31 Ekim 2026 Cumartesi

KARAYEL ESİYOR, KULE VİNÇLER TAKIRDIYOR!

 


Bir köy hikâyesinden Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine bakış

Rahmetli amcamın köyde kendine özgü bir hava tahmin yöntemi vardı.

Güz mevsimi yaklaşırken dışarı çıkar, başındaki külahı çıkarır, başını şöyle bir kaşır, etrafı süzer, sonra da rüzgârın yönüne bakarak hükmünü verirdi:

"Bu sene kış çok çetin geçecek!"

Biz de merakla sorardık:

"Amca, nereden biliyorsun?"

"Oğlum," derdi, "rüzgâr Poyraz'dan esmeye başladı. Siz şu aradaki serin havalara aldanmayın. Garbiden, meltemden gelen rüzgâr başka; Poyraz'ın rüzgârı başka. Hele bir de Karayel'e dönerse iş değişir. Öyle bir eser ki yalnızca kışı değil, baharı da tarumar eder. Pamuk ekeceğimiz zamanı bile şaşırırız. Bu sene tarlada hesabımızı ona göre yapın."

Amcamın bu sözleri yıllarca hafızamda kaldı.

Şimdi dönüp Türkiye'nin siyasi ve toplumsal iklimine baktığımda, nedense o günleri hatırlıyorum.

Çünkü artık bu memlekette garbiden tatlı tatlı esen rüzgârların, insanın yüzünü okşayan meltemlerin hükmü kalmadı gibi.

Poyrazı da geçtik!

Karayel esiyor!

Hem de öyle hafiften değil. Önüne ne çıkarsa savuracak, yıllardır yerinden kıpırdamaz zannedilen yapıları sarsacak bir karayel…

İşin ilginç tarafı, bu rüzgârın yaklaştığını herkes hissettiği hâlde bazıları hâlâ gökyüzüne bakıp güneşli hava tahmini yapıyor.

Memleketin dört bir yanında kule vinçler yükselmiş. Kimisi bir makamın tepesine kurulmuş, kimisi bir koltuğun üzerine kondurulmuş, kimisi de zembille yukarı taşınmış.

Bir bakıyorsunuz, dün adı sanı bilinmeyen biri bugün memleketin kaderine yön verecek konumda!

Nasıl yükseldiğini soran olursa cevap hazır:

"Takdir-i ilahi!"

Nasıl geldiğini sorarsanız:

"Bizim büyük başarımız!"

Kimin taşıdığını sorarsanız:

"Milletimizin teveccühü!"

Ama nedense o kuleye hangi merdivenden çıktığını, hangi vinçle taşındığını, kimin halat tuttuğunu kimse anlatmıyor.

Kuleye çıkan kendisini göğe yükselmiş sanıyor. Hatta bir müddet sonra aşağıdaki insanları da küçük görmeye başlıyor.

Oysa kule vinçlerin bir özelliği vardır: Yüksekte dururlar ama kendi başlarına ayakta durmazlar. Bir dengeye, zemine, bağlantıya ve mühendislik hesabına ihtiyaç duyarlar.

Siyasette de böyledir.

Bir insanı, bir kadroyu, bir anlayışı yukarı taşıyan şey yalnızca kendi gücü değildir. Toplumun güveni, insanların rızası, adalet duygusu ve kurulan düzenin dayanaklarıdır.

Bunlar zayıflamaya başladığında önce küçük sesler duyulur.

Takır… takır… takır…

Ama kulede oturanlar bu sesleri fırtınanın habercisi olarak değil, kendilerine alkış tutulması olarak yorumlarlar.

Hatta içlerinden biri dönüp şöyle der:

"Arkadaşlar, yukarıda biraz ses var ama merak etmeyin, sistem çalışıyor!"

Bir başkası hemen açıklama yapar:

"Bu sesler dış güçlerin oyunudur. Kulemiz son derece sağlamdır!"

Öteki de televizyonlara çıkar:

"Bu rüzgârı biz estiriyoruz!"

Oysa rüzgârın kimin tarafından estirildiğiyle değil, hangi yönden geldiğiyle ilgilenmek gerekir.

Çünkü doğanın kimseye makam mevki borcu yoktur. Siyasetin de toplumun sabrını sonsuza kadar tüketme ayrıcalığı bulunmaz.

Bir zamanlar kendilerini vazgeçilmez sananlar, bir gün toplumun değişen beklentileriyle karşılaştıklarında şaşkınlığa düşerler.

Çünkü insanları yukarı taşımak için kullanılan mekanizmalar, şartlar değiştiğinde aynı insanları aşağıya indirecek araçlara dönüşebilir.

İşte benim bugün Türkiye'nin siyasi ve toplumsal ikliminde gördüğüm mesele biraz da budur.

Elbette her rüzgâr fırtınaya dönüşmez, her sallanan kule yıkılmaz. Ama hiçbir kule de sırf yüksek olduğu için sağlam değildir.

Üstelik mesele yalnızca yukarıdakilerin düşmesi de değildir. Asıl mesele, o kulelerin altında kalan toplumun ne kadar zarar göreceğidir.

Çünkü siyasi hesapların bedelini çoğu zaman aşağıdakiler öder. Kulede oturanlar manzarayı seyrederken, aşağıda yaşayanlar geçim derdini, adaletsizliği, umutsuzluğu ve belirsizliği taşır.

Rahmetli amcamın bir sözü daha vardı:

"Oğlum, aşağıda duran düşerse bir yerini incitir, kalkar, üstünü silker, yeniden yürür. Ama yüksekten düşenin hâli başka olur. Düşüşü de büyük olur, gürültüsü de!"

Şimdi bu sözü düşündükçe, insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor:

Yukarıya çıkarken halkın omuzlarını basamak yapanlar, aşağı inerken de aynı halkın omuzlarına mı tutunacaklar?

Yıllarca kendilerini taşıyan insanların sesini duymayanlar, kule sallanmaya başladığında o sesleri duyabilecekler mi?

Ve en önemlisi, yıllarca sağlam zannettikleri yapının aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için illa Karayel'in esmesini mi bekleyecekler?

Benim kanaatim şu: Bir ülkenin geleceği, yalnızca kimin hangi koltukta oturduğuyla ölçülmez. O koltuğun altında nasıl bir adalet düzeni kurulduğuyla ölçülür.

Çünkü makamlar geçicidir, toplum kalıcıdır. Koltuklar el değiştirir, kuleler sökülür, rüzgâr yön değiştirir. Ama yapılanların hesabı bir şekilde toplumun hafızasında kalır.

Rahmetli amcam bugün yaşasaydı, herhâlde yine külahını çıkarır, başını bir güzel kaşır, etrafına bakar ve şöyle derdi:

"Ula oğlum, ben size demedim mi? Bu sene kış çetin geçecek diye! Siz hâlâ havanın sıcaklığına bakıyorsunuz. Ben size rüzgârın yönünü söylüyorum!"

Ben de herhâlde ona şöyle cevap verirdim:

"Amca, mesele artık yalnızca kışın çetin geçmesi değil. Bizim memlekette bazıları kuleyi göğe kadar dikti ama temelini nereye attığını unuttu. Şimdi Karayel esiyor. Kuleler takırdıyor. Tepedekiler hâlâ manzarayı seyrediyor. Galiba birazdan manzara değişecek!"

Ve sanırım amcam son bir kez başını sallayıp şu cevabı verirdi:

"Oğlum, rüzgârın şakası olmaz. Hele insan kendi yükseldiği yüksekliği kendi gücü zannederse, düşerken gökyüzünü de suçlar, yeri de!"

Bahadır Hataylı/30.10.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!