Yeryüzünün bütün zalimlerine, zulmü düzen hâline getirenlere, insanları birbirine kırdırarak kendi saltanatlarını büyütenlere ve başkasının iradesine yaslanarak kendisini bağımsız, özgür ve güçlü göstermeye çalışan bütün işbirlikçilere söylenecek söz artık bellidir: Siz hakikatin önünde ne kadar büyük görünürseniz görünün, hakikatin kendisinden daha büyük değilsiniz. Bugün ordularınız, silahlarınız, saraylarınız, propagandanız, servetiniz, uluslararası bağlantılarınız ve sizi alkışlayan kalabalıklarınız olabilir. İnsanların üzerine korku salabilir, şehirleri yıkabilir, çocukların geleceğini karartabilir, mazlumların sesini susturabilir, kendinize bağlı kalemlerle yaptıklarınızı meşrulaştırabilir, hatta zulmünüzü “güvenlik”, işbirliğinizi “diplomasi”, teslimiyetinizi “akıl”, yağmanızı “kalkınma”, başkasının iradesine boyun eğmenizi “strateji” diye pazarlayabilirsiniz. Fakat bütün bunların hiçbirisi hakikatin karşısında size ebedî bir dokunulmazlık sağlamaz. Çünkü göklerin ve yerin Rabbi Allah, insanın kurduğu hiçbir iktidarı mutlaklaştırmaz. Kur'an'ın zalimlere yönelttiği o sarsıcı haber tam da buradadır: “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuarâ 26/227) Bu, yalnızca geçmişte yaşamış zalimlere anlatılmış bir kıssa değildir; insanlığın bütün zamanlarına bırakılmış bir ilahî ölçüdür. Zulüm ne kadar örgütlü olursa olsun, zulmün sonunu belirleyen yine zulmün kendisi değildir. Çünkü insanın kurduğu düzenler büyüyebilir, fakat hiçbir düzen Allah'ın adalet ölçüsünün üzerine çıkamaz.
Bugün insanlığın en büyük çelişkilerinden biri şudur: Gücü eline geçirenlerin önemli bir kısmı, gücü hakikatin yerine koymaya başlamaktadır. Güçlüysen haklısın, ordun varsa güvenlik senindir, paran varsa sözün geçerlidir, uluslararası desteğin varsa yaptığın meşrudur, büyük devletlerin yanında duruyorsan bağımsızsındır, mazlumun üzerine yürüyorsan bunu “zorunluluk”, başkasının hesabına savaşıyorsan bunu “milli menfaat” diye anlatırsın. Böyle bir dünyada kelimelerin anlamı bile ters yüz edilmektedir. Zulme “düzen”, işbirliğine “diplomasi”, teslimiyete “gerçekçilik”, direnişe “tehdit”, adalete “radikallik” denilmektedir. İşte Kur'an'ın cahiliye zihniyetine yönelttiği uyarı tam burada yeniden karşımıza çıkar. Cahiliye yalnızca putların önünde eğilmek değildir; hakikatin yerine insanı, çıkarı, gücü, kabileyi, devleti, lideri, ideolojiyi veya herhangi bir dünyevî otoriteyi mutlak ölçü hâline getirmektir. İnsan Allah'ın ölçüsünü bırakıp başka bir ölçünün önünde teslim olduğunda putun şekli değişmiş olabilir, fakat kulluğun özü değişmemiştir.
Bu yüzden Kur'an'ın “Ey cahiller!” diye başlayan sert hitabı, geçmişteki birkaç insanın üzerine kapatılabilecek bir söz değildir. Bu hitap, insanın aklını ve vicdanını terk ettiği her yere yönelir. “Yoksa siz bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller?” (Zümer 39/64) Bu soru, insanlığın önüne hâlâ bütün ağırlığıyla konulmaktadır. Çünkü bugün putların çoğu taş değildir. Bugünün putu bazen makamdır, bazen servettir, bazen korkudur, bazen milliyetçiliğin istismar edilmiş biçimidir, bazen lider kültüdür, bazen emperyal gücün onayıdır, bazen de insanın kendi çıkarıdır. Bir insan kendi vicdanını susturup güçlü olanın iradesini mutlaklaştırıyorsa, görünürde hiçbir puta tapmıyor olsa bile kendisine ait olmayan bir iradenin önünde eğilmiş demektir. Bir devlet kendi bağımsızlığını başkasının çıkarlarına teslim edip bunu büyük bir başarı gibi sunuyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca dış politika değildir; iradenin kime ait olduğudur. Çünkü bağımsızlık önce insanın zihninde başlar. Zihni esir olanın elindeki bayrak ne kadar büyük olursa olsun, o bayrak özgürlüğün bütün anlamını taşıyamaz.
Kur'an'ın bize öğrettiği en büyük uyanışlardan biri de budur: İnsan önce neye kulluk ettiğini fark etmelidir. Çünkü insan kendisini özgür zannederken bir başka gücün çıkarını taşıyabilir. Kendi kararını verdiğini düşünürken başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket edebilir. Kendi milletinin menfaatini savunduğunu sanırken aslında kendisini yönlendiren güçlerin bölgesel hesabına hizmet edebilir. En tehlikeli esaret de budur; zincirin görünmediği esaret. İnsan zinciri görürse kurtulmanın yolunu arar; fakat zinciri özgürlük sanıyorsa kurtuluş ihtiyacını bile fark etmez. İşte Kur'an'ın uyarısı insanı tam burada sarsar: Kendine gel! Kime boyun eğiyorsun? Kimin ölçüsüyle hükmediyorsun? Kimin çıkarını kendi çıkarın diye savunuyorsun? Kimin savaşını kendi savaşın sanıyorsun? Kimin düşmanlığını kardeşine taşıyorsun? Kimin sana verdiği izinle kendini özgür zannediyorsun?
Bu sorular bugün yalnızca siyasetçilere değil, toplumların tamamına yöneltilmelidir. Çünkü zalim düzenler yalnızca zalimlerin gücüyle ayakta kalmaz. Onları bazen korkanlar, bazen susanlar, bazen çıkar bekleyenler, bazen gerçeği görüp görmemiş gibi yapanlar, bazen de “Bana dokunmuyor” diyerek zulmün kapısından uzaklaşanlar ayakta tutar. Zulüm yalnızca zalimin fiili değildir; zulmün normalleşmesine izin veren suskunluk da onun büyümesine zemin hazırlar. Bir çocuk öldürüldüğünde insanın vicdanı “kimden?” diye değil, “bir insan öldürüldü” diye ayağa kalkmalıdır. Bir şehir bombalandığında ilk soru “bizden mi, onlardan mı?” olmamalıdır. Bir anne çocuğunu toprağa verdiğinde o annenin acısının hangi bayrağın altında yaşandığını sormak insanlığın değil, kabileciliğin dilidir. Adalet, mazlumun kimliğini araştırarak başlayamaz. Adalet önce mazlumun insan olduğunu görür.
Tam da bu yüzden, bugün “Müslümanım” diyerek ortaya çıkan herkese sorulması gereken soru şudur: Müslümanlık sizin için bir kimlik midir, yoksa bir sorumluluk mudur? Çünkü kimlik söylemek kolaydır; adaletin bedelini ödemek zordur. Kur'an'ı okumak kolaydır; Kur'an'ın ölçüsünü kendi çıkarına karşı uygulamak zordur. Mazlumdan söz etmek kolaydır; mazlum kendi tarafındaki bir güç tarafından ezildiğinde aynı cümleyi kurabilmek zordur. Kudüs'ten söz etmek kolaydır; kendi iktidarının çıkarına dokunan bir zulüm karşısında da aynı adalet ölçüsünü korumak zordur. Allah'ın adıyla konuşmak kolaydır; Allah'ın adalet ölçüsünün insanın kendi nefsine karşı da işletilmesine razı olmak zordur. İşte iman burada sınanır.
Çünkü Kur'an bize hiçbir zalime, sırf bizim tarafımızda diye dokunulmazlık vermemektedir. Aksine ölçüyü açıkça koymaktadır: Bir topluluğa duyulan öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun. (Mâide 5/8) Bu ölçü, insanlığın bütün siyasi hesaplarından daha büyüktür. Dolayısıyla bir zulmü eleştirirken diğer zulmü görmezden gelmek adalet değildir. Bir emperyal gücün zulmüne karşı çıkarken başka bir gücün zulmünü savunmak da adalet değildir. Siyonizmin zulmünü teşhir ederken kendi coğrafyamızdaki zulme göz yummak ne kadar yanlışsa, kendi coğrafyamızdaki zulmü eleştirirken Siyonist zulmü meşrulaştırmak da aynı derecede yanlıştır. Hakikat taraf tutmaz; insanın tarafını değil, hakkın tarafını tutar. Bu sebeple bizim ölçümüz “kim yaptı?” sorusundan önce “ne yapıldı?” sorusu olmalıdır. Kim yaptıysa yapsın, masum öldürülmüşse cinayettir; halkın iradesi çiğnenmişse zulümdür; bir ülkenin kaynakları halkının iradesi dışında yağmalanmışsa haksızlıktır; insanları birbirine kırdırmak için yalan üretilmişse fitnedir.
Ve burada çok daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: İnsanlar neden kendilerine yapılan kötülüğü kötülük, başkasına yaptıkları kötülüğü zorunluluk olarak görmeye başlıyor? İşte cahiliyenin en sinsi biçimi budur. İnsan kendisini merkeze koyar ve kendi acısını mutlak, başkasının acısını önemsiz sayar. Kendi çocuğunun ölümü “insanlık dramı”, başkasının çocuğunun ölümü “stratejik sonuç” olur. Kendi şehrinin yıkılması “felaket”, başkasının şehrinin yıkılması “operasyon” diye adlandırılır. Kendi insanının ölümü “şehadet”, başkasının insanının ölümü “kayıp” diye geçiştirilir. Kelimeler değiştikçe vicdan da uyuşturulur. İşte Kur'an'ın insanı uyandırmak istediği yer tam burasıdır: Kendini merkeze koyduğun anda hakikatin merkezinden uzaklaşmaya başlarsın.
Bu nedenle “Sizi ve taptıklarınızı reddederek ben Rabbime gidiyorum” anlamındaki İbrahimî tavır (Sâffât 37/99; ilgili bağlamda Enbiyâ 21/66-67 ve Zuhruf 43/26-27), yalnızca tarihsel bir put kırma hikâyesi değildir. Bu, insanın bütün sahte mutlaklıklardan kopuş manifestosudur. Ben sizin korkularınıza göre yaşamayacağım. Ben sizin çıkarlarınıza göre hakikati eğip bükmeyeceğim. Ben sizin gücünüzü Allah'ın ölçüsü yerine koymayacağım. Ben sizin onayınızı almak için vicdanımı satmayacağım. İbrahim'in tavrı budur. Önce putların adını değiştirmek değil, kulluğun merkezini değiştirmek gerekir. Çünkü insanın önündeki en büyük put bazen dışarıda değil, kendi içinde yükselir: makam tutkusu, servet hırsı, korku, şöhret, iktidara yakın olma arzusu, dışarıdan kabul görme ihtiyacı ve “güçlüden yana olayım da başıma iş gelmesin” hesabı.
İşte bu yüzden zalimlere verilen ilahî müjde, mazlumlara da aynı anda bir uyanış çağrısıdır. “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” Buradaki inkılabı yalnızca siyasi bir iktidar değişimi olarak anlamak eksik kalır. Asıl inkılap, insanların zihninde başladığında zalimin saltanatı sarsılır. Çünkü zulmün en büyük gücü, insanların zulmü kaçınılmaz zannetmesidir. Bir toplum “Bunlar hep böyle kalacak” dediği anda teslim olur. “Hiçbir şey değişmez” dediği anda iradesini terk eder. “Güçlü olan ne yaparsa yapsın haklıdır” dediği anda kendi özgürlüğünü kendi eliyle gömer. Oysa tarihin bütün büyük dönüşümleri önce bir insanın “Hayır! Bu böyle gitmez.” demesiyle başlar. Bir insanın korkuya rağmen doğruyu söylemesi, bir annenin çocuğuna boyun eğmemeyi öğretmesi, bir gencin yalanı reddetmesi, bir toplumun kendi içine dönüp “Biz nereye gidiyoruz?” diye sorması, bazen en büyük saraylardan daha güçlü bir başlangıçtır.
Bu sebeple mazlumlara çağrım yalnızca ayağa kalkmaları değildir; önce neyin karşısında ayağa kalktıklarını anlamalarıdır. Çünkü bilinçsiz öfke, zalimin işine yarayabilir. Birbirine yöneltilmiş öfke, gerçek sorumluları görünmez hâle getirebilir. Kardeşini düşman bilen toplumlar, kendilerini yönlendiren elleri göremez. Bu yüzden uyanış; bağırmaktan önce düşünmektir, öfkeden önce anlamaktır, düşmandan önce oyunu görmektir. Sana “şuna düşman ol” diyen herkese sor: “Bundan kim kazanıyor?” Sana “şu kardeşin senin düşmanın” diyen herkese sor: “Biz birbirimize düşerken kim güçleniyor?” Sana “bu zulüm zorunluydu” diyen herkese sor: “Zorunluluğu kim belirledi?” Sana “başka çaren yoktu” diyen herkese sor: “Çareleri kim tüketti?” Çünkü hakikati arayan insan, yalnız söyleneni dinlemez; sözün arkasındaki menfaati de araştırır.
Ve ey yeryüzünün zalimleri! Şunu da iyi bilin: İnsanların susması, sizin haklı olduğunuz anlamına gelmez. Mazlumun sesi kısılmışsa hakikat ortadan kalkmış değildir. Bir ülkenin bütün ekranlarını kontrol edebilirsiniz; fakat bir annenin hafızasını kontrol edemezsiniz. Bir şehrin bütün meydanlarını susturabilirsiniz; fakat toprağın hafızasını susturamazsınız. Bir çocuğun adını haberlerden silebilirsiniz; fakat o çocuğun varlığını Allah'ın bilgisinden silemezsiniz. Bütün dünyaya kendi hikâyenizi anlatabilirsiniz; fakat hakikatin sahibi siz değilsiniz. İşte sizin asıl yanılgınız burada başlıyor. Kendinize ait olmayan bir gücü sonsuz zannediyorsunuz. Oysa Kur'an'ın bütün tarih boyunca tekrar ettiği gerçek şudur: Mülk Allah'ındır; insan ise emanetçidir. Emaneti gasp eden, bir süre güçlü görünebilir; fakat gücün kendisini mülk zannetmesi onun sonunun başlangıcıdır.
Öyleyse ey insan, artık yerinde durma. Sana düşen, dünyanın bütün zulümlerini tek başına omuzlamak değildir; fakat kendi vicdanını zalimin emrine vermemektir. Sana düşen bütün savaşları tek başına bitirmek değildir; fakat kendi dilini savaşa, kendi aklını propagandaya, kendi vicdanını çıkara teslim etmemektir. Sana düşen bütün mazlumları kurtarmak değildir; fakat önüne gelen mazlumu “beni ilgilendirmez” diyerek görmezden gelmemektir. Sana düşen dünyayı bir gecede değiştirmek değildir; fakat kendi evinde, kendi çevrende, kendi işinde, kendi sözünde adaleti ayağa kaldırmaktır. Çünkü büyük inkılaplar önce insanın içinde başlar. Kendisindeki küçük zalimi yenemeyen insanın dünyadaki büyük zalimlerden şikâyet etmesi eksik kalır.
Ve son olarak şunu unutmayalım: Allah'ın verdiği müjde, zalimin sonsuza kadar hükmedemeyeceğidir; fakat bu müjde mazlumun seyirci kalması için verilmiş değildir. Kur'an insanı uyarmakta, aklını işletmesini istemekte, zulme ortak olmamasını emretmekte, adaleti ayakta tutmasını istemektedir. “Siz küfrünüzle oyalanıp durun” diye özetlenen o sert ilahî uyarı, insanın kendisine verilmiş zamanı hafife almamasını hatırlatır. İnsan kendisini oyalar; hakikat ise oyalanmaz. İktidarlar oyalanır, propaganda oyalanır, makamlar oyalanır, insanın egosu oyalanır; fakat ölüm oyalanmaz, hesap oyalanmaz, hakikat oyalanmaz.
O hâlde bu çağın en büyük sorusu şudur: Sen kimin tarafındasın? Gücün mü, hakkın mı? Makamın mı, vicdanın mı? Çıkarın mı, adaletin mi? Korkunun mu, hakikatin mi? Başkasının çizdiği sınırların mı, Allah'ın insana verdiği aklın ve vicdanın mı?
Çünkü sonunda insanın önünde iki yol kalır: Ya zulmün düzenine eklemlenip onun büyümesine hizmet edeceksin ya da hakikatin yanında durup bedeli ne olursa olsun insanlığını koruyacaksın. Kur'an'ın çağrısı burada son derece açıktır: Kulluğu yalnız Allah'a yönelt, ölçüyü O'nun adaletinde ara, zulme ortak olma, hakikati çıkarına göre eğip bükme ve hiçbir gücü mutlaklaştırma.
Zalimlere haberimiz budur:
Siz kendinizi ne kadar güçlü sanırsanız sanın, zulmünüz kader değildir.
Mazlumlara haberimiz budur:
Siz kendinizi ne kadar yalnız sanırsanız sanın, yalnızlığınız hakikatin yokluğu değildir.
Ve insana haberimiz budur:
Putların adı değişebilir; fakat hakikat değişmez. Zalimlerin yüzleri değişebilir; fakat zulmün akıbeti değişmez. İktidarlar yükselebilir; fakat hiçbir iktidar göğün ve yerin Rabbi'nin hükmünün üzerine çıkamaz.
Çünkü sonunda, Kur'an'ın o sarsıcı cümlesi yeniden duyulacaktır:
“Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.”(Şuarâ, 26/227)Ve o gün asıl mesele, kimin ne kadar güçlü olduğu değil; insanın hakikatin karşısında nerede durduğu olacaktır.
Bahadır Hataylı/08.10.2026/Namazgah/İST
Yeryüzünün bütün zalimlerine, zulmü düzen hâline getirenlere, insanları birbirine kırdırarak kendi saltanatlarını büyütenlere ve başkasının iradesine yaslanarak kendisini bağımsız, özgür ve güçlü göstermeye çalışan bütün işbirlikçilere söylenecek söz artık bellidir: Siz hakikatin önünde ne kadar büyük görünürseniz görünün, hakikatin kendisinden daha büyük değilsiniz. Bugün ordularınız, silahlarınız, saraylarınız, propagandanız, servetiniz, uluslararası bağlantılarınız ve sizi alkışlayan kalabalıklarınız olabilir. İnsanların üzerine korku salabilir, şehirleri yıkabilir, çocukların geleceğini karartabilir, mazlumların sesini susturabilir, kendinize bağlı kalemlerle yaptıklarınızı meşrulaştırabilir, hatta zulmünüzü “güvenlik”, işbirliğinizi “diplomasi”, teslimiyetinizi “akıl”, yağmanızı “kalkınma”, başkasının iradesine boyun eğmenizi “strateji” diye pazarlayabilirsiniz. Fakat bütün bunların hiçbirisi hakikatin karşısında size ebedî bir dokunulmazlık sağlamaz. Çünkü göklerin ve yerin Rabbi Allah, insanın kurduğu hiçbir iktidarı mutlaklaştırmaz. Kur'an'ın zalimlere yönelttiği o sarsıcı haber tam da buradadır: “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuarâ 26/227) Bu, yalnızca geçmişte yaşamış zalimlere anlatılmış bir kıssa değildir; insanlığın bütün zamanlarına bırakılmış bir ilahî ölçüdür. Zulüm ne kadar örgütlü olursa olsun, zulmün sonunu belirleyen yine zulmün kendisi değildir. Çünkü insanın kurduğu düzenler büyüyebilir, fakat hiçbir düzen Allah'ın adalet ölçüsünün üzerine çıkamaz.
Bugün insanlığın en büyük çelişkilerinden biri şudur: Gücü eline geçirenlerin önemli bir kısmı, gücü hakikatin yerine koymaya başlamaktadır. Güçlüysen haklısın, ordun varsa güvenlik senindir, paran varsa sözün geçerlidir, uluslararası desteğin varsa yaptığın meşrudur, büyük devletlerin yanında duruyorsan bağımsızsındır, mazlumun üzerine yürüyorsan bunu “zorunluluk”, başkasının hesabına savaşıyorsan bunu “milli menfaat” diye anlatırsın. Böyle bir dünyada kelimelerin anlamı bile ters yüz edilmektedir. Zulme “düzen”, işbirliğine “diplomasi”, teslimiyete “gerçekçilik”, direnişe “tehdit”, adalete “radikallik” denilmektedir. İşte Kur'an'ın cahiliye zihniyetine yönelttiği uyarı tam burada yeniden karşımıza çıkar. Cahiliye yalnızca putların önünde eğilmek değildir; hakikatin yerine insanı, çıkarı, gücü, kabileyi, devleti, lideri, ideolojiyi veya herhangi bir dünyevî otoriteyi mutlak ölçü hâline getirmektir. İnsan Allah'ın ölçüsünü bırakıp başka bir ölçünün önünde teslim olduğunda putun şekli değişmiş olabilir, fakat kulluğun özü değişmemiştir.
Bu yüzden Kur'an'ın “Ey cahiller!” diye başlayan sert hitabı, geçmişteki birkaç insanın üzerine kapatılabilecek bir söz değildir. Bu hitap, insanın aklını ve vicdanını terk ettiği her yere yönelir. “Yoksa siz bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller?” (Zümer 39/64) Bu soru, insanlığın önüne hâlâ bütün ağırlığıyla konulmaktadır. Çünkü bugün putların çoğu taş değildir. Bugünün putu bazen makamdır, bazen servettir, bazen korkudur, bazen milliyetçiliğin istismar edilmiş biçimidir, bazen lider kültüdür, bazen emperyal gücün onayıdır, bazen de insanın kendi çıkarıdır. Bir insan kendi vicdanını susturup güçlü olanın iradesini mutlaklaştırıyorsa, görünürde hiçbir puta tapmıyor olsa bile kendisine ait olmayan bir iradenin önünde eğilmiş demektir. Bir devlet kendi bağımsızlığını başkasının çıkarlarına teslim edip bunu büyük bir başarı gibi sunuyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca dış politika değildir; iradenin kime ait olduğudur. Çünkü bağımsızlık önce insanın zihninde başlar. Zihni esir olanın elindeki bayrak ne kadar büyük olursa olsun, o bayrak özgürlüğün bütün anlamını taşıyamaz.
Kur'an'ın bize öğrettiği en büyük uyanışlardan biri de budur: İnsan önce neye kulluk ettiğini fark etmelidir. Çünkü insan kendisini özgür zannederken bir başka gücün çıkarını taşıyabilir. Kendi kararını verdiğini düşünürken başkasının çizdiği sınırlar içinde hareket edebilir. Kendi milletinin menfaatini savunduğunu sanırken aslında kendisini yönlendiren güçlerin bölgesel hesabına hizmet edebilir. En tehlikeli esaret de budur; zincirin görünmediği esaret. İnsan zinciri görürse kurtulmanın yolunu arar; fakat zinciri özgürlük sanıyorsa kurtuluş ihtiyacını bile fark etmez. İşte Kur'an'ın uyarısı insanı tam burada sarsar: Kendine gel! Kime boyun eğiyorsun? Kimin ölçüsüyle hükmediyorsun? Kimin çıkarını kendi çıkarın diye savunuyorsun? Kimin savaşını kendi savaşın sanıyorsun? Kimin düşmanlığını kardeşine taşıyorsun? Kimin sana verdiği izinle kendini özgür zannediyorsun?
Bu sorular bugün yalnızca siyasetçilere değil, toplumların tamamına yöneltilmelidir. Çünkü zalim düzenler yalnızca zalimlerin gücüyle ayakta kalmaz. Onları bazen korkanlar, bazen susanlar, bazen çıkar bekleyenler, bazen gerçeği görüp görmemiş gibi yapanlar, bazen de “Bana dokunmuyor” diyerek zulmün kapısından uzaklaşanlar ayakta tutar. Zulüm yalnızca zalimin fiili değildir; zulmün normalleşmesine izin veren suskunluk da onun büyümesine zemin hazırlar. Bir çocuk öldürüldüğünde insanın vicdanı “kimden?” diye değil, “bir insan öldürüldü” diye ayağa kalkmalıdır. Bir şehir bombalandığında ilk soru “bizden mi, onlardan mı?” olmamalıdır. Bir anne çocuğunu toprağa verdiğinde o annenin acısının hangi bayrağın altında yaşandığını sormak insanlığın değil, kabileciliğin dilidir. Adalet, mazlumun kimliğini araştırarak başlayamaz. Adalet önce mazlumun insan olduğunu görür.
Tam da bu yüzden, bugün “Müslümanım” diyerek ortaya çıkan herkese sorulması gereken soru şudur: Müslümanlık sizin için bir kimlik midir, yoksa bir sorumluluk mudur? Çünkü kimlik söylemek kolaydır; adaletin bedelini ödemek zordur. Kur'an'ı okumak kolaydır; Kur'an'ın ölçüsünü kendi çıkarına karşı uygulamak zordur. Mazlumdan söz etmek kolaydır; mazlum kendi tarafındaki bir güç tarafından ezildiğinde aynı cümleyi kurabilmek zordur. Kudüs'ten söz etmek kolaydır; kendi iktidarının çıkarına dokunan bir zulüm karşısında da aynı adalet ölçüsünü korumak zordur. Allah'ın adıyla konuşmak kolaydır; Allah'ın adalet ölçüsünün insanın kendi nefsine karşı da işletilmesine razı olmak zordur. İşte iman burada sınanır.
Çünkü Kur'an bize hiçbir zalime, sırf bizim tarafımızda diye dokunulmazlık vermemektedir. Aksine ölçüyü açıkça koymaktadır: Bir topluluğa duyulan öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun. (Mâide 5/8) Bu ölçü, insanlığın bütün siyasi hesaplarından daha büyüktür. Dolayısıyla bir zulmü eleştirirken diğer zulmü görmezden gelmek adalet değildir. Bir emperyal gücün zulmüne karşı çıkarken başka bir gücün zulmünü savunmak da adalet değildir. Siyonizmin zulmünü teşhir ederken kendi coğrafyamızdaki zulme göz yummak ne kadar yanlışsa, kendi coğrafyamızdaki zulmü eleştirirken Siyonist zulmü meşrulaştırmak da aynı derecede yanlıştır. Hakikat taraf tutmaz; insanın tarafını değil, hakkın tarafını tutar. Bu sebeple bizim ölçümüz “kim yaptı?” sorusundan önce “ne yapıldı?” sorusu olmalıdır. Kim yaptıysa yapsın, masum öldürülmüşse cinayettir; halkın iradesi çiğnenmişse zulümdür; bir ülkenin kaynakları halkının iradesi dışında yağmalanmışsa haksızlıktır; insanları birbirine kırdırmak için yalan üretilmişse fitnedir.
Ve burada çok daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız: İnsanlar neden kendilerine yapılan kötülüğü kötülük, başkasına yaptıkları kötülüğü zorunluluk olarak görmeye başlıyor? İşte cahiliyenin en sinsi biçimi budur. İnsan kendisini merkeze koyar ve kendi acısını mutlak, başkasının acısını önemsiz sayar. Kendi çocuğunun ölümü “insanlık dramı”, başkasının çocuğunun ölümü “stratejik sonuç” olur. Kendi şehrinin yıkılması “felaket”, başkasının şehrinin yıkılması “operasyon” diye adlandırılır. Kendi insanının ölümü “şehadet”, başkasının insanının ölümü “kayıp” diye geçiştirilir. Kelimeler değiştikçe vicdan da uyuşturulur. İşte Kur'an'ın insanı uyandırmak istediği yer tam burasıdır: Kendini merkeze koyduğun anda hakikatin merkezinden uzaklaşmaya başlarsın.
Bu nedenle “Sizi ve taptıklarınızı reddederek ben Rabbime gidiyorum” anlamındaki İbrahimî tavır (Sâffât 37/99; ilgili bağlamda Enbiyâ 21/66-67 ve Zuhruf 43/26-27), yalnızca tarihsel bir put kırma hikâyesi değildir. Bu, insanın bütün sahte mutlaklıklardan kopuş manifestosudur. Ben sizin korkularınıza göre yaşamayacağım. Ben sizin çıkarlarınıza göre hakikati eğip bükmeyeceğim. Ben sizin gücünüzü Allah'ın ölçüsü yerine koymayacağım. Ben sizin onayınızı almak için vicdanımı satmayacağım. İbrahim'in tavrı budur. Önce putların adını değiştirmek değil, kulluğun merkezini değiştirmek gerekir. Çünkü insanın önündeki en büyük put bazen dışarıda değil, kendi içinde yükselir: makam tutkusu, servet hırsı, korku, şöhret, iktidara yakın olma arzusu, dışarıdan kabul görme ihtiyacı ve “güçlüden yana olayım da başıma iş gelmesin” hesabı.
İşte bu yüzden zalimlere verilen ilahî müjde, mazlumlara da aynı anda bir uyanış çağrısıdır. “Zalimler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” Buradaki inkılabı yalnızca siyasi bir iktidar değişimi olarak anlamak eksik kalır. Asıl inkılap, insanların zihninde başladığında zalimin saltanatı sarsılır. Çünkü zulmün en büyük gücü, insanların zulmü kaçınılmaz zannetmesidir. Bir toplum “Bunlar hep böyle kalacak” dediği anda teslim olur. “Hiçbir şey değişmez” dediği anda iradesini terk eder. “Güçlü olan ne yaparsa yapsın haklıdır” dediği anda kendi özgürlüğünü kendi eliyle gömer. Oysa tarihin bütün büyük dönüşümleri önce bir insanın “Hayır! Bu böyle gitmez.” demesiyle başlar. Bir insanın korkuya rağmen doğruyu söylemesi, bir annenin çocuğuna boyun eğmemeyi öğretmesi, bir gencin yalanı reddetmesi, bir toplumun kendi içine dönüp “Biz nereye gidiyoruz?” diye sorması, bazen en büyük saraylardan daha güçlü bir başlangıçtır.
Bu sebeple mazlumlara çağrım yalnızca ayağa kalkmaları değildir; önce neyin karşısında ayağa kalktıklarını anlamalarıdır. Çünkü bilinçsiz öfke, zalimin işine yarayabilir. Birbirine yöneltilmiş öfke, gerçek sorumluları görünmez hâle getirebilir. Kardeşini düşman bilen toplumlar, kendilerini yönlendiren elleri göremez. Bu yüzden uyanış; bağırmaktan önce düşünmektir, öfkeden önce anlamaktır, düşmandan önce oyunu görmektir. Sana “şuna düşman ol” diyen herkese sor: “Bundan kim kazanıyor?” Sana “şu kardeşin senin düşmanın” diyen herkese sor: “Biz birbirimize düşerken kim güçleniyor?” Sana “bu zulüm zorunluydu” diyen herkese sor: “Zorunluluğu kim belirledi?” Sana “başka çaren yoktu” diyen herkese sor: “Çareleri kim tüketti?” Çünkü hakikati arayan insan, yalnız söyleneni dinlemez; sözün arkasındaki menfaati de araştırır.
Ve ey yeryüzünün zalimleri! Şunu da iyi bilin: İnsanların susması, sizin haklı olduğunuz anlamına gelmez. Mazlumun sesi kısılmışsa hakikat ortadan kalkmış değildir. Bir ülkenin bütün ekranlarını kontrol edebilirsiniz; fakat bir annenin hafızasını kontrol edemezsiniz. Bir şehrin bütün meydanlarını susturabilirsiniz; fakat toprağın hafızasını susturamazsınız. Bir çocuğun adını haberlerden silebilirsiniz; fakat o çocuğun varlığını Allah'ın bilgisinden silemezsiniz. Bütün dünyaya kendi hikâyenizi anlatabilirsiniz; fakat hakikatin sahibi siz değilsiniz. İşte sizin asıl yanılgınız burada başlıyor. Kendinize ait olmayan bir gücü sonsuz zannediyorsunuz. Oysa Kur'an'ın bütün tarih boyunca tekrar ettiği gerçek şudur: Mülk Allah'ındır; insan ise emanetçidir. Emaneti gasp eden, bir süre güçlü görünebilir; fakat gücün kendisini mülk zannetmesi onun sonunun başlangıcıdır.
Öyleyse ey insan, artık yerinde durma. Sana düşen, dünyanın bütün zulümlerini tek başına omuzlamak değildir; fakat kendi vicdanını zalimin emrine vermemektir. Sana düşen bütün savaşları tek başına bitirmek değildir; fakat kendi dilini savaşa, kendi aklını propagandaya, kendi vicdanını çıkara teslim etmemektir. Sana düşen bütün mazlumları kurtarmak değildir; fakat önüne gelen mazlumu “beni ilgilendirmez” diyerek görmezden gelmemektir. Sana düşen dünyayı bir gecede değiştirmek değildir; fakat kendi evinde, kendi çevrende, kendi işinde, kendi sözünde adaleti ayağa kaldırmaktır. Çünkü büyük inkılaplar önce insanın içinde başlar. Kendisindeki küçük zalimi yenemeyen insanın dünyadaki büyük zalimlerden şikâyet etmesi eksik kalır.
Ve son olarak şunu unutmayalım: Allah'ın verdiği müjde, zalimin sonsuza kadar hükmedemeyeceğidir; fakat bu müjde mazlumun seyirci kalması için verilmiş değildir. Kur'an insanı uyarmakta, aklını işletmesini istemekte, zulme ortak olmamasını emretmekte, adaleti ayakta tutmasını istemektedir. “Siz küfrünüzle oyalanıp durun” diye özetlenen o sert ilahî uyarı, insanın kendisine verilmiş zamanı hafife almamasını hatırlatır. İnsan kendisini oyalar; hakikat ise oyalanmaz. İktidarlar oyalanır, propaganda oyalanır, makamlar oyalanır, insanın egosu oyalanır; fakat ölüm oyalanmaz, hesap oyalanmaz, hakikat oyalanmaz.
O hâlde bu çağın en büyük sorusu şudur: Sen kimin tarafındasın? Gücün mü, hakkın mı? Makamın mı, vicdanın mı? Çıkarın mı, adaletin mi? Korkunun mu, hakikatin mi? Başkasının çizdiği sınırların mı, Allah'ın insana verdiği aklın ve vicdanın mı?
Çünkü sonunda insanın önünde iki yol kalır: Ya zulmün düzenine eklemlenip onun büyümesine hizmet edeceksin ya da hakikatin yanında durup bedeli ne olursa olsun insanlığını koruyacaksın. Kur'an'ın çağrısı burada son derece açıktır: Kulluğu yalnız Allah'a yönelt, ölçüyü O'nun adaletinde ara, zulme ortak olma, hakikati çıkarına göre eğip bükme ve hiçbir gücü mutlaklaştırma.
Zalimlere haberimiz budur:
Siz kendinizi ne kadar güçlü sanırsanız sanın, zulmünüz kader değildir.
Mazlumlara haberimiz budur:
Siz kendinizi ne kadar yalnız sanırsanız sanın, yalnızlığınız hakikatin yokluğu değildir.
Ve insana haberimiz budur:
Putların adı değişebilir; fakat hakikat değişmez. Zalimlerin yüzleri değişebilir; fakat zulmün akıbeti değişmez. İktidarlar yükselebilir; fakat hiçbir iktidar göğün ve yerin Rabbi'nin hükmünün üzerine çıkamaz.
Çünkü sonunda, Kur'an'ın o sarsıcı cümlesi yeniden duyulacaktır:
Ve o gün asıl mesele, kimin ne kadar güçlü olduğu değil; insanın hakikatin karşısında nerede durduğu olacaktır.
Bahadır Hataylı/08.10.2026/Namazgah/İST
