Bazen insan düşünmekten yoruluyor. Çünkü insanlığın ulaştığı noktaya bakıyorum; aklımızla makineler yapıyoruz, makinelerle yeni makineler üretiyoruz, bilgiyi saniyeler içinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna taşıyoruz. Görünmeyeni görünür, uzak olanı yakın, imkânsız görüneni mümkün hâle getiriyoruz. Fakat aynı insan, kendi elleriyle ürettiği sistemlerin karşısında korkmaya başlıyor. Bir gün işimizi elimizden alacaklar, bir gün kararlarımızı yönetecekler, bir gün insanı gereksiz hâle getirecekler, hatta bir gün kendi ürettiklerimizle savaşmak zorunda kalacağız diye endişeleniyoruz. Sonra da bu korkuların ortasında, bizi ürküten gücün önünde boyun eğmeyi kaçınılmaz bir kader gibi kabulleniyoruz.
İşte benim anlamakta zorlandığım çelişki tam burada başlıyor: İnsan, kendi yaptığına hükmedemeyeceğinden korkuyor; fakat kendi yaptığı şeyin hangi amaçla, kimin çıkarına ve hangi ahlakla kullanıldığını sorgulamak yerine ona biraz daha teslim oluyor. Sonra da bu teslimiyete ilerleme adını veriyor.
Ne büyük çelişki! Kendi nefsini dizginleyemeyen insan, makineleri dizginleyeceğini sanıyor. Kendi hırsının sınırını çizemeyen insan, ürettiği güce sınır koyabileceğini düşünüyor. Adaleti kendi hayatında yaşatmakta zorlanan insan, bütün dünyayı değiştirecek teknolojiler geliştiriyor. Fakat geliştirdiği teknolojinin insanlığı nereye götüreceğini sorunca, çoğu zaman cevabı yine teknolojinin kendisinden bekliyor.
Ben bu çelişkiyi düşünürken Hz. Musa’nın, Firavun ’un ve sihirbazların kıssasına dönüyorum.
Kur’an’da anlatılan o karşılaşmayı hatırlayın. Firavun, Musa’nın getirdiği hakikati etkisizleştirmek, halkın gözündeki otoritesini korumak ve üstünlüğünü göstermek istiyor. Sihirbazlar toplanıyor. İpler ve değnekler ortaya konuluyor. İnsanların gözleri etkileniyor; gösteri, gerçeğin önüne geçiyor. Herkesin dikkatini çeken şey, görünen hüner oluyor. Fakat Musa’nın asası ortaya çıktığında, onların ürettikleri şeyleri yutuyor. Gösterinin büyüsü bozuluyor. Sihirbazlar gerçeği anlıyor ve secdeye kapanıyor. (Tâhâ 20:66-70)
Şimdi soruyorum: İnsanlığın bugün yaşadığı teknolojik dönüşümü düşünürken bu kıssa neden zihnimde beliriyor?
Çünkü çağımızda da insanın gözünü büyüleyen güçler var. İplerin yerini algoritmalar, değneklerin yerini dijital sistemler, meydanlardaki gösterilerin yerini küresel ekranlar aldı. Eskiden bir gösterinin arkasındaki hüner insanları etkiliyordu; bugün saniyeler içinde üretilen görüntüler, insan gibi konuşan makineler, devasa veri ağları ve giderek karmaşıklaşan teknolojiler insanları hayran bırakıyor.
Elbette her teknoloji bir sihirbazlık değildir. Bilimsel araştırma ile göz boyama aynı şey değildir. Yapay zekâ da kendi başına bir Firavun değildir. Ancak insanın gözünü kamaştıran her gücü sorgulanamaz sayması, her yeniliği ahlaki bakımdan doğru kabul etmesi ve kendi ürettiği sistemleri insanlığın üzerinde bir otoriteye dönüştürmesi, üzerinde ciddiyetle durmamız gereken bir meseledir.
Çünkü sorun makinenin ne kadar güçlü olduğu kadar, insanın o gücün karşısında ne kadar bilinçli kaldığıdır.
İpler değişti, fakat göz boyama ihtimali ortadan kalkmadı
Bir düşünün: Bir yapay zekâ insan gibi konuşuyor. Karşınıza bir görüntü çıkıyor; gördüğünüz kişinin gerçekten konuşup konuşmadığını anlamak zorlaşıyor. Bir sistem size yüzlerce sorunun cevabını saniyeler içinde veriyor. Siz de cevapların hızına ve anlatımın ikna ediciliğine bakarak onun her şeyi bildiğini sanıyorsunuz.
Oysa hızlı cevap, doğru cevap değildir. İnsan gibi konuşmak, insan gibi bilinç sahibi olmak anlamına gelmez. Bir görüntünün gerçekçi olması, yaşanmış bir olayın kanıtı olduğunu göstermez. Çok miktarda bilgiyi işlemek, her konuda doğru hüküm vermeyi garanti etmez.
Peki, neden bu kadar kolay etkileniyoruz?
Çünkü insan bazen bilmediği şeyi olduğundan büyük, anlayamadığı gücü de sınırsız sanıyor. Teknolojinin çalışma biçimini anlamak yerine onun gösterdiği sonuçlara hayran kalıyor. Bir sistemin hangi verilerle beslendiğini, nasıl hata yaptığını, kimin tarafından denetlendiğini ve hangi amaçla kullanıldığını sormadan, sistemin ortaya koyduğu sonucu doğru kabul ediyor.
Sonra da aynı insan, toplumun nasıl yönlendirildiğine şaşırıyor.
Birileri insanların dikkatini ölçüyor, ilgilerini analiz ediyor, hangi içeriklere tepki verdiklerini takip ediyor. Bu imkânlar insanlara faydalı hizmetler sunmak için de kullanılabilir; onların davranışlarını ticari veya siyasi çıkarlar doğrultusunda etkilemek için de. Sorun, her sistemin kötü niyetle çalıştığını varsaymak değildir. Sorun, böyle bir gücün kötüye kullanılma ihtimalini görmezden gelmektir.
Şimdi kendimize dürüstçe soralım: Bir insanın neye bakacağını, neye öfkeleneceğini, hangi haberi göreceğini ve hangi ürünü satın alacağını etkileme kapasitesi giderek büyüyorsa, bu gücü kim denetleyecek? İnsanların mahremiyetini kim koruyacak? Yanlış bir kararın hesabını kim verecek? Bir algoritma insanın hakkını ihlal ettiğinde sorumluluk makineye mi yüklenecek, yoksa o sistemi tasarlayan, kullanan ve denetleyen insanlardan mı hesap sorulacak?
Makineyi gösterip insanı saklayamazsınız.
Bir sistemin arkasına geçip sorumluluktan kaçamazsınız. “Algoritma böyle karar verdi.” diyerek adaletsizliği meşrulaştıramazsınız. “Teknoloji bunu mümkün kılıyor.” diyerek yapılan her şeyi doğru ilan edemezsiniz.
Çünkü bir şeyi yapabilmek, onu yapmaya ahlaki bakımdan hakkınız olduğu anlamına gelmez.
İşte çağımızın sihirbazları hakkındaki asıl soru da budur: İpleri kim oynatıyor, gösteriden kim kazanç sağlıyor ve bu gösterinin bedelini kim ödüyor?
Yeni Firavun ’un sarayı nerede?
Firavun’un hikâyesinde yalnızca bir hükümdarın kibri yoktur. Gücü kendisinde toplama, halkı kontrol etme, kendisini sorgulanamaz hâle getirme ve kendi otoritesini hakikatin üzerine çıkarma anlayışı vardır.
Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim.” dediğinde yalnızca bir söz söylemiyor; insanın kendisini mutlak otorite yerine koymasının en uç örneklerinden birini ortaya koyuyor. (Nâziât 79:24)
Ben bugün teknoloji geliştiren herkesi Firavun ilan etmiyorum. Bilim insanlarını, mühendisleri, araştırmacıları veya insanlığın hayatını kolaylaştırmak için çalışanları hedef almıyorum. Benim sorguladığım şey, insanın elindeki gücü sınırsız bir hükmetme hakkına dönüştürmesidir.
Bir teknoloji şirketinin milyarlarca insanın verisine ulaşabildiğini düşünün. Bir devletin vatandaşlarını izlemek için gelişmiş sistemler kullanabildiğini düşünün. Bir platformun hangi haberin milyonlarca insana ulaşacağını etkileyebildiğini, bir otomatik karar sisteminin insanların işini, krediye erişimini veya başka önemli fırsatlarını etkileyebildiğini düşünün.
Bu imkânların her biri belirli koşullarda yararlı olabilir. Fakat aynı imkânlar yeterince denetlenmediğinde insanların özgürlüğü, mahremiyeti ve hakları üzerinde ciddi bir baskı oluşturabilir.
İşte burada teknoloji meselesi, doğrudan bir iktidar ve adalet meselesine dönüşür.
Güç sahibi olanlar, insanları daha iyi anlamak için mi veri topluyor, yoksa onları daha kolay yönetmek için mi? Teknoloji insanın özgürlüğünü artırmak için mi geliştiriliyor, yoksa insanı daha öngörülebilir, daha bağımlı ve daha kolay yönlendirilebilir hâle getirmek için mi kullanılıyor? Üretilen zenginlik kimlere gidiyor? Otomasyonun kazancını kim elde ediyor, işini kaybetme riskiyle kim karşılaşıyor? İnsanların hayatını etkileyen kararlar hangi ölçütlerle alınıyor ve bu kararların hesabını kim veriyor?
Bunlar teknoloji düşmanlarının soruları değildir. Bunlar, insan haklarını ciddiye alan herkesin sorması gereken sorulardır.
Çünkü Firavunlaşma, yalnızca taç takmakla veya sarayda yaşamakla başlamaz. İnsan kendisini eleştirinin üstünde gördüğünde, gücünü başkalarının haklarından daha değerli saydığında, yaptığı her şeyi sırf yapabildiği için meşru kabul ettiğinde o anlayışın kapısını aralar.
Bir şirket, “Bu teknolojiyi biz geliştirdik, istediğimiz gibi kullanırız.” diyebilir mi? Bir devlet, “Gücümüz yetiyor, öyleyse her şeyi yapabiliriz.” diyebilir mi? Bir yönetici, “Sonuç başarılıysa yöntemimin sorgulanmasına gerek yok.” diye düşünebilir mi?
Hayır. Hiçbiri sahip olduğu gücü, ahlaki sorumluluktan kurtulma belgesi olarak kullanamaz.
Gücün büyümesi, insanın hesap verme yükümlülüğünü azaltmaz; artırır.
İşte bu nedenle çağımızın yeni Firavunlarını ararken yalnızca isimlere bakmayacağız. Firavun’un temsil ettiği mantığa bakacağız: Sorgulanamazlık, kibir, tahakküm ve gücü hakikatin yerine koyma arzusu. Bu mantık nerede ortaya çıkarsa çıksın, orada sorgulama başlayacak.
Bilim başka, bilimi putlaştırmak başka
Şimdi bir başka çelişkiye gelelim.
İnsanlık bilim sayesinde büyük mesafeler katetti. Hastalıkları anlamak, tedavi yöntemleri geliştirmek, tabiatın işleyişini araştırmak, üretimi artırmak ve iletişimi kolaylaştırmak bakımından bilimsel yöntem vazgeçilmez bir değer taşıyor. Bilimsel bulguları reddetmek, sırf inanç adına gerçeğe gözlerini kapatmak akılcı bir tutum değildir.
Fakat bilimsel yöntemin değerini kabul etmekle, bilimsel yöntem dışında kalan bütün soruları anlamsız saymak aynı şey değildir.
Pozitivizmin bazı biçimleri, doğrulanabilir ve gözlemlenebilir bilgiyi merkeze alır. Ancak buradan hareketle insanın bütün anlam arayışını, ahlaki sorumluluğunu ve varoluşla ilgili sorularını yalnızca ölçülebilir verilere indirgemek ayrı bir iddiadır. Bilimsel yöntem, dünyanın nasıl işlediğine ilişkin sorulara güçlü cevaplar verebilir; fakat bilimsel verilerin tek başına bütün ahlaki kararları belirlediğini söylemek doğru değildir.
Bir insanın ne kadar kazandığını ölçebilirsiniz. Peki, ne kadar adil olduğunu aynı yöntemle bütünüyle belirleyebilir misiniz? Bir toplumun üretimini hesaplayabilirsiniz. Peki, o toplumda insanların birbirine ne kadar merhamet gösterdiğini yalnızca ekonomik büyümeyle açıklayabilir misiniz? Bir makinenin performansını ölçebilirsiniz. Peki, insanın onurunu makinenin verimliliğine göre değerlendirebilir misiniz?
Bir ülkenin teknolojik gücü artabilir, ama adaleti gerileyebilir. Bilgi miktarı çoğalabilir, ama hikmet gelişmeyebilir. İnsan daha çok şey öğrenebilir, fakat öğrendiklerini hangi amaçla kullanacağını düşünmeyebilir.
Demek ki bilgi ile ahlak, güç ile hikmet, imkân ile sorumluluk aynı şey değildir.
Benim pozitivizm eleştirim, bilimsel araştırmaya karşı bir itiraz değildir. Ben, ölçülebilenin tek gerçek, kârlı olanın tek değer, teknik olarak mümkün olanın da mutlaka yapılması gereken şey sayıldığı anlayışı sorguluyorum. Bilimin sağladığı bilgiyi kabul ederken insanın ahlaki sorumluluğunu da korumak istiyorum.
Çünkü insan, hayatın bütün anlamını yalnızca makinenin ölçebildiği şeylere indirgerse, makinenin ölçemediği değerleri de gözden çıkarma tehlikesiyle karşılaşır.
Bir çocuğun gözyaşını veri olarak kaydedebilirsiniz; ama o çocuğun hakkını korumak için yalnızca veri toplamak yetmez. Bir insanın davranışlarını tahmin edebilirsiniz; ama bu, onun özgürlüğünü istediğiniz gibi sınırlama hakkını vermez. Bir toplumun tüketim alışkanlıklarını analiz edebilirsiniz; fakat insanı yalnızca tüketici olarak görmek, onun bütün varlığını anlamak değildir.
İşte burada teknolojiye yön veren ahlakın önemini yeniden hatırlıyoruz.
Bilim bize nelerin mümkün olduğunu gösterebilir; fakat mümkün olan her şeyin yapılması gerektiğini söyleyen bir ahlakın yerini tutamaz.
İnsan kendi yaptığına neden teslim olsun?
Bir mimar bina yapar. Bir mühendis makine geliştirir. Bir bilim insanı yeni bir yöntem keşfeder. İnsan, aklını ve emeğini kullanarak daha önce bulunmayan araçlar ortaya koyar. Fakat ürettiği şeyin varlığı, onu mutlak bir otoriteye dönüştürmez.
Bir bina yapmak, mimarı bütün varlığın sahibi yapmaz. Bir makine geliştirmek, mühendisi her şeyin hâkimi yapmaz. Bir algoritma üretmek, yazılımı geliştiren kişiye insanların hayatı üzerinde sınırsız karar verme hakkı kazandırmaz.
Öyleyse insanın kendi icadına hayranlık duyması neden zaman zaman kendi icadının karşısında boyun eğmeye kadar varıyor?
Bir gün yapay zekâ insanın yaptığı işlerin büyük bölümünü üstlenebilir diye korkuyoruz. Peki, insanın değerini yalnızca yaptığı iş üzerinden tanımlayan ekonomik anlayışı neden yeterince sorgulamıyoruz? Bir gün makineler insanlardan daha hızlı karar verebilir diye endişeleniyoruz. Peki, hangi kararların yalnızca hızla ölçülemeyeceğini neden konuşmuyoruz? Teknolojiyi kontrol edenlerin çok güçlü olabileceğini söylüyoruz. Peki, bu gücün demokratik denetimi, hukuki sınırları ve toplumsal sorumluluğu konusunda ne yapıyoruz?
Sorunun bir kısmı teknolojide değil, insanın kendisine biçtiği değerdedir.
İnsanı yalnızca üretim yapan, tüketen ve ekonomik fayda sağlayan bir varlık olarak görürseniz, makineler daha verimli hâle geldiğinde insanın değerini de sorgulamaya başlarsınız. Oysa insanın değeri yalnızca üretkenliğine bağlı değildir. Bir insanın hakkı, ekonomik bakımdan ne kadar kazanç sağladığına göre belirlenemez. Yaşlı, hasta, işsiz veya üretim sürecinin dışında kalan bir insanın onuru eksilmez.
