Memlekette öyle bir düzen kuruldu ki, kapitalizm bile artık eski kapitalizm değil. Eskiden parasını sayar, faizini alır, kârını cebine koyar, işine bakardı. Şimdi bunların hepsinden önce bir hocaya uğruyor; bir güzel abdest alıyor, başına takke geçiriyor, önüne de bir fetva koyuyor. Sonra gönül rahatlığıyla piyasaya çıkıyor.
Paranın adı değişiyor: Faiz olmuyor, kâr payı oluyor. Borç olmuyor, finansman oluyor. Banka olmuyor, katılım kuruluşu oluyor. Sermaye yine sermaye, kazanç yine kazanç, güç yine güç… Ama kelimeler öyle bir makyajlanıyor ki, insan neredeyse kapitalizmin de tövbe edip Müslüman olduğunu sanacak!
İşte ben buna abdestli kapitalizm diyorum.
Bu düzenin en maharetli tarafı, insanın cebine uzanırken vicdanını da ikna etmeye çalışmasıdır. Eskiden tüccar malını överdi; şimdi bazıları malı övmekle yetinmiyor, ona dinî uygunluk belgesi de hazırlatıyor. Sermayenin avukatı hukukçu, halkla ilişkiler uzmanı reklamcı, vicdan danışmanı ise kimi zaman ilahiyatçı oluyor.
Böylece ortaya yeni bir meslek ahlakı çıkıyor: Önce ekonomik çıkarın ihtiyacı belirleniyor, sonra o ihtiyaca uygun bir dinî yorum aranıyor. Önce gemi yapılıyor, sonra suyun kaldırma kuvvetine fetva veriliyor!
Türkiye'de bu tartışmanın öne çıkan isimlerinden Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve Prof. Dr. Servet Bayındır'ı bu nedenle konuşmak gerekiyor. Mesele iki insanın şahsından ibaret değil. Mesele, dinî otoritenin ekonomik ve siyasi güç karşısında nasıl bir konum aldığıdır.
Hayrettin Karaman'ın yıllar içinde kamuoyunda tartışılan açıklamalarına bakalım. Yolsuzlukla hırsızlık arasındaki hukukî ayrımı anlatırken, yolsuzluğun da ayıp, günah ve suç olduğunu söyledi; ancak onu teknik anlamda hırsızlıkla aynı görmedi. Şimdi hukukî kavramları birbirinden ayırmak elbette mümkündür. Fakat insanın aklına şu soru geliyor: Bir toplumun ortak malı talan ediliyorsa, kamu görevi şahsi menfaat için kullanılıyorsa, milletin hakkı birilerinin kasasına aktarılıyorsa, biz hangi kelimenin hukukî tarifine sığınarak ahlaki hükmü erteleyeceğiz?
Hukukî tasnif başka şeydir, ahlaki sorumluluk başka. Bir suçun adını doğru koymak önemlidir; fakat kelimeleri öyle dikkatli seçelim derken hakikatin sesini kısmak, adaletin kendisine iyilik değildir.
Rüşvet konusunda da zaruret halinde verenin mazur görülebileceğine, alanın ise haram işlediğine ilişkin fıkhî değerlendirmeleri kamuoyunda tartışıldı. Burada da asıl mesele, fıkıhtaki istisnai bir hükmün varlığı değil; bu hükümlerin toplumsal hayatta nasıl anlaşıldığı ve nasıl kullanıldığıdır. Çünkü bir toplumda rüşvetin yaygınlaşması karşısında herkes istisnaları konuşmaya başlarsa, bir süre sonra istisna kuralın gölgesine dönüşür.
İktidara zarar verecekse haksızlık ve yanlışlardan şikâyet ederek doğruları söylemenin caiz olmayacağı şeklinde aktarılan sözler de tartışmanın bir başka boyutudur. Karaman daha sonraki açıklamalarında eleştirinin iyi niyetli ve uygun bir dille yapılması gerektiğini, sözlerinin belli bir iktidara mahsus olmadığını ifade etti. Fakat insan yine de sormadan edemiyor:
Hakikat iktidara zarar veriyorsa hakikatin mi dili tutulacak, iktidarın mı kulağı açılacak?
Kur'an'ın adalet çağrısı, siyasi konfor bozulmasın diye bekleme odasına mı alınacak?
Din, güçlü olanın huzurunu korumak için mi gönderildi; yoksa güçlü olanı da adaletin önünde hesap vermeye çağırmak için mi?
Referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alanların büyük çoğunluğunu “yabancılaşmış parçamız” diye niteleyen bir yaklaşımın ardından, aynı insanlara hayat hakkı tanınması gerektiğini söylemek de ayrı bir tartışma doğurdu. Oysa yurttaşın hayat hakkı, bir siyasi kanaatin sahibinden aldığı lütuf değildir. İnsan, oyunun renginden dolayı bir başkasının merhametine muhtaç değildir. Hak, iktidarın dağıttığı bir ikram değil, insanın doğuştan sahip olduğu değerdir.
Bir de Servet Bayındır meselesi var.
