İslam coğrafyasına bir yüzleşme çağrısı
Allah, “Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyun” buyuruyor. Ardından Kur’an, insanın yalnızca kendi kurtuluşunu düşünerek mazlumların acısına sırt çevirmesine izin vermeyen sarsıcı bir soru soruyor:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar; bize katından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı gönder!’ diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisâ 4:75)
Bu iki ayeti yan yana koyup bugün İslam coğrafyasına baktığımızda, insanın boğazına bir düğüm oturuyor. Çünkü mesele artık yalnızca bir ayetin okunup okunmaması değil; okunan ayetin hayata geçirilip geçirilmemesidir. Mesele, Allah’ın çağrısının minberlerden yükselip hayatın dışında bırakılması; mazlumların feryadının duyulup siyasi hesapların gürültüsü içinde boğulmasıdır.
Allah bize hayat veren bir çağrıdan söz ediyor. Peki, hayat veren nedir? Bir zalimin karşısında susmak mı, yoksa zulmün karşısında adaleti ayakta tutmak mı? Güçlü olanın sofrasında yer bulmak mı, yoksa sofrasından kovulan açın hakkını savunmak mı? Başımıza bir kötülük gelmesin diye haksızlığa göz yummak mı, yoksa bedeli ne olursa olsun hakikatin yanında durmak mı?
Kur’an’ın cevabı açıktır: Hayat, yalnızca nefes alıp vermek değildir. Hayat; insanın onurunu korumak, adaleti ayakta tutmak, zulme ortak olmamak ve Allah’ın kullarına Allah’ın verdiği değeri vermektir.
Ne var ki bugün Müslümanların önemli bir kısmı, Allah’ın hayat veren çağrısını işitmek yerine, kendi çıkarlarını hayatlarının merkezine koyan güçlerin peşinde sürükleniyor. Kimi bunu güvenlik adına yapıyor, kimi devlet menfaati adına, kimi mezhep adına, kimi siyasi ittifak adına, kimi de ümmetin selameti adına yaptığını söylüyor. Böylece kavramlar yerinde duruyor, fakat anlamları tersine çevriliyor: Adalet deniliyor, adaletsizlikle uzlaşılıyor; ümmet deniliyor, ümmetin çocukları yalnız bırakılıyor; İslam deniliyor, İslam’ın temel ölçüleri çıkar hesaplarına teslim ediliyor.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bir yöneticinin aldığı her karar, sırf Müslüman bir yönetici tarafından alındı diye İslami mi olur? Bir savaş, sırf dinî kavramlarla anlatıldı diye haklı mı olur? Bir ittifak, sırf Müslümanların güvenliği adına kurulduğu söyleniyor diye adil mi olur?
Hayır! Hiçbir unvan, hiçbir bayrak, hiçbir slogan, hiçbir siyasi makam Allah’ın adalet ölçüsünün üzerinde değildir.
Allah’ın çağrısı ile zalimlerin çağrısı arasındaki fark
Kur’an, insana yalnızca kiminle birlikte duracağını değil, neyin uğruna duracağını da sorar. Çünkü insan bazen doğru insanlarla yanlış bir amaç için yürüyebilir; bazen yanlış bir gücün peşinde, doğru sözlerin arkasına saklanabilir. Birileri ona vatan der, birileri güvenlik der, birileri din der, birileri ümmet der. Fakat bütün bu kelimelerin ardında hangi amaç vardır? Kim korunmaktadır, kim feda edilmektedir, kimin çıkarı gözetilmekte, kimin kanı akıtılmaktadır?
İşte iman tam bu noktada bir iddia olmaktan çıkar, bir imtihana dönüşür.
