Bugün yine uzun uzun düşündüm. İnsan bazen bir memleketin hâlini anlamak için kitaplar dolusu siyaset okumak, kalın raporlar karıştırmak, kürsülerden yükselen nutukları dinlemek zorunda kalmıyor. Bazen bir kuşun doğuşuna, bir kanadın nasıl büyütüldüğüne, bir kayanın üzerine nasıl konduğuna ve o kayadan yükselen sesin nasıl olup da bütün meydanları doldurduğuna bakmak yetiyor. Sonra bir de kendimize bakıyoruz; ne garip, gökyüzünde kanat çırpanların hikâyesi büyüdükçe yerde yürüyenlerin omuzları biraz daha çöküyor. Birilerinin yükselişini seyrediyoruz, birilerinin zenginleşmesini dinliyoruz, birilerinin kahramanlaştırılmasına tanık oluyoruz. Ardından kendi kendimize soruyoruz: Bu kadar çok kahramanın bulunduğu bir memlekette, neden sıradan insanın hayatı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor?
Bir kuşun hikâyesiyle başlayalım öyleyse. Her şeyin bir başlangıcı vardır. Hiçbir kuş dünyaya göğün hâkimi olarak gelmez. Önce bir yuvaya düşer, korunur, beslenir, kanatlarının güçlenmesi beklenir. Henüz kendi başına uçmayı bilmezken onu kimlerin beslediği, hangi ellerin onu koruduğu, hangi imkânların önüne serildiği çoğu zaman dışarıdan görünmez. Dışarıdan bakan yalnızca büyüyen bir yavru görür. Oysa her büyümenin arkasında bir emek, her yükselişin ardında bir imkân, her imkânın arkasında da bazen sorulması gereken bir soru vardır: Bu kuş kendi kanatlarıyla mı büyüdü, yoksa kanatları güçlenene kadar gökyüzü onun için çoktan hazırlanmış mıydı?
Gün gelir, o yavru büyür. Artık sıradan bir kuş değildir; doğana dönüşmüştür. Başını kaldırır, kanatlarını açar, gökyüzüne doğru yükselir. İnsanlar hayranlıkla bakar. Ne güzel uçuyor, derler. Ne kadar güçlü, ne kadar çevik, ne kadar maharetli! Kimse ona uçmayı öğreten yuvayı hatırlamak istemez. Kimse ilk lokmasını kimin verdiğini, ilk kanat çırpışında kimin onu koruduğunu, hangi rüzgârların önüne kesilmeden serildiğini sormaz. Çünkü yükselenin hikâyesi anlatılırken onu yükseltenlerin hikâyesi çoğu zaman anlatının dışında bırakılır. Kahramanlık biraz da böyle üretilir: Geçmişin bütün destekleri silinir, geriye yalnızca bugünün görkemli görüntüsü bırakılır.
Fakat doğan olmakla yetinmeyenler de vardır. Gökyüzü geniştir; uçmak için kimsenin iznine ihtiyaç duyulmaz. Gelgelelim bazıları göğün özgürlüğünden çok, yüksekliğin sağladığı üstünlüğe merak salar. Her ağaca konmazlar. Hele her kavağı kendilerine layık görmezler. Çünkü bazı ağaçlar yalnızca gölge sunar; bazılarıysa insanın kendisini olduğundan büyük görmesine yardım etmez. Oysa yükselmek isteyen herkes yükseklik aramaz, kimi yalnızca kendisini aşağıdakilerden daha yukarıda gösterecek bir yer arar. İşte o zaman gözler kavaktan kayaya çevrilir. Kaya serttir, heybetlidir, uzaktan bakıldığında sarsılmaz görünür. Üzerine konan kuş da kendisine o sertliğin kudretinden pay çıkarır.
Bir süre sonra kayanın üzerinde duran kuş, artık yalnızca bir kuş değildir. O kayanın sahibi gibi davranmaya başlar. Oradan bakar, oradan seslenir, oradan hüküm verir. Aşağıda kimlerin yürüdüğü, kimlerin yorulduğu, kimlerin ekmeğini kazanmak için didindiği pek umurunda değildir. Çünkü yüksekte durmak, insana bazen aşağıdakilerin hayatını görme imkânı değil, onları görmezden gelme alışkanlığı kazandırır. Yüksekliğin en büyük tehlikesi de budur: İnsan bulunduğu yerin kendisine kazandırdığı üstünlüğü, kendi tabiatının üstünlüğü sanmaya başlar.
Sonra bir gün ötüş başlar.
Başlangıçta sıradan bir sestir bu. Fakat zaman geçtikçe ses büyür, zenginleşir, keskinleşir. Herkes o sesi duyar. Kimileri hayran kalır, kimileri başını çevirir, kimileri de duyduğu şeyin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır. Ötüş öyle bir hâl alır ki yalnızca kulaklara değil, taşlara da dokunur. Hatta bazı taşları elmas gibi keser. Ne var ki burada asıl mesele sesin güzelliği değildir; sesin neyi örttüğü, neyi açığa çıkardığı ve kimin işine yaradığıdır. Çünkü her etkileyici ses hakikati söylemez. Bazen bir ses, hakikatin üstüne çekilmiş en gösterişli perdedir. Bazen kelimeler öylesine ustalıkla seçilir ki insanlar anlatılanın güzelliğine kapılırken anlatılmayanın boşluğunu fark edemez.
İşte o zaman insanın aklına bir soru düşüyor: Bir ses gerçekten hakikati mi savunuyor, yoksa hakikatin kendisini sorgulanamaz hâle mi getiriyor?
Bu soruyu sormak kolay değildir. Hele bir memlekette bazı isimler, bazı makamlar ve bazı çevreler etraflarında görünmez bir dokunulmazlık halesi oluşturmuşsa... Birileri için en küçük kusur bile ağır bir sorgulamaya neden olurken bir başkasının etrafında biriken sorular neden sürekli dağılıp gidiyor? Bir vatandaşın en sıradan işlemi için kapı kapı dolaşması gerekirken nüfuz sahibi olduğu düşünülen kişilerin önündeki kapılar neden daha kolay açılıyor? Bir insanın geçim derdi yıllarca sürerken başka insanların yükseliş hikâyeleri neden bu kadar hızlı yazılıyor? Elbette herkesin başarısı şaibeli değildir; her servet haksızlığın, her yükseliş ayrıcalığın kanıtı sayılamaz. Fakat adaletin gereği, ne kimseyi peşinen suçlamak ne de birilerini peşinen temize çıkarmaktır. Adaletin gereği, herkes için aynı soruyu sormak ve cevabı aynı ciddiyetle aramaktır.
Bir toplumun çöküşü, yalnızca haksızlıkların ortaya çıkmasıyla başlamaz. Asıl çöküş, haksızlık ihtimalinin bile konuşulamaz hâle gelmesiyle başlar. İnsanlar artık olayların kendisini değil, olaylar hakkında konuşmanın bedelini hesaplıyorsa; söylenen sözün doğruluğundan önce kimin hoşuna gideceği düşünülüyorsa; bir iddianın delili yerine iddia sahibinin cesareti tartışılıyorsa, orada yalnızca siyasî bir sorun yoktur. Orada düşüncenin etrafına görünmez duvarlar örülmeye başlanmıştır.
Ve duvarların yükseldiği yerde kuşların sesi daha gür çıkar.
Kimi zaman bu ses bir kahramanlık türküsüne dönüşür. Kimi zaman milletin bekası adına söylenmiş büyük bir söz gibi sunulur. Kimi zaman da yapılan her iş, söylenen her cümle, alınan her karar, daha sorgulanmadan bir başarı hikâyesinin parçası hâline getirilir. Böylece insanın zihninde tuhaf bir denklem kurulmaya başlanır: Yüksek yerde duran güçlüdür; güçlü olan başarılıdır; başarılı olan haklıdır. Oysa tarih, bu denklemin ne kadar yanlış olduğunu defalarca göstermiştir. Güçlü olmak haklı olmayı, yükseklerde durmak temiz kalmayı, çok alkışlanmak doğru konuşmayı garanti etmez. Bazen en yüksek kürsülerde en büyük yanlışlar savunulur; bazen en gür sesler, en küçük soruların duyulmasını engellemek için yükselir.
Bir de bu hikâyelerin seyircileri vardır.
Onlar çoğu zaman olan biteni uzaktan izler. Kimi gerçekten hayranlık duyar, kimi anlamaya çalışır, kimi şüphelenir ama konuşmaz. Kimi de önündeki ekmeği, çocuğunun geleceğini, evinin kirasını, işinin devamını düşünerek susmayı tercih eder. İnsanları hemen korkaklıkla suçlamak kolaydır. Fakat suskunluğun bütün nedenleri aynı değildir. Bazen insan korktuğu için susar, bazen yorulduğu için, bazen de konuşmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inandığı için. Uzun süre cevapsız kalan sorular, zamanla insanın sesini değil, sesine olan inancını tüketir.
İşte tam bu noktada ninemin nasihatini hatırlıyorum.
"Cıs cıs... Yaklaşma yavrum!"
Çocukken bu sözün içinde bir şefkat vardı. Ateşe dokunma, canın yanar; tehlikeden uzak dur, kendini koru, derdi büyüklerimiz. Ninenin sözü, çocuğun hayatını korumak için söylenirdi. Ne zaman ki aynı nasihat büyümüş insanların düşüncelerine, toplumsal meselelerine ve hakikat arayışlarına taşındı, işte o zaman anlamı değişmeye başladı. Artık mesele ateşten korunmak değildi; bazı sorulardan, bazı isimlerden, bazı meselelerden uzak durmayı öğrenmekti. Çocuğa verilen ihtiyat dersi, yetişkinin zihninde bir itaat alışkanlığına dönüşüyordu.
"Cıs cıs... Oraya yaklaşma!"
"Neden?"
"Sus, yavrum. Başına iş alırsın."
İşte bütün mesele bu iki cümle arasındaki mesafede saklıdır. Bir toplumun geleceği, çocuklarının neden sorusunu sorabilmesine bağlıdır. Çünkü neden sorusunun susturulduğu yerde, yanlışın kendisi büyür; doğruyu arayanın sesi küçülür. Çocuk tehlikeden korunmalıdır, elbette. Ama büyüdüğünde tehlikeyi tanıyabilmesi, adaletsizliği fark edebilmesi, haksızlık karşısında söz söyleyebilmesi de gerekir. Sürekli "yaklaşma" denilerek büyütülen bir insan, bir gün yalnızca tehlikeye değil, sorumluluğa da yaklaşamaz hâle gelir. Böylece korku, kuşaktan kuşağa aktarılan bir terbiyeye dönüşür; insanlar susmayı olgunluk, geri çekilmeyi akıl, görmezden gelmeyi huzur zannetmeye başlar.
Oysa huzur, soruların ortadan kaldırılması değildir. Huzur, soruların korkusuzca sorulabildiği, cevapların delillerle verildiği, hiç kimsenin makamından dolayı ayrıcalık kazanmadığı bir düzenin kurulmasıdır.
Günlüğümün bu sayfasına bir soru daha düşüyorum: Bir memlekette insanlar neden olup biteni konuşmak yerine birbirlerine susmayı öğütler?
Belki de herkes, kendi hayatının kırılganlığını korumaya çalışıyordur. Belki işini kaybetmekten, çevresini karşısına almaktan, ailesini sıkıntıya sokmaktan çekiniyordur. Belki yıllarca konuşup sonuç alamamış, sonunda sesini kendi içine gömmüştür. Ama sebepler ne kadar anlaşılır olursa olsun, sonuç değişmez: Herkes susmayı seçtiğinde, konuşması gerekenlerin alanı genişler. Denetlenmeyen güç, kendi sınırlarını kendisi belirlemeye başlar. Sorgulanmayan başarı, kendisini ahlâkın yerine koyar. Alkış, ölçünün yerini alır. Ve zamanla millet, kendi hayatını belirleyen olayların seyircisine dönüşür.
İşte o zaman "Ye yersen!" sözü bir sofranın etrafında söylenmiş basit bir cümle olmaktan çıkar; toplumsal bir ruh hâlini anlatır. Önüne konulanı sorgulamadan kabul et, sana düşeni al, fazlasını düşünme, demenin kaba ama etkili bir biçimine dönüşür. Birileri sofranın nasıl kurulduğuna, yemeğin nereden geldiğine, kimin ne kadar pay aldığına karar verirken diğerlerine yalnızca önlerindeki tabağa bakmak düşer. Sofranın sahibiyle sofranın misafiri arasındaki fark, zamanla hayatın bütün alanlarına yayılır. Kimi karar verir, kimi kararın sonucunu yaşar. Kimi kaynaklara ulaşır, kimi kaynağın tükenişini seyreder. Kimi yükselişini anlatır, kimi geçinemeyişini açıklamak zorunda kalır.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Her sofranın arkasında suç aranmaz; her yükselenin gölgesinde karanlık bulunmaz. Asıl mesele, sofranın kimin tarafından kurulduğu değil, kurulan sofrada adaletin bulunup bulunmadığıdır. Bir toplumda herkes emeğinin karşılığını alabiliyor, kaynaklar hakkaniyetle kullanılıyor, kamu gücü herkesin yararına işletiliyor ve sorular bağımsız biçimde araştırılabiliyorsa, orada başarıdan korkmaya gerek yoktur. Tam tersine, başarı alkışlanır. Fakat kamuya ait imkânların nasıl kullanıldığına ilişkin ciddi sorular ortaya çıktığında, o soruların cevabı alkışla değil, şeffaflıkla verilmelidir. İddiaların doğru olup olmadığı bağımsız incelemeyle belirlenmelidir. Hiç kimse yalnızca güçlü olduğu için suçlanmamalı; hiç kimse yalnızca güçlü olduğu için sorgulanmaktan da muaf tutulmamalıdır.
Bunun adı düşmanlık değil, adalettir.
Ne var ki bazı dönemlerde adaletin en basit talebi bile bir meydan okumaymış gibi algılanır. İnsan, "Bu işin hesabı nedir?" diye sorunca birdenbire kendisini başka bir tartışmanın içinde bulur. Sorunun cevabı yerine soruyu soranın niyeti konuşulur. İddianın delili yerine iddiayı dile getirenin kimliği tartışılır. Meselenin özü bir kenara bırakılır, etrafına sisler çekilir. Sonunda herkes sisin içinde birbirini suçlarken ilk sorunun ne olduğu unutulur.
İşte hicvin görevi tam burada başlar. Hiciv, kimsenin alnına peşinen suç yazmak değildir. Hiciv, herkesin hayranlıkla baktığı sahnenin arkasındaki dekoru göstermektir. Bir kahramanlık hikâyesinin içindeki çelişkiyi fark ettirmek, bir makamın etrafındaki dokunulmazlık duygusunu sarsmak, insanların alıştıkları kelimelere başka bir gözle bakmalarını sağlamaktır. Bazen tek bir kuş, onlarca sayfalık siyasî tartışmadan daha fazla şey anlatır. Bazen bir kaya, bütün bir güç düzeninin sembolüne dönüşür. Bazen de bir ninenin "cıs cıs"ı, bir toplumun kendi kendisine koyduğu görünmez yasağı ele verir.
Kuşa dönelim.
Doğan yükselmiş, kayanın üzerine konmuş, ötüşünü çoğaltmış. Uzaklardan bakanlar onun ne kadar güçlü olduğunu anlatıyor. Bazıları kanatlarının güzelliğini, bazıları bakışının keskinliğini, bazıları da sesinin etkisini övüyor. Oysa aşağıda, kayanın dibinde başka bir hayat sürüyor. Bir insan sabah erkenden kalkıp işe gidiyor. Bir başkası ay sonunu getirebilmek için hesap yapıyor. Bir anne çocuğunun eğitim masrafını düşünüyor. Bir genç, yıllarca okuduğu hâlde geleceğine güvenemiyor. Bir emekli, ömrü boyunca çalıştıktan sonra en sıradan ihtiyaçlarını karşılamak için yeniden hesap yapmak zorunda kalıyor.
Bu insanların hiçbirinin hayatı, bir kuşun yükseklerde uçmasıyla tek başına açıklanamaz. Fakat bir memlekette yükselenlerin hikâyeleri sürekli büyürken sıradan insanların yükleri sürekli ağırlaşıyorsa, aradaki mesafeyi sormak gerekir. Kim hangi imkânlara sahip? Hangi kurallar herkese aynı biçimde uygulanıyor? Kamu gücü kimin yararına kullanılıyor? Başarıyı ölçerken hangi ölçüleri esas alıyoruz? Birilerinin refahı ile toplumun genel refahı arasında nasıl bir ilişki var?
Bu soruların hiçbiri düşmanlık değildir. Bunlar, birlikte yaşamanın asgari şartlarıdır.
Çünkü bir memleket yalnızca yükseklerde uçanlardan ibaret değildir. O memleket, aşağıda toprağı işleyenlerin, taş taşıyanların, çocuk yetiştirenlerin, hastasına bakanların, üretenlerin, öğretenlerin ve hayatı her sabah yeniden kuranların omuzlarında durur. Eğer birileri göğe yükselirken bu insanların sesini duymuyorsa, sorun yalnızca yükseklikte değil, yüksekliğin insana unutturduğu şeylerdedir.
Bir gün gelir, o ses yine yükselir. Belki eskisinden daha güçlü, belki daha süslü, belki daha keskin. Fakat bu kez aşağıdakiler yalnızca sese bakmaz. Kayanın nasıl oluştuğunu, kuşun hangi yuvada büyüdüğünü, kanatlarının hangi rüzgârlarla güçlendiğini, anlatılan başarı hikâyesinin hangi sayfalarının eksik bırakıldığını da merak eder. İşte o zaman eski kelimeler yeni anlamlar kazanmaya başlar. Doğan yalnızca bir kuş olarak kalmaz; doğuşun, yükselişin ve bazen de kendisine sunulan imkânları sorgulamadan sahiplenmenin sembolüne dönüşür. Kaya, yalnızca sert bir zemin olmaktan çıkar; gücün dayandığı yapıyı anlatır. Keskin taş, yalnızca bir alet değildir; hakikatin kimi zaman ne kadar incitici, kimi zaman da ne kadar gerekli olabileceğini hatırlatır. Şahin, yalnızca gökyüzünde süzülen bir yırtıcı değildir; sesin kudretini, kudretin de sorumluluğunu düşündürür.
İsimler de böylece birer kelime olmaktan çıkar, insanın zihninde çağrışımlara dönüşür. Kimi doğuşu, kimi büyümeyi, kimi zenginliği, kimi sertliği, kimi de keskinliği hatırlatır. Bu çağrışımların gerçek insanlara ilişkin bir hüküm olmadığını unutmamak gerekir. Bir soyadı suçun delili değildir; bir kelime, bir insanın karakterini açıklamaya yetmez. Fakat siyaset, sembollerin dilinden de konuşur. İnsan bazen doğrudan söyleyemediği bir şeyi, kelimelerin yan yana gelişinde anlatır. Hicvin ince gücü, bir ismi suçlamakta değil, isimlerin çağrıştırdığı anlamlarla toplumun yaşadığı çelişkiler arasında bir ayna tutmaktadır.
O aynaya bakan herkes kendisinden bir şey bulabilir. Kimi kuşun kanadını, kimi kayanın sertliğini, kimi sofranın bolluğunu, kimi de ninenin nasihatini görür. Fakat asıl mesele, aynada kimi gördüğümüzden önce, aynanın bize neyi gösterdiğidir.
Bugün bu sayfayı kapatırken kendime şunu söylüyorum: Bir memleketin en büyük felaketi, yanlış yapan insanların varlığı değildir. İnsan her yerde yanılır, güç her yerde yozlaşma tehlikesi taşır, çıkar her yerde insanın aklını örtebilir. Asıl felaket, yanlışın araştırılamadığı, iddianın delille sınanamadığı, makamın hesap vermekten kaçabildiği ve vatandaşın soru sormayı tehlikeli bulduğu bir iklimin yerleşmesidir. Çünkü böyle bir iklimde yalnızca adalet yara almaz; doğruyu söylemenin anlamı da aşınır. İnsanlar hakikati aramaktan çok, hangi sözün başlarına iş açmayacağını hesaplamaya başlar.
Sonra ninemizin sesi yeniden duyulur:
"Cıs cıs... Yaklaşma yavrum!"
Bu kez çocuğun elini ateşten çeken şefkatli bir ses değildir yalnızca. Bir toplumun kendi korkularını çocuklarına miras bırakmasının da sesidir. Ama ben bu nasihatin sonuna bir cümle daha eklemek istiyorum:
"Yavrum, ateşe elini uzatma; fakat ateşin neden yakıldığını da sor. Birinin canı yanıyorsa başını çevirme. Birileri yükselirken başkalarının hakkı çiğneniyorsa susmayı marifet sanma. Kanadın güzelliğine hayran olabilirsin ama gölgesinin kimin üzerine düştüğüne de bak."
Çünkü insan olmak, yalnızca kendi canını korumak değildir. Başkasının canının yanmasına alışmamaktır. Huzur, kimsenin konuşmadığı bir sessizlikte değil, herkesin korkmadan konuşabildiği bir adalet ortamında doğar. Bir memleketin gerçek büyüklüğü de göğe yükselen kuşlarının sayısıyla değil, yerde yaşayan insanlarının ne kadar onurlu, güvende ve özgür olduğuyla ölçülür.
Kuşlar yine uçacak. Kayalar yine sert duracak. Şahinler yine ötecek. Bazı sesler yine taşları kesecek kadar keskin, bazı hikâyeler yine insanları hayran bırakacak kadar gösterişli olacak. Zaman, nice ismi yükseltecek, nice ismi unutacak. Fakat bir gün herkesin önüne aynı soru konulacak: Sahip olduğun güçle ne yaptın? Sana emanet edilen imkânı kimin yararına kullandın? İnsanların hayatını kolaylaştırdın mı, yoksa kendi yükselişini onların sessizliği üzerine mi kurdun?
Bu soruların cevabı, ne bir soyadında ne bir unvanda ne de bir kahramanlık türküsünde saklıdır. Cevap, yapılan işlerde, kullanılan imkânlarda, korunan haklarda ve geride bırakılan izlerdedir.
Ve ben günlüğümün son satırına şunu yazıyorum:
Bir memlekette herkes kuşların ötüşünü dinliyor, fakat yerdeki insanların sesini duymuyorsa, orada yalnızca kuşların değil, vicdanların da göç mevsimi gelmiş demektir. Yine de umut vardır. Çünkü kuşların sesi bir gün kesilebilir, kayalar bir gün çatlayabilir, görkemli hikâyeler bir gün unutulabilir; ama hakikati arayan insanın sorusu, cevabını bulana kadar yaşamaya devam eder.
Belki de asıl mesele, kimin göğe yükseldiği değil; gökyüzüne bakarken yerdeki insanı unutmayacak kadar insan kalabilmektir.
Erol Kekeç/13.10.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder