını Uyandırmak

Kalemşörlerin büyüsünü bozacak olan, toplumun kendi vicdanıdır. Halk, kendi aidiyetlerinden sıyrılıp “hakikat nedir?” sorusunu sormalıdır. İnsanlar, kendi akıllarını ve kalplerini özgürleştirmedikçe, kalemşörler hep güçlü olacaktır.

Bu yüzden asıl mücadele, toplumun zihninde ve kalbinde verilmelidir. Hakikatin kalemi, sadece yazmakla değil, vicdanlara dokunmakla değer kazanır.

4. Umut- Hakikatin Mutlaka Galip Gelmesi

Unutmamak gerekir ki, yalanın hükmü sınırlıdır. Tarih boyunca her türlü propaganda, her türlü dalkavukluk, her türlü kalemşörlük bir noktada çökmüştür. Çünkü hakikat, karanlığı mutlaka yarar.

Bugün dalkavuklar çoğunlukta olabilir, kalemşörler gündemi belirleyebilir. Fakat bu, hakikatin sustuğu anlamına gelmez. Hakikat kalemi, bazen bir şiirde, bazen bir yazıda, bazen bir gencin haykırışında yeniden doğar.

Kalem, insanlık tarihinin en büyük emanetidir. Bir toplumun geleceği, kalemlerin nasıl kullanıldığına bağlıdır. Eğer kalem, hakikati yazarsa o toplum yükselir. Eğer kalem, dalkavukluğun aracı olursa o toplum çürür.

Bugün bize düşen görev, kalemi kemikle beslenenlerin elinden kurtarıp, hakikatin hizmetine vermektir. Çünkü bir milletin asıl istiklali, hakikati haykıran kalemleriyle mümkündür.

Ve unutmayalım;

Hakikatin kalemi susmaz. Bir gün mutlaka, en gür seda yine hakikatin olacaktır.

Erol Kekeç/02.05.2024/Sancaktepe/İST 

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!