27 Ocak 2026 Salı

Suriye Dosyası, Satılan Vekiller, Bölünen Hesaplar ve Türkiye’ye Açılan Tuzak

Suriye’de neler olduğu sorusu artık saf bir merak konusu değil; hatta bu soruyu sormamak, olup biteni çoktan kabullenmiş olmak anlamına geliyor. Çünkü Suriye, uzun zamandır bir ülke olmaktan çıkarılıp küresel ve bölgesel güçlerin satranç tahtasına dönüştürüldü. Bu tahtada taşlar sürekli değişiyor, ittifaklar hızla bozuluyor, dostluklar bir gecede “yük” haline geliyor. Bugün yaşananlar da bu oyunun yeni perdesi.

ABD ile PKK’nın Suriye uzantıları olarak kabul edilen SDG, PYD ve YPG arasındaki gerilim tesadüf değil, ani hiç değil. Bu yapıların bir kısmı, yıllarca ABD’nin sahadaki vekil gücü olarak kullanıldı. Ancak vekil güçlerin kaderi her zaman aynıdır:

İşe yaradıkları sürece korunurlar, kontrolden çıktıkları anda satılırlar.

Salih Müslim’in dile getirdiği “İsrail, Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD birlikte hareket ediyor” iddiası, ilk bakışta abartılı gibi sunulsa da bu tür açıklamaların asıl önemi ne söylediğinden çok, neyi ifşa ettiğidir. Çünkü bu tür cümleler genellikle masadan kalkanların, oyundan düşürülenlerin ağzından çıkar. Yani mesele doğru-yanlış meselesi değil; sistemin nasıl işlediğine dair bir itiraftır.

ABD’nin Klasik Yöntemi: Kullan, Böl, At

ABD’nin bölge politikası yeni değil. Irak’ta El Kaide’yi, Afganistan’da mücahitleri, Suriye’de DEAŞ’ı ve YPG’yi kullanma biçimi aynı şablona dayanıyor.

Önce destekle, sonra yönlendir, sonra işlevi biteni başka bir cepheye sür.

Salih Müslim’in “Bizden İran’a karşı talepler geldi, Haşdi Şabi’ye karşı savaşmamız istendi, kabul etmedik, yollar ayrıldı” sözleri, bu bağlamda son derece kritiktir. Bu ifade şunu açık eder:

İran hâlâ ana hedeftir.

Ama İran’a doğrudan saldırı pahalıdır; bu yüzden önce kolları kesilmelidir.

Irak’taki Şii milis yapılar, Suriye-Irak hattındaki direniş ekseni, Lübnan’daki Hizbullah… Bunların tamamı İran’ın bölgesel savunma zincirinin halkalarıdır. Bu halkaları koparmadan İran’a yönelmek mümkün değildir. İşte bu yüzden Suriye yeniden dizayn ediliyor.

DEAŞ Kartının Yeniden Sürülmesi

Bugün Suriye’deki DEAŞ’lıların kaldığı kamplardan, ABD kontrolünde bazı unsurların alınıp Irak’ın İran sınırına yakın bölgelere taşındığına dair iddialar boş değildir. Bu, geçmişte defalarca denenmiş bir yöntemdir.

“Terörle mücadele” söylemi altında, terörün yönü değiştirilir.

DEAŞ gibi yapılar ideolojik değil, operasyonel araçlardır. Kime karşı kullanılacaklarına, nerede aktive edileceklerine karar verenler bellidir. Bugün bu unsurların İran’a yönlendirilme ihtimali, bölgedeki gerilimin neden bilinçli olarak yükseltildiğini de açıklar.

Türkiye’ye Atılan Yem: “Alan Senin” Oyunu

ABD’nin Türkiye’ye oynadığı oyun daha sinsi. Mesaj net ama dolaylıdır:

 

“YPG’yi senin önüne atıyorum. Benim bölgedeki esas planımı sorgulama, sen kendi güvenlik alanınla oyalan.”

Bir yandan “Bunlar sana tehdit” deniyor, diğer yandan “Ben DEAŞ’lıları alıyorum, artık sana sorun olmayacaklar” algısı oluşturuluyor. Oysa bu bir rahatlatma değil, dikkat dağıtma hamlesidir.

