huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2026 Çarşamba

DEVLET İNSAN İÇİN VARDIR



Güç, adalet ve meşruiyet üzerine

Devlet dediğimiz yapı gökten inmiş, insanın üzerinde kurulmuş kutsal ve dokunulmaz bir varlık değildir. Devlet, insanların birlikte yaşayabilmek, canlarını ve mallarını koruyabilmek, çocuklarının geleceğini güvence altına alabilmek, ortak ihtiyaçlarını karşılayabilmek, anlaşmazlıkları kişisel güç ve intikam yoluyla değil ortak kurallar içerisinde çözebilmek ve toplumun dağılmasını engellemek amacıyla meydana getirdiği bir organizasyondur. İnsan devleti kurmuştur; devlet insanı yaratmamıştır. Bu ayrımı kaybettiğimiz anda devletin anlamı değişmeye başlar. Araç olan yapı amaç hâline gelir, emaneti taşıyan makam sahibine dönüşür, vatandaş ise kendi oluşturduğu düzenin karşısında kendisini çaresiz ve değersiz hissetmeye başlar. Oysa devletin varlık sebebi, kendisini var eden insanın hayatını kolaylaştırmak, onun güvenliğini sağlamak, hakkını korumak ve ortak yaşamın mümkün olduğu bir düzen kurmaktır. Bir devletin büyüklüğünü yalnızca ordusunun gücüyle, bütçesinin büyüklüğüyle, binalarının ihtişamıyla veya yöneticilerinin ne kadar güçlü göründüğüyle ölçmek eksik bir ölçüdür. Asıl mesele, sıradan insanın kendisini o devletin içinde ne kadar güvende, değerli ve hakkını arayabilir durumda hissettiğidir. Bir işçi hakkını alabildiğinde, bir çocuk nitelikli eğitime ulaşabildiğinde, yaşlı insan yalnız bırakılmadığında, genç geleceğini ülkesinde kurabileceğine inandığında, mahkemeye giden yoksul ile güçlü arasında hukuk önünde gerçek bir eşitlik olduğunda, kamu kaynağının hesabı sorulabildiğinde ve devlet görevlisi yaptığı iş nedeniyle vatandaşa hesap vermek zorunda olduğunu bildiğinde devlet gerçek anlamına yaklaşır. Birleşmiş Milletler de hukuk devleti anlayışını yalnızca vatandaşların kanuna uyması olarak değil, devletin ve kamu kurumlarının da hukuk karşısında hesap verebilir olması; hukukun eşit uygulanması, keyfîliğin önlenmesi, güçler ayrılığı, şeffaflık ve insan haklarıyla birlikte ele alıyor.

Burada çok temel bir soru sormak gerekiyor: Devlet kimin devletidir? Eğer devlet toplum adına hareket eden bir kamu organizasyonuysa, onun sahip olduğu para kimin parasıdır? Vergiler kimin cebinden çıkmaktadır? Hastaneler, okullar, yollar, üniversiteler, adliye binaları, kamu araçları, sosyal yardımlar, güvenlik kurumları ve bütün kamu hizmetlerinin arkasındaki kaynak nereden gelmektedir? Bunların kaynağı toplumun ortak emeğidir. Bir vatandaş markette ekmek alırken ödediği vergiden, çalışan insan maaşından kesilen vergiden, esnafın kazancından, çiftçinin üretiminden, şirketlerin ödediği vergilerden ve toplumun oluşturduğu ekonomik değerden devlet bütçesine kaynak aktarılır. Dolayısıyla kamu bütçesi yöneticilerin şahsi serveti değildir. Kamu makamı da makam sahibinin kişisel mülkü değildir. Bir bakanlık koltuğunda oturan, belediyeyi yöneten, kamu kurumunun başında bulunan, herhangi bir devlet dairesinde karar veren kişi o makamın sahibi değil, belirli bir süre için o makamın sorumluluğunu taşıyan kişidir. Bu nedenle kamu görevi aslında büyük bir emanettir. Emanetin büyüklüğü makamın büyüklüğünden değil, başkasının hakkını taşımasından kaynaklanır. Bir kamu görevlisinin imzaladığı tek bir kararın binlerce insanın hayatını etkileyebileceğini düşündüğümüzde, kamu görevini sıradan bir meslek gibi görmenin ne kadar tehlikeli olduğu anlaşılır. Kamu gücü, sahibine sınırsız hareket etme hakkı değil; daha büyük bir sorumluluk yükler.

Devletin gücü ile devletin kutsallaştırılması arasındaki fark da tam burada ortaya çıkar. Güçlü devlet elbette gereklidir. Çünkü suç karşısında güvenliği sağlayacak, dış tehditlere karşı ülkeyi koruyacak, ekonomik ve sosyal düzenin devamını sağlayacak, altyapıyı kuracak, eğitim ve sağlık hizmetlerini örgütleyecek bir kamu otoritesine ihtiyaç vardır. Fakat güçlü devlet ile sınırsız devlet aynı şey değildir. Hatta çoğu zaman gerçek devlet gücü, gücün sınırlandırılabilmesinde ortaya çıkar. Çünkü elindeki gücü kullanırken hiçbir kurum tarafından denetlenmeyen, yaptığı işlemler hakkında hesap vermeyen ve vatandaşın itirazını tehdit olarak gören bir yapı dışarıdan çok güçlü görünebilir; fakat içeride kurumsal olarak kırılganlaşır. Dünya Adalet Projesi'nin hukuk devleti çerçevesinde de hükümet gücünün yasama, yargı, bağımsız denetim mekanizmaları ve hükümet dışı denetim yollarıyla sınırlandırılması temel unsurlar arasında sayılıyor. Aynı çerçevede kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanması hâlinde hesap verebilmesi ve kamu makamının özel çıkar için kullanılmaması da hukuk devleti açısından temel ölçütler olarak ele alınıyor.

Bu yüzden “Devlet sorgulanamaz” düşüncesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Devlet sorgulanamazsa, devlet adına hareket eden insan da sorgulanamaz hâle gelir. İşte tehlike burada başlar. Çünkü devletin kendisi soyut bir kavramdır; devlet adına karar veren, imza atan, bütçe kullanan, ihale yapan, görev dağıtan, vatandaşın hayatını etkileyenler ise gerçek insanlardır. “Devlete zarar gelmesin” diyerek her kamu görevlisini eleştiriden uzaklaştırırsak aslında devleti korumuş olmayız; denetimsizliği korumuş oluruz. Bir kurumun yanlışını söylemek o kuruma düşmanlık değildir. Tam tersine, kurumun görevini doğru yapmasını istemektir. Bir hastanede hastanın mağdur edildiğini söylemek sağlık sistemine düşmanlık değildir. Bir okulda çocuğun hakkının yenildiğini söylemek eğitime düşmanlık değildir. Bir belediyede kamu kaynağının yanlış kullanıldığını sorgulamak belediyeye düşmanlık değildir. Bir adalet mekanizmasında gecikme veya eşitsizlik olduğunu dile getirmek adalete düşmanlık değildir. Bunların tamamı, kamu kurumlarının varlık amaçlarını hatırlatmak anlamına gelebilir. Sağlıklı bir kamu düzeninde vatandaşın sorusu tehdit olarak değil, denetimin doğal parçası olarak görülmelidir. Açık hükümet anlayışı da kamu bilgisinin erişilebilir olmasını, insanların bilgi talep edebilmesini, şikâyet mekanizmalarının çalışmasını ve yurttaşların karar süreçlerine katılabilmesini hukuk devleti açısından önemli unsurlar arasında değerlendiriyor.

Asıl mesele yalnızca “kanun var mı?” sorusu değildir. Daha zor soru şudur: Kanun nasıl uygulanıyor? Çünkü kanunun bulunması ile adaletin gerçekleşmesi aynı şey değildir. Bir toplumda binlerce kanun bulunabilir fakat insanlar hukuka eşit ulaşamıyorsa, güçlü olan ile güçsüz olan arasında fiilî bir hukuk farkı oluşuyorsa, kamu görevlisi yaptığı yanlış nedeniyle hesap vermiyorsa, vatandaş hakkını ararken korkuyorsa veya adalet mekanizması sıradan insanın ulaşamayacağı kadar ağır ve pahalı hâle gelmişse yalnızca kanunların varlığı bize yeterli bir adalet ölçüsü sunmaz. Hukuk devleti anlayışının yalnızca “kanunların uygulanması” ile sınırlı görülmemesinin nedeni de budur. Birleşmiş Milletler, hukuk devletinin eşitlik, hesap verebilirlik, adil uygulama, keyfîliğin önlenmesi, şeffaflık ve temel hakların korunmasıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini açıkça belirtiyor. Dünya Adalet Projesi de hukukun açık ve eşit uygulanmasının yanında temel hakların korunmasını, açık yönetimi, hesap verebilirliği ve erişilebilir ve tarafsız adaleti bu çerçevenin temel unsurları arasında sayıyor.

Bunu hayatın içinden düşünelim. Bir vatandaş yıllarca çalışmış, prim ödemiş, vergi vermiş, devlete karşı bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş olsun. Sonra herhangi bir kamu işleminde hakkının kaybolduğunu düşündüğünde kapı kapı dolaşıyor, aynı belgeyi defalarca veriyor, farklı kurumlara gönderiliyor ve sonunda “bekle” deniliyorsa burada mesele yalnızca bürokratik bir gecikme değildir. O vatandaşın devletle kurduğu ilişkinin niteliği değişmeye başlamıştır. Çünkü vatandaş devletin karşısında “hakkını arayan kişi” olmaktan çıkıp “lütuf bekleyen kişi” konumuna düşürülmüştür. Oysa kamu hizmetinin mantığı lütuf değildir. Vatandaşın hakkını kullanması için memurun insafına muhtaç bırakılması da sağlıklı bir kamu düzeninin ölçüsü olamaz. Devlet vatandaşına hizmet verirken “Ben sana izin veriyorum” mantığıyla değil, “Senin hakkını yerine getiriyorum” mantığıyla hareket etmelidir. Bu küçük gibi görünen zihniyet farkı aslında devlet-vatandaş ilişkisinin tamamını değiştirir.

Aynı durum kamu kaynaklarında daha büyük bir anlam kazanır. Bir kamu kurumunda gereksiz harcama yapıldığında bunun karşılığı yalnızca muhasebe defterindeki bir rakam değildir. O para başka bir okulun laboratuvarı, başka bir hastanenin cihazı, başka bir çocuğun eğitim desteği, başka bir köyün yolu, başka bir işçinin hakkı veya başka bir sosyal hizmet olabilir. Bu nedenle kamu parasının kötü kullanılması sadece ekonomik bir mesele olarak görülmemelidir; aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir meseledir. Dünya Adalet Projesi de yolsuzluk kapsamında kamu kaynaklarının kötüye kullanılmasını, kamu görevinin özel çıkar için kullanılmasını ve uygunsuz etkinin kullanılmasını hukuk devleti açısından ayrı bir başlık altında ele alıyor. Kamu bütçesinin büyüklüğü kadar o bütçenin nasıl kullanıldığı önemlidir. Çünkü devletin bütçesi yöneticinin parası değildir; toplumun ortak emeğinin siyasal ve idari biçimde kullanılma yetkisidir.

Buradan başka bir önemli noktaya geliyoruz: Devlet ile hükümet aynı şey değildir. Devlet, toplumun uzun süreli kurumsal yapısını ifade eder; hükümetler ise belirli dönemlerde ülkeyi yönetme yetkisi alan siyasal yapılardır. Bu ayrımı yapmadan her hükümeti devletle özdeşleştirmek, hükümeti eleştirmenin devlete karşı çıkmak gibi algılanmasına yol açabilir. Oysa bir hükümetin yanlışını söylemek devlet düşmanlığı değildir. Tam tersine, devletin kalıcı kurumlarının kişilerin üzerinde olmasını istemek anlamına gelebilir. Aynı şekilde devlet kurumlarının yaptığı yanlışları eleştirmek de devletin yok edilmesini istemek anlamına gelmez. Burada önemli olan, eleştirinin kurumları bütünüyle ortadan kaldırmayı değil, onların görevlerini daha doğru yapmasını hedeflemesidir. Sağlıklı devlet düzeninde kişiler geçicidir, makamlar geçicidir, hükümetler değişebilir; fakat kamu hizmetinin, hukukun, adaletin ve insan onurunun korunması kalıcı bir ilke olarak devam eder.

Bir başka tehlike ise devletin korku üretme aracına dönüşmesidir. Devletin temel görevlerinden biri güvenlik sağlamaktır; fakat güvenlik ile korku aynı şey değildir. İnsanların suçlulardan korkmadığı, çocuklarının sokakta güven içinde yürüyebildiği, kadınların ve yaşlıların kendilerini korunaklı hissettiği, insanların mal ve can güvenliğinin sağlandığı bir toplumda devlet güvenlik üretir. Fakat vatandaş kendi devlet kurumundan, kendi hakkını aramaktan, kendi düşüncesini ifade etmekten, bir kamu işlemine itiraz etmekten veya uğradığı haksızlığı dile getirmekten korkmaya başladığında güvenlik kavramının içeriği tartışmaya açılır. Çünkü devletin vatandaşa güven vermesi gerekirken vatandaşın devletten korkması, devlet-vatandaş ilişkisindeki dengenin bozulduğunu gösterebilir. Hukuk devleti anlayışının temelinde de devletin kendisinin hukukla bağlı olması vardır; Birleşmiş Milletler açık biçimde devletin de hukuk karşısında hesap verebilir olduğunu vurgulamaktadır.

Fakat burada çok önemli bir sınır da vardır: Devletin yanlışlarını eleştirmek ile toplumun bütün kurumlarını yıkmayı amaçlamak aynı şey değildir. Haksızlığa karşı çıkmak başka, yeni bir haksızlık düzeni kurmak başkadır. Adalet adına adaletsizlik yapılamaz. Özgürlük adına başkasının canına, malına veya onuruna saldırı meşru hâle getirilemez. Devletin gücünün sınırlandırılmasını savunurken toplumun güvenlik ihtiyacını yok saymak da doğru değildir. Çünkü kamu düzeninin ortadan kalkması en fazla güçlüleri değil, çoğu zaman sıradan insanı vurur. Bu nedenle devletin meşruiyetini sorgularken bile güvenlik, hukuk, insan hakları ve toplumsal barış birlikte düşünülmelidir. Hukuk devleti araştırmalarında da güvenlik ile temel hakların birlikte ele alınmasının nedeni budur; güçlü kamu düzeni, keyfî güç kullanımı anlamına gelmez.

“Organize mücadele” denildiğinde de bunun ne anlama geldiğini açıklaştırmak gerekir. Eğer mücadele, insanların ortak sorunlarını konuşması, bilgiye ulaşması, hukuki yolları kullanması, sivil toplum içinde örgütlenmesi, kamu harcamalarının denetlenmesini istemesi, gazetecilerin ve araştırmacıların soru sorması, vatandaşların dilekçe ve başvuru haklarını kullanması, seçimlerde tercihlerde bulunması, kamu kurumlarının hesap vermesini talep etmesi ve haksızlık karşısında birbirinin hakkını savunması anlamına geliyorsa bu, toplumun kendi kendini koruma mekanizmalarından biridir. Hukuk devleti anlayışı da hükümet üzerindeki denetimin yalnızca devlet kurumlarıyla sınırlı olmadığını; medya, sivil toplum ve yurttaş katılımının da önemli denetim araçları olduğunu kabul ediyor. Fakat bu mücadele şiddete, intikama, toplu cezalandırmaya veya yeni bir keyfî güç kurmaya dönüşürse başlangıçta karşı çıkılan sorunun başka bir biçimi ortaya çıkabilir. Çünkü mesele yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir; asıl mesele gücün nasıl kullanılacağıdır.

Bu yüzden insanlığın asıl meselesi “Güç kimde olacak?” sorusundan önce “Güç hangi sınırlar içinde kullanılacak?” sorusudur. Bugün bir başkasının elindeki sınırsız gücü eleştirip yarın aynı gücü kendi eline geçtiğinde sınırsız kullanmak, adalet arayışı değildir. Sadece failin değişmesidir. Gerçek adalet, kişinin kim olduğuna bakmadan aynı ilkeyi savunabilmektir. Bugün sevmediğin bir yöneticinin hukuka bağlı olmasını isterken yarın sevdiğin bir yöneticinin de hukuka bağlı olmasını isteyebiliyorsan, burada bir ilke vardır. Fakat “Benim tarafımdaysa yaptığı doğrudur” noktasına gelindiğinde adalet kişiselleşir ve hukuk araç hâline gelir. Oysa hukuk devleti düşüncesinin özü, gücün kişilere göre değil ilkelere göre sınırlandırılmasıdır. WJP'nin çerçevesinde de hükümet ve kamu görevlilerinin hukuk karşısında hesap verebilir olması ve kamu makamlarının özel çıkar için kullanılmaması bu nedenle merkezi bir yere sahiptir.

Devletin meşruiyeti de yalnızca kuruluş belgesinden veya geçmişten miras kalan kurumların varlığından doğmaz; günlük hayatta yeniden üretilir. Bir vatandaşın adliyeye girdiğinde adalet göreceğine inanması, hastaneye gittiğinde insanca muamele göreceğini bilmesi, okulun çocuğunun geleceğini geliştireceğine güvenmesi, çalıştığında emeğinin korunacağını düşünmesi, vergisinin nereye gittiğini sorabilmesi ve gerektiğinde kamu görevlisine karşı hukuk yoluna başvurabileceğini bilmesi bu meşruiyetin günlük hayattaki karşılıklarıdır. Devletin meşruiyeti sadece bayrakla, marşla, törenle, üniformayla veya büyük devlet söylemleriyle kurulmaz. Bunların elbette toplumsal ve sembolik anlamları olabilir; fakat vatandaşın hayatındaki asıl devlet tecrübesi çoğu zaman çok daha basittir: Bir kapıdan içeri girdiğinde kendisine nasıl davranılıyor? Hakkını aradığında dinleniyor mu? Haksızlığa uğradığında çözüm bulabiliyor mu? Çocuğunun geleceği konusunda güven duyuyor mu? Devletin gücü karşısında insan onurunu koruyabileceğine inanıyor mu?

İşte devletin gerçek yüzü çoğu zaman büyük meydanlarda değil, sıradan vatandaşın karşılaştığı küçük bürokratik masalarda ortaya çıkar. Bir memurun vatandaşa yaklaşımında, bir öğretmenin çocuğa davranışında, bir polisin vatandaşa yaklaşımında, bir hâkimin adalet anlayışında, bir belediye çalışanının hizmet verirken taşıdığı sorumlulukta, bir kamu hastanesindeki doktorun veya hemşirenin hastaya yaklaşımında devletin vatandaşla kurduğu ilişki görünür. Devlet soyut bir saray değildir; devlet günlük hayatın içine dağılmış binlerce görevlinin davranışlarında somutlaşır. Bu nedenle kamu görevlisinin ahlakı da devletin niteliğinin bir parçasıdır. Makam büyüdükçe insanın üzerinde kurduğu etki büyür; etki büyüdükçe sorumluluk da büyümelidir.

Bunun tam tersine, kamu makamlarının kişisel zenginleşme, yakın çevreyi kayırma, ayrıcalıklı bir yaşam kurma veya toplumun geri kalanından kopma aracı hâline geldiği bir ortamda devletin kuruluş amacı ile uygulamadaki biçimi arasında ciddi bir mesafe oluşur. İnsanlar “Devlet bizim için var” duygusunu kaybedip “Devletin imkânlarından bazıları yararlanıyor, geri kalanlar bedel ödüyor” duygusuna kapılırsa toplumsal güven aşınır. Güven bir kez aşındığında yalnızca siyaset zarar görmez; ekonomi, eğitim, aile ilişkileri, komşuluk, gençlerin gelecek tasavvuru ve insanların birbirine bakışı da bundan etkilenir. Çünkü devlet toplumdan ayrı bir ada değildir. Toplumdaki güven duygusu ile kurumlara duyulan güven birbirini etkiler. Birleşmiş Milletler de şeffaf ve hesap verebilir kurumların hukukun uygulanmasını güçlendirdiğini, yolsuzluğun ise kaynakları saptırarak kurumlara duyulan kamu güvenini zayıflattığını vurguluyor.

Burada insanın kendisine sorması gereken daha derin bir soru vardır: Devlet insanı mı biçimlendirecek, insan mı devleti sürekli olarak adalet yönünde biçimlendirecek? Aslında ikisi arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Devletin yasaları, kurumları ve uygulamaları insan davranışlarını etkiler. Fakat toplumun ahlakı, kültürü, vicdanı, itiraz kapasitesi ve hesap sorma bilinci de devletin nasıl bir yapıya dönüşeceğini etkiler. Vatandaş her yanlışa “Bana dokunmuyor” diyerek sessiz kalırsa bir süre sonra yanlışın sınırı genişleyebilir. Bugün başkasının hakkının yenmesini önemsemeyen toplum, yarın kendi hakkı yenildiğinde yanında kimseyi bulamayabilir. Bu nedenle adalet yalnızca insanın kendisine dokunduğunda savunulacak kişisel bir çıkar değildir. Adalet, başkasının hakkını da kendi hakkı kadar önemli görebilmektir.

Sonuçta devletin gerçek gücü vatandaşın korkusunda değil, vatandaşın güveninde aranmalıdır. İnsan devletinden korktuğu için değil, devletin hukuk içinde hareket edeceğine güvendiği için kurallara uymalıdır. Devlet de vatandaşından korktuğu için değil, vatandaşın haklarını ve iradesini tanıdığı için hesap vermelidir. Bu karşılıklı ilişki bozulduğunda devlet toplumdan uzaklaşır; toplum da devlete yabancılaşır. Oysa sağlıklı bir düzen, devlet ile vatandaş arasında efendi-kul ilişkisi değil, hak ve sorumluluk ilişkisi kurar.

Bu nedenle benim için devletin en temel sınavı şudur: Elindeki gücü, kendisini yönetenlerin gücünü büyütmek için mi kullanıyor; yoksa kendisini var eden insanların hayatını, onurunu, hakkını ve geleceğini korumak için mi? Bir devletin büyüklüğü, vatandaşa ne kadar emir verebildiğiyle değil, vatandaşın hakkını ne kadar güvence altına alabildiğiyle anlaşılmalıdır. Bir kurumun gücü, eleştiriyi susturabilmesinde değil, eleştiriye rağmen adaletten sapmamasında görülmelidir. Bir yöneticinin itibarı, kendisine kaç kişinin boyun eğdiğiyle değil, kendisine emanet edilen gücü ne kadar ölçülü kullandığıyla değerlendirilmelidir. Kamu makamının değeri, makam sahibine sağladığı ayrıcalıklarla değil, toplumun hayatına kattığı adaletle ölçülmelidir.

Devletin kutsallığı üzerinden insanın susturulduğu yerde devlet kavramının kendisi büyümez; aksine devlet ile onu yönetenler birbirine karıştırılmış olur. Oysa devleti yöneten insan da vatandaş gibi ölümlüdür, makamı geçicidir, gücü sınırlıdır ve yaptığı her işin bir hesabı olmalıdır. Kalıcı olan makam sahibi değil, toplumdur. Kalıcı olan yöneticinin adı değil, kurumların adaletle işleyip işlemediğidir. Kalıcı olan bir kişinin gücü değil, gelecek kuşaklara bırakılan düzenin niteliğidir.

İşte bu yüzden devletin karşısında insanı küçülten değil, insanın onurunu güvence altına alan bir anlayış gerekir. Vatandaş devletin düşmanı değildir; devlet de vatandaşın efendisi değildir. Devlet, toplumun ortak hayatını düzenlemek üzere verilmiş büyük bir emanettir. Bu emanetin başında bulunanların görevi, emaneti kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek değil, onu daha adil, daha güvenli, daha şeffaf ve gelecek kuşaklara daha sağlam bırakmaktır.

Ve belki de bütün meselenin özeti şu cümlede toplanabilir:

Devlet insanın üstünde duran kutsal bir efendi değil; insanın canını, malını, onurunu, hakkını ve geleceğini korumak üzere insan tarafından oluşturulmuş büyük bir emanettir.

Emanet sahibinin hakkını koruyorsa anlamlıdır. Güç sahibini büyütürken emaneti taşıyanları küçültüyorsa, orada devletin adı var olabilir ama devletin varlık amacı yeniden sorgulanmak zorundadır.

Çünkü insan devleti yaşatmak için vardır denildiğinde sınır aşılmış olur. Doğru olan şudur:

Devlet, insanın güven içinde, özgürce, adaletle ve onuruyla yaşayabilmesi için vardır.

Bütün hukuk, bütün kurumlar, bütün bütçeler, bütün makamlar ve bütün kamu gücü sonunda bu basit sorunun karşısında sınanmalıdır:

İnsanın hayatını daha güvenli, hakkını daha ulaşılabilir, geleceğini daha mümkün ve onurunu daha dokunulmaz hâle getiriyor musun?

Bu soruya verilen cevap, devletin büyüklüğünü de, yönetimin niteliğini de, kurumların gerçek değerini de ortaya çıkarır.

Erol Kekeç/21.09.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!