Bayındır'ın akademik çalışmaları faizsiz bankacılık ve İslam hukuku çerçevesinde sermaye piyasası işlemleri üzerine yoğunlaşıyor. Bu çalışmaların varlığı tartışma konusu değil. Tartışılması gereken, faizsiz finans adı altında geliştirilen modellerin gerçekten nasıl bir ekonomik düzen kurduğu ve bu düzenin adaletle ne kadar örtüştüğüdür.
Son günlerde Tera ve Pusula çevresindeki fon tartışmalarıyla birlikte, Tera'ya ait bazı fonlar için verilen dinî uygunluk belgeleri de gündeme geldi. Bu belgelerde Bayındır'ın imzası bulunuyor. Bayındır ise verdiği görüşlerin belirli fonlarla sınırlı olduğunu, bazı işlemlere başvurulmaması şartıyla düzenlendiğini ve tasfiyeye konu fonların kendi vakıflarının icazet verdiği fonlar arasında bulunmadığını açıkladı.
Bu ayrımı kayda geçirmek gerekir. Fakat tartışmanın esasını ortadan kaldırmaz.
Çünkü sorulması gereken soru şudur: Bir fonun içtüzüğünde faizsiz finans ilkelerine uygunluk şartlarının bulunması, o fonun ekonomik ve toplumsal sonuçlarının da adil olduğunu gösterir mi? Bir yatırım aracının fıkhî uygunluk belgesi alması, onun riskini, getirisini, sermaye yapısını ve yatırımcı üzerindeki sonuçlarını kendiliğinden temize çıkarır mı?
Bir işlemin fıkhen uygun görülmesiyle o işlemin toplumsal adalet üretmesi aynı şey değildir.
İşte tam da burada dinî danışmanlık ile ekonomik sorumluluk arasındaki sınırın nerede başladığını konuşmalıyız. Bir fonun sözleşmesini inceleyip belirli şartlarla uygunluk görüşü vermek başka; o fonun güvenilirliğini, ekonomik başarısını veya toplumsal faydasını garanti etmek başkadır. Bunların birbirine karıştırılmasına izin verilmemelidir.
Fakat asıl büyük soruyu hâlâ sormadık:
Siz kapitalizmin hangi ahlakını değiştirdiniz?
Üretim araçları yine dar bir sermaye çevresinin elindeyse, emek sahibi yine ürettiği değerin karşısında yoksullaşıyorsa, küçük üretici yine büyük sermayenin fiyatına mahkûmsa, mülkiyet yine ekonomik gücü elinde tutanların lehine yoğunlaşıyorsa, borç yine insanı toprağından ve bağımsızlığından koparıyorsa, siz hangi adaleti tesis ettiniz?
Faizin adını değiştirmekle sömürünün mahiyeti değişir mi?
Bir bankanın tabelasına “katılım” yazmak, onu kendiliğinden toplumsal dayanışma kurumu yapar mı?
Sermayenin kazancını dinî terimlerle tarif etmek, emekçinin hakkını teslim eder mi?
Bir üretici düşünün. Kendi toprağında kendi buğdayını ekiyor. Sonra birileri geliyor, ona daha çok kazanacağını söylüyor. Tohumunu değiştiriyor, üretim biçimini değiştiriyor, borçlandırıyor, gübreyi, ilacı, krediyi, pazarı kendisine bağlıyor. Hasat zamanı geldiğinde fiyatı başkası belirliyor. Borcu ödeyemeyince tarlasını kaybediyor. Sonunda kendi toprağında, başkasının emrinde çalışmaya başlıyor.
Sonra birileri çıkıp bu ekonomik ilişkiye dinî uygunluk belgesi veriyor.
Peki, o üreticinin toprağını kaybetmesi hangi fetvanın konusu?
Emeğinin karşılığını alamaması hangi kurulun gündeminde?
Sermayenin büyümesi karşısında insanın küçülmesi hangi fıkıh kitabında adalet sayılıyor?
Bir de bize mülkiyetin dokunulmazlığından söz ediyorlar. Elbette insanın emeğiyle edindiği malı, mülkü ve üretim imkânı korunmalıdır. Fakat mülkiyetin korunması, mülkiyetin nasıl oluştuğunu sorgulamaktan vazgeçmek değildir. Bir avuç insanın üretim araçlarını ve ekonomik karar mekanizmalarını kontrol etmesiyle milyonların hayatının o kararlara bağımlı hâle gelmesi, yalnızca mülkiyet hukuku meselesi değildir; aynı zamanda bir güç ve adalet meselesidir.
Kur'an, servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir güce dönüşmemesini ister. Ölçüyü, tartıyı, emeği, yetimi, yoksulu, borçluyu, hak sahibini korur. İnsanların mallarını haksız yollarla yemeyi yasaklar. Bunlar ekonomik hayatın kenarına iliştirilmiş güzel ahlak tavsiyeleri değildir; dinin toplumsal adalet omurgasıdır.
Ama siz dini, sermayenin önüne konulmuş bir uygunluk mührüne indirgerseniz, geriye adalet değil, prosedür kalır.