Çünkü asıl büyük plan, Türkiye’nin bölgesel bir cepheye çekilmesidir. İran’a karşı yürütülecek bir dizaynda Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı taraf olması, ülkeyi uzun vadeli ve yıpratıcı bir sürecin içine sokar.

“Yeni Türkiye Belirleyici Olacak” Söylemi ve Tehlikesi

İçeride dolaşıma sokulan “Yeni Türkiye Osmanlı olmayacak ama Osmanlı gibi belirleyici olacak” söylemi son derece risklidir. Çünkü bu tür büyük tarihsel göndermeler, genellikle gerçek gücü değil, istenen rolü anlatır.

Osmanlı belirleyiciydi çünkü:

Ekonomik olarak bağımsızdı

Askerî olarak çok cepheli savaşı kaldırabilecek kapasiteye sahipti

İç bütünlüğü güçlüydü

Bugün ise:

Ekonomi kırılgan

Toplum derin fay hatlarıyla ayrılmış

Mezhep dili yeniden canlandırılıyor

Bu şartlar altında “belirleyicilik” iddiası, başkalarının planında figüran olma riskini büyütür.

Mezhep Fay Hattı: En Tehlikeli Ateş

Belki de en kaygı verici gelişme, içeride giderek yükselen mezhep dilidir.

“Sınırımızda Şii yayılmacılığı bitecek” gibi söylemler, farkında olunmadan toplumu Sünni-Şii gerilimine hazırlıyor.

Bu dil, sadece İran’ı hedef almaz; Türkiye’nin iç barışını da zehirler. Mezhep üzerinden siyaset yapmak, bu coğrafyada en hızlı yangın çıkaran kibrittir. Irak bunun örneğidir, Suriye bunun örneğidir, Lübnan bunun örneğidir.

Bu dili kullananlar bilerek ya da bilmeyerek bölgeyi ateşe sürükleyen senaryoların yerli aparatı hâline gelirler.

Asıl Soru: Kim Kazanacak?

Bu oyunun sonunda kimin kazanacağı meselesi hâlâ açık. Ama şimdiden kaybedenler belli: Parçalanmış ülkeler Yıkılmış şehirler Yerinden edilmiş milyonlar Mezhep üzerinden birbirine düşman edilen halklar

Kazananlar ise:

Silah şirketleri, Enerji koridorlarını kontrol edenler

Vekil savaşlarla rakiplerini yıpratan küresel güçler

Türkiye’nin bu tabloda nerede duracağı, basiretli bir algıyla hareket edip etmeyeceğine bağlıdır. Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli tuzaklara düşülürse, “belirleyici olmak” hayali ağır bir bedelle sonuçlanır.

Suriye sadece Suriye değildir. İran sadece İran değildir. YPG, DEAŞ, SDG sadece terör örgütü değildir; daha büyük hesapların taşlarıdır. Bu taşlarla oynarken, oyunun kimin tarafından kurulduğunu unutanlar, sonunda taşın altında kalanlar olur.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey; hamaset değil, akıl, mezhep dili değil vicdan, kısa vadeli zafer naraları değil uzun vadeli ferasettir.

Aksi hâlde, “yazıklar olsun” demek yetmeyecek; bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.

Bahadır Hataylı/27.01.2026/Sancaktepe/İST

25 Ocak 2026 Pazar

Firavun Aklının Kutsal Maskesi

 

Kur’an’da bazı sorular vardır ki, yalnızca muhatabını değil, çağları sorgular. Hz. İbrahim’in sorusu bunlardan biridir:

“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” (Bakara/260)

Bu soru, imanla şüphe arasına sıkıştırılmış bir tereddüt değildir. Bu soru, kalbin imanla dolu olduğu hâlde, idrakle derinleşme arzusudur. Nitekim Allah Teâlâ bu soruya karşılık hemen hüküm vermez; önce sorar:
“Yoksa inanmıyor musun?”

Bu ilahî soru, insanlık tarihindeki en büyük ayrımı işaret eder. Çünkü Allah, kulunun kalbine bakar; kelimelerine değil. Hz. İbrahim’in cevabı ise iman ahlâkının zirvesidir:
“İnandım; fakat kalbim mutmain olsun diye.”

