Mavi Marmara’dan “İsrail Müsaade Etmiyor” Noktasına
Siyaset, söz ile icraat arasındaki mesafe açıldığında güven
üretmez; sadece gürültü üretir. Türkiye’nin son on beş yıllık dış politika
dili, özellikle Filistin meselesi üzerinden incelendiğinde bu gerçeği bütün
çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Mavi Marmara hadisesinden bugün “İsrail
müsaade etmiyor” noktasına gelinen süreç, yalnızca bir politika değişimi değil;
açık bir otorite tanımı değişikliğidir.
Bu değişim konuşulmadan, açıklanmadan, yüzleşilmeden
geçiştirilmektedir. Oysa hafıza bu ülkede hâlâ diri, sözler hâlâ ortadadır.
Mavi Marmara ve “Otorite” Tartışması
2010 yılında Mavi Marmara gemisi, Gazze’ye insani yardım
götürmek üzere yola çıktığında herkes ne olduğunu biliyordu. Gazze abluka
altındaydı. Uluslararası hukuka göre sivillerin bulunduğu bir gemiye açık
denizde askeri müdahale yapılamazdı. Buna rağmen İsrail komandoları gemiye
baskın düzenledi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 10 kişi hayatını kaybetti.
Bu olaydan sonra Türkiye kamuoyu derin bir sarsıntı yaşadı.
Ancak şaşırtıcı olan, saldırıyı değil, saldırıya uğrayanları sorgulayan bir
söylemin de eş zamanlı olarak dolaşıma sokulmasıydı. O dönemde Fetullahçı yapı
tarafından sistemli biçimde savunulan görüş şuydu:
“Devlet otoritesinden izin alınmadan böyle bir yardım
girişimi yapılamaz. Otoriteden izin alınmadığı için müdahale kaçınılmazdı.”
Bu cümledeki kilit kelime “otorite” idi. Ancak otoritenin
kim olduğu özellikle muğlak bırakılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi?
Uluslararası hukuk mu? Yoksa İsrail mi?
İşte bu noktada dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan
kamuoyunun önüne çıktı ve siyasi tarihimize geçen şu minvalde bir cümle kurdu:
“Otoriteyse, biz izin verdik. Senin otorite dediğin kim?”
Bu söz, yalnızca bir cevap değildi. Bu söz, Türkiye’nin
İsrail’e karşı kurduğu ahlaki ve siyasi üstünlük iddiasının açık ilanıydı.
Mesaj netti:
Türkiye, kendi vatandaşının insani yardım girişimi için
başka bir devletten izin almak zorunda değildir.
Toplum bu çıkışı sahiplendi. Çünkü bu söylem, mazlumdan yana
duran, güçlüye boyun eğmeyen bir devlet tasvirini temsil ediyordu.
Meydan Okumanın Siyasi Karşılığı
Mavi Marmara sonrası dönemde “dik duruş” söylemi, iç
politikada güçlü bir karşılık buldu. “One Minute”, “Dünya beşten büyüktür”,
“Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır” gibi cümleler, bu çizginin tamamlayıcı
unsurları oldu.
Bu dil, Filistin meselesini sadece diplomatik bir başlık
olmaktan çıkarıp ahlaki bir kimlik meselesine dönüştürdü. Türkiye, kendisini
yalnızca bir aktör değil; mazlumların sözcüsü olarak konumlandırdı.
Ancak bu konumlandırmanın sürdürülebilir olması için söylemin eylemle desteklenmesi gerekiyordu. Aksi hâlde bu dil, zamanla kendi kendini inkâr eden bir retoriğe dönüşecekti.
Zaman Geçti, Dil Değişti
Yıllar içinde bölgesel dengeler değişti. Türkiye’nin dış
politikası sert çıkışlardan kontrollü normalleşmeye yöneldi. İsrail ile
ilişkiler önce koparıldı, sonra yeniden tesis edildi. Diplomatik temaslar
başladı, büyükelçiler geri döndü.
Bu süreçte Filistin’de yaşananlar ise değişmedi. Gazze hâlâ
abluka altındaydı. Sivil ölümler, yıkım ve insani kriz devam ediyordu.
Ve kamuoyunun önüne şu açıklama geldi:
“Filistinli kardeşlerimize konteyner göndermek istiyoruz.
Elimizde var. Ama İsrail müsaade etmiyor. Müsaade etmeyince gönderemiyoruz.”
Bu cümle, tek başına ele alındığında bile geçmişte kurulan
bütün söylemi sorgulatacak güçtedir. Çünkü artık açıkça kabul edilen bir gerçek
vardır:
İcraat, İsrail’in iznine bağlıdır.
Asıl Çelişki Nerede?
Buradaki mesele yardım gönderilip gönderilmemesi değildir.
Uluslararası ilişkilerin teknik zorlukları herkesin malumudur. Asıl mesele
şudur:
2010 yılında “otorite biziz” denilirken,
2020’li yıllarda “İsrail müsaade etmiyor” deniliyorsa,
bu iki cümle aynı siyasi çizginin ürünü olamaz.
Birinde meydan okuma vardır.
Diğerinde kabulleniş.
Birinde ahlaki üstünlük iddiası vardır.
Diğerinde fiili yetkisizlik itirafı.
Bu bir hakaret meselesi değil; bir tutarlılık meselesidir.
Retorik ile Gerçek Arasındaki Uçurum
“Ey firavun, sonun gelecek” demek güçlü bir cümledir. Ancak
firavunun izni olmadan yardım bile gönderemediğini söylemek, o cümlenin içini
boşaltır.
Siyasette sorun, güç kaybetmek değildir. Asıl sorun, güç
kaybını gizlemek için hâlâ eski gücün diliyle konuşmaktır. İşte toplumun
rahatsızlığı tam da buradan kaynaklanmaktadır.
Halk, gerçekleri anlayamayacak bir kitle değildir. Ama
halkın hafızasıyla çelişen söylemler, güveni aşındırır.
Sonuç, Otorite Değiştiyse, Açıklanmalıdır
Bugün gelinen noktada ortada basit ama ağır bir soru vardır:
Dün “otorite biziz” diyordunuz.
Bugün “izin vermiyorlar” diyorsunuz.
Bu iki nokta arasındaki değişim, topluma anlatılmak
zorundadır.
Çünkü siyaset, sahnede söylenen sözlerden ibaret değildir.
Siyaset, söylenen sözlerin arkasında durabilme cesaretidir. Eğer şartlar
değiştiyse, güç dengeleri farklılaştıysa, bu bir zayıflık değil; ama bunu inkâr
etmek ciddi bir güven sorunudur.
Bu ülkenin insanları figüran değildir. Alkışlamak kadar
sorgulamak da haklarıdır.
Hakaret etmeden, bağırmadan, slogan atmadan sadece şunu
söylemek yeterlidir:
Meydan okuma ile müsaade arasındaki fark, artık görmezden
gelinemez.
Ve hakikat, er ya da geç kendini dayatır.
Bahadır Hataylı/05.01.2026/Sancaktepe/İST