Bu Blogda Ara

31 Ağustos 2025 Pazar

Allah’ın Vaadi İnsanların Gafleti

 


 Gazze ve Yemen’in Aynasında Hakikati Görmek

Kur’an-ı Kerim’in Rum Suresi 6-7. ayetlerinde şöyle buyruluyor:

“Allah, onlara zafer konusunda bir vaadde bulunmuştur. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler.”

Bu ayetler, tarihin her döneminde müminlerin yaşadığı imtihanların özünü ortaya koyar. İnsanların çoğu zaferi yalnızca görünürde arar; orduların büyüklüğünde, teknolojilerin üstünlüğünde, ekonomik güçte… Oysa Allah, zaferi iman edenlere, sabredenlere ve hakikatten taviz vermeyenlere vaat etmiştir.

Zaferin Ölçüsü, İnsanların ve Allah’ın Ölçüsü

Modern dünya zaferi sayılarla tanımlar. Silah gücü, stratejik üstünlük, şehirleri işgal etmek, toprak kazanmak… Bunlar dışarıdan bakıldığında bir güç göstergesi gibi görünür. Fakat ayetin uyardığı gibi bu, dünya hayatının sadece “zahiridir.” İnsanların çoğu, bu dış yüzle yetinir; ahireti, Allah’ın ölçüsünü ve hakiki zaferin mahiyetini unuturlar.

Oysa Allah’ın katında zafer, kalpteki imanla ölçülür. Bir mümin için zafer, zulme boyun eğmemek, hakikatten taviz vermemek, sabırla direnmek ve şehadetle ebedi hayata doğmaktır. Bu hakikati bilmeyenler, Gazze’de yıkılan evleri, Yemen’de açlıktan ölen çocukları sadece “kayıp” gibi görür. Ama hakikati görenler, bu kayıpların aslında Allah katında kazanılmış büyük birer zafer olduğunu bilir.

Gazze; İman ile Zulmün Çatışma Noktası

Bugün Gazze, dünyanın gözleri önünde bir imtihan coğrafyasıdır. Her gün tonlarca bomba yağdırılıyor, şehirler yok ediliyor, çocuklar ve kadınlar hedef alınıyor. Dışarıdan bakıldığında bu tablo, mutlak bir yenilgi gibi görünüyor. Ama Kur’an’ın ifadesiyle bu, sadece “dış yüz ”dür.

Gazze’nin elinde tank yok, uçak yok, modern ordular yok. Ama onların elinde çok daha güçlü bir şey var: Allah’a iman ve O’nun vaadine güven. Bir çocuk, eline aldığı taşla tankların karşısına dikildiğinde, bu ayetin en canlı tefsiri oluyor. Çünkü o biliyor ki, ölüm sanılan şey aslında ebedi bir hayatın başlangıcıdır.

Zalimlerin gözünde Gazze bir “kaybedilmiş toprak” olabilir. Ama Allah katında Gazze, sabrın, imanın ve şehadetin mekânıdır. Orada her gün toprağa düşen bir can, aslında göğe yükselen bir zaferdir. Bu hakikati göremeyenler, zaferi sadece askeri üstünlükte arayanlardır. Oysa Allah’ın vaadi, iman edenlerin yanındadır.

Yemen, Açlık ve Yalnızlık İçinde Bir Direniş

Yemen de Gazze gibi ümmetin vicdanını sınayan bir başka aynadır. Tarihi boyunca medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu ülke, bugün açlık, kuşatma ve yalnızlıkla sınanıyor. Çocuklar açlıktan ölürken, ilaçlar ulaştırılamazken, dünya bu felaketi görmezden geliyor.

Ama Yemen halkı, bütün bu yokluğa rağmen dimdik ayakta duruyor. Dahası, Gazze’nin yanında saf tutarak “Biz de bu davanın yanındayız” diyor. Onların bu duruşu, Allah’ın vaadine olan güvenlerinin en açık göstergesi.

Yemen, ümmetin içine düştüğü gafleti de yüzlere çarpıyor. Zenginlik içinde sessiz kalan devletler, stratejik dengeler uğruna zulmün yanında duran yöneticiler, dünya hayatının sadece dış yönüne takılıp kalmış durumda. Ama Yemen, açlıkla boğuşurken bile şunu haykırıyor: “Allah bizimle beraberdir. Biz yalnız değiliz.”

Dünya Hayatının Zahirine Takılıp Kalanlar

Bugünün insanı, bilgide ilerlediğini, teknolojiyle her şeyi çözdüğünü sanıyor. Ama bütün bu ilerleme, sadece “dış yüz ”dür. Asıl mesele olan ahiret, Allah’ın vaadi, zulmün ve adaletin hesabı ise göz ardı ediliyor.

Televizyon ekranlarında Gazze’deki bombalamaları, Yemen’deki açlığı “istatistik” olarak görenler, aslında Kur’an’ın işaret ettiği