Bunu kabul edemeyen bir düzen, bir gün kendi teknolojik başarısını insanın aleyhine kullanabilir.
İnsanlar makinelerden korkuyor; ama insanı yalnızca makine kadar işe yaradığı sürece değerli sayan anlayışa aynı sertlikle karşı çıkıyor muyuz?
İşte benim sorum budur.
Teknolojinin insanın yerini alması ihtimalinden korkarken, insanın değerini yalnızca ekonomik katkısıyla ölçen düşüncenin zaten insanı bir makine gibi gördüğünü fark ediyor muyuz?
Makinelerden korkmadan önce, insanı makineye dönüştüren anlayışı sorgulamamız gerekmiyor mu?
Firavun ’un kulesi ve insanın sınırsızlık iddiası
Kur’an’da Firavun’un Hâmân’a seslenerek kendisi için yüksek bir yapı yaptırmasını ve Musa’nın ilahına ulaşmayı istemesini anlatan ayetler vardır. (Kasas 28:38; Mü’min 40:36-37)
Bu anlatının meselesi, insanın yüksek binalar yapması veya gökyüzünü araştırması değildir. Mesele, Firavun’un kibri ve kendi gücünü mutlaklaştırma iddiasıdır.
İnsan uzaya araç gönderebilir. Gezegenleri araştırabilir. Gökyüzüne yüksek binalar inşa edebilir. Bunlar bilimsel merakın ve insan emeğinin sonuçları olabilir. Fakat göğe ulaşmakla hakikatin üstüne çıkmak aynı şey değildir. Teknolojik bakımdan yükselmekle ahlaki bakımdan olgunlaşmak aynı şey değildir.
Bir gökdelenin yüksekliği, onu yapanların vicdanını ölçmez. Bir ülkenin silahlarının gücü, o ülkenin adaletini kanıtlamaz. Bir şirketin piyasa değeri, insanlığa karşı sorumluluğunu yerine getirdiğini göstermez.
İnsan göğe uzanan kuleler yaparken kendi içindeki kibri de büyütebilir. Dünyanın öbür ucuna ulaşırken yanı başındaki insanın acısına uzak kalabilir. Her geçen gün daha fazla şeyi kontrol etmeye çalışırken kendi nefsini kontrol etmekte başarısız olabilir.
Kule büyür, fakat insan küçülebilir.
Teknoloji gelişir, fakat adalet gerileyebilir.
Bilgi artar, fakat insanın kendisini sorgulama cesareti azalabilir.
İşte bu nedenle ilerlemenin ölçüsünü yalnızca teknik başarılarla belirleyemeyiz. İnsanlığın ne kadar ilerlediğini anlamak istiyorsak, yalnızca neler ürettiğine değil, bu üretimlerin kime hizmet ettiğine de bakmalıyız.
Bir toplumun teknolojisi gelişirken insanları daha güvencesiz hâle geliyorsa, bunun hesabı sorulmalıdır. Bir sistem verimliliği artırırken insanları sürekli gözetim altında tutuyorsa, bunun sınırları belirlenmelidir. Bir yenilik zenginlik üretirken bu zenginlik dar bir çevrede toplanıyor, zararları ise geniş toplum kesimlerine yükleniyorsa, o yeniliğin ekonomik başarısı ahlaki tartışmayı bitirmez.
İnsanlığın ihtiyacı yalnızca daha yüksek kuleler değildir. İnsanlığın ihtiyacı, yükseldiği ölçüde sorumluluğunu da büyüten bir medeniyet anlayışıdır.
Musa’nın asası bize bugün ne söylüyor?
Burada önemli bir ayrımı korumalıyız. Musa’nın asasını çağdaş teknolojiyi yok edecek bir araç gibi yorumlamıyorum. Kur’an’daki kıssayı, gelecekteki belirli bir teknolojik gelişmenin haberi olarak da sunmuyorum.
Benim bu kıssadan bugüne taşıdığım düşünce şudur: İnsanların gözünü büyüleyen gösteri, hakikatin kendisi değildir; güç gösterisi de mutlak üstünlük anlamına gelmez.
Sihirbazların ipleri ve değnekleri insanları etkiliyor. Fakat onların ortaya koyduğu gösteri, Musa’nın asasının karşısında ayakta kalamıyor. Kıssanın kendi bağlamında bu, Allah’ın kudretini ortaya koyan bir olaydır. Bugün için çıkardığımız ahlaki ders ise insanın kendi hünerini mutlaklaştırmaması, gücünü hakikatin yerine koymaması ve gösterinin arkasındaki gerçeği aramasıdır.
Bugün bize düşen, her yeni teknolojiye hayranlıkla bakıp boyun eğmek değil; onu anlamak, sınırlarını bilmek ve hangi amaçla kullanıldığını sorgulamaktır.
Bir sistemin bize sunduğu bilgiye bakacağız, fakat onun doğruluğunu da araştıracağız. Bir teknolojinin sağladığı faydayı göreceğiz, fakat doğurabileceği zararları da hesaplayacağız. Bir yeniliğin hayatı kolaylaştırmasını takdir edeceğiz, fakat bu kolaylığın karşılığında hangi hakların tehlikeye girebileceğini de soracağız.
İnsan kendi yaptığı araçları sorgulamaktan vazgeçerse, araçlarını yöneten insanların da sorgulanmasını zorlaştırır. Bu nedenle teknoloji karşısında özgür kalmak, yalnızca teknik bilgiye sahip olmakla mümkün değildir. İnsanların haklarını koruyan kurumlara, açık kurallara, bağımsız denetime ve hesap verebilirliğe de ihtiyaç vardır.
Musa’nın kıssasını hatırlamak, teknolojiye düşman olmak değildir. İnsanın gücünü mutlaklaştırmasına karşı durmaktır.
Sihirbazların iplerine hayran kalıp gerçeği unutmak değildir. Gösterinin arkasındaki gerçeği aramaktır.
Güç karşısında teslim olmak değildir. Gücün sınırını adaletle belirlemektir.
İnsanlık kendi sonunu hazırlıyor olabilir mi?
Bu soruyu ciddiye almak gerekir. Çünkü insanlığın geliştirdiği bazı teknolojiler, yanlış kullanıldıklarında büyük zararlar doğurabilir. Nükleer silahlar, otonom silah sistemleri, kitlesel gözetim, siber saldırılar ve biyoteknolojinin kötüye kullanılması bunların arasındadır. Yapay zekâ da yanlış bilgi üretimi, ayrımcı kararlar ve kötüye kullanım gibi gerçek riskler taşıyabilir.
Bunların mutlaka insanlığın sonunu getireceğini söylemek doğru değildir. Fakat risklerin varlığını inkâr etmek de sorumluluk değildir.
İnsanlık daha önce de kendi ürettiği gücün sonuçlarıyla yüzleşti. Bilimsel keşifler hayat kurtaran yöntemler sağladı; aynı zamanda yıkıcı silahların geliştirilmesine de imkân verdi. Sanayileşme üretimi artırdı; fakat ağır çalışma koşulları ve çevre sorunları da ortaya çıkardı. Dijital iletişim insanları birbirine yaklaştırdı; fakat yanlış bilginin yayılmasını da hızlandırdı.
Demek ki mesele, insanın yeni bir imkân üretmesiyle bitmiyor. Asıl mesele, bu imkânın sonuçlarını nasıl yöneteceğidir.
Burada insanlığa şunu söylemek gerekiyor: Teknolojinin geleceği konusunda korku üretmek kolaydır; fakat sorumluluk üstlenmek daha zordur. Makinelerin insanlığı yok edeceğini söylemekle yetinemeyiz. İnsanlığın kendi ürettiği sistemleri nasıl denetleyeceğini, hangi sınırları koyacağını ve kötüye kullanımı nasıl önleyeceğini de konuşmalıyız.
Teknoloji şirketleri hesap verebilir olmalıdır. Devletlerin kullandığı gözetim ve otomatik karar sistemleri hukuki denetime tabi olmalıdır. Otonom silahların ve yüksek riskli sistemlerin kullanımı ciddi biçimde değerlendirilmelidir. İnsanların mahremiyeti, özgürlüğü ve temel hakları teknolojik rekabetin önüne konulmalıdır.
Bunlar yalnızca teknik ayrıntılar değildir. Bunlar insanın nasıl bir dünyada yaşamak istediğiyle ilgili ahlaki kararlardır.
İnançlı bir insanın da burada sorumluluğu vardır. “Allah korur.” diyerek tedbir almaktan kaçınamayız. “Her şey Allah’ın takdirindedir.” diyerek kendi kararlarımızın sonuçlarını görmezden gelemeyiz. İnsan aklını kullanmak, zararları önlemek, adaleti korumak ve zulme karşı durmakla sorumludur.
Allah’a güvenmek, insanın sorumluluğunu terk etmesi değildir. Gücünün sınırını bilerek sorumluluğunu yerine getirmesidir.
Yeni çağın ilahı kim?
Şimdi soruyu daha açık soralım: İnsanlık gerçekten teknolojiyi mi yüceltiyor, yoksa teknoloji üzerinden elde edilen gücü mü?
Çünkü bir makineye hayran olmakla, o makineyi kontrol edenlerin kararlarını sorgulanamaz kabul etmek aynı şey değildir. Bir teknolojinin faydalarından yararlanmakla, onun insanlığın geleceğini belirleme hakkına sahip olduğunu düşünmek aynı şey değildir.
Bazen teknoloji, kendisini geliştirenlerin elinde yalnızca bir araç olmaktan çıkıp insanları yönlendiren bir güç düzenine dönüşebilir. Bazen ekonomik kazanç, insanın mahremiyetinden daha değerli sayılabilir. Bazen verimlilik, adaletin önüne geçirilebilir. Bazen de “Bunu yapabiliyoruz.” cümlesi, “Bunu yapmalı mıyız?” sorusunu susturmak için kullanılabilir.
İşte benim itirazım buna.
İnsanın kendi ürettiği şeyleri geliştirmesine değil, onları sorgulanamaz hâle getirmesine karşı çıkıyorum. Bilimsel araştırmaya değil, bilim adına bütün ahlaki soruları gereksiz sayan anlayışa karşı çıkıyorum. Teknolojiden yararlanmaya değil, insanın özgürlüğünü ve onurunu teknolojik verimliliğe kurban eden düzene karşı çıkıyorum.
Bir sistem insanın hayatını kolaylaştırmak için kurulmuşsa, insanın hayatını zorlaştırdığı yerde sorgulanmalıdır. Bir teknoloji özgürlüğü artırmak için geliştiriliyorsa, gözetim ve baskı aracına dönüştüğü yerde sınırlandırılmalıdır. Bir yenilik topluma fayda sağlayacaksa, bu faydanın kimlere ulaştığı ve zararların kimin üzerine yüklendiği de açıklanmalıdır.
İnsan kendi yaptığı araca hizmet etmek için yaratılmış değildir. İnsan yalnızca toplanacak bir veri, tahmin edilecek bir davranış veya yönlendirilecek bir tüketici değildir.
Teknoloji insanın hizmetinde kalmalıdır; insan, teknolojinin hizmetinde bir nesneye dönüştürülmemelidir.
Bu cümle basit görünebilir, ama çağımızın en önemli mücadelelerinden birini anlatıyor.
Son sözüm,Gücün önünde eğilme, hakikatle var ol
Benim bütün bu düşüncelerimin vardığı yer şudur: İnsan, elindeki gücü büyüttükçe kendisini daha fazla sorgulamalıdır. Çünkü güç arttıkça hata yapmanın bedeli de büyüyebilir. Teknoloji geliştikçe ahlaki sorumluluk ortadan kalkmaz; daha da önemli hâle gelir.
Firavun’un kıssasını yalnızca geçmişte yaşamış bir hükümdarın hikâyesi olarak okuyup bugünün güç sahiplerine hiçbir soru yöneltmiyorsak, kıssanın bizi düşündürmesi gereken tarafını kaçırmış olabiliriz. Sihirbazların gösterisini yalnızca eski bir olay olarak görüp bugün insanları etkileyen görüntüleri, sistemleri ve güç ilişkilerini sorgulamıyorsak, kendi çağımızın sorunlarına gözlerimizi kapatmış oluruz.
