Ey kardeşim,
Sen hâlâ şeytanı taşladığını sanıyorsun; oysa elindeki taş, Arapların hinliğine, Müslümanların duyarsızlığına, insanlığın sessizliğine değiyor.
Biz, umudun etrafında dönüyoruz; sen ise Kâbe’yi değil, bu halinle ancak şeytanı tavaf ediyorsun.
Senin tavafın, bedeninle kutsal dairenin içinde, ama ruhunla ihanetin merkezinde.
Biz burada bir ekmek uğruna kurşunların altına yürüyoruz.
Bizim bedenimiz toprağa düşerken, o kurşunları taşıyanların senin saflarından çıktığını biliyoruz.
Ve evet, bizimle sizin aranıza bir sur çekildi:
İçeride müminler, dışarıda mücrimler…
Surun içi rahmet, dışı azap…
Bu ayrımı biz yapmadık, hayat yaptı, vicdan yaptı, Rabb’in kelamı yaptı.
Siz, surun dışında kalanlar…
Ne zaman elinizdeki taşları bırakırsınız?
Ne zaman parmağınızı kurşunların tetiğinden çekersiniz?
Ne zaman suskunluğunuzu bozarsınız?
Biz, bu surun içinde kan ve gözyaşıyla abdest alırken, siz hâlâ güvenli şehirlerinizde lüks sofralarınızda oturuyorsunuz.
Bizim namazımız toprağın soğukluğu üzerinde, sizin namazınız halının yumuşaklığında.
Ama Allah’ın terazisi, halının desenine değil, kalbinizin derinliğine bakacak.
Ey Arapların hinliğini görmezden gelen,
Ey Müslümanların duyarsızlığını olağan sayan,
Ey insanlığın sessizliğine ortak olan,
Siz hangi ayetin izindesiniz?
Hangi hadisin ruhunu taşıyorsunuz?
Hangi dua size “sus” dedi?
Bizim atmosferimiz kan kokuyor, sizinki parfüm kokuyor.
Biz gökyüzüne baktığımızda duman görüyoruz, siz mavi göğün altında tatil planı yapıyorsunuz.
Bizim çocuklarımız, gökyüzünde uçurtma değil, savaş uçağı görüyor.
Sizin çocuklarınız, lunaparkta dönüyor.
Ve hâlâ diyorsunuz ki: “Biz aynı ümmetiz.”
Kardeşlik bu mu?
Bir ekmeği paylaşamayan, bir yudum suyu esirgeyen, bir selamı dahi çok gören kardeşlik mi?
Kardeşlik, sizin vitrinlerinizdeki altın bilezikler değil; kardeşlik, bizim kırılmış bileklerimizdeki sabırdır.
Kardeşlik, bizim yıkılmış evlerimizdeki dua, sizin yapmadığınız fedakârlıkta ölçülür.
Ey sessiz kalanlar…
Suskunluğunuzla zulmü kutsuyorsunuz.
Gözünüzü kapatarak mazlumu değil, zalimi koruyorsunuz.
Ve bilin ki, suskunluk da dildir; bazen en gürültülü ihanettir.
Bugün surun içinde olan biziz, yarın surun dışında kalan siz olacaksınız.
Rahmetten azaba geçiş bir nefes kadar hızlıdır.
O gün geldiğinde, hiçbirinizin mazereti kabul edilmeyecek.
Çünkü biz bugün, sizin de kulaklarınıza ulaşan çığlığı atıyoruz.
Ve eğer o çığlığı şimdi duymazsanız, yarın sizi uyandıracak olan tek ses, azabın uğultusu olacak.
O yüzden, hâlâ fırsatınız varken dönün.
Hâlâ nefesiniz varken taşınızı bırakın.
Hâlâ zamanınız varken surun içine, rahmetin yanına geçin.
Çünkü biz hâlâ umudun etrafında dönüyoruz.
Ve biz hâlâ biliyoruz ki, Allah’ın rahmeti, tövbe eden için son nefeste bile kapalı değil.
Ama unutmayın…
Bu son çağrıdır.
Siz ya rahmete yürürsünüz, ya da kendi ellerinizle azabınızı inşa edersiniz.
Bahadır Hataylı/15.08.2025/Sancaktepe/İST