Doğal mı, Zorlamalı mı?
Toplumların kırdan kente göç etmesi, yüzeysel bir bakışla, modernleşmenin doğal bir evresi gibi anlatılır. Sanki insanlık tarihi baştan sona doğru bir çizgi izliyormuş gibi: köy → kasaba → şehir → metropol. Oysa bu anlatı, “doğal” bir süreç gibi gösterilen planlı bir mühendisliktir.
Özellikle 20. yüzyılda devletlerin, küresel güçlerin ve kapitalist sermayenin yönlendirmesiyle kırsal yaşamın cazibesi sistematik biçimde yok edilmiş; köy hayatı “ilkel”, şehir hayatı “çağdaş” olarak kurgulanmıştır. Böylece köylü, kendi emeğinin ve üretiminin efendisi olmaktan çıkarılıp, kentin fabrikalarında veya pazarlarında hazır tüketici hâline getirilmiştir.
Bugün Türkiye’de kırsal nüfus %5 seviyesine kadar gerilemiş durumda. Bu yalnızca bir istatistik değildir; bu, aynı zamanda toplumun üretim damarlarının kesilmesi, değerlerinin budanması ve emeğin itibarsızlaştırılması demektir.
Kırsalın Bitirilmesi, Bir Medeniyet Kırılması
Kırsal, sadece tarım yapılan bir mekân değildir. Kırsal, aynı zamanda:
-
Emeğin somut karşılık bulduğu, alın terinin görüldüğü yaşam alanıdır.
-
Toplumsal değerlerin, dayanışmanın ve paylaşımın kök saldığı yerdir.
-
İnsanın doğayla uyumlu varoluşunu sürdürebildiği mekândır.
Köy yaşamında, üretim ile tüketim arasındaki mesafe kısadır. İnsan, ektiğini biçer, biçtiğini yer. Emek ile kazanç arasında doğrudan bağ vardır. Bu bağ, insanı hem çalışmaya hem de kanaatkârlığa sevk eder.
Fakat kente göç ettirilen insan, bu bağı kaybeder. Emek ile tüketim arasına kapitalist zincirler girer. İnsan, artık kendi üretiminin değil, başkasının üretiminin tüketicisidir. Böylece özgür köylü, bağımlı kent sakinine dönüşür.
Göçün Planlı Zorlamaları
Bu göç, yalnızca “şehirlerin cazibesi” nedeniyle gerçekleşmedi. Devletler ve küresel sistemler, köyü bilerek itibarsızlaştırdı. Bunun yolları şunlardı:
-
Tarımın sistematik olarak bitirilmesi.Köylünün emeği değersizleştirildi. Mazot pahalılaştırıldı, gübre ithale bağlandı, tarım ürünleri ithalatla rekabet edemez hâle getirildi. Böylece çiftçi toprağını terk etmek zorunda bırakıldı.
-
Eğitim yoluyla köyün küçümsenmesi.Okul kitapları ve şehir merkezli ideoloji, köyü “gerilik”, şehri “ilerilik” olarak kodladı. Köyden çıkan çocuklara, köylerini unutmaları telkin edildi.
-
Altyapı ve hizmet eksikliği.Sağlık, ulaşım, eğitim ve kültürel hizmetler kırsala götürülmedi. İnsanlar, bu eksiklik nedeniyle mecburen şehre taşındı.
-
Medyanın kurgusu.Televizyon ve reklamlar sürekli olarak şehir hayatını “parlak”, köy hayatını ise “kara cahillik” olarak gösterdi.
Böylece göç, bir “doğal süreç” değil, zorunlu bir kaçış hâline getirildi.
Göçün Bedeli, Toplumsal İfsat
Kırsal nüfus azaldıkça, toplumun değer dengesi bozuldu. Köyden şehre göç eden milyonlarca insan, sadece mekân değiştirmedi; yaşam tarzı, ahlakı, üretim-tüketim dengesi de değişti.
-
Emeksiz kazanma arzusu arttı.Köyde emek kutsaldı; saban tarlayı sürmeden, ürün çıkmazdı. Şehirde ise kısa yoldan kazanç, torpil, rant, spekülasyon, borsa, faiz normalleşti.
-
Maksimum haz, minimum emek anlayışı kökleşti.Kapitalizmin “haz kültürü” köylünün kanaatkâr yaşamını yuttu. İnsanlar artık “az çalış, çok tüket” mantığıyla yaşamaya başladılar.
-
Toplumsal dayanışma çöktü.Köyde komşunun açlığı, diğer komşunun derdiydi. Kentte ise insanlar apartmanlarda birbirini tanımadan yaşar hâle geldi. Yalnızlık ve yabancılaşma arttı.
-
Üretim kolları budandı.Tarım, hayvancılık, el sanatları, yerel üretim… Hepsi köreltildi. İnsanlar fabrikaların ve süpermarketlerin bağımlı tüketicileri hâline geldi.
Sonuç: Toplum, kendi kendine yetebilen bir üretici olmaktan çıkarılıp, küresel kapitalizmin istikrarlı tüketicisi hâline dönüştürüldü.
Kapitalizmin Abonman Vatandaşı
Bugün şehirlerde yaşayan milyonlarca insan, aslında kapitalizmin “abonmanıdır."
-
Her ay kira öder.
-
Elektrik, su, doğalgaz faturalarıyla sisteme bağlıdır.
-
Marketten aldığı her şey, küresel şirketlerin ürünüdür.
-
Kredi kartı borcu, tüketim alışkanlığına zincir vurmuştur.
Köylü kendi suyunu içebilir, kendi ekmeğini pişirebilir, kendi domatesini yetiştirebilirdi. Ama şehirli tüketici, sisteme bağımlı hâle gelmiştir. Bu bağımlılık, kapitalizmin en büyük başarısıdır.
Doğal Dönüşüm mü, Planlı Tasfiye mi?
Evet, insanlık tarihinin her döneminde şehirleşme olmuştur. Ancak bugün yaşadığımız şey “doğal bir evrim” değil, zorlamayla yürütülen bir toplumsal mühendisliktir.
Örneğin, Avrupa’nın köylü nüfusu sanayi devriminde hızlıca azaldı. Ama bu süreç milyonlarca yoksulun sefalet içinde yaşamasına, kölelik benzeri çalışma koşullarına, çocuk işçiliğine yol açtı. Bugün de benzer şekilde, Ortadoğu’dan Afrika’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar köylüler yerlerinden edilmekte, mega kentlerin kenar mahallelerinde “ucuz işgücü ve sadık tüketici” olarak yaşamaya zorlanmaktadır.
Türkiye’de Kırsalın Çöküşü
Türkiye özelinde bakıldığında, 1950’lerden itibaren tarım politikaları köylüyü şehir yoluna itti.
-
Traktör kredileriyle küçük üretici borca sokuldu.
-
Köy Enstitüleri kapatıldı; köylünün aydınlanma ihtimali engellendi.
-
1980 sonrası neoliberal politikalarla tarım sübvansiyonları kaldırıldı.
-
2000’lerde ithalat serbest bırakıldı, yerli çiftçi rekabet edemez hâle geldi.
Sonuçta köy boşaldı. Bugün Türkiye’de kırsal nüfus %5 seviyesine düştü. Bu oran, aslında bir ülkenin gıda güvenliği ve bağımsızlığı için tehlike çanıdır. Çünkü kendi çiftçisi olmayan ülke, yabancı şirketlerin mutfağına bağımlı olur.
Göçün Kültürel Sonuçları
Göç sadece ekonomik değil, kültürel yıkımlara da yol açtı.
-
Türküler, masallar, geleneksel üretim bilgisi unutuldu.
-
Toprağa bağlılık ve doğaya saygı zayıfladı.
-
Aile yapısı parçalandı, kuşaklar arası aktarım kesildi.
Bugün büyük şehirlerde büyüyen çocukların çoğu, bir ineği sadece kitaplarda görüyor; toprağa basmadan, market raflarında büyüyor. Bu, insanın köklerinden kopması demektir.
Kapitalizmin İstediği Toplum Tüketici Sürü
Köylü, kapitalizm için tehlikelidir. Çünkü köylü kendi kendine yetebilir. Fakat şehirli tüketici kapitalizme mecburdur. İşte bu yüzden köylünün göçü teşvik edildi.
Kapitalizm, “sürekli tüketen ama asla doymayan” bir insan tipi ister.
-
Haz odaklı, sabırsız, kolaycı.
-
Borçla yaşayan, kredi kartına bağımlı.
-
Doğadan kopmuş, fabrikaya ve markete bağlı.
Köyden kente göç, tam da bu insan tipini yaratmak için planlı bir adımdı.
Yeniden Üretim ve Dayanışma
Peki çözüm nedir?
-
Köylerin yeniden canlandırılması.
-
Tarım ve hayvancılığın desteklenmesi.
-
Yerel üretim ve kooperatifleşmenin teşviki.
-
Kentte yaşayanların dahi üretim süreçlerine katılması.
Gerçek kalkınma, üretim ile tüketim arasındaki mesafenin kısaltılmasıyla mümkündür. İnsan emeğinin değerini yeniden hatırlamak, doğayla barışmak zorundadır.
Değerlerin Yeniden İnşası
Bugün kırsal nüfus %5’e düştü. Bu sadece bir sayı değil, aynı zamanda toplumun köklerinin budanmasıdır. Toprakla bağını koparan insan, emeğin değerini unutur, haz odaklı bir tüketime mahkûm olur. Kapitalizmin istediği de tam budur.
Ama hâlâ umut vardır. Çünkü insan, doğanın bir parçasıdır; emeğe, üretime ve dayanışmaya dönmek zorundadır. Gerçek medeniyet, devasa kentlerin betonlarında değil, toprağın bereketinde saklıdır.
Erol Kekeç/18.Mart.2025/Sancaktepe/İST