Mesele, her teknoloji şirketini Firavun ilan etmek değildir. Mesele, gücün hangi noktada tahakküme dönüştüğünü görebilmektir. Mesele, her bilimsel yeniliği sihir saymak değildir. Mesele, bilimsel başarının arkasına saklanarak ahlaki sorumluluktan kaçılmasına izin vermemektir.
Mesele, insanın yaptığı her şeyi reddetmek değildir. Mesele, insanın yaptığı hiçbir şeyi sorgulanamaz saymamaktır.
Ve asıl mesele, insanın kendi elleriyle ürettiği gücün önünde korkuyla eğilmesi değil; o gücün insanlığa nasıl hizmet edeceğini belirleyecek iradeyi, ahlakı ve sorumluluğu korumasıdır.
Birileri bize teknolojinin kaçınılmaz olduğunu söyleyebilir. Birileri ekonomik rekabetin her şeyi meşru kıldığını savunabilir. Birileri insanlığın bu gelişmelere karşı koyamayacağını ileri sürebilir. Fakat hiçbir teknik zorunluluk, insanın bütün ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Hiçbir ekonomik çıkar, insanın onurunu değersizleştirme hakkı vermez. Hiçbir güç, kendisini hakikatin yerine koyma yetkisine sahip değildir.
İnsanlık, kendi ürettiklerinin karşısında diz çökmek zorunda değildir. Onları anlayabilir, denetleyebilir, sınırlayabilir ve insanlığın ortak iyiliğine yöneltebilir. Bunun için yalnızca daha fazla bilgiye değil, daha fazla ahlaki cesarete de ihtiyacımız var.
Çünkü asıl tehlike, makinelerin insandan daha hızlı hesap yapması değildir. Asıl tehlike, insanın kendi çıkarını hakikatin üzerine koymasıdır. Asıl tehlike, teknolojinin gelişmesi değildir. Asıl tehlike, teknolojiyi yönetenlerin hesap vermekten kurtulması ve toplumun buna razı olmasıdır. Asıl tehlike, insanın yeni imkânlar üretmesi değildir. Asıl tehlike, ürettiği imkânları kullanırken kendi sınırlarını unutmasıdır.
Benim çağımıza itirazım budur.
İnsanlık daha yüksek kuleler inşa edebilir; fakat o kulelerin yüksekliği insanın hakikate ne kadar yaklaştığını göstermez. Daha güçlü makineler üretebilir; fakat o makinelerin gücü insanın ahlaki olgunluğunun ölçüsü değildir. Daha fazla bilgi toplayabilir; fakat bu, insanın daha adil olduğu anlamına gelmez.
İnsan, kendi icadını ilahlaştırdığı anda ilerlemiş olmaz; yalnızca kendi ürettiği gücün karşısında düşünmeyi bıraktığını gösterir.
Rabbim bizi gücün sarhoşluğundan, kibrin karanlığından, zulmün düzenlerinden ve hakikati örten fitnelerden korusun. Bize aklımızı kullanma basireti, yanlış karşısında susmama cesareti, gücümüzü adaletle sınırlama ahlakı ve insanın onurunu her türlü çıkarın üzerinde tutma iradesi versin. Bizi zalimlerin zulmüne ortak olanlardan değil, zulmü gördüğünde hakikatin yanında durabilenlerden eylesin. Huzuruna, başkalarının hakkını çiğnemiş olmanın mahcubiyetiyle değil; elimizden geldiğince adaleti, merhameti ve hakikati savunmuş olmanın sorumluluğuyla varmayı nasip etsin.
Çünkü benim inancımda insanın büyüklüğü, elindeki gücün büyüklüğüyle değil, o gücü hangi ahlakla kullandığıyla ölçülür.
Sihirbazların ipleri değişebilir. Gösteriler büyüyebilir. Teknoloji akıl almaz noktalara ulaşabilir. Fakat hiçbir gösteri hakikatin yerini tutmaz; hiçbir güç adaletin üstüne çıkamaz; hiçbir insan kendi ürettiklerini mutlaklaştırarak varlığın sahibi hâline gelemez.
Ve insanlık, bunu ne kadar erken anlarsa, kendi ürettiklerinin esiri olmaktan o kadar erken kurtulabilir.
Bahadır Hataylı/15.10.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder