21 Aralık 2025 Pazar

Aynı Devlet İki Ayrı Muamele

 


Bugün Türkiye’de SSK emeklisi bir yurttaş, geçinemediği için yeniden çalışmak zorunda kaldığında şunu yaşıyor: Ya emekli maaşı kesiliyor, ya “sosyal güvenlik destek primi” adı altında fiilen cezalandırılıyor, ya da kayıt dışına itiliyor.

Bu insanın suçu ne?
Hayatta kalmak istemesi.

Aynı anda, başka bir yerde şunu görüyoruz:
Milletvekilliği yapmış bir kişi, yeniden milletvekili seçildiğinde emekli milletvekili maaşı kesilmiyor, üstüne aktif görev maaşı da ekleniyor. Bu bir istisna değil, sistematik bir ayrıcalık.

Burada durup şu soruyu sormak zorundayız:
Devlet, kimi “yük”, kimi “hak sahibi” olarak görüyor?

Hukuk Devleti Masalı ve Seçici Uygulama

Hukuk, soyut bir metin değildir. Hukuk, kime nasıl uygulandığıyla anlam kazanır. Eğer hukuk;

  • Yoksula gelince “bütçe disiplini”

  • Güçlüye gelince “kazanılmış hak”

diyorsa, orada hukuk yoktur; sınıfsal tercih vardır.

SSK emeklisine deniyor ki:

“Hem çalışıp hem maaş alamazsın, bu sistemin dengelerini bozar.”

Peki soralım:
Bir milletvekilinin iki maaş alması sistemin dengesini bozmuyor mu?
Yoksa bozulan denge yalnızca yoksulun cebinde mi fark ediliyor?

Bu noktada mesele hukuk değil, hukukun kimler için esnetildiği meselesidir.

“Kazanılmış Hak” Kimin Hakkı?

En sık kullanılan savunma şu:

“Emekli milletvekili maaşı kazanılmış haktır.”

Peki SSK emeklisinin yıllarca ödediği primler ne?
Onlar da kazanılmış hak değil mi?

Ama bakıyoruz:
SSK emeklisi çalışınca hakkı askıya alınıyor,
milletvekili çalışınca hakkı katlanıyor.

Demek ki bu ülkede “kazanılmış hak” kavramı, statüyle orantılı çalışıyor. Unvanın varsa hak kutsal, yoksa şarta bağlı.

Bu, hukukun değil; imtiyaz rejiminin tarifidir.

Aynı Gemideyiz Yalanı

“Aynı gemideyiz” sözü, bu ülkede en çok yoksuldan fedakârlık istenirken söylenir. Ama o gemiye dikkatli bakınca şunu görürüz:

  • Güvertedekiler: Maaşı kesilmeyenler, imkânı artanlar, ayrıcalığı yasalaşanlar

  • Alt kattakiler: Kürek çekenler, maaşı yetmeyenler, çalıştığı için cezalandırılanlar

Bu gemide fırtına çıktığında kürekçiler su alır, güvertedekiler manzara izler.
Bu yüzden bu bir “aynı gemi” değil; aynı denizde farklı tekneler meselesidir.

İnsanlık Dışı Olan Nedir?

İnsanlık dışı olan, bir emekliyi çalışmak zorunda bırakan ekonomik koşullardır.
Ama daha insanlık dışı olan, çalıştığı için cezalandırmaktır.

Devlet şunu söylüyor:

“Yetmediğini biliyorum ama tamamlamak için hareket edersen bedel ödersin.”

Bu, sosyal devlet değildir. Bu, itaat bekleyen bir yönetim refleksidir.

Öte yandan, gücü elinde tutana şu mesaj veriliyor:

“Senin hareket alanın geniş, sen sistemin istisnasısın.”

Bu da eşitlik değil, ayrıcalık hukukudur.

Keyfiliğin Anatomisi

Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Kurallar herkese aynı uygulanmıyor.
Uygulanıyormuş gibi yapılıyor.

Bu fark, teknik bir mevzuat detayı değil; bilinçli bir tercihtir.
Kimi yurttaşı “idare edilecek kitle”,
kimi yurttaşı “sistemin sahibi” olarak gören bir bakışın sonucudur.

Ve bu bakış, sadece adaletsiz değil; ahlaki olarak da çürüktür.

Meydan Okuma

Bu yazı bir şikâyet değil. Bir teşhistir.
Ve teşhis şudur:

Bu ülkede emekli maaşı üzerinden kurulan düzen,
sosyal devlet değil, seçici merhamet rejimidir.

Ya herkes için aynı kural,
ya da bu düzenin adı adalet bellidir.

Eğer bir ülkede emekli, hayatta kalmak için çalıştığında cezalandırılıyorsa;
ama iktidar çevresinde olanlar çalıştıkça daha fazla kazanıyorsa,
orada sorun ekonomi değil, vicdan ve hukuk mimarisidir.

Ve artık bu çelişki örtülemez noktadadır.

Bu bir isyan çağrısı değil;
hesap sorma çağrısıdır.

Çünkü adalet, bir gün herkese lazım olur.
Ama bugün, en çok ezilene lazımdır.

Bahadır Hataylı/Aralık-2025/İST

20 Aralık 2025 Cumartesi

Cehennemin Estetikle Kamufle Edilişi-Dil Algı ve Toplumsal Uyuşma


Bir ülke düşünelim: Toprağı bereketli, insanı çalışkan, hafızası güçlü ama dili rehin alınmış. Bu ülke yirmi üç yıl boyunca yalnızca yönetilmedi; anlatıldı. Olan bitenler yaşanmadı, sunuldu. Acılar hissedilmedi, ambalajlandı. Yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, çürüme ve korku; hepsi bir vitrin diliyle yeniden adlandırıldı. Gerçeğin üstüne gerçeğe benzeyen kelimeler örtüldü ve toplumdan bununla gurur duyması beklendi.

Bu, klasik bir baskı rejiminin dili değildi. Sopayla susturan, yasakla bastıran bir zorbalık da değildi yalnızca. Bu, daha incelikli, daha sinsi, daha kalıcı bir yöntemdi: Gerçeği çarpıtarak insanın algısını bozmak. İnsanları olan biteni inkâra değil, ona hayran olmaya zorlayan bir yöntem.

Ortada bir yangın vardı; ama buna “aydınlanma” dendi.
Bir çöküş yaşanıyordu; ama buna “yükseliş” adı verildi.
Toplum borçla boğuluyordu; ama bu “büyüme” sayıldı.

Ve en önemlisi, bu kelimeler tekrar edildikçe, gerçeğin kendisi suçlu ilan edildi.

Dil Bir Süs Değil, Bir Zincirdir

Bu çeyrek yüzyılın en büyük başarısı, yol yapması, bina dikmesi ya da rakamları şişirmesi değildir. Asıl başarı, dili işlevsizleştirip bir hipnoz aracına dönüştürmesidir. Çünkü insan, başına geleni adlandıramazsa ona direnemez. Bir baba evine ekmek götüremediğinde bunun adını koyamazsa, suçlu kendini sanır. Bir genç diplomasıyla iş bulamadığında bunu kişisel yetersizlik zanneder. Bir anne çocuğunun geleceğinden korktuğunda bunun toplumsal bir sonuç olduğunu göremez.

Bu dil düzeni, insanlara “yanılıyorsun” demedi;
“Doğru hissediyorsun ama yanlış düşünüyorsun” dedi.

Yoksulluğu yaşayan milyonlara, yoksul olmadıklarını anlatmaya çalıştı. Bunu da gerçekliği reddederek değil, onu ters yüz ederek yaptı. Açlık sınırı yükseldiğinde, “sabır” kutsandı. İşsizlik arttığında, “girişimcilik ruhu” öğütlendi. Adalet çöktüğünde, “yerli ve milli hassasiyetler” devreye sokuldu.

Böylece sorunlar çözülmedi; konuşulamaz hâle getirildi.

Toplumun Psikolojisi- Normalleşen Anormallik

Bu yönetim anlayışının yarattığı en büyük yıkım, ekonomik ya da hukuki değildir. Asıl yıkım, toplumun olağan dışı olanı olağan kabul etmeye başlamasıdır. İnsanlar artık şunları yadırgamaz oldu:

– Çalıştığı hâlde yoksul kalmayı
– Okuduğu hâlde işsiz kalmayı
– Suçluların korunup, itiraz edenlerin cezalandırılmasını
– Liyakatin değil sadakatin ölçü olmasını

Bu durum sosyolojik olarak bir toplumsal öğrenilmiş çaresizlik hâlidir. İnsan, ne yaparsa yapsın bir şeyin değişmeyeceğine inandığında, zihinsel olarak teslim olur. İşte tam bu noktada yönetim, baskıya bile gerek duymaz. Çünkü birey kendi kendini denetler, kendi umudunu törpüler, kendi itirazını bastırır.

Bu toplum artık mutsuz değildir sadece; umutsuzluğunu savunur hâle gelmiştir.

“Beterin beteri var” cümlesi bir teselli değil, bir ideolojiye dönüşmüştür.
“Şükür” kelimesi bir erdem değil, bir susturucu olmuştur.

Bu dönemin ironisi şuradadır: Hiç bu kadar çok konuşulup, bu kadar az şey söylenmemiştir. Ekranlar doludur, meydanlar gürültülüdür, kelimeler havada uçuşur; fakat hakikat sessizdir. Çünkü hakikat konuştuğunda, dekor yıkılır.

İşte bu yüzden eleştiri ya hainliktir ya nankörlük.
İşte bu yüzden soru soran, düzen bozan sayılır.

Bu anlayış, eleştiriyi düşmanlıkla eşitleyerek kendini korur. Oysa eleştiri yoksa toplum çürür. Bu çürüme sessiz olur; çünkü kimse kokuyu tarif edecek kelimeyi bulamaz.

Dehlizin İlk Kapısı

Bu çeyrek yüzyılın toplumu, bir dehlize sokulmuştur. Bu dehlizin ilk kapısı dildir. Gerçeklik bozulmuş, anlamlar yer değiştirmiş, kelimeler ahlaki yükünü kaybetmiştir. İnsanlar artık “neden” sormaz, sadece “nasıl katlanırım” diye düşünür.

Bu bir çöküş değildir yalnızca; insanın kendi hayatına yabancılaşmasıdır.

Ve bu yabancılaşma, ne bir günde olur ne de bir kararla. Uzun süre anlatılarak, tekrar edilerek, alıştırılarak olur. İnsanlar bir sabah uyanıp cehennemde olduklarını fark etmezler; çünkü cehennem onlara yıllarca “konfor” diye anlatılmıştır.

Erol Kekeç/19.12.2025/Sancaktepe/İST

14 Aralık 2025 Pazar

Vergi mi Bedel mi İnsanın Vicdanına Seslenen Çağrı

 

Vergi, en yalın anlamıyla, bir hizmetin karşılığıdır. İnsanların canını, malını, onurunu, geleceğini korumak; yaşamı kolaylaştırmak; ortak hayatı adil, güvenli ve sürdürülebilir kılmak için toplanan bir bedeldir. Vergi, bir toplumda güven duygusunun maddi ifadesidir. Devlet ile insan arasındaki sözleşmenin somut karşılığıdır.

Ama bizde vergi denildiğinde, çoğu zaman bu anlamın karşılığıyla değil; kanun kılıfına sokulmuş bir soygunun resmî adıyla karşılaşılır. Yasalaştırılmış, meşrulaştırılmış, sorgulanamaz hâle getirilmiş bir yük olarak iner insanların omuzlarına. Hizmetle bağını yitirmiş, adaletle arasına duvarlar örülmüş bir tahsilat düzenine dönüşür.

Bir yerde para cezaları artıyorsa, orada sorun çözülmek istenmiyor demektir. Çünkü gerçekten çözmek isteyen bir akıl, cezayı gelir kapısı değil, caydırıcılık aracı olarak görür. Eğer bir olumsuzluk ortadan kaldırılmak isteniyorsa, yaptırım insanı korkutarak değil, davranışı terk ettirerek işler. Zamanla o doğru davranış bir zorunluluk değil, bir kültür; bir dayatma değil, bir yaşam tarzı hâline gelir.

Ama eğer ceza, bütçenin açıklarını kapatmanın, israfı finanse etmenin, yanlış yönetimin bedelini halka ödettirmenin yolu hâline gelmişse; orada amaç düzen kurmak değil, düzeni sürdürme bahanesiyle insanı sömürmektir.

İnsana insan gibi yaşayacağı ortamı sunmayan hiçbir anlayış, insanlardan topladığı parayı meşru kılamaz. Can güvenliğini sağlamayan, mal güvenliğini koruyamayan, nesli emniyete alamayan, çalışma hayatında adaleti ve niteliği yükseltemeyen, yeni imkânlar ve kamusal tesisler için gerçek altyapılar kuramayan bir yapı; ne kadar kanun çıkarırsa çıkarsın, ne kadar resmî dil kullanırsa kullansın, topladığı parayı haklı kılamaz.

Oysa gerçekten toplumsal huzura yürüyen bir devlette; insanın hayatını kolaylaştıran, geleceğini güvence altına alan, eşitliği ve adaleti güçlendiren her adımda; o ülkede yaşayan insanların devlete destek olması en tabii görev ve sorumluluktur. Çünkü orada alınan para, insanın hayatına geri döner. Orada vergi, bir yük değil; ortak bir emektir.

Ancak bir devlet; kamu kurumlarını eşe, dosta, akrabaya, paydaşa, cemaat ve sadakat ehline paylaştırıyorsa; liyakati değil bağlılığı ölçü alıyorsa; bu kadroların maaşlarını ödeyebilmek için milletin sırtındaki yükü her geçen gün artırıyorsa ve kendi israfının bedelini topluma ödetiyorsa; ortada artık bir devlet düzeninden değil, örgütlü bir soygun sisteminden söz edilir.

Bu düzenin adı ne olursa olsun, özü değişmez.

Beyaz adamın, siyahilerin topraklarına girdiğinde yaptığını hatırlayalım:
Bir çocuğun annesini, babasını, dedesini öldürür; mallarına el koyar. Sonra ellerindeki kanı temizlemek için o çocuğa seslenir:
“Ey çocuk, bir ibrik su getir de ellerimi yıkayayım; bir havlu getir de kurulayım.”

Cinayetin üstünü temizlikle, yağmanın üstünü merhametle, zulmün üstünü düzen söylemiyle örtmeye çalışan her sistem; aynı yolun yolcusudur. Değişen sadece dil, yöntem ve zamanın dekorudur.

İnsanlık düzeni adına konuşan ama özü itibarıyla soygun üzerine kurulu olan bütün yapılar, yeryüzünden silinmelidir. Çünkü bu düzenler, insanı yaşatmak için değil; insan üzerinden yaşamak için vardır.

Ve bunun yolu, soyulanların gerçekten soyulduklarına inanmasından başlar. İnsanlar yaşadıklarının kader değil, düzenlenmiş bir adaletsizlik olduğunu fark ettiğinde; işte o zaman dişliler durmaya başlar.

Artık yeter.
Tüm insanlık, bu yeryüzü cenderesinin dişlileri arasında öğütülen birer yem olmaktan çıkmalıdır.
İnsan, insanca yaşamak ister.
Ve bu istek, ne aşırıdır ne de suçtur.
Bu, insan olmanın en yalın, en haklı talebidir.

Erol Kekeç/13.12.2025/Sancaktepe/İst

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!