İşin en acı tarafı da şudur: Bu fetva geleneği yalnızca ekonomik bir sistemi meşrulaştırmıyor; insanlara düşünme biçimi de öğretiyor. Bir işlem dinî bir isimle anılıyorsa sorgulanmaması gerektiğini, bir hocanın imzası varsa vicdanın rahat etmesi gerektiğini, bir siyasi iktidar kendisini dinî değerlerle özdeşleştiriyorsa ona yöneltilen eleştirinin dine yöneltilmiş sayılabileceğini düşündürüyor.
Böylece dinî otorite, hakikatin önünde duran bir şahit olmaktan çıkıp düzenin önünde duran bir güvenlik görevlisine dönüşüyor.
Sermaye rahatlıyor, siyaset rahatlıyor, rant sahipleri rahatlıyor; fakat yoksulun içi hâlâ rahat değil!
Ne güzel memleket değil mi? Zenginin kazancı için danışma kurulları var, yatırımcının parası için uzmanlar var, fonun işleyişi için sözleşmeler var; ama geçim derdindeki insanın hakkını kim koruyacak? Emeklinin sofrası için hangi kurul toplanacak? Çiftçinin borcu için hangi dinî uygunluk belgesi hazırlanacak? Asgari ücretlinin ay sonunu getirememesi hangi ekonomik fetvayla açıklanacak?
Herkesin kazancına bir isim buldunuz da yoksulun kaybına neden bir çare bulamadınız?
Şimdi de kalkıp bütün bunları eleştirenlere “Aman solcu demesinler!” diye korkan bir anlayış var.
Ne tuhaf! Bir insanın kapitalizmi sorgulaması için Marksist olması mı gerekiyor? Bir insanın sömürüye itiraz etmesi için solcu olması mı gerekiyor? Bir insanın emeğin hakkını savunması için bir ideolojik kimlik belgesi taşıması mı gerekiyor?
Adaletin sahibi bir parti değil, bir sınıf değil, bir mezhep değil, bir cemaat değil, Allah'tır.
Haksızlığa itiraz etmek için kimsenin ideolojik iznine ihtiyacımız yok.
Mülkiyeti, özel mülkiyetin sınırlarını, sermayenin toplumsal gücünü, üretim araçlarının kimlerin elinde toplandığını, emeğin nasıl değersizleştirildiğini, borcun nasıl bir tahakküm aracına dönüştüğünü artık açıkça tartışmak zorundayız. Bu tartışmayı “Aman solcu derler” korkusuyla terk edenler, farkında olmadan en büyük hizmeti sorgulamadıkları düzene yapıyorlar.
Çünkü kapitalizmin en büyük başarısı yalnızca malı, mülkü ve parayı toplamak değildir; kendisini eleştirecek insanların zihnine de bekçi dikmektir.
Bir de dinin adını kullanarak bu bekçiliği yapanlar varsa, mesele daha da ağırlaşır.
Şunu açıkça söyleyelim: Bizim itirazımız kazanca değil, haksız kazancadır. Mülkiyete değil, mülkiyetin başkalarının hakkını gasp edecek bir güce dönüşmesinedir. Sermayeye değil, sermayenin insanı ve toplumu kendisine mahkûm etmesinedir. Ticaretin kendisine değil, ticaretin ahlaktan koparılmasına; finansın kendisine değil, finansın üretimin ve emeğin üzerinde tahakküm kurmasına itiraz ediyoruz.
Ve hiçbir fetva, adaletin yerine geçemez.
Hiçbir ilahiyat unvanı, insanın vicdanını hükümsüz kılamaz.
Hiçbir siyasi yakınlık, hakikati susturma yetkisi vermez.
Bir gün bu düzenin bütün hesapları masaya yatırıldığında, kimsenin önüne yalnızca “Bu işlem caizdir” yazan kâğıtları koymak yetmeyecek. Şu sorular da sorulacak:
Bu kazanç kimin emeğinden doğdu?
Bu servet kimin hakkı pahasına büyüdü?
Bu borcun altında kim ezildi?
Bu fetva kimin işine yaradı?
Ve en önemlisi: Siz Allah'ın adaletini mi savundunuz, yoksa sermayenin işini mi kolaylaştırdınız?
Şunu da unutmayın: Allah'ın dininin sermayeye ihtiyacı yoktur; sermayenin ise kendisini meşrulaştırmak için bazen dine ihtiyacı olur.
Dinin adıyla kurulan her düzen dinî değildir. Her fetva adalet değildir. Her kâr helal bir kazanç değildir. Her zenginlik başarı, her yoksulluk kader değildir.
Bazen bir toplumun en büyük felaketi, haksızlığı yapanların çoğalması değil; haksızlığı meşrulaştıracak kelimeleri bulmakta mahir insanların çoğalmasıdır.
Sermayeye abdest aldıranlar şunu iyi bilsin: Abdest, kirli bir kazancı temizlemez; fetva, gasp edilmiş bir hakkı helalleştirmez; unvan, vicdanın yerine geçmez.
Hakikatin önünde herkes eşittir. Sermaye de, siyaset de, ilahiyatçı da…
Ve adalet, kimsenin makamına bakarak hüküm vermez.
Bahadır Hataylı/02.11.2026/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder