20 Kasım 2025 Perşembe

İftarda Kolbastı

 

Toplumsal Cinnetin Eşiğinde Bir Memleket Analizi

Güneşi kovalıyorum sanıyorum; meğer o beni adım adım takip ediyormuş. İnsan bazen öyle bir ruh hâline bürünür ki, neyi kovaladığını, neden kaçtığını, asıl tehlikenin nereden geldiğini ayırt edemez. Ben de Güneş’le böyle bir oyunun içindeyim işte. Nereye gitsem o benden önce beliriyor, sanki yüzüme tutulan bir projektör gibi, saklanacak yer bırakmıyor. Biliyorum, aranızdan “Bu ne biçim söz böyle?” diye soracaklar çıkacak. Ama samimi olayım, ben de Temel gibi içimden geçenleri karşımda biri varmış gibi söylerim; kimi zaman severek, kimi zaman küfrederek. Yoksa insan kendi kendine konuşurken yakalanınca hemen “deli” damgasını yapıştırıyorlar. Ben de kendi yöntemimle hem aklımı hem kalbimi idare etmeye çalışıyorum; siz nasıl anlamak istiyorsanız öyle anlayın, ama ben bildiğimi okumaya devam edeceğim.

Bilirsiniz: “Bir ülkede cisimlerin gölgeleri boyundan uzunsa, orada güneşin batışı yakındır.” Benim de derdim tam olarak bu. Çünkü bu topraklarda gölgeler uzuyor, uzadıkça insanın yüreğine bir karanlık çöküyor. Ben “Güneşi mi kovalıyorum, o mu beni kovalıyor?” diye lafa girip meseleyi yumuşatarak anlatayım istedim; bir anda korkutmayayım diye. Çünkü toplum öyle bir noktaya getirildi ki, nefes alamaz hâle gelen insanların üzerine bir de “Hazırlıklı olun, çok kötü günler geliyor” diye bas bas bağıranlar oldu. Ben ise o boğucu hâli biraz yumuşatmak istedim. Zira bu memlekette neye alışmadık ki; buna da alışacağız elbet.

Toplumun Bunalım Eşiği, Bireysel cinnetten Toplumsal Cinnete

Bugün bir insanın cinnet geçirmesi vakayı adiyeden oldu. Çünkü herkes diken üstünde. Öfke birkaç saniyede infilak etmeye hazır bir bomba gibi. Sokağa çıksan kavga, trafikte öfke, markette itiş kakış, evde gerilim... Evinde huzur bulamayan, sokakta nefes alamayan insanların ruhu bir çelik tel gibi gergin. Bir şehrin tek bir kişiye ait sinir sistemi olsaydı, emin olun ki ambulansla psikiyatri servisine çoktan kaldırılmış olurdu.

Toplumun ruh sağlığı diye bir şey var idi; şimdi o bile lüks hale geldi.

Eskiden cinnet bireyseldi; bir kişinin psikolojisi bozulurdu, bir kişi patlardı. Bugün ise tablo değişti: Toplumsal cinnet ortamı ağır ağır mayalanmış durumda. Herkes öfkeli, herkes huzursuz, herkes aynı anda patlamaya hazır. Ekonomik bunalım, adaletsizlik hissi, güvensizlik duygusu, gelecek kaygısı, huzurun yok oluşu… Bunların birleşimi öyle bir “ortak ruh hâli” oluşturdu ki, artık mesele tek tek bireylerin patlaması değil; toplumun bütününde bir kolektif infilak riskinin dolaşmasıdır.

Gölge uzuyor… Bu gölge sadece siyaset üstüne düşmüyor; insanın ruhunun üzerine de düşüyor.

“Afifikon"Değil"Görülen gerçeğin Afakı 

Afaki konuştuğumu sananlar olabilir. Konuşacağım. Çünkü afakta var olanı söylemek yürek ister. Bazıları telsiz bozulmuş gibi gerçeği duymaz, bazıları da duymak istemez. Oysa ben gaybı bildiğimden değil; dünyada olup biteni takip edip insan ruhunun nereye doğru kaydığını sezdiğimden söylüyorum.

“Kısa kes, aydın havası olsun” diyeceksiniz belki. Ama biz bu topraklarda aydın havası da oynadık, zeybek de, horon da. Ne oynadıysak kimse görmedi; kimsenin umurunda olmadı. Şimdi ise korkarım ki bir millet olarak topluca kolbastıya doğru gidiyoruz. Ama öyle bir kolbastı ki, Giresun sahiplenemez, Trabzon üstlenemez. Çünkü bu kolbastı neşenin değil cinnetin oyunu olacak. Patlamaya hazır bir sinir sistemiyle oynanan bir oyun…

Bir millet cinnet geçirirse, hiçbir şehir o oyuna sahip çıkamaz.

İftar Sofraları ve Sakak Gösterisine dönüşen şatafat 

Ramazan ayı… Dinin özü olan sadelik, mütevazılık ve paylaşmanın yerini gösteriş aldı. Kimi belediyeler sanki bir yarıştaymış gibi sofraları caddelere, pazarlara kurdu. “Senin sokak mı kalabalık, benim cadde mi?” yarışına dönmüş bir iftar kültürü… İnsanların cebindeki son parayla çocuklarına bir ayakkabı alıp alamayacağını düşündüğü günlerde, birileri piramit gibi yükselen servet kulelerini daha yukarıya taşımayı dert eder oldu.

Evet, bu gösteri Guinness rekorlar kitabına girer ama insanların kalbine giremez.

Kalbinde huzur olmayan toplumda iftar bile insanı birleştirmez; sadece ayrıştırır.
Yine kolbastı metaforu işte:
Bu gidişle ülkenin her mahallesinde kendi ritmiyle patlayan sinirlerin dansını izleyeceğiz.

Matadorlar Boğalar ve Geleceğin kara perdesi 

Dış politikada öyle bir oyun oynanıyor ki, insan hangi rolün bize ait olduğunu anlamakta güçlük çekiyor. Matador muyuz? Boğa mıyız? Yoksa boğa bakıcısı mı? Herkes bize övgüler düzüyor: “Tarih boyunca galibiz, NATO’nun en güçlü ordularından biriyiz, falan filan…” Bu övgüler insanın kulağına sürur verir belki ama akılla bağdaşmaz.

Zira boğanın boynuzu matadoru çenesinin altından takıp havaya kaldırdığında gerçek ortaya çıkar.
İşte o anda “menajerimiz” dediğimiz güçler yan çizip “Ben parayı boğaya oynamıştım” derse şaşırmayın.

Dünya siyasetinde kurdun açlığı, tilkinin kurnazlığı, kartalın gölgesi vardır; safiyet yoktur.

Biz ise çoğu zaman arenaya alkışla girip cenazeyle çıkıyoruz.

Körleşen Toplumsal Basiret 

Toplumun gözü karardı. Basiret dediğimiz şey ya kayboldu ya da bilinçli olarak köreltildi. Artık insanlar doğruyu görse bile yorumlayamıyor. Çünkü sürekli kriz yaşayan bir toplumda düşünme yetisi bile yorulur. Sürekli kaygı bombardımanı altında olan birey artık sağlıklı karar veremez. Sonuç: Kolektif bilinç bulanması.

O yüzden batıya mı gidiyoruz, doğuya mı dönüyoruz, matador mu olduk, boğa mı olduk, yoksa arenada izleyici mi kaldık anlayamıyoruz.

Sahte Menajerler ve Çöldeki İftar Tuzağı 

İnsan aç kalınca doğruyu göremez. Yorgun düşünce güveni yanlış yere teslim eder. Çölde iftar saatini beklerken bize yaklaşan o “menajer” gibi…
Ağzı ballı, gönlü tilki yüreğiyle dolu…

“Size sofra hazırladım, siz benim için çok değerlisiniz” diyenlerin çoğu, sofranın tam ortasına bombayı yerleştirenlerdir. Siyasette, ekonomide, dış ilişkilerde fark etmez; bu her yerde geçerlidir.

Toplumun ruh hâli de tam böyle işte:
Aç, yorgun, bunalmış, bir lokma huzura muhtaç…
Bu hâlde olan topluma bir bomba patlasa paramparça olacak. Çünkü zaten içten içe bölünmüş, sinirleri lime lime olmuş, zihni yorgun düşmüş bir millet var.

İşte toplumsal cinnet dediğimiz şey de burada başlıyor.

Tilki ve Kurt hikayesi-Bugünün Aynası 

Tilki tuzağı görür, kurt görmez. Tilki oruçluyum der, kurt inanır.
But patlayınca tilki “Top atıldı, şimdi iftar ediyorum” diyerek kurnazlığını konuşturur.
Bugün Ortadoğu, Kuzey Afrika, dünya politikası tamamen bu hikâyenin geniş ölçekli versiyonudur.

Biz ise çoğu zaman yaralı kurt gibi savruluyoruz.

Toplumsal Cinnetin kıyısındaki Gemi 

Afakta gördüğüm manzara bundan ibaret:

Bir milletin sinir sistemi kopmanın eşiğinde.
Gölgeler uzuyor.
Güneş batıya doğru sallanıyor.
İnsanların ruhu çıplak, sabır payı erimiş, toplum kolektif bir patlamanın kıyısında.

Bunun nedeni sadece ekonomi değil; sadece siyaset değil; sadece küresel güç oyunları değil.
Hepsi birden.

Toplumsal cinnet böyle birikiyor işte.
Ve ben sadece güneşi kovalamıyorum; gölgeleri de izliyorum...

Erol Kekeç

YIL:26.08.2011 SAAT:16.35-17.20 

ÇENGELKÖY/İST 

NOT:ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA’DA TÜRKİYE GEMİSİNDE BİR YOLCULUK....

19 Kasım 2025 Çarşamba

Sorgulayıcı Beyin ve Etki ajan

Bir ülkenin kaderi, bazen tek bir göstergede, tek bir soruda ya da tek bir tercihte kristalleşir. Bugün Türkiye’de yaşananlar da tam olarak böyle bir kristalleşmedir. Döviz kuru tırmanırken, enflasyonun ağırlığı toplumun omurgasını zorlayacak bir noktaya geldiğinde, gençliğin ufku bir sis perdesinin ardına itilmişse ve aile kurumu, sosyal yapının temel taşı olması gerekirken, artık birer kırılgan kabuğa dönüşmüşse, ortada sadece ekonomik bir sorun değil; derin, yapısal ve siyasal bir kırılma vardır.

Bu kırılmanın adını koymak, bir suçlama değil, bir vatanseverlik görevidir.

Bugün bu ülkede, devlet yönetiminin yirmi yılı aşkın ekonomi pratiği sürekli “zarar” üretiyorsa, bütçenin kara deliklerinde kaybolan kalemler bir türlü şeffaflaşmıyorsa, özelleştirme adıyla halkın ortak varlıkları birer birer el değiştiriyor ve bu süreçte toplumsal refah bir adım ileri gitmek yerine sürekli geriye çekiliyorsa, birilerinin çıkıp şu soruları sorması kaçınılmazdır:

Bu tablo bir yetersizliğin mi, bir tercihin mi ürünüdür?
Bu yönelim bir yönetim hatası mı, yoksa geleceği ipotek altına alan stratejik bir tasarım mı?
Ve daha önemlisi: Bütün bu süreçte toplumdan talep edilen, itaat mi yoksa körlük müdür?

Şimdi “etki ajanlığı” gibi muğlak ve siyasal tartışmayı bastırmaya müsait bir kavramın yasa kisvesi altında dolaşıma sokulması, bu soruları ortadan kaldırmaz; sadece soruların meşruiyetini daha görünür hale getirir. Çünkü bir yönetim, eleştiriye karşı şeffaflıkla değil de belirsiz kavramlarla donatılmış bir cezalandırma mekanizmasıyla karşılık vermeye yöneliyorsa, orada artık güven biter; korkunun gölgesi işlemeye başlar.

Ekonomideki çöküşü dile getirmek, enflasyonun ağırlığını tarif etmek, gençliğin geleceksizliğini anlatmak, özelleştirmelerin sonuçlarını sorgulamak, kamu gelirlerinin akıbetini öğrenmek istemek… Bunlar birer suç olamaz. Bunlar, bir toplumun kendini savunma refleksidir. Çünkü hakikat, hiçbir iktidarın imtiyazı değildir; hakikat, toplumun ortak mülküdür.

Eğer bir ülkede, bu hakikati dillendirmek “tehlikeli” kategorisine alınmak isteniyorsa, tehlikeli olan söz değil; o sözün hedef aldığı gerçekliktir.

Bu nedenle herkes şunu bilmelidir: Toplumsal eleştiri, vatan hainliği değil, vatanın sigortasıdır.
Soru sormak tehdidi değil, çürümeyi önler.
Şeffaflık talebi ihaneti değil, sadakati gösterir.
Ve unutulmamalıdır ki, güçlü devlet eleştiriden değil, eleştirisizliğin çoraklığından doğan otomatizmden korkar.

Bugün bu ülkede farklı seslere “gerek yok” diyen zihniyet, aslında kendi sesine tahammül edemeyen bir yönetim modelinin yansımasıdır. Çünkü biliyorlar: Gerçek çok seslidir. Çürüme ise sessizlikte büyür.

Dolayısıyla bu toplumun her bir yurttaşı adına söylenecek söz basittir ve kesindir:

Bu ülkenin sorularını yasalarla susturamazsınız.
Gerçeğin yürüyüşünü kavramlarla zincire vuramazsınız.
Toplumun adalet arayışını hiçbir siyasal kurguyla durduramazsınız.

Bu ülke, kör itaatle değil; açık gözle, açık sözle ve açık hesapla geleceğe taşınır.

Meydan okuma budur.
Geri kalan, sadece tarihin değerlendirme yetkisidir.

Erol Kekeç/15.11.2025/Sancaktepe/İST

14 Kasım 2025 Cuma

Ovada Büyüyen Merhamet

 Artık Yusuf’un yürüyüşleri iyice ağırlaşmıştı.

Ayaklarının altında ezilen her taş, sanki bir zamanın hatırasını söyler gibiydi. Ama o bu sesleri yorgunluk olarak değil, yaşamın devam ettiğine dair bir işaret olarak görüyordu.

Ovada geçen her gün, onun için hem bir sınav hem de bir dua hâline gelmişti.

Bir sabah erkenden, ufukta ince bir sis tabakası belirdi.

Sürü sessizdi; otlar nemliydi, gökyüzü gri bir sessizliğe bürünmüştü.

Yusuf, elindeki bastonla otların arasından ilerlerken aniden bir kuşun kanat sesini duydu. Başını kaldırdığında gökyüzünde bir turna sürüsü gördü.

Göç eden kuşların düzenli hareketini izlerken kalbinde bir sıcaklık hissetti.

“Bak,” dedi kendi kendine, “onlar da birbirine emanettir. En önde giden yorulunca, diğeri onun yerini alır.

İşte merhamet, bazen sadece bir adım geride durmaktır.”

 

Yusuf bu sözleri söylerken geçmişteki bazı yüzleri hatırladı:

Bir zamanlar ona haksızlık eden köylüleri, alay eden gençleri, hatta sırt çevirmiş eski dostlarını...

Bir an kalbinden hafif bir sızı geçti, ama bu sızı öfke değil, bir tür anlayıştı.

Çünkü artık biliyordu: İnsan kötülük yaptığında aslında kendine uzaklaşır.

Ve Yusuf kimseye uzak kalmak istemiyordu.

 

Öğle vakti ovada küçük bir çoban grubu belirdi.

Yusuf’un yıllar önce sürüsünü otlattığı bölgeye yaklaşmışlardı.

İçlerinden biri, genç bir delikanlı, Yusuf’a doğru yürüdü.

“Selam dede,” dedi saygıyla, “Biz senin keçilerinin otladığı yere geldik. Burada kalabilir miyiz?”

Yusuf gülümsedi.

“Toprak benim değil, evladım. Ben sadece emanetçisiyim. Dilediğiniz gibi kalın, yeter ki incitmeyin.”

Genç şaşırdı.

“Emanetçi mi? Kimin emaneti?”

Yusuf bastonunu toprağa sapladı.

“Her şeyin sahibine. Biz sadece bir süreliğine misafiriz.”

 

Gençler Yusuf’un bu sözlerini anlamakta zorlandılar ama içlerinden biri, “Bu ihtiyarın içinde bir bilgelik var,” dedi.

O gece hepsi birlikte ateş yaktılar.

Gökyüzü yıldızlarla doluydu; Yusuf ellerini ateşe uzatıp ısınırken, gençlerden biri sordu:

“Dede, bu kadar yalnız yaşamak zor değil mi?”

Yusuf, yüzünde yumuşak bir tebessümle cevap verdi:

“Yalnızlık, insanın kendini tanıdığı yerdir.

Birlikteyken iyilik yapmak kolaydır, ama yalnızken merhamet göstermek asıl imtihandır.”

Gençler sessizleşti.

Ateşin çıtırtıları arasında Yusuf’un sözleri içlerine işlemişti.

Bir süre sonra biri, “Peki sen hiç kızmadın mı insanlara?” diye sordu.

Yusuf başını salladı.

“Kızdım evladım. Hem de çok. Ama sonra fark ettim ki, kızmak sadece içini karartıyor.

İnsan affetmeyi öğrenmezse, kendi içine mahkûm olur.

Affetmek unutmak değildir, yeniden sevebilmektir.”

 

O gece Yusuf ateşin başında uzun süre oturdu.

Rüzgârın yönü değişmiş, uzaktan köyün köpeklerinin havlaması duyuluyordu.

Ovada bir sükûnet vardı; sanki her şey kendi yerini bulmuş gibiydi.

Yusuf içinden sessizce dua etti:

“Beni yanlış anlayanları da bağışla Rabbim. Çünkü onlar bilmediklerinden yaptılar.”

 

Sabah olduğunda gençler çoktan sürülerini toplamıştı.

Yusuf vedalaşırken içlerinden biri cebinden küçük bir ekmek parçası çıkarıp ona uzattı.

“Bu bizden, sana minnetimizdir,” dedi.

Yusuf gülümseyerek aldı, ekmeği ikiye böldü ve yarısını onlara geri verdi.

“Bölüşmeden bereket olmaz,” dedi.

“Her paylaşılan lokma, kalbi biraz daha yumuşatır.”

 

Gençler uzaklaştıktan sonra Yusuf ekmeğin kalan parçasını avuçlarına aldı, toprağa doğru eğildi.

“Bu da senden gelenlere,” diyerek ekmeği ikiye kırdı ve bir parçasını karıncalara bıraktı.

“Rızkın adaleti böyle olur,” diye mırıldandı.

 

Ovada güneş yükselirken Yusuf bir taşın üzerine oturdu.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu, başını göğe kaldırdı.

“Rabbim,” dedi, “bana güç değil, yumuşak bir kalp ver. Çünkü sertlik insanı korur ama ayırır; yumuşaklık ise birleştirir.”

 

O an bir kuş gelip yakındaki dala kondu.

Yusuf’un dudaklarında bir tebessüm belirdi.

Kuşun cıvıltısında bir huzur, bir kabul vardı.

Artık Yusuf, ovadaki her sesin bir dua olduğuna inanıyordu.

Ve içinden geçirdi:

“Belki de insanın en büyük mirası, ardında bıraktığı merhamettir.”


Erol Kekeç/10.08.2025/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!