Suriye’de neler olduğu sorusu
artık saf bir merak konusu değil; hatta bu soruyu sormamak, olup biteni çoktan
kabullenmiş olmak anlamına geliyor. Çünkü Suriye, uzun zamandır bir ülke
olmaktan çıkarılıp küresel ve bölgesel güçlerin satranç tahtasına dönüştürüldü.
Bu tahtada taşlar sürekli değişiyor, ittifaklar hızla bozuluyor, dostluklar bir
gecede “yük” haline geliyor. Bugün yaşananlar da bu oyunun yeni perdesi.
ABD ile PKK’nın Suriye uzantıları
olarak kabul edilen SDG, PYD ve YPG arasındaki gerilim tesadüf değil, ani hiç
değil. Bu yapıların bir kısmı, yıllarca ABD’nin sahadaki vekil gücü olarak
kullanıldı. Ancak vekil güçlerin kaderi her zaman aynıdır:
İşe yaradıkları sürece
korunurlar, kontrolden çıktıkları anda satılırlar.
Salih Müslim’in dile getirdiği
“İsrail, Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD birlikte hareket ediyor” iddiası,
ilk bakışta abartılı gibi sunulsa da bu tür açıklamaların asıl önemi ne
söylediğinden çok, neyi ifşa ettiğidir. Çünkü bu tür cümleler genellikle
masadan kalkanların, oyundan düşürülenlerin ağzından çıkar. Yani mesele
doğru-yanlış meselesi değil; sistemin nasıl işlediğine dair bir itiraftır.
ABD’nin Klasik Yöntemi:
Kullan, Böl, At
ABD’nin bölge politikası yeni
değil. Irak’ta El Kaide’yi, Afganistan’da mücahitleri, Suriye’de DEAŞ’ı ve
YPG’yi kullanma biçimi aynı şablona dayanıyor.
Önce destekle, sonra yönlendir,
sonra işlevi biteni başka bir cepheye sür.
Salih Müslim’in “Bizden İran’a
karşı talepler geldi, Haşdi Şabi’ye karşı savaşmamız istendi, kabul etmedik,
yollar ayrıldı” sözleri, bu bağlamda son derece kritiktir. Bu ifade şunu açık
eder:
İran hâlâ ana hedeftir.
Ama İran’a doğrudan saldırı
pahalıdır; bu yüzden önce kolları kesilmelidir.
Irak’taki Şii milis yapılar,
Suriye-Irak hattındaki direniş ekseni, Lübnan’daki Hizbullah… Bunların tamamı
İran’ın bölgesel savunma zincirinin halkalarıdır. Bu halkaları koparmadan
İran’a yönelmek mümkün değildir. İşte bu yüzden Suriye yeniden dizayn ediliyor.
DEAŞ Kartının Yeniden
Sürülmesi
Bugün Suriye’deki DEAŞ’lıların
kaldığı kamplardan, ABD kontrolünde bazı unsurların alınıp Irak’ın İran
sınırına yakın bölgelere taşındığına dair iddialar boş değildir. Bu, geçmişte
defalarca denenmiş bir yöntemdir.
“Terörle mücadele” söylemi
altında, terörün yönü değiştirilir.
DEAŞ gibi yapılar ideolojik değil,
operasyonel araçlardır. Kime karşı kullanılacaklarına, nerede aktive
edileceklerine karar verenler bellidir. Bugün bu unsurların İran’a
yönlendirilme ihtimali, bölgedeki gerilimin neden bilinçli olarak
yükseltildiğini de açıklar.
Türkiye’ye Atılan Yem: “Alan
Senin” Oyunu
ABD’nin Türkiye’ye oynadığı oyun
daha sinsi. Mesaj net ama dolaylıdır:
“YPG’yi senin önüne atıyorum.
Benim bölgedeki esas planımı sorgulama, sen kendi güvenlik alanınla oyalan.”
Bir yandan “Bunlar sana tehdit”
deniyor, diğer yandan “Ben DEAŞ’lıları alıyorum, artık sana sorun olmayacaklar”
algısı oluşturuluyor. Oysa bu bir rahatlatma değil, dikkat dağıtma hamlesidir.
Çünkü asıl büyük plan,
Türkiye’nin bölgesel bir cepheye çekilmesidir. İran’a karşı yürütülecek bir
dizaynda Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı taraf olması, ülkeyi uzun vadeli ve
yıpratıcı bir sürecin içine sokar.
“Yeni Türkiye Belirleyici Olacak”
Söylemi ve Tehlikesi
İçeride dolaşıma sokulan “Yeni
Türkiye Osmanlı olmayacak ama Osmanlı gibi belirleyici olacak” söylemi son
derece risklidir. Çünkü bu tür büyük tarihsel göndermeler, genellikle gerçek
gücü değil, istenen rolü anlatır.
Osmanlı belirleyiciydi çünkü:
Ekonomik olarak bağımsızdı
Askerî olarak çok cepheli savaşı
kaldırabilecek kapasiteye sahipti
İç bütünlüğü güçlüydü
Bugün ise:
Ekonomi kırılgan
Toplum derin fay hatlarıyla
ayrılmış
Mezhep dili yeniden
canlandırılıyor
Bu şartlar altında
“belirleyicilik” iddiası, başkalarının planında figüran olma riskini büyütür.
Mezhep Fay Hattı: En Tehlikeli
Ateş
Belki de en kaygı verici gelişme,
içeride giderek yükselen mezhep dilidir.
“Sınırımızda Şii yayılmacılığı
bitecek” gibi söylemler, farkında olunmadan toplumu Sünni-Şii gerilimine
hazırlıyor.
Bu dil, sadece İran’ı hedef
almaz; Türkiye’nin iç barışını da zehirler. Mezhep üzerinden siyaset yapmak, bu
coğrafyada en hızlı yangın çıkaran kibrittir. Irak bunun örneğidir, Suriye
bunun örneğidir, Lübnan bunun örneğidir.
Bu dili kullananlar bilerek ya da
bilmeyerek bölgeyi ateşe sürükleyen senaryoların yerli aparatı hâline gelirler.
Asıl Soru: Kim Kazanacak?
Bu oyunun sonunda kimin
kazanacağı meselesi hâlâ açık. Ama şimdiden kaybedenler belli: Parçalanmış ülkeler
Yıkılmış şehirler Yerinden edilmiş milyonlar Mezhep üzerinden birbirine düşman
edilen halklar
Kazananlar ise:
Silah şirketleri, Enerji
koridorlarını kontrol edenler
Vekil savaşlarla rakiplerini
yıpratan küresel güçler
Türkiye’nin bu tabloda nerede
duracağı, basiretli bir algıyla hareket edip etmeyeceğine bağlıdır. Kısa vadeli
kazanımlar uğruna uzun vadeli tuzaklara düşülürse, “belirleyici olmak” hayali
ağır bir bedelle sonuçlanır.
Suriye sadece Suriye değildir.
İran sadece İran değildir. YPG, DEAŞ, SDG sadece terör örgütü değildir; daha
büyük hesapların taşlarıdır. Bu taşlarla oynarken, oyunun kimin tarafından
kurulduğunu unutanlar, sonunda taşın altında kalanlar olur.
Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey;
hamaset değil, akıl, mezhep dili değil vicdan, kısa vadeli zafer naraları değil
uzun vadeli ferasettir.
Aksi hâlde, “yazıklar olsun”
demek yetmeyecek; bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.
Bahadır
Hataylı/27.01.2026/Sancaktepe/İST