9 Ekim 2026 Cuma

ZALİMLERE MÜJDE; HAKİKAT YERİNDE DURMAYACAKTIR



Yeryüzünün bütün zalimlerine, zulmü düzen hâline getirenlere, insanları birbirine kırdırarak kendi saltanatlarını büyütenlere ve başkasının iradesine yaslanarak kendisini bağımsız, özgür ve güçlü göstermeye çalışan bütün işbirlikçilere söylenecek söz artık bellidir: Siz hakikatin önünde ne kadar büyük görünürseniz görünün, hakikatin kendisinden daha büyük değilsiniz. Bugün ordularınız, silahlarınız, saraylarınız, propagandanız, servetiniz, uluslararası bağlantılarınız ve sizi alkışlayan kalabalıklarınız olabilir. İnsanların üzerine korku salabilir, şehirleri yıkabilir, çocukların geleceğini karartabilir, mazlumların sesini susturabilir, kendinize bağlı kalemlerle yaptıklarınızı meşrulaştırabilir, hatta zulmünüzü “güvenlik”, işbirliğinizi “diplomasi”, teslimiyetinizi “akıl”, yağmanızı “kalkınma”, başkasının iradesine boyun eğmenizi “strateji” diye pazarlayabilirsiniz. Fakat bütün bunların hiçbirisi hakikatin karşısında size ebedî bir dokunulmazlık sağlamaz. Çünkü göklerin ve yerin Rabbi Allah, insanın kurduğu hiçbir iktidarı mutlaklaştırmaz. Kur'an'ın zalimlere yönelttiği o sarsıcı haber tam da buradadır: “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuarâ 26/227) Bu, yalnızca geçmişte yaşamış zalimlere anlatılmış bir kıssa değildir; insanlığın bütün zamanlarına bırakılmış bir ilahî ölçüdür. Zulüm ne kadar örgütlü olursa olsun, zulmün sonunu belirleyen yine zulmün kendisi değildir. Çünkü insanın kurduğu düzenler büyüyebilir, fakat hiçbir düzen Allah'ın adalet ölçüsünün üzerine çıkamaz.

Bugün insanlığın en büyük çelişkilerinden biri şudur: Gücü eline geçirenlerin önemli bir kısmı, gücü hakikatin yerine koymaya başlamaktadır. Güçlüysen haklısın, ordun varsa güvenlik senindir, paran varsa sözün geçerlidir, uluslararası desteğin varsa yaptığın meşrudur, büyük devletlerin yanında duruyorsan bağımsızsındır, mazlumun üzerine yürüyorsan bunu “zorunluluk”, başkasının hesabına savaşıyorsan bunu “milli menfaat” diye anlatırsın. Böyle bir dünyada kelimelerin anlamı bile ters yüz edilmektedir. Zulme “düzen”, işbirliğine “diplomasi”, teslimiyete “gerçekçilik”, direnişe “tehdit”, adalete “radikallik” denilmektedir. İşte Kur'an'ın cahiliye zihniyetine yönelttiği uyarı tam burada yeniden karşımıza çıkar. Cahiliye yalnızca putların önünde eğilmek değildir; hakikatin yerine insanı, çıkarı, gücü, kabileyi, devleti, lideri, ideolojiyi veya herhangi bir dünyevî otoriteyi mutlak ölçü hâline getirmektir. İnsan Allah'ın ölçüsünü bırakıp başka bir ölçünün önünde teslim olduğunda putun şekli değişmiş olabilir, fakat kulluğun özü değişmemiştir.

Bu yüzden Kur'an'ın “Ey cahiller!” diye başlayan sert hitabı, geçmişteki birkaç insanın üzerine kapatılabilecek bir söz değildir. Bu hitap, insanın aklını ve vicdanını terk ettiği her yere yönelir. “Yoksa siz bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller?” (Zümer 39/64) Bu soru, insanlığın önüne hâlâ bütün ağırlığıyla konulmaktadır. Çünkü bugün putların çoğu taş değildir. Bugünün putu bazen makamdır, bazen servettir, bazen korkudur, bazen milliyetçiliğin istismar edilmiş biçimidir, bazen lider kültüdür, bazen emperyal gücün onayıdır, bazen de insanın kendi çıkarıdır. Bir insan kendi vicdanını susturup güçlü olanın iradesini mutlaklaştırıyorsa, görünürde hiçbir puta tapmıyor olsa bile kendisine ait olmayan bir iradenin önünde eğilmiş demektir. Bir devlet kendi bağımsızlığını başkasının çıkarlarına teslim edip bunu büyük bir başarı gibi sunuyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca dış politika değildir; iradenin kime ait olduğudur. Çünkü bağımsızlık önce insanın zihninde başlar. Zihni esir olanın elindeki bayrak ne kadar büyük olursa olsun, o bayrak özgürlüğün bütün anlamını taşıyamaz.

Kur'an'ın bize öğrettiği en büyük uyanışlardan biri de budur: İnsan önce neye kulluk ettiğini fark etmelidir. Çünkü insan kendisini özgür zannederken bir başka gücün çıkarını taşıyabilir. Kendi kararını verdiğini düşünürken başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket edebilir. Kendi milletinin menfaatini savunduğunu sanırken aslında kendisini yönlendiren güçlerin bölgesel hesabına hizmet edebilir. En tehlikeli esaret de budur; zincirin görünmediği esaret. İnsan zinciri görürse kurtulmanın yolunu arar; fakat zinciri özgürlük sanıyorsa kurtuluş ihtiyacını bile fark etmez. İşte Kur'an'ın uyarısı insanı tam burada sarsar: Kendine gel! Kime boyun eğiyorsun? Kimin ölçüsüyle hükmediyorsun? Kimin çıkarını kendi çıkarın diye savunuyorsun? Kimin savaşını kendi savaşın sanıyorsun? Kimin düşmanlığını kardeşine taşıyorsun? Kimin sana verdiği izinle kendini özgür zannediyorsun?

Bu sorular bugün yalnızca siyasetçilere değil, toplumların tamamına yöneltilmelidir. Çünkü zalim düzenler yalnızca zalimlerin gücüyle ayakta kalmaz. Onları bazen korkanlar, bazen susanlar, bazen çıkar bekleyenler, bazen gerçeği görüp görmemiş gibi yapanlar, bazen de “Bana dokunmuyor” diyerek zulmün kapısından uzaklaşanlar ayakta tutar. Zulüm yalnızca zalimin fiili değildir; zulmün normalleşmesine izin veren suskunluk da onun büyümesine zemin hazırlar. Bir çocuk öldürüldüğünde insanın vicdanı “kimden?” diye değil, “bir insan öldürüldü” diye ayağa kalkmalıdır. Bir şehir bombalandığında ilk soru “bizden mi, onlardan mı?” olmamalıdır. Bir anne çocuğunu toprağa verdiğinde o annenin acısının hangi bayrağın altında yaşandığını sormak insanlığın değil, kabileciliğin dilidir. Adalet, mazlumun kimliğini araştırarak başlayamaz. Adalet önce mazlumun insan olduğunu görür.

Tam da bu yüzden, bugün “Müslümanım” diyerek ortaya çıkan herkese sorulması gereken soru şudur: Müslümanlık sizin için bir kimlik midir, yoksa bir sorumluluk mudur? Çünkü kimlik söylemek kolaydır; adaletin bedelini ödemek zordur. Kur'an'ı okumak kolaydır; Kur'an'ın ölçüsünü kendi çıkarına karşı uygulamak zordur. Mazlumdan söz etmek kolaydır; mazlum kendi tarafındaki bir güç tarafından ezildiğinde aynı cümleyi kurabilmek zordur. Kudüs'ten söz etmek kolaydır; kendi iktidarının çıkarına dokunan bir zulüm karşısında da aynı adalet ölçüsünü korumak zordur. Allah'ın adıyla konuşmak kolaydır; Allah'ın adalet ölçüsünün insanın kendi nefsine karşı da işletilmesine razı olmak zordur. İşte iman burada sınanır.

Çünkü Kur'an bize hiçbir zalime, sırf bizim tarafımızda diye dokunulmazlık vermemektedir. Aksine ölçüyü açıkça koymaktadır: Bir topluluğa duyulan öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun. (Mâide 5/8) Bu ölçü, insanlığın bütün siyasi hesaplarından daha büyüktür. Dolayısıyla bir zulmü eleştirirken diğer zulmü görmezden gelmek adalet değildir. Bir emperyal gücün zulmüne karşı çıkarken başka bir gücün zulmünü savunmak da adalet değildir. Siyonizmin zulmünü teşhir ederken kendi coğrafyamızdaki zulme göz yummak ne kadar yanlışsa, kendi coğrafyamızdaki zulmü eleştirirken Siyonist zulmü meşrulaştırmak da aynı derecede yanlıştır. Hakikat taraf tutmaz; insanın tarafını değil, hakkın tarafını tutar. Bu sebeple bizim ölçümüz “kim yaptı?” sorusundan önce “ne yapıldı?” sorusu olmalıdır. Kim yaptıysa yapsın, masum öldürülmüşse cinayettir; halkın iradesi çiğnenmişse zulümdür; bir ülkenin kaynakları halkının iradesi dışında yağmalanmışsa haksızlıktır; insanları birbirine kırdırmak için yalan üretilmişse fitnedir.

Ve burada çok daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: İnsanlar neden kendilerine yapılan kötülüğü kötülük, başkasına yaptıkları kötülüğü zorunluluk olarak görmeye başlıyor? İşte cahiliyenin en sinsi biçimi budur. İnsan kendisini merkeze koyar ve kendi acısını mutlak, başkasının acısını önemsiz sayar. Kendi çocuğunun ölümü “insanlık dramı”, başkasının çocuğunun ölümü “stratejik sonuç” olur. Kendi şehrinin yıkılması “felaket”, başkasının şehrinin yıkılması “operasyon” diye adlandırılır. Kendi insanının ölümü “şehadet”, başkasının insanının ölümü “kayıp” diye geçiştirilir. Kelimeler değiştikçe vicdan da uyuşturulur. İşte Kur'an'ın insanı uyandırmak istediği yer tam burasıdır: Kendini merkeze koyduğun anda hakikatin merkezinden uzaklaşmaya başlarsın.

Bu nedenle “Sizi ve taptıklarınızı reddederek ben Rabbime gidiyorum” anlamındaki İbrahimî tavır (Sâffât 37/99; ilgili bağlamda Enbiyâ 21/66-67 ve Zuhruf 43/26-27), yalnızca tarihsel bir put kırma hikâyesi değildir. Bu, insanın bütün sahte mutlaklıklardan kopuş manifestosudur. Ben sizin korkularınıza göre yaşamayacağım. Ben sizin çıkarlarınıza göre hakikati eğip bükmeyeceğim. Ben sizin gücünüzü Allah'ın ölçüsü yerine koymayacağım. Ben sizin onayınızı almak için vicdanımı satmayacağım. İbrahim'in tavrı budur. Önce putların adını değiştirmek değil, kulluğun merkezini değiştirmek gerekir. Çünkü insanın önündeki en büyük put bazen dışarıda değil, kendi içinde yükselir: makam tutkusu, servet hırsı, korku, şöhret, iktidara yakın olma arzusu, dışarıdan kabul görme ihtiyacı ve “güçlüden yana olayım da başıma iş gelmesin” hesabı.

İşte bu yüzden zalimlere verilen ilahî müjde, mazlumlara da aynı anda bir uyanış çağrısıdır. “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” Buradaki inkılabı yalnızca siyasi bir iktidar değişimi olarak anlamak eksik kalır. Asıl inkılap, insanların zihninde başladığında zalimin saltanatı sarsılır. Çünkü zulmün en büyük gücü, insanların zulmü kaçınılmaz zannetmesidir. Bir toplum “Bunlar hep böyle kalacak” dediği anda teslim olur. “Hiçbir şey değişmez” dediği anda iradesini terk eder. “Güçlü olan ne yaparsa yapsın haklıdır” dediği anda kendi özgürlüğünü kendi eliyle gömer. Oysa tarihin bütün büyük dönüşümleri önce bir insanın “Hayır! Bu böyle gitmez.” demesiyle başlar. Bir insanın korkuya rağmen doğruyu söylemesi, bir annenin çocuğuna boyun eğmemeyi öğretmesi, bir gencin yalanı reddetmesi, bir toplumun kendi içine dönüp “Biz nereye gidiyoruz?” diye sorması, bazen en büyük saraylardan daha güçlü bir başlangıçtır.

Bu sebeple mazlumlara çağrım yalnızca ayağa kalkmaları değildir; önce neyin karşısında ayağa kalktıklarını anlamalarıdır. Çünkü bilinçsiz öfke, zalimin işine yarayabilir. Birbirine yöneltilmiş öfke, gerçek sorumluları görünmez hâle getirebilir. Kardeşini düşman bilen toplumlar, kendilerini yönlendiren elleri göremez. Bu yüzden uyanış; bağırmaktan önce düşünmektir, öfkeden önce anlamaktır, düşmandan önce oyunu görmektir. Sana “şuna düşman ol” diyen herkese sor: “Bundan kim kazanıyor?” Sana “şu kardeşin senin düşmanın” diyen herkese sor: “Biz birbirimize düşerken kim güçleniyor?” Sana “bu zulüm zorunluydu” diyen herkese sor: “Zorunluluğu kim belirledi?” Sana “başka çaren yoktu” diyen herkese sor: “Çareleri kim tüketti?” Çünkü hakikati arayan insan, yalnız söyleneni dinlemez; sözün arkasındaki menfaati de araştırır.

Ve ey yeryüzünün zalimleri! Şunu da iyi bilin: İnsanların susması, sizin haklı olduğunuz anlamına gelmez. Mazlumun sesi kısılmışsa hakikat ortadan kalkmış değildir. Bir ülkenin bütün ekranlarını kontrol edebilirsiniz; fakat bir annenin hafızasını kontrol edemezsiniz. Bir şehrin bütün meydanlarını susturabilirsiniz; fakat toprağın hafızasını susturamazsınız. Bir çocuğun adını haberlerden silebilirsiniz; fakat o çocuğun varlığını Allah'ın bilgisinden silemezsiniz. Bütün dünyaya kendi hikâyenizi anlatabilirsiniz; fakat hakikatin sahibi siz değilsiniz. İşte sizin asıl yanılgınız burada başlıyor. Kendinize ait olmayan bir gücü sonsuz zannediyorsunuz. Oysa Kur'an'ın bütün tarih boyunca tekrar ettiği gerçek şudur: Mülk Allah'ındır; insan ise emanetçidir. Emaneti gasp eden, bir süre güçlü görünebilir; fakat gücün kendisini mülk zannetmesi onun sonunun başlangıcıdır.

Öyleyse ey insan, artık yerinde durma. Sana düşen, dünyanın bütün zulümlerini tek başına omuzlamak değildir; fakat kendi vicdanını zalimin emrine vermemektir. Sana düşen bütün savaşları tek başına bitirmek değildir; fakat kendi dilini savaşa, kendi aklını propagandaya, kendi vicdanını çıkara teslim etmemektir. Sana düşen bütün mazlumları kurtarmak değildir; fakat önüne gelen mazlumu “beni ilgilendirmez” diyerek görmezden gelmemektir. Sana düşen dünyayı bir gecede değiştirmek değildir; fakat kendi evinde, kendi çevrende, kendi işinde, kendi sözünde adaleti ayağa kaldırmaktır. Çünkü büyük inkılaplar önce insanın içinde başlar. Kendisindeki küçük zalimi yenemeyen insanın dünyadaki büyük zalimlerden şikâyet etmesi eksik kalır.

Ve son olarak şunu unutmayalım: Allah'ın verdiği müjde, zalimin sonsuza kadar hükmedemeyeceğidir; fakat bu müjde mazlumun seyirci kalması için verilmiş değildir. Kur'an insanı uyarmakta, aklını işletmesini istemekte, zulme ortak olmamasını emretmekte, adaleti ayakta tutmasını istemektedir. “Siz küfrünüzle oyalanıp durun” diye özetlenen o sert ilahî uyarı, insanın kendisine verilmiş zamanı hafife almamasını hatırlatır. İnsan kendisini oyalar; hakikat ise oyalanmaz. İktidarlar oyalanır, propaganda oyalanır, makamlar oyalanır, insanın egosu oyalanır; fakat ölüm oyalanmaz, hesap oyalanmaz, hakikat oyalanmaz.

O hâlde bu çağın en büyük sorusu şudur: Sen kimin tarafındasın? Gücün mü, hakkın mı? Makamın mı, vicdanın mı? Çıkarın mı, adaletin mi? Korkunun mu, hakikatin mi? Başkasının çizdiği sınırların mı, Allah'ın insana verdiği aklın ve vicdanın mı?

Çünkü sonunda insanın önünde iki yol kalır: Ya zulmün düzenine eklemlenip onun büyümesine hizmet edeceksin ya da hakikatin yanında durup bedeli ne olursa olsun insanlığını koruyacaksın. Kur'an'ın çağrısı burada son derece açıktır: Kulluğu yalnız Allah'a yönelt, ölçüyü O'nun adaletinde ara, zulme ortak olma, hakikati çıkarına göre eğip bükme ve hiçbir gücü mutlaklaştırma.

Zalimlere haberimiz budur:

Siz kendinizi ne kadar güçlü sanırsanız sanın, zulmünüz kader değildir.

Mazlumlara haberimiz budur:

Siz kendinizi ne kadar yalnız sanırsanız sanın, yalnızlığınız hakikatin yokluğu değildir.

Ve insana haberimiz budur:

Putların adı değişebilir; fakat hakikat değişmez. Zalimlerin yüzleri değişebilir; fakat zulmün akıbeti değişmez. İktidarlar yükselebilir; fakat hiçbir iktidar göğün ve yerin Rabbi'nin hükmünün üzerine çıkamaz.

Çünkü sonunda, Kur'an'ın o sarsıcı cümlesi yeniden duyulacaktır:

“Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.”
(Şuarâ, 26/227)

Ve o gün asıl mesele, kimin ne kadar güçlü olduğu değil; insanın hakikatin karşısında nerede durduğu olacaktır.

Bahadır Hataylı/08.10.2026/Namazgah/İST

4 Ekim 2026 Pazar

ÇALDIĞINI GERİ VERİP İYİLİK YAPTIĞINI SÖYLEMEK

 

Bir adam otobüse binmiş, cebindeki bütün parasını yolculardan biri çalmış. Adamın bileti kesileceği zaman eli cebine gitmiş, parası yok. Mahcup olmuş, ne yapacağını bilememiş. Tam o sırada parasını çalan kişi ortaya çıkmış ve büyük bir lütuf yapıyormuş gibi, “Senin paranı ben öderim.” demiş. Otobüsteki insanlar da bu davranışı alkışlamış. Şimdi bir an durup soralım: Ortada gerçekten bir iyilik var mı? Yoksa önce insanın cebinden parasını alıp sonra onun bileti için kendi parasını vermiş gibi görünmek mi var? İşte bazen toplumlara yapılan en büyük haksızlıkların üzeri de böyle örtülür. Önce insanın emeği, alın teri, birikimi, umudu ve geleceği eksiltilir; sonra ondan alınanların küçük bir kısmı, yardım, destek, lütuf veya hizmet adı altında yeniden önüne konulur. Ardından da mağdurdan minnet beklenir. Asıl mesele tam burada başlar: İnsan, kendisinden alınanın hesabını sormayı bırakıp kendisine geri verilen kırıntıya şükretmeye başladığında, yalnızca ekonomik olarak değil, düşünce bakımından da yoksullaşmaya başlar.

Bir ülkenin hazinesi, toprağı, ormanı, nehri, limanı, madenleri, fabrikaları, tarlaları, hayvancılığı, esnafı, işçisi, memuru, öğretmeni, mühendisi, zanaatkârı ve gençliği o ülkenin ortak servetidir. Bunların her biri yalnızca bugünün değil, yarının da emanetidir. Devlet yönetmek, bu emaneti istediği gibi kullanma yetkisi değil; emaneti koruma, büyütme ve gelecek kuşaklara daha güçlü biçimde aktarma sorumluluğudur. Bu nedenle asıl soru “Vatandaşa ne kadar yardım yapıldı?” sorusundan önce “Vatandaşın elindeki imkân neden bu kadar azaldı?” sorusudur. Çiftçi neden üretimin maliyetini karşılamakta zorlanıyor? Esnaf neden dükkânını açık tutabilmek için her ay yeniden hesap yapmak zorunda kalıyor? İşçi neden çalıştığı hâlde geçinemiyor? Emekli neden yıllarca ödediği primlerin karşılığında hayatının son dönemini hesap kitap yaparak geçirmek zorunda kalıyor? Genç neden eğitim aldığı hâlde geleceğini başka ülkelerde aramayı düşünüyor? Aile neden çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamakla temel gıdayı almak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor? Bu soruların her birini yalnızca “yardım yapıyoruz” diyerek geçiştirmek, meselenin kendisini konuşmamak demektir.

Bugün ekonomik baskının toplumun farklı kesimlerinde hissedilmesinin ölçülebilir tarafları da var. TÜİK'in Temmuz 2026 verisinde tüketici fiyat endeksi yıllık yüzde 31,75 artarken gıda ve alkolsüz içecekler grubundaki yıllık artış yüzde 37,53, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlar grubundaki artış yüzde 40,32 olarak açıklandı. Tarımsal üretimin temel girdilerinde de baskı sürüyor: Temmuz 2026'da Tarım-GFE yıllık yüzde 27,62, tarımda kullanılan mal ve hizmetler grubu yüzde 28,82 arttı; gübre ve toprak geliştiricilerde yıllık artış yüzde 33,07 oldu. Bu rakamlar tek başına bütün ekonomik hayatın hükmünü vermez; fakat çiftçinin üretim yaparken karşı karşıya kaldığı maliyet baskısının gerçek ve ölçülebilir olduğunu gösterir. Çünkü çiftçinin cebinden çıkan para arttığında yalnızca çiftçi kaybetmez; bunun etkisi tarladan pazara, pazardan mutfağa kadar uzanır.

Çiftçiye “üret” demek kolaydır. Peki tohumun, gübrenin, mazotun, ilacın, elektriğin, sulamanın, makinenin, işçiliğin ve finansmanın maliyetini kim taşıyacaktır? Tarlayı sürmek için borçlanan, ürününü yetiştirmek için masraf yapan, hasat zamanı geldiğinde fiyatın maliyetini karşılayıp karşılamayacağını bilemeyen üreticiye yalnızca “sabret” demek ekonomi politikası değildir. Bir ülke çiftçisini üretimin merkezinden çıkarıp tüketimin kenarına ittiğinde, bir süre sonra kendi gıdasının güvencesini de zayıflatır. Çünkü toprağın verimli olması tek başına yetmez; toprağın üzerinde çalışan insanın da yaşayabilmesi gerekir. Çiftçiyi toprağında tutamayan bir düzen, sonunda market raflarına bakıp neden pahalı olduğunu sorgulamaya başlar. Oysa rafın hikâyesi çoğu zaman tarlada başlamıştır.

Aynı şey esnaf için de geçerlidir. Bir dükkânın ışığı yalnızca sahibinin kazancını göstermez; o ışığın arkasında kira vardır, elektrik vardır, vergi vardır, personel vardır, tedarikçi vardır, kredi vardır, ailenin geçimi vardır. Esnafın satış yapamadığı, kazancının maliyetler karşısında eridiği bir ortamda “vatandaşa destek veriyoruz” demek, ekonominin yalnızca sonuçlarına bakmak olur. Esnafı yaşatmak, yalnızca zaman zaman kredi veya destek vermek değildir; onun öngörülebilir bir ekonomik ortamda çalışmasını sağlamaktır. Çünkü esnafın dükkânı kapandığında sadece bir kepenk kapanmaz. Mahallenin sosyal dokusu, istihdamı, komşuluk ilişkisi ve yerel ekonomik dolaşımı da zarar görür.

Bir başka büyük mesele ise emeğin değersizleşmesidir. Bir insan sabahın erken saatinde evinden çıkıyor, akşama kadar çalışıyor, ay sonunda aldığı ücretle temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa ona “çalışıyorsun ya” demek yetmez. Çalışmanın insanı yoksulluktan kurtarmadığı bir yerde yalnızca bireyin değil, ekonomik düzenin de sorgulanması gerekir. Çünkü insan emeğinin karşılığını alamadığında önce cebinden, sonra hayallerinden, en sonunda da geleceğe olan inancından kaybeder. İnsanların umutlarını tüketen şey yalnızca fakirlik değildir; çalışmanın, üretmenin, dürüst olmanın ve çabalamanın karşılığının alınamayacağı duygusudur.

Ve burada işin en tehlikeli tarafına geliyoruz: Yoksullaştırılan insana daha sonra yardım ederek, onu yoksullaştıran sebepleri görünmez hâle getirmek. İnsan önce kendi ayakları üzerinde durabileceği imkânlardan mahrum bırakılır, ardından kendisine uzatılan yardım eli üzerinden sadakat beklenirse burada sosyal dayanışma ile siyasal veya ekonomik bağımlılık arasındaki çizgiyi dikkatle konuşmak gerekir. Gerçek sosyal devlet, insanı sürekli yardım bekleyen bir konuma mahkûm etmek değil; insanın kendi emeğiyle onurlu biçimde yaşayabileceği şartları kurmaktır. Yardım elbette gereklidir; fakat yardımın amacı insanı ayağa kaldırmak olmalıdır, sürekli eğilmiş hâlde tutmak değil.

Çünkü insanın onurunu yalnızca aç bırakmakla değil, sürekli minnettar hâle getirerek de zedeleyebilirsiniz. Bir vatandaşın hakkını “size verdik” diye sunmak, hakkı lütfa çevirmektir. Oysa kamu kaynağının sahibi yönetenler değildir; kamu adına yönetilen ortak kaynaktır. Bir devletin vatandaşa sunduğu eğitim, sağlık, ulaşım, sosyal güvenlik, altyapı veya sosyal destekler bir hükümdarın kullarına bahşettiği nimetler gibi anlatılamaz. Bunlar kamu düzeninin ve vatandaşlık ilişkisinin parçalarıdır. Vatandaşın vergisiyle oluşan kaynakların nereye harcandığını sorması nankörlük değil, kamu hakkının gereğidir. Hesap sormak düşmanlık değil, demokrasinin temel mekanizmalarından biridir.

İşte tam bu noktada “iyilik görüntüsü” meselesi önem kazanıyor. Bir elinde vatandaşın hakkı, diğer elinde vatandaşa verilen küçük bir pay bulunan bir düzen düşünün. Önce büyük kaybı konuşmuyor, sonra küçük kazanımı gösteriyorsanız insanın dikkatini asıl meseleden uzaklaştırabilirsiniz. Bir vatandaşa bir paket gıda verip neden o vatandaşın o pakete sürekli ihtiyaç duyduğunu konuşmamak; çiftçiye bir destek verip neden üretimin sürdürülebilir olmaktan çıktığını tartışmamak; esnafa bir kolaylık sağlayıp neden işletmenin ayakta kalmakta zorlandığını sormamak; gençlere birkaç proje sunup neden gençlerin geleceğe ilişkin güveninin zedelendiğini araştırmamak, sorunun köküne inmektir denilemez.

Buna toplumsal bir hipnoz denmesinin nedeni de budur: İnsanlara sürekli sonucu gösterip sebebi unutturmak. Önce yangını büyütüp sonra bir kova su taşıyanı kahraman ilan etmek. Önce insanın cebini boşaltıp sonra cebine birkaç banknot koyarak “Bak, sana yardım ettim.” demek. Önce üreticinin yükünü artırıp sonra küçük bir destek vererek bütün meselenin çözüldüğünü anlatmak. Önce eğitimde, ekonomide, adalette, üretimde, liyakatte ve kamu yönetiminde oluşan sorunların üzerini kapatıp sonra birkaç görünür başarıyı büyütmek... Toplum eğer sadece kendisine gösterilen sahneye bakarsa, sahnenin arkasındaki hesabı göremez.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir ayrım var: Her sosyal yardım yolsuzluk değildir, her kamu hizmeti propaganda değildir, her ekonomik başarısızlık da kasıtlı bir soygun anlamına gelmez. Bir ülkenin sorunlarını konuşurken öfkenin gerçeğin yerine geçmesine izin vermemek gerekir. Tam tersine, gerçek bir hesaplaşma ancak belgeyle, veriyle, şeffaflıkla, denetimle ve somut sonuçlarla yapılabilir. “Çalındı” demek kolaydır; asıl mesele nereden nereye ne kadar kaynak aktarıldığını, hangi kararın ne sonuç doğurduğunu ve kimin hangi sorumluluğu taşıdığını ortaya koyabilmektir. Çünkü adalet duygusunu güçlendiren şey slogan değil, gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasıdır.

Bir ülkenin kaynakları sınırsız değildir. Kamu bütçesi de sihirli bir kasa değildir. 2026 yılının Ocak-Mayıs döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 7 trilyon 334,7 milyar TL, bütçe gelirleri 6 trilyon 277,7 milyar TL ve bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL olarak açıklandı. Bu rakamlar tek başına “kaynaklar çalınıyor” sonucunu kanıtlamaz; ancak kamu kaynaklarının büyüklüğünün, tercihlerin ve harcamaların neden sürekli denetlenmesi gerektiğini gösterir. Çünkü mesele yalnızca ne kadar para harcandığı değildir; o paranın hangi önceliklere ayrıldığı, hangi toplumsal faydayı ürettiği, ne kadarının etkin kullanıldığı ve hesabının halka nasıl verildiğidir.

Bir ülkeyi yönetenlerin başarısı, yalnızca kaç bina yaptıklarıyla, kaç kilometre yol döşedikleriyle, kaç açılış yaptıklarıyla veya kaç yardım dağıttıklarıyla ölçülemez. Asıl soru şudur: O ülkenin insanı yirmi yıl önceye göre kendisini daha güvende, daha özgür, daha üretken, daha umutlu ve daha onurlu hissediyor mu? Çiftçi toprağında kalabiliyor mu? Esnaf dükkânını çocuklarına devretmeyi düşünüyor mu? Genç üniversiteyi bitirdiğinde geleceğini burada kurabileceğine inanıyor mu? Emekli yaşlılığını huzur içinde geçirebiliyor mu? İşçi aldığı ücretle ailesini geçindirebiliyor mu? Öğretmen öğrencisine umut verebiliyor mu? İnsanlar hakkını aradığında karşısında güçlü olanı değil, hukuku bulacağından emin mi? Devletin kapısına giden vatandaş kendisini lütuf isteyen biri olarak mı, hakkını arayan bir yurttaş olarak mı hissediyor? İşte gerçek ölçü budur.

Toplumsal çöküş bir sabah ansızın gelmez. Önce küçük adaletsizlikler normalleşir. Sonra liyakatsizlik “bizim adamımız” diyerek savunulur. İsraf “devlet büyük” denilerek küçümsenir. Kamu malına gösterilmeyen hassasiyet özel mala gösterilir. Torpil “tanıdık işi” diye sıradanlaştırılır. Yolsuzluk iddiaları konuşulunca insanlar “her yerde var” demeye başlar. Hukuksuzluk karşısında “bana dokunmuyor” denilir. Yoksulluk kader diye anlatılır. Sonra toplum öyle bir noktaya gelir ki, kendisinden alınan hakkın küçük bir bölümünün geri verilmesini büyük bir lütuf zannetmeye başlar. İşte asıl tehlike burada başlar. Çünkü bir toplum hakkını unutursa, kendisine verilen yardımı hakkının yerine koymaya başlar.

Oysa yurttaşın ihtiyacı sadaka değil, adalettir. Çiftçinin ihtiyacı yalnızca bir defalık destek değil, ürettiği ürünün karşılığını alabileceği sürdürülebilir bir düzen; esnafın ihtiyacı yalnızca geçici nefes değil, öngörülebilir bir ekonomi; işçinin ihtiyacı yalnızca maaş artışı değil, emeğinin gerçek değerini koruyan bir düzen; gençlerin ihtiyacı yalnızca burs veya proje değil, liyakatin geçerli olduğu bir gelecek; emeklinin ihtiyacı yalnızca yardım değil, yıllarca verdiği emeğin karşılığını onurla yaşayabileceği bir sosyal güvenlik sistemidir.

Bize düşen artık alkışlamadan önce sormaktır: Bu para nereden geldi? Bu imkân nasıl oluştu? Bu yardım neden gerekli hâle geldi? Dün elimizde olan bugün neden yok? Kim kazandı, kim kaybetti? Hangi karar üretimi güçlendirdi, hangisi zayıflattı? Hangi harcamanın hesabı verildi, hangisi verilmedi? Kamu malı gerçekten kamu yararına mı kullanıldı? Bir hizmet gerçekten vatandaşın hakkı mıydı, yoksa hak olan şey lütuf gibi mi sunuldu? Bu sorular sorulmadığı sürece, toplum kendisine gösterilen vitrinin önünde oyalanır; vitrinin arkasındaki depoyu kim boşalttı, onu göremez.

Ve artık şunu birbirinden ayırmayı öğrenmeliyiz: Bir insanın cebinden parasını almak başka, sonra ona kendi parasından bir miktar verip “Ben seni düşündüm” demek başkadır. Bir toplumun kaynaklarını tüketmek başka, sonra o toplumun yoksullaşmasının sonuçlarını yardım paketleriyle yönetmek başkadır. Gerçek iyilik, insanı kendisine bağımlı hâle getirmek değil, bağımsızlaştırmaktır. Gerçek devlet yönetimi, vatandaşı yönetenin eline bakan biri hâline getirmek değil, hakkını bilen, üreten, düşünen, sorgulayan ve kendi ayakları üzerinde duran bir yurttaş hâline getirmektir. Gerçek merhamet, yoksulluğun fotoğrafını çekip yardım dağıtmak kadar, yoksulluğu üreten şartları ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Çünkü milletin cebinden alınan her kuruş yalnızca para değildir; bir çocuğun eğitimidir, bir annenin sofrasıdır, bir çiftçinin tohumu, bir esnafın sermayesi, bir işçinin alın teri, bir gencin hayali, bir yaşlının huzurudur. Kamu kaynağındaki her israf yalnızca bütçe kalemindeki rakam değildir; toplumun geleceğinden eksilen bir paydır. Her liyakatsizlik yalnızca bir kadro meselesi değildir; işi ehline verilmeyen her yerde toplumun ortak kapasitesinden çalınan bir parçadır. Her örtülen gerçek yalnızca bugünün sorunu değildir; yarının hesabını ağırlaştıran bir borçtur.

Artık insanlara “Sana ne verdik?” diye sorulmasından önce “Senden ne aldık ve bunu nereye harcadık?” sorusunun sorulması gerekir. Yönetilenler de yönetenler de bu sorudan kaçmamalıdır. Çünkü devletin büyüklüğü, vatandaşın önünde büyüklük taslamakla değil, vatandaşın hakkını korumakla ölçülür. Makamın büyüklüğü, etrafında kaç kişinin eğildiğiyle değil, o makamın kamu hakkına ne kadar sadık kaldığıyla anlaşılır. Bir ülkenin gücü, insanlarının ne kadar sustuğuyla değil, gerçeği ne kadar özgürce konuşabildiğiyle ortaya çıkar.

Şimdi yapılması gereken birbirimize düşman olmak değil, birbirimizi uyandırmaktır. Köylüyle işçiyi, esnafla emekliyi, gençle yaşlıyı, memurla çiftçiyi birbirinin rakibi hâline getirmek değil; hepsinin aynı ülkenin ortak kaynakları üzerinde hakkı olduğunu hatırlamaktır. Çünkü cebinden para çalınan yolcunun bileti hepimizin ortak hikâyesidir. Birimizin cebinden alınan, ötekinin önüne “yardım” diye konulduğunda buna alkış tutmak yerine hesabını sormayı öğrenmeliyiz.

Uyanmak, bağırmak değildir. Uyanmak, kimin ne söylediğinden önce ne olduğuna bakmaktır. Uyanmak, sloganın arkasındaki hesabı görmek, rakamın arkasındaki insanı fark etmek, yardımın arkasındaki sebebi sormaktır. Uyanmak, kendisine uzatılan eli küçümsemek değil; o elin neden uzatılmak zorunda kaldığını anlamaktır. Uyanmak, hiçbir yöneticiyi düşmanlaştırmadan hiçbir yöneticiyi kutsamamaktır. Çünkü makamlar geçicidir, devlet kalıcıdır; yöneticiler değişir, millet kalır; bütçeler yapılır ve biter, ama çocukların geleceği bir kez kaybedildiğinde onu geri getirmek çok daha zordur.

Karanlık, insanların hiçbir şey göremediği zaman değil; gördükleri hâlde görmemeyi seçtikleri zaman büyür. Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey kör bir öfke değil, açık bir vicdan; kuru bir slogan değil, sağlam bir muhasebe; birbirine düşman edilmiş kalabalıklar değil, hakkını bilen yurttaşlardır. Hiç kimse bize kendi hakkımızı lütufmuş gibi sunmasın; biz de hakkımızı lütuf sanmayalım. Hiç kimse bizden susmamızı, görmememizi, sorgulamamamızı istemesin; biz de çocuklarımızın geleceği adına buna razı olmayalım.

Çünkü bu ülkenin toprağı da, alın teri de, ekmeği de, vergisi de, umudu da milletindir. Onu yönetmek emanettir. Emanetin sahibi hesap sorar. Ve bir toplumun gerçek aydınlığı, kendisine verilen ışığa bakıp şükretmesiyle değil, ışığın kaynağını sorgulayacak cesareti göstermesiyle başlar.

Artık cebimizden alınanı unutup bize geri uzatılan kırıntıya alkış tutmayalım. Önce hesabı, sonra hakkı, sonra adaleti konuşalım. Çünkü karanlıktan çıkmanın yolu, karanlığı yönetenlere körü körüne bağlanmak değil; gerçeğin ışığını birlikte yakmaktır.

Erol Kekeç/03.10.2026/Sancaktepe/İST

30 Eylül 2026 Çarşamba

AKLINI TESLİM EDENİN İPİNE GEREK YOK



Bir insana hükmetmek için her zaman eline kelepçe vurmanız, önüne duvar örmeniz, kapısına kilit takmanız gerekmez. Bazen ona yalnızca kendisinin güçsüz olduğuna inandırmanız yeterlidir. “Sen anlamazsın, onlar bilir”, “Sen düşünme, biz senin yerine düşünürüz”, “Büyüklerin bir bildiği vardır”, “Sorgulamak fitnedir”, “İtiraz etmek davaya zarar verir”, “Bizim taraf yanlış yapmaz” dediğiniz zaman insanın ellerini bağlamadan iradesini bağlayabilirsiniz. Bir süre sonra karşınızdaki insan, kendi gözünün gördüğüne değil kendisine gösterilene, kendi aklının söylediğine değil kendisine söylenene, kendi vicdanının hükmüne değil bağlı olduğu kişinin hükmüne bakmaya başlar. İşte bundan sonra artık zincire ihtiyaç kalmaz. Çünkü insanın bedenini değil, düşüncesini yönetmeye başlamışsınızdır. Özgürlüğün en büyük düşmanı bazen hapishanenin duvarları değildir; insanın kendi zihninde kurduğu ve çıkmaya cesaret edemediği duvarlardır.

Bunu günlük hayatın en sıradan örneklerinde bile görebiliriz. Bir insan yıllarca çalışır, biriktirir, emek verir; sonra bir gün kendisine “Sen bu işi beceremezsin” denilir ve o da denemekten vazgeçer. Bir genç bir fikir ortaya koyar, çevresinden “Sen daha çocuksun, sen ne anlarsın?” sözünü duyar ve zamanla kendi düşüncesinden utanmaya başlar. Bir kadın hayatıyla ilgili bir karar vermek ister, fakat ailesi “El âlem ne der?” dediği için kendi hayatının ipini başkasına verir. Bir memur haksızlığa uğrar, hakkını aramaktan korkar; çünkü “Başına iş açılır” denmiştir. Bir çalışan yanlış gördüğü uygulamayı dile getirmez; “Sesimi çıkarırsam işimi kaybederim” diye düşünür. Bir vatandaş kendisine yapılan haksızlığı kabullenir; “Ben tek başıma ne yapabilirim?” der. Oysa bütün bu cümlelerin ortak tarafı şudur: İnsan daha mücadele etmeden yenilgiyi kabul etmiştir. İp daha çekilmeden boynunda olduğunu düşünmektedir. Asıl mesele de budur. Çünkü insanı çoğu zaman karşısındaki gücün büyüklüğü değil, kendi gücünün küçüklüğüne ikna edilmesi yönetir.

Bunun toplumsal ve siyasi hayattaki karşılığı çok daha ağırdır. Bir ülkede insanlar bir siyasi lidere oy verebilir, bir partiye destek olabilir, bir dünya görüşünü savunabilir. Bunların hepsi demokratik hayatın doğal parçalarıdır. Fakat destek vermek ile aklını teslim etmek arasında uçurum vardır. İnsan bir siyasi hareketi desteklerken onun yanlışını da görebilmeli, kendi tarafının yaptığı haksızlığa da itiraz edebilmeli, gerektiğinde “Ben seni destekliyorum ama burada yanlış yapıyorsun” diyebilmelidir. Eğer insan kendi tarafının her yanlışını savunuyor, karşı tarafın her doğrusuna düşman oluyorsa artık ortada siyasi bilinç değil, taraftar psikolojisi vardır. Taraftar psikolojisi ise insanın muhakemesini bozar. Aynı davranışa farklı ölçü uygular. Kendi tarafının adamı yolsuzlukla suçlandığında “Daha soruşturma bitmedi” der; karşı tarafın adamı hakkında aynı iddia ortaya çıktığında “Bunların hepsi hırsız” diye hüküm verir. Kendi tarafının yaptığı hukuka aykırı uygulamayı “mecburiyet” diye savunur; karşı tarafın aynı uygulamasına “rejim sorunu” der. Böylece hukuk olmaktan çıkar, tarafların elindeki sopaya dönüşür. Adalet olmaktan çıkar, mahallenin savunma mekanizmasına dönüşür.

İşte Türkiye'nin en büyük problemlerinden biri de yalnızca siyasetçilerin ne yaptığı değil, toplumun yapılanlara nasıl baktığıdır. Çünkü siyasetçi yalan söyleyebilir, propaganda yapabilir, rakibini suçlayabilir, kendi başarısını olduğundan büyük gösterebilir; bunların karşısında toplumun elinde çok güçlü bir araç vardır: Sorgulamak. Fakat toplum sorgulamayı bırakırsa, siyasetçinin propaganda gücü sınırsızlaşır. “Bu gerçekten böyle mi?” diye sorulmadığında en basit iddia bile gerçeğe dönüşebilir. “Belge nerede?” denilmediğinde sahte belge dolaşıma sokulabilir. “Bu görüntü ne zaman çekildi?” diye bakılmadığında yıllar önce çekilmiş bir görüntü güncel olaymış gibi milyonlara izletilebilir. Nitekim 2026 yılında Dışişleri Bakanlığı'nın amblem ve antetinin kullanıldığı sahte bir belge sosyal medyada dolaşıma sokuldu ve Bakanlık bunun tamamen sahte olduğunu açıkladı. Bu örneğin bize öğrettiği yalnızca “sahte belge üretilebiliyor” değildir. Daha önemli olan şudur: İnsanlar doğrulamadan inanmaya hazırsa, yalanın üreticisi kadar yalanın tüketicisi de sistemin parçası hâline gelir.

Bugün sosyal medyada bir başka tehlikeli alışkanlık daha oluştu: İnsanlar artık çoğu zaman gerçeği aramıyor, kendi inancını doğrulayacak malzemeyi arıyor. Bir görüntü bizim düşündüğümüzü destekliyorsa doğrudur; hoşumuza gitmiyorsa montajdır. Bir haber bizim tarafımızın işine geliyorsa “bakın gerçekler ortaya çıkıyor” denilir; işimize gelmiyorsa “algı operasyonu” denilir. Bir insan bizim liderimizi eleştiriyorsa kötü niyetlidir; karşı tarafın liderini eleştiriyorsa cesur gazetecidir. Bir belge bizim iddiamızı destekliyorsa delildir; karşı tarafı destekliyorsa sahtedir. Böyle bir ortamda insan artık hakikatin peşinde değildir; kendi kanaatinin mahkeme heyetidir. Sonucu baştan vermiş, delilleri de o sonuca göre seçmektedir. Bu yalnızca siyasetin değil, aklın da çürümesidir.

Üstelik bu çürüme yalnızca siyasi propaganda ile meydana gelmiyor. İnsanların dini duyguları, millî duyguları, korkuları, ekonomik kaygıları, gelecek endişeleri ve aidiyetleri de zaman zaman birer araç hâline getirilebiliyor. “Vatan elden gidiyor” denildiğinde insanın sorgulama yeteneği askıya alınabiliyor. “Dine saldırıyorlar” denildiğinde yapılan bir eleştirinin içeriğine bakılmadan herkes düşman ilan edilebiliyor. “Beka meselesi” denildiğinde normalde sorulması gereken hesap soruları ertelenebiliyor. “Devlete zarar vermeyelim” denildiğinde devleti yönetenlerle devletin kendisi birbirine karıştırılabiliyor. Oysa devlet başka, hükümet başka; vatan başka, siyasi parti başka; millet başka, iktidar başka; din başka, dini kullanan kişi başka şeylerdir. Bunları birbirine karıştırdığınız anda yöneticiyi eleştirmek devleti eleştirmek, hükümete itiraz etmek vatana ihanet, dini istismar edeni sorgulamak dine saldırı gibi gösterilebilir. İşte o zaman insanın karşısına gerçek bir zincir koymaya bile gerek kalmaz. Çünkü insan kendi kendisini susturmaya başlar.

Daha kötüsü, bazı insanlar bir süre sonra kendilerini yöneten kişiyi savunmayı ahlaki bir görev hâline getirir. Efendisi yanlış yapmıştır ama “Bir bildiği vardır” der. Efendisi hata yapmıştır ama “Şartlar öyle gerektirdi” der. Efendisi insanları kandırmıştır ama “Büyük oyunu görmüyorsunuz” der. Efendisinin çevresindeki insanlar zenginleşmiştir ama “Demek ki çalışmışlar” der. Kamu imkânlarının nasıl kullanıldığını sormak yerine “Devletimiz güçleniyor” der. Ortada açık bir çelişki varsa “Sen anlamıyorsun” der. Delil istediğinizde “Bunlar gizli bilgiler” der. Belge gösterdiğinizde “Dış güçlerin oyunu” der. Mahkeme kararı çıkarsa “Yargı siyasallaştı” der; kendi tarafının lehine karar çıkarsa “Adalet yerini buldu” der. İşte burada insanın aklı artık bir muhakeme aracı olmaktan çıkar, savunma avukatına dönüşür. Ne olursa olsun efendisini aklamaya çalışan bir avukat… Ve insan kendi aklını bu kadar aşağılayınca, efendisinin ağzından çıkan her sözü hakikat, yaptığı her şeyi hikmet, hatta bıraktığı pisliği bile şifa niyetiyle içilecek nimet zannetmeye başlayabilir. Bunun en acı tarafı da: İnsan bazen efendisinin yanlışını savunmak için kendi vicdanını onun ayaklarının altına serer.

Din alanında bunun daha da tehlikeli bir tarafı vardır. Çünkü insanın Allah'a olan bağlılığı ile bir insana olan bağlılığının birbirine karıştırılması, kişiyi doğrudan doğruya zihinsel kulluğa götürebilir. Bir hocaya saygı duyabilirsin; fakat hocan Allah değildir. Bir âlimden öğrenebilirsin; fakat âlim yanılmaz değildir. Bir mürşidin sözünü dinleyebilirsin; fakat onun her sözü vahiy değildir. Bir siyasi lidere güvenebilirsin; fakat o kişi hakikatin ölçüsü değildir. Bir cemaatin içinde bulunabilirsin; fakat cemaatin kanaati Allah'ın hükmü değildir. Bir topluluğa ait olabilirsin; fakat topluluğun çoğunluğu hakikatin garantisi değildir. İnsan bunları birbirinden ayıramadığında, Allah'ın kendisine verdiği aklı başka bir insanın emrine verir ve sonra bu teslimiyeti iman zanneder. Oysa iman insanı düşünmekten muaf kılmaz; tam tersine insanın düşünmesini, sorgulamasını, adaleti gözetmesini ve yaptıklarının hesabını vermesini gerektirir. Allah'ın verdiği aklı bir insana kiraya verip sonra “Ben sadece itaat ediyorum” demek, insanın kendi sorumluluğundan kaçmasıdır.

Bugün toplumda en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de aynı olaya aynı ölçüyü uygulayabilmektir. Bir insan bizim sevdiğimiz kişi olduğu için onun yaptığı yanlışı doğru kabul ediyorsak, aslında onu sevmiyoruz; onu putlaştırıyoruz. Bir siyasi lideri desteklediğimiz için onun her sözünü doğru kabul ediyorsak, siyaseti bırakıp kulluğa yaklaşmış oluyoruz. Bir din adamını sevdiğimiz için onun yanlışını söylemeye korkuyorsak, dini korumuyoruz; kişiyi koruyoruz. Bir devlet görevlisinin makamı nedeniyle hesap sorulamaz olduğunu düşünüyorsak, devleti büyütmüyor; devletin üzerine insanı çıkarıyoruz. Oysa adaletin ölçüsü şudur: Benim adamım da yanlış yaparsa yanlıştır, karşı tarafın adamı doğru yaparsa doğrudur. Bu cümleyi gerçekten hayatımıza sokamadığımız sürece ne siyasi kamplaşmadan ne toplumsal çürümeden ne de zihinsel esaretten kurtulabiliriz.

Bir başka örnek ekonomi alanında karşımıza çıkıyor. İnsanlar yıllarca çalışıyor, paralarını biriktiriyor, yatırım yapıyor ve sonra piyasada bir hareketlilik olduğunda sosyal medyada yayılan bir tavsiyeye göre karar veriyor. “Şu hisse uçacak”, “şu fon kesin kazandıracak”, “bu kişi içeriden bilgi almış”, “devlet şunu yapacak”, “yarın şu olacak” deniliyor; insanlar araştırmadan peşinden gidiyor. Oysa Sermaye Piyasası Kurulu'nun kendi açıklamalarında piyasa dolandırıcılığının farklı yöntemlerle yapılabildiği ve bunun kanunda suç olarak düzenlendiği açıkça belirtiliyor. SPK'nın 2026 bültenlerinde de eylül ayında art arda çeşitli düzenleyici işlemler yayımlandı. Burada mesele belirli bir kişiyi veya kurumu suçlamak değil; insanın kendi parasını bile başkasının sözüne teslim ederken ne kadar kolay sorgulamayı bıraktığını görmek. İnsan parasını teslim ettiği kişiyi araştırmıyorsa, riskleri anlamıyorsa, “Herkes kazanıyor” cümlesine inanıyorsa aslında sadece parasını değil, karar verme yetisini de başkasına teslim etmiş olur.

Aynı durum kamu yönetiminde de geçerlidir. Bir vatandaş vergi ödüyor, elektrik faturası ödüyor, akaryakıt alıyor, tüketim vergisi ödüyor, çalışıyor, üretiyor ve bütün bunların karşılığında kamunun kaynaklarının nasıl kullanıldığını sormaya hakkı olduğunu unutuyor. “Devlet bilir” diyerek hesap sormaktan vazgeçiyor. Oysa devletin güçlü olması, vatandaşın soru sormamasıyla değil; vatandaşın sorusuna cevap verecek kadar şeffaf olmasıyla mümkündür. Kamu parası kişisel para değildir. Kamu makamı şahsi mülk değildir. Devlet görevi bir imtiyaz koltuğu değildir. Bir makamın sahibi olan kişi, makamdan dolayı milletin üzerinde değildir; tam tersine, millet adına kullandığı yetki nedeniyle millete karşı daha fazla sorumludur. İnsan bunu unuttuğunda devlet ile iktidar arasındaki farkı da unutur. Sonra iktidara yöneltilen her eleştiriyi devlete yöneltilmiş saldırı sanır. İşte o zaman yönetilen kişi, yönetenin güvenlik duvarına dönüşür.

Bütün bunların en acı tarafı ise insanların zaman zaman kendi haklarını savunmak yerine kendi efendilerinin çıkarlarını savunmalarıdır. Kendisi ekonomik sıkıntı çektiği hâlde zenginleşenleri savunur. Kendi çocuğu iş ararken torpil düzenini savunur. Kendi hakkı gecikirken hukuksuzluğu savunur. Kendi vergisi artarken kamu kaynaklarının hesabını sormaz. Kendi özgürlüğü daralırken “Bizim liderimize dokunmayın” der. Kendi mahallesindeki haksızlığı görmezden gelir ama karşı mahallenin en küçük yanlışını büyütür. Sonra da kendisini özgür zanneder. Oysa insanın kendi çıkarına rağmen başkasının çıkarını savunması bazen erdem değil, zihinsel teslimiyetin en ileri biçimidir. İnsan kendi mağduriyetini bile efendisinin başarısına feda ediyorsa, artık efendiye ihtiyaç yoktur; çünkü köle, efendisinin bekçiliğini kendisi yapmaya başlamıştır.

Asıl tehlike de burada ortaya çıkar: İnsan yalnızca kendi aklını teslim etmekle kalmaz, başkasının da teslim olmasını ister. “Sen de bizim gibi düşün.” “Sen de buna inan.” “Sen de onu savun.” “Sen de bizim tarafımızda ol.” Çünkü kendi inancının yanlış olabileceği ihtimali insanı rahatsız eder. Eğer çevresindeki herkes aynı şeyi söylüyorsa kendisini daha güvende hisseder. Böylece kalabalık, hakikatin yerine geçer. Oysa milyonlarca insanın aynı şeyi söylemesi, o şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Kalabalıklar yanılabilir. Toplumlar yanılabilir. Liderler yanılabilir. Âlimler yanılabilir. Gazeteciler yanılabilir. Akademisyenler yanılabilir. Ben de yanılabilirim. Sen de yanılabilirsin. Fakat yanılma ihtimalini kabul eden insanın aklı vardır; yanılmaz olduğuna inananın ise yalnızca iddiası vardır.

Bu nedenle bugün bize lazım olan şey yeni bir efendi bulmak değildir. Bir başka kişinin arkasına geçip onun söylediklerini tekrar etmek de değildir. Bize lazım olan, kendi aklını yeniden kullanabilen insanın çoğalmasıdır. “Bu kim söylüyor?” sorusundan önce “Söylenen doğru mu?” diye sorabilen; “Benim tarafım ne diyor?” sorusundan önce “Gerçek ne?” diye bakabilen; kendi liderinin de, kendi hocasının da, kendi partisinin de, kendi cemaatinin de yanlış yapabileceğini kabul edebilen insan… Böyle bir insan kolay yönetilemez. Ona sahte belge gösterdiğinizde kaynağını sorar. Bir görüntü gösterdiğinizde tarihine bakar. Bir suçlama duyduğunda delil ister. Birini kutsadığınızda “O da insan” der. Birini şeytanlaştırdığınızda “Önce ne yaptığını görelim” der. Bir topluluk “Herkes böyle düşünüyor” dediğinde “Herkesin böyle düşünmesi bunu doğru yapmaz” diyebilir. İşte gerçek özgürlük burada başlar.

Çünkü insanın özgürlüğü, istediği her şeyi yapabilmesi değildir. Özgürlük, kimsenin onun yerine düşünmesine izin vermemektir. İnsan gerektiğinde yanılacak, gerektiğinde fikrini değiştirecek, gerektiğinde kendi tarafına karşı çıkacak, gerektiğinde yalnız kalacak ama aklının anahtarını başkasına vermeyecektir. Bir kişinin büyüklüğü, arkasında kaç milyon kişinin yürüdüğüyle değil; yanında yürüyen milyonlarca insan varken bile kendi aklını koruyabilen insanların varlığıyla ölçülmelidir. Bir toplumun olgunluğu da liderine ne kadar sadık olduğuyla değil, liderini gerektiğinde ne kadar rahat sorgulayabildiğiyle anlaşılır. Çünkü gerçek liderlik de gerçek yurttaşlık da kör itaate değil, bilinçli sorumluluğa dayanır.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla bağıran kalabalıklar değil, daha fazla düşünen insanlar; daha fazla slogan değil, daha fazla delil; daha fazla kör bağlılık değil, daha fazla vicdan; daha fazla “bizim adam” anlayışı değil, daha fazla adalet duygusudur. Bir yanlış bizim tarafımızdan yapıldığında da yanlış diyebilmek, karşı taraf doğru bir şey yaptığında sırf karşı taraf olduğu için reddetmemek, sevdiğimiz insanın yanlışını söyleyebilmek, sevmediğimiz insanın doğrusunu kabul edebilmek… İşte bunlar insanı kalabalıktan ayıran şeylerdir. Çünkü insanın gerçek karakteri, kendi tarafının yanlışını gördüğü anda ortaya çıkar. Herkes karşı tarafın yanlışını söyleyebilir. Asıl mesele, kendi mahallene döndüğünde de aynı cesaretle konuşabilmektir.

Ve sonunda mesele ne öküzdür ne çocuk ne iptir. Mesele insandır. Mesele insanın kendisine verilmiş aklı ne yaptığıdır. Kimi aklını bir lidere verir, kimi bir şeyhe, kimi bir siyasi partiye, kimi bir ideolojiye, kimi bir cemaate, kimi bir medya kanalına, kimi sosyal medya fenomenine, kimi de sadece çoğunluğa… Sonra kendi düşüncesini başkasının düşüncesiyle değiştirir ve bunu özgür irade zanneder. Oysa başkasının cümlesini ezberlemek düşünmek değildir. Başkasının öfkesini taşımak bilinç değildir. Başkasının düşmanını düşman edinmek vicdan değildir. Başkasının çıkarını kendi çıkarın sanmak sadakat değildir. Başkasının hatasını kutsamak iman değildir. Ve başkasının yanlışını savunmak uğruna kendi vicdanını susturmak hiçbir zaman erdem değildir.

İnsanın boynuna ip takmak kolaydır; asıl maharet, o ipin varlığına insanı inandırmaktır.

Ama daha korkuncu şudur: Bir süre sonra ipi takan kişiye bile ihtiyaç kalmaz. İnsan ipi kendi boynuna geçirir, ucunu da kendi eliyle tutar. Sonra biri gelip “Neden gitmiyorsun?” diye sorduğunda, “Gidemem” der. “Neden?” denildiğinde ise gerçek cevabı bilmez. Çünkü artık onu tutan çocuk değildir, ip değildir, duvar değildir, polis değildir, yasa değildir, lider değildir. Onu tutan, yıllarca içine yerleştirilmiş olan çaresizliktir.

İşte insanın ilk yapması gereken şey de burada başlar: İpi çekmek.

Bir kez.

Sonra bir kez daha.

Ve kendisine sormak:

“Gerçekten bağlı mıyım, yoksa sadece bağlı olduğuma mı inanıyorum?”

Belki o zaman göreceğiz ki bazı zincirler demirden değil, korkudan yapılmıştır; bazı duvarlar betondan değil, alışkanlıktan örülmüştür; bazı efendiler tahtta değil, insanın zihnindedir.

Ve insan zihnindeki efendiyi kovduğu gün, boynundaki ipin de ne kadar ince olduğunu fark eder.

Çünkü aklını teslim etmeyen insanı yönetmek zordur; aklını teslim eden insanı yönetmek içinse ipe bile gerek yoktur.

Bahadır Hataylı/30.09.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!