Allah’ın çağrısı insanı adalete, merhamete, özgürlüğe, sorumluluğa ve zulme karşı tanıklığa çağırıyorsa; Allah’ın kullarını ezenlerin çağrısı ise insanı kendi çıkarlarının hizmetine koşuyorsa, ikisini birbirinden ayırmak zorundayız. Çünkü her çağrı aynı yere çıkmaz. Her emir hak değildir. Her ittifak dostluk değildir. Her düşmanlık da adaletin ölçüsü olamaz.
Kur’an’ın ölçüsü, kimin söylediğinden önce ne söylendiğine, kimin emrettiğinden önce neyin emredildiğine, kimin kazandığından önce kimin ezildiğine bakmayı gerektirir.
Allah’ın razı olmadığı bir zulmü, Allah’ın adını kullanarak meşrulaştıramazsınız!
Bir yöneticinin siyasi çıkarı ile Allah’ın adaletini aynı şeymiş gibi sunamazsınız. Bir devletin güvenliğini, başka bir halkın çocuklarının güvensizliği üzerine kurup buna İslam’ın gereği diyemezsiniz. Bir gücün yanında saf tutmayı Müslümanların selameti diye pazarlarken, o gücün zulmü altında inleyen insanları görmezden gelemezsiniz.
Üstelik mesele yalnızca kimin kime silah sattığı, kimin kiminle diplomatik ilişki kurduğu da değildir. Asıl mesele, Müslüman toplumların kendi ahlaki muhakemelerini hangi noktada başkalarının çıkarlarına teslim ettiğidir. Kendi kararını veremeyen, kendi ölçüsünü koruyamayan, başkasının çizdiği sınırları din diye benimseyen bir toplum, bayrağını dalgalandırabilir; fakat iradesini koruyamadığında özgürlüğünü kaybetmeye başlar.
Bir insanın başkasının piyonu hâline gelmesi, yalnızca onun adına karar verilmesi değildir. Bazen insan, kendisine verilen görevin kimin çıkarına hizmet ettiğini sorgulamayı bıraktığında da piyonlaşır. Bazen başkasının hesabını kendi hesabı, başkasının düşmanını kendi düşmanı, başkasının çıkarını kendi kutsalı sayar. Sonra da bütün bunları sorgulayanlara, sanki dinin ve ümmetin düşmanıymış gibi bakar.
Oysa bir Müslümanın görevi, kendisine verilen her siyasi açıklamayı kutsamak değil, onu hakikat ve adalet ölçüsünde sınamaktır.
Allah’ın adını anmak, Allah’ın adına konuşma yetkisini kimseye sınırsız biçimde vermez.
Ey Müslümanlar, mazlumların feryadı size ne söylüyor?
Nisâ suresinin 75. ayetini yeniden okuyun. Ayet, yalnızca insanın kendi güvenliğini, kendi toprağını, kendi ailesini düşünmesinden söz etmiyor. Ezilmiş erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan söz ediyor. Onların feryadını, müminin sorumluluğunun merkezine yerleştiriyor.
Peki, bugün bir çocuk yıkılmış bir evin altında annesini ararken, bir anne evladının bedenini kollarında taşırken, bir yaşlı insan evinden ve yurdundan koparılırken bizim din anlayışımız bize ne söylüyor? Bize yalnızca tarafımızı mı seçtiriyor, yoksa adaletin tarafını mı gösteriyor?
Bir mazlumun acısı, hangi coğrafyada yaşadığına göre mi değer kazanacak? Aynı acı, bir yerde yaşandığında bütün dünyayı ayağa kaldıracak; başka bir yerde yaşandığında diplomatik hesapların dipnotu mu olacak? Bir çocuğun gözyaşı, kimliğine, mezhebine, milliyetine veya hangi siyasi ittifakın sınırları içinde yaşadığına göre mi anlam değiştirecek?
Eğer böyleyse burada bir ahlak krizi vardır. Hem de yalnızca siyasetin değil, dini anlama ve yaşama biçimimizin de krizi!
Müslümanlık, yalnızca kendisine benzeyenlerin acısını sahiplenmek değildir. Adalet, yalnızca bizim tarafımızdakiler haklı olduğunda hatırlanan bir kavram değildir. Merhamet, yalnızca yakınlarımıza gösterdiğimiz bir ayrıcalık değildir. Allah’ın adaletini savunduğunu söyleyen kişi, kendi tarafının zulmünü de sorgulayabilmelidir. Aksi hâlde savunduğu şey adalet değil, tarafgirliktir.
Mazlumun yanında durmak, her çatışmada düşünmeden bir tarafın bütün eylemlerini onaylamak anlamına da gelmez. Zulme uğrayanın hakkını savunurken sivillerin hayatını korumak, intikamı adaletin yerine koymamak ve suçsuz insanları hedef almamak da aynı ahlaki sorumluluğun parçasıdır. Kur’an’ın çağrısı, bir zulmü başka bir zulümle değiştirmek değil, zulmün kendisini ortadan kaldıracak adaleti ayakta tutmaktır.
Bunun için sorumluluk yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlı değildir. İşgal ve saldırı karşısında sivilleri korumak, insani yardımı ulaştırmak, hak ihlallerini belgelemek, zulme ortak olmamak, hukuki yolları işletmek, baskı altındaki insanların sesini duyurmak ve yöneticilerden hesap sormak da sorumluluğun somut biçimleridir. Mücadelenin yöntemi, savunulduğu söylenen adaletin ahlakını çiğnememelidir.
En kârlı ticaret nedir?
Kur’an, Tevbe suresinin 111. ayetinde Allah’ın müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını bildirir. Saff suresinin 10–12. ayetlerinde ise insanları acı bir azaptan kurtaracak, onları cennete ulaştıracak bir ticaretten söz eder.
Bu ayetleri yalnızca savaş meydanında can vermenin çağrısı olarak daraltmak, onların taşıdığı ahlaki sorumluluğu eksik okumak olur. Burada insanın bütün varlığını Allah’ın gösterdiği hakikat uğruna ortaya koyması vardır. Canın ve malın Allah’a ait olduğuna inanmak, onları şahsi çıkarların, zulmün ve haksız kazancın hizmetine vermemeyi de gerektirir.
Peki, Allah’ın yolunda olduğunu söyleyen insan neyi kazanmak istiyor? Makamını mı, servetini mi, siyasi nüfuzunu mu, yoksa Allah’ın razı olduğu bir hayatı mı?
Bir insanın servetini mazlumlar için harcaması, hakikati savunurken bedel ödemeyi göze alması, haksızlık karşısında susmaması, kendi çıkarına dokunduğunda bile adaletten ayrılmaması da bu sorunun içindedir. Allah’ın rızasını kazanmaya yönelen bir hayat, her şeyi kendi menfaatine göre ölçen bir hayat olamaz.
İşte asıl ticaret budur: Dünyanın geçici kazançlarını ebedî hakikatin önüne koymamak. İnsanların alkışını Allah’ın rızasından üstün tutmamak. Güçlülerin yanında yer almak için vicdanını rehin vermemek. Kendi rahatını korumak uğruna başkasının felaketine alışmamak.
Allah’ın yolunda olmak, yalnızca Allah’ın adını anmak değil, Allah’ın adaletini kendi hayatında taşımaktır.
Canını ve malını Allah’ın yolunda ortaya koyma düşüncesi, başkalarının siyasi hesapları uğruna kendini feda etmeyi kutsamak değildir. Tam tersine, insanın hayatını ve imkânlarını Allah’ın gösterdiği ahlaki amaçlara bağlamasıdır. Bir yöneticinin çıkarı için ölüme gönderilen insanla, hakikati ve mazlumun hakkını savunmak için sorumluluk alan insanı aynı kefeye koyamayız. İkisinin niyeti, amacı ve eyleminin ahlaki niteliği sorgulanmalıdır.
Bu yüzden bir yöneticinin “Müslümanların selameti için” demesi tek başına yeterli değildir. Selamet kimin selametidir? Hangi bedelle sağlanmaktadır? Bu siyasetin sonunda mazlumun yükü hafifliyor mu, yoksa güçlülerin eli mi rahatlıyor? İnsanlar özgürleşiyor mu, yoksa başka bir gücün hesaplarına mı bağlanıyor?
Bunlar sorulması gereken sorulardır. Çünkü sorgulanmayan iktidar, zamanla kendisini hakikatin yerine koyabilir; sorgulanmayan dinî söylem ise iktidarın yanlışlarını örten bir perdeye dönüşebilir.
İslam coğrafyasının asıl meselesi
Bugün İslam coğrafyasının yarası yalnızca dış müdahalelerden, savaşlardan, işgallerden ve siyasi hesaplardan ibaret değildir. Bu yarayı derinleştiren başka bir sorun da var: Kendi toplumlarının kaderi hakkında söz söyleme imkânı daralan, yöneticilerinin kararlarını sorgulamaktan korkan, mazlumun hakkını savunmayı siyasi sadakatsizlik sayan toplumların içten içe güçsüzleşmesi.
Dışarıdan gelen baskılar gerçektir; emperyal çıkarlar da gerçektir. Fakat kendi adaletsizliğimizi görmezden gelerek yalnızca dış düşmanları suçlamak, bizi hakikate yaklaştırmaz. Bir toplum hem dış müdahaleye karşı çıkmalı hem de kendi içindeki zulmü sorgulayabilmelidir. Aksi hâlde özgürlük talebi, yalnızca başkasının yerine kendisinin hükmetme arzusuna dönüşebilir.
İslam coğrafyasını diriltecek olan şey, daha yüksek sesle slogan atmak değildir. Daha çok bayrak taşımak, daha çok düşman ilan etmek veya her siyasi kararı dinin diliyle açıklamak da değildir. Diriliş, insanın yeniden düşünmeye başlamasıdır. Kur’an’ı yalnızca başkalarına karşı kullanacağı bir delil olarak değil, kendi davranışlarını da sınayacağı bir ölçü olarak okumasıdır.
Diriliş, yöneticinin de yönetilenin de adalet karşısında sorumlu olduğunu kabul etmektir. Dini siyasetin dokunulmazlık zırhı hâline getirmemektir. Mezhep, millet, devlet veya parti aidiyetini hakikatin önüne koymamaktır. Müslümanların birbirlerini yalnızca kimlikleri üzerinden değil, yaptıkları ve yapmadıkları üzerinden de değerlendirebilmesidir.
Ve en önemlisi, Allah’ın çağrısını yalnızca kulakla işitmekten vazgeçip hayatla cevaplamaktır.
Ey yöneticiler, ey din adına konuşanlar!
Müslümanların selametini savunduğunuzu söylüyorsanız, önce selametin ölçüsünü açıklayın. Halkınızın canı ve onuru korunuyor mu? Yoksulun hakkı gözetiliyor mu? Çocukların geleceği için ne yapılıyor? Mazlumların sesi duyuluyor mu? Aldığınız kararların hesabını halkınıza verebiliyor musunuz?
Bir siyasetin İslam’la ilişkisi, kullandığı dinî kelimelerin sayısıyla ölçülmez. O siyasetin adaletle, emanetle, insan onuruyla ve zulüm karşısındaki tutumuyla ölçülür.
Allah’ın adını anarak halka fedakârlık çağrısı yapanlar, kendi kararlarının sonuçlarını da açıklamak zorundadır. Başkalarının çocuklarını ölüme, yoksulluğa veya çaresizliğe sürükleyen kararların arkasına kutsal kavramlar yerleştirmek, o kararları kendiliğinden haklı kılmaz.
Dini kendi siyasi çıkarlarına göre yorumlayanlar, Allah’ın hükmünü kendi iradelerinin uzantısı gibi sunamazlar. Müslümanların güvenliğini savunduğunu söyleyen herkes, bu güvenliği hangi yöntemle sağladığını, kimlerin bedel ödediğini ve hangi hakların korunduğunu açıklamalıdır.
Çünkü Allah’ın rızasını kazanmak, insanların gözünde haklı görünmekten daha derin bir sorumluluktur. Ve hiçbir makam, hiçbir ittifak, hiçbir siyasi başarı bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Çağrıyı işitmek yetmez, ona cevap vermek gerekir
Ey Müslümanlar!
Enfâl suresinin 24. ayetini yalnızca güzel bir sesle okuyup hayatın dışında bırakamayız. Allah bizi hayat verecek olana çağırıyorsa, kendimize sormalıyız: Bizi hangi hayatın içine çağırıyor? Korkunun, çıkarın, kör bağlılığın ve sessizliğin hayatına mı; yoksa adaletin, merhametin, özgürlüğün ve sorumluluğun hayatına mı?
Nisâ suresinin 75. ayeti ezilen erkekleri, kadınları ve çocukları önümüze koyuyorsa, onların feryadını siyasi hesapların gürültüsü içinde kaybedemeyiz. Tevbe suresinin 111. ayeti canımızı ve malımızı Allah’ın yolunda ortaya koymaktan söz ediyorsa, bunu başkalarının iktidar hırsına hizmet etmekle karıştıramayız. Saff suresinin 10–12. ayetleri kurtuluşa götüren bir ticareti hatırlatıyorsa, dünyalık kazançlarımızı Allah’ın razı olduğu hayatın önüne koyamayız.
Allah’ın çağrısı karşısında suskun kalan bir toplum, bir süre sonra başkalarının çağrısına kendi iradesiyle cevap verdiğini zannetmeye başlayabilir. Oysa sorgulamadan itaat etmek, insanı sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, kendi vicdanını ve muhakemesini terk ettiği ölçüde sorumluluğunu ağırlaştırabilir.
İslam coğrafyasının ihtiyacı, başkalarının hesaplarında kullanılacak daha fazla insan değil; kendi vicdanıyla düşünebilen, Allah’ın adaletini çıkarların üzerinde tutabilen, mazlumun hakkını kimliğine bakmadan savunabilen insanlardır.
Artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Allah’ın bizi çağırdığı hayatı mı yaşayacağız, yoksa Allah’ın adını kullanarak bizi kendi hesaplarına çağıranların peşinden mi gideceğiz?
Bu soru yalnızca yöneticilere değil, din adına konuşanlara da sorulmalıdır. Yalnızca savaş kararlarını verenlere değil, o kararları sorgulamadan kutsayanlara da sorulmalıdır. Yalnızca iktidara değil, iktidarın yanlışlarını kendi tarafının çıkarı uğruna görmezden gelen herkese sorulmalıdır.
Çünkü hakikat, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını teşhir etmek değildir; kendi tarafının yanlışına da yanlış diyebilmektir.
Allah’ın çağrısı hayat veriyorsa, o hayatı yaşamak zorundayız. Mazlumun feryadı sorumluluğumuzu hatırlatıyorsa, onu duymak zorundayız. Adalet dinin temel ölçülerindense, onu yalnızca işimize geldiğinde savunamayız.
İslam coğrafyasını diriltecek olan da budur: Allah’ın adını daha çok kullanmak değil, Allah’ın gösterdiği adaleti daha çok yaşamak; başkalarına itaat etmeyi din zannetmek değil, hakikatin sorumluluğunu üstlenmek; mazlumların acısını siyasi bir malzemeye dönüştürmek değil, onların hakkını gerçekten savunmak.
Allah’ın hayat veren çağrısı hâlâ önümüzde duruyor. Asıl soru, bizim o çağrıya ne zaman hayatımızla cevap vereceğimizdir.
Erol Kekeç/24.10.2026/Sancaktepe
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder