3 Kasım 2026 Salı

YOKSULLUĞUN KADER, YOLSUZLUĞUN İMTİYAZ OLDUĞU BİR ÜLKEDE ADALETTEN SÖZ EDİLEMEZ


Bir ülkede kamu kurumlarının başına, devletin imkânlarını kendi çevresine dağıtmayı marifet sayan insanlar yerleşmişse orada yoksulluğun neden bitmediğini anlamak için çok fazla araştırma yapmaya gerek yoktur.

Kamu kurumlarında üst düzey makamlarda oturanların yakınları, siyasi ilişkileri güçlü olanlar, ihale dağıtanlara ulaşabilenler, iş takipçiliğini meslek hâline getirenler ve iktidara sadakatini menfaat karşılığında gösterenler için bambaşka bir ülke vardır. Bu ülkede bir insan, doğru kapıyı çalmayı, doğru kişiyi tanımayı ve doğru ilişkileri kurmayı başardığında, birkaç yıl içinde kendisine ve ailesine kuşaklar boyunca yetecek imkânlara ulaşabilir. Üstelik bunu alın teriyle, üretimle, bilgiyle ve emeğiyle değil; kamu kaynaklarına kurulan yakınlık ilişkileriyle yapabilir.

Peki aynı ülkede, sabahın erken saatinde evinden çıkıp akşama kadar çalışan, vergisini veren, çocuğunu okutmaya çalışan, emekli olduğunda insanca yaşamayı bekleyen milyonlarca insan neden geçim derdinden kurtulamıyor?

Bir tarafta ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde ay sonunu getiremeyen insanlar, diğer tarafta kamu gücüne yakınlığı sayesinde servetine servet katanlar varsa burada yalnızca ekonomik bir sorun yoktur. Burada açık bir adalet sorunu vardır.

Çünkü yoksulluk her zaman kaynak yetersizliğinden doğmaz. Bazen kaynakların kimlere, hangi ölçüyle, hangi ilişkiler üzerinden dağıtıldığından doğar. Bir ülkede kamu imkânları liyakate, emeğe ve ihtiyaca göre değil de siyasi yakınlığa, akrabalığa ve sadakate göre dağıtılıyorsa o ülkede yoksulluk tesadüf olmaktan çıkar; adaletsiz yönetim biçiminin sonucuna dönüşür.

İşte tam da bu nedenle yoksulluğu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak yeterli değildir. Bir ülkede insanların emeğinin karşılığını alamamasıyla kamu kaynaklarının belli çevrelerin elinde birikmesi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kamu malı talan edilirken halktan fedakârlık beklenmesi, insanlara sabır ve kanaat öğütlenmesi, üstelik bütün bunların dinî ve ahlaki söylemlerle örtülmeye çalışılması kabul edilebilir bir şey değildir.

Şimdi asıl soruyu soralım:

Kamu kaynaklarını kullananlar neden bu kaynakların hesabını vermekten rahatsızlık duyar?

Bir kamu kurumunda ihale yapılıyorsa, bu ihaleyi kim aldı, hangi şartlarda aldı, hangi yeterlilikle aldı, ne kadara aldı, iş zamanında ve gereği gibi tamamlandı mı? Bunları sormak neden güvensizlik sayılsın? Devletin kasasından çıkan paranın hesabını sormak devlete düşmanlık mıdır, yoksa devletin sahibinin millet olduğunu hatırlatmak mıdır?

Bir yönetim, kendisine yöneltilen sorular karşısında sürekli "Bize güvenmiyorsunuz" diyorsa burada bir sorun var demektir. Çünkü kamu yönetimi güven talep ederek değil, güveni hak edecek şekilde davranarak meşruiyet kazanır.

Güven, hesap vermekten kaçınarak kurulmaz. Şeffaflıktan korkmayan bir yönetimin, denetlenmekten de korkmaması gerekir. Eğer yapılan iş doğruysa belgeleri ortaya koyarsınız, süreçleri açarsınız, bağımsız denetime izin verirsiniz. Kimsenin şahsına, makamına veya siyasi kimliğine bakmadan araştırırsınız. Haksızlık varsa gereğini yaparsınız.

Bunda rahatsız olacak ne var?

Yoksa mesele güven meselesi değil de, bazı kapıların açılmasını istememek midir?

Çünkü kamu kaynaklarını talan edenlerin kimler olduğunu araştırmaktan kaçınan, şeffaf denetimin önüne engel koyan, hesap sorulmasını siyasi saldırı gibi gösteren bir anlayış, en azından bu düzenin devam etmesine imkân sağlayan bir sorumluluk taşır. Bu sorumluluğun ağırlığı, yapılan yolsuzluğun boyutuna ve engellenmesi için sahip olunan yetkiye göre değişir. Ama hiç kimse, sırf kendisini iyi niyetli ilan ederek bu sorumluluktan kurtulamaz.

Bir de bu düzenin etrafında dolaşanlara bakalım.

Kamu malının nasıl dağıtıldığını bildiği hâlde susanlar, haksız kazanç elde edenleri siyasi kimlikleri nedeniyle savunanlar, kendi tarafında olduğu için yolsuzluk iddialarını araştırılmaya değer görmeyenler, haksızlığı yapanı değil ortaya çıkaranı suçlayanlar...

Bunların hepsi aynı derecede suçludur demiyorum. Fakat herkesin kendi konumu, bilgisi, imkânı ve müdahale sorumluluğu kadar bir hesabı vardır.

İyi niyetli olmak, kötü sonuçların sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir insan yanlış bir düzenin kurulmasına bilerek destek vermişse, yanlışları görmesine rağmen savunmuşsa, elindeki imkânlarla engelleyebileceği haksızlıklara göz yummuşsa, "Benim niyetim iyiydi" demek yeterli değildir. Çünkü niyet, davranışın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir teminat değildir.

Üstelik bu meselenin dini bir tarafı da vardır. Bizim Müslümanlığımız yalnızca hangi ibadeti yaptığımızla, hangi sözü söylediğimizle, hangi siyasi görüşü desteklediğimizle ölçülemez. Kamu malına el uzatırken, bir başkasının hakkını yerken, haksız kazancı meşrulaştırırken hangi dinden olduğumuzun ne önemi kalır?

Zulüm, zalimin kimliğine göre değişmez. Haram, sahibinin siyasi görüşüne göre helale dönüşmez. Haksız kazanç, yapan kişi bizim mahallemizden diye meşru hâle gelmez.

Kur'an'da Necm suresinin 39. ayetinde şöyle buyrulur:

"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır."

Bu ayet, emeğin ve sorumluluğun ne kadar temel bir yere sahip olduğunu açıkça ortaya koyar. İnsan çalışmasının, çabasının ve ortaya koyduğu emeğin karşılığını almalıdır. Bir başkasının emeği üzerinden, kamu malı üzerinden veya haksız imtiyazlar üzerinden servet oluşturmayı bu ilkenin neresine koyacağız?

Alın teriyle kazanılanla, makamın ve siyasi yakınlığın sağladığı imkânları birbirine karıştırmayalım. Bir insanın çalışarak zenginleşmesi başka, kamu gücünü kullanarak başkalarının hakkını kendisine ve çevresine aktarması bambaşka bir şeydir.

Birincisi emektir; ikincisi, kanıtlandığı takdirde, kamu hakkının ihlalidir.

Ve şunu da unutmayalım: Kamu kaynağı, yöneticinin şahsi malı değildir. Bir bakanın, belediye başkanının, bürokratın, milletvekilinin veya herhangi bir kamu görevlisinin yakınlarına dağıtabileceği bir aile mirası hiç değildir. O kaynakta işçinin alın teri, emeklinin vergisi, esnafın kazancı, çiftçinin emeği, yoksulun hakkı vardır.

Bir kamu ihalesinde haksızlık varsa yalnızca bir rakam çalınmış olmaz; belki bir okulun, bir hastanenin, bir yolun, bir sosyal yardımın, bir gencin geleceğinin imkânı da çalınmış olur.

Böyle bir ülkede yoksulluk neden bitsin?

İnsanlar emeğiyle değil ilişkileriyle ilerliyorsa, liyakat yerine sadakat ödüllendiriliyorsa, kamu kaynakları belli çevrelerin menfaatine kullanılıyorsa, dürüst çalışanların önü kesilirken iş takipçileri el üstünde tutuluyorsa o toplumun geleceğini nasıl güvence altına alacağız?

Daha da acısı, bütün bunlar yaşanırken toplumun bir kesimi hâlâ meseleyi kendi siyasi tarafının başarısı veya başarısızlığı üzerinden değerlendiriyor. Oysa kamu malı kimsenin siyasi mülkü değildir. Bugün bir başkasının hakkını yiyen bizim tarafımızdaysa susup yarın aynı haksızlık bize yapıldığında adalet istemek, adalet anlayışı değildir. Bu, yalnızca menfaat değişikliğidir.

Benim itirazım herhangi bir partinin veya siyasi görüşün varlığına değil; hangi parti, hangi yönetim ve hangi makam olursa olsun kamu gücünü kişisel ve siyasi çıkar için kullanan anlayışadır.

Çünkü mesele kişilerden daha büyüktür. Mesele, bir ülkede adaletin gerçekten işleyip işlemediğidir.

Bir ülkede yolsuzluk iddiaları bağımsız biçimde araştırılmıyorsa, kamu ihaleleri şeffaf değilse, denetim mekanizmaları görevini yapamıyorsa, haksız kazanç sağlayanlar korunuyor ve hesap soranlar suçlanıyorsa orada yalnızca bugünün ekonomisi değil, yarının ahlakı da tehlikededir.

Böyle bir düzenin bedelini yalnızca bugünün yoksulları ödemez. Yarın çocuklar öder, gençler öder, üretici öder, emekli öder. Devlete güvenini kaybeden toplum öder. Adalet duygusunu yitiren bir ülkede herkes, bir gün bu çürümenin sonuçlarıyla karşılaşır.

Bunun için meseleye artık başka bir yerden bakmamız gerekiyor.

Yolsuzluk yapanın kim olduğundan önce, yolsuzluğun nasıl mümkün hâle geldiğini; kamu kaynaklarının hangi mekanizmalarla dağıtıldığını; kimlerin denetim görevini yerine getirmediğini; kimlerin bu düzeni koruduğunu sorgulamalıyız.

Çünkü bir ülkede adalet, yalnızca suç işleyeni cezalandırmakla sağlanmaz. Suçun işlenmesini mümkün kılan düzeni de değiştirmek gerekir.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

Hiç kimse bize yoksulluğun kader olduğunu anlatmasın. Hiç kimse emeğiyle geçinemeyen insana sabır öğütlerken kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını açıklamaktan kaçmasın. Hiç kimse devletin imkânlarını belli çevrelere dağıtmayı hizmet, bunu sorgulamayı da düşmanlık olarak göstermesin.

Bir ülkede yoksulun hakkı korunmuyor, kamu malının hesabı sorulmuyor ve haksız kazanç sahipleri denetlenmek yerine korunuyorsa orada yaşanan şey yalnızca kötü yönetim değildir; adaletin eliyle değil, zulmün eliyle kurulmuş bir düzendir.

Bu düzeni kim kurmuş olursa olsun sorgulanmalıdır. Kim desteklemiş olursa olsun hesap vermelidir. Kimden yana olursak olalım, hakikatin karşısında tarafgirliğe sığınmamalıyız.

Çünkü devletin malı, birilerinin ailesine bırakılmış miras değildir.

Ve bir toplum, kendi hakkını yiyenleri savunmaya başladığı gün, yalnızca parasını değil, adalet duygusunu da kaybetmeye başlar.

Bahadır Hataylı/03.11.2026/Sancakteepe

Hiç yorum yok:

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!