Kur’an burada çok ince bir kapı açar: İman, kalbin susturulması değil; kalbin sükûna ermesidir. Mutmainlik, korkuyla değil; anlamla doğar. İşte tam bu noktada, Kur’an’ın Allah tasavvuru ile firavunların tanrılaşmış iktidar anlayışı birbirinden kesin çizgilerle ayrılır.

Allah, elçisinin sorusundan rahatsız olmaz. Çünkü Kur’an’ın Allah’ı, gizlenmeye muhtaç değildir.
“Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara/234)

Firavun ise sorudan nefret eder. Çünkü sorular, karanlıkta yürüyen düzenleri dağıtır. Kur’an’da Firavun’un dili, yalnızca tarihsel bir figürü anlatmaz; iktidarın bozulmuş psikolojisini açığa çıkarır:
“Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât/24)

Bu cümle, tanrılık iddiasından öte, hesap vermeme arzusunun ilanıdır. Firavun burada “beni sorgulamayın” der. “Hüküm bendedir, bilgi bendedir, hakikat bendedir” der. Oysa Kur’an’ın temel ilkesi nettir:
“Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf/40)

Bu ayet, yalnızca bir hukuk bildirimi değildir; insanın sınırını hatırlatan bir ahlâk manifestosudur. Çünkü insan, hükmü mutlaklaştırdığında zulüm başlar. Kur’an bu yüzden defalarca uyarır:
“İnsan gerçekten azgınlaşır; kendini yeterli gördüğü için.” (Alak/6–7)

Firavun kendini yeterli görmüştür. Bugünün firavunları da öyle. Ancak kelimeler değişmiştir. Artık “ben sizin rabbinizim” demezler. Daha ince konuşurlar. Daha dindar görünürler. Ama öz aynıdır: hesapsızlık.

Kur’an’da Firavun’un Musa’ya yönelttiği suçlamalar dikkat çekicidir:
“Bu adam yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak istiyor.” (A‘râf/127)

Bozgunculuk… Fitne… Hainlik… Kur’an bu kavramların iktidar tarafından nasıl araçsallaştırıldığını açık eder. Çünkü zulüm düzeni, kendine itirazı her zaman “fitne” olarak yaftalar. Oysa Kur’an, fitnenin tanımını tersine çevirir:
“Fitne, adam öldürmekten daha beterdir.” (Bakara/191)

Yani zulmün kendisi fitnedir. Hakkın gizlenmesi fitnedir. Adaletin örtülmesi fitnedir. İnsanların hayatını doğrudan etkileyen kararların karanlıkta alınması fitnedir. Ama firavunî akıl, bunu tersyüz eder: Zulme itiraz edeni suçlu ilan eder.

Kur’an bu zihniyetin temel dayanağını açıkça gösterir:
“Onlar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezler.” (Mâide/44)

Allah’ın indirdiği hüküm yalnızca ayetler değildir; adalet, şeffaflık, emanet ve hesap verebilirliktir. Ama firavunlar dini, itaat üretme aracına dönüştürürler. Kur’an bu tehlikeye karşı uyarır:
“Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.” (Tevbe/31)

Bu ayet, yalnızca din adamlarını değil; mutlak itaate çağıran her otoriteyi kapsar. Çünkü rab edinmek, secde etmekle değil; sorgulamayı bırakmakla başlar.

Kur’an’ın Allah’ı, kullarından kör itaat istemez. Aksine der ki:
“Bilmediğin şeyin ardına düşme.” (İsrâ/36)

Bu ayet, firavunî düzenlerin en sevmediği ayettir. Çünkü bilgi talebi, itaat zincirini kırar. Soru soran insan, yönetilmesi zor insandır. Bu yüzden firavunlar, sorgulamayı “iman zafiyeti” gibi sunar. Oysa Kur’an’da iman, sorgulamanın düşmanı değil; yol arkadaşıdır.

Hz. İbrahim’in kıssası bunun en açık delilidir. Allah, ona ölüleri nasıl dirilttiğini gösterir. Çünkü Allah, hakikatin görünmesinden korkmaz.
“Biz ayetlerimizi hem ufuklarda hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz.” (Fussilet/53)

Firavun ise göstermekten değil, gizlemekten yanadır. Çünkü karanlık, iktidarın sigortasıdır. Kur’an bu yüzden uyarır:
“Onlar hakkı batılla örtbas ederler.” (Bakara/42)

Bugünün firavunları da aynısını yapar. Hakkı örtmek için dini kullanırlar. Ayetleri seçerek okurlar. Hesap soran ayetleri değil; itaat telkin eden pasajları öne çıkarırlar. Ama Kur’an parçalanamaz bir bütündür.

Kur’an’da peygamberler bile hesap verirken, beşerin hesap üstü görülmesi apaçık bir sapmadır:
“Biz peygamberleri bile sorguya çekeceğiz.” (A‘râf/6)

Bu ayet, bütün kutsanmış iktidarları yerle bir eder. Eğer peygamberler bile sorgulanacaksa, hangi makam, hangi yapı, hangi kişi sorgulanamaz olabilir?

Firavunluk tam burada başlar: Kendini bu ayetin dışında sanmak. Kendini Allah’ın hükmünden azade görmek. Kur’an bunu şöyle tarif eder:
“Hayır! İnsan haddini aştı.” (Alak/6)

Burada amaç bir düşman üretmek değildir. Kur’an da bunu yapmaz. Kur’an aynayı tutar.
“İnsan kendi aleyhine şahittir.” (Kıyâme/14)

Kim bu satırlarda kendini görüyorsa, mesele yazıda değil; vicdandadır.

Hz. İbrahim’in duası hâlâ duruyor.
Firavun’un çığlığı da…

Ve Kur’an, her çağda aynı hükmü anlatır:
“Zulmedenler yakında nasıl bir devrilişle devrileceklerini bileceklerdir..." (Şuarâ/227)

Erol Kekeç/21.01.2026/Sancaktepe/İST

6 Ocak 2026 Salı

OTORİTE KİMDİ, KİM OLDU?


Mavi Marmara’dan “İsrail Müsaade Etmiyor” Noktasına

Siyaset, söz ile icraat arasındaki mesafe açıldığında güven üretmez; sadece gürültü üretir. Türkiye’nin son on beş yıllık dış politika dili, özellikle Filistin meselesi üzerinden incelendiğinde bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Mavi Marmara hadisesinden bugün “İsrail müsaade etmiyor” noktasına gelinen süreç, yalnızca bir politika değişimi değil; açık bir otorite tanımı değişikliğidir.

Bu değişim konuşulmadan, açıklanmadan, yüzleşilmeden geçiştirilmektedir. Oysa hafıza bu ülkede hâlâ diri, sözler hâlâ ortadadır.

Mavi Marmara ve “Otorite” Tartışması

2010 yılında Mavi Marmara gemisi, Gazze’ye insani yardım götürmek üzere yola çıktığında herkes ne olduğunu biliyordu. Gazze abluka altındaydı. Uluslararası hukuka göre sivillerin bulunduğu bir gemiye açık denizde askeri müdahale yapılamazdı. Buna rağmen İsrail komandoları gemiye baskın düzenledi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 10 kişi hayatını kaybetti.

Bu olaydan sonra Türkiye kamuoyu derin bir sarsıntı yaşadı. Ancak şaşırtıcı olan, saldırıyı değil, saldırıya uğrayanları sorgulayan bir söylemin de eş zamanlı olarak dolaşıma sokulmasıydı. O dönemde Fetullahçı yapı tarafından sistemli biçimde savunulan görüş şuydu:

“Devlet otoritesinden izin alınmadan böyle bir yardım girişimi yapılamaz. Otoriteden izin alınmadığı için müdahale kaçınılmazdı.”

Bu cümledeki kilit kelime “otorite” idi. Ancak otoritenin kim olduğu özellikle muğlak bırakılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi? Uluslararası hukuk mu? Yoksa İsrail mi?

İşte bu noktada dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kamuoyunun önüne çıktı ve siyasi tarihimize geçen şu minvalde bir cümle kurdu:

“Otoriteyse, biz izin verdik. Senin otorite dediğin kim?”

Bu söz, yalnızca bir cevap değildi. Bu söz, Türkiye’nin İsrail’e karşı kurduğu ahlaki ve siyasi üstünlük iddiasının açık ilanıydı. Mesaj netti:

Türkiye, kendi vatandaşının insani yardım girişimi için başka bir devletten izin almak zorunda değildir.

Toplum bu çıkışı sahiplendi. Çünkü bu söylem, mazlumdan yana duran, güçlüye boyun eğmeyen bir devlet tasvirini temsil ediyordu.

Meydan Okumanın Siyasi Karşılığı

Mavi Marmara sonrası dönemde “dik duruş” söylemi, iç politikada güçlü bir karşılık buldu. “One Minute”, “Dünya beşten büyüktür”, “Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır” gibi cümleler, bu çizginin tamamlayıcı unsurları oldu.

Bu dil, Filistin meselesini sadece diplomatik bir başlık olmaktan çıkarıp ahlaki bir kimlik meselesine dönüştürdü. Türkiye, kendisini yalnızca bir aktör değil; mazlumların sözcüsü olarak konumlandırdı.

Ancak bu konumlandırmanın sürdürülebilir olması için söylemin eylemle desteklenmesi gerekiyordu. Aksi hâlde bu dil, zamanla kendi kendini inkâr eden bir retoriğe dönüşecekti.

Zaman Geçti, Dil Değişti

Yıllar içinde bölgesel dengeler değişti. Türkiye’nin dış politikası sert çıkışlardan kontrollü normalleşmeye yöneldi. İsrail ile ilişkiler önce koparıldı, sonra yeniden tesis edildi. Diplomatik temaslar başladı, büyükelçiler geri döndü.

Bu süreçte Filistin’de yaşananlar ise değişmedi. Gazze hâlâ abluka altındaydı. Sivil ölümler, yıkım ve insani kriz devam ediyordu.

Ve kamuoyunun önüne şu açıklama geldi:

“Filistinli kardeşlerimize konteyner göndermek istiyoruz. Elimizde var. Ama İsrail müsaade etmiyor. Müsaade etmeyince gönderemiyoruz.”

Bu cümle, tek başına ele alındığında bile geçmişte kurulan bütün söylemi sorgulatacak güçtedir. Çünkü artık açıkça kabul edilen bir gerçek vardır:

İcraat, İsrail’in iznine bağlıdır.

Asıl Çelişki Nerede?

Buradaki mesele yardım gönderilip gönderilmemesi değildir. Uluslararası ilişkilerin teknik zorlukları herkesin malumudur. Asıl mesele şudur:

2010 yılında “otorite biziz” denilirken,

2020’li yıllarda “İsrail müsaade etmiyor” deniliyorsa,

bu iki cümle aynı siyasi çizginin ürünü olamaz.

Birinde meydan okuma vardır.

Diğerinde kabulleniş.

Birinde ahlaki üstünlük iddiası vardır.

Diğerinde fiili yetkisizlik itirafı.

Bu bir hakaret meselesi değil; bir tutarlılık meselesidir.

Retorik ile Gerçek Arasındaki Uçurum

“Ey firavun, sonun gelecek” demek güçlü bir cümledir. Ancak firavunun izni olmadan yardım bile gönderemediğini söylemek, o cümlenin içini boşaltır.

Siyasette sorun, güç kaybetmek değildir. Asıl sorun, güç kaybını gizlemek için hâlâ eski gücün diliyle konuşmaktır. İşte toplumun rahatsızlığı tam da buradan kaynaklanmaktadır.

Halk, gerçekleri anlayamayacak bir kitle değildir. Ama halkın hafızasıyla çelişen söylemler, güveni aşındırır.

Sonuç, Otorite Değiştiyse, Açıklanmalıdır

Bugün gelinen noktada ortada basit ama ağır bir soru vardır:

Dün “otorite biziz” diyordunuz.

Bugün “izin vermiyorlar” diyorsunuz. 

Bu iki nokta arasındaki değişim, topluma anlatılmak zorundadır.

Çünkü siyaset, sahnede söylenen sözlerden ibaret değildir. Siyaset, söylenen sözlerin arkasında durabilme cesaretidir. Eğer şartlar değiştiyse, güç dengeleri farklılaştıysa, bu bir zayıflık değil; ama bunu inkâr etmek ciddi bir güven sorunudur.

Bu ülkenin insanları figüran değildir. Alkışlamak kadar sorgulamak da haklarıdır.

Hakaret etmeden, bağırmadan, slogan atmadan sadece şunu söylemek yeterlidir:

Meydan okuma ile müsaade arasındaki fark, artık görmezden gelinemez.

Ve hakikat, er ya da geç kendini dayatır.

Bahadır Hataylı/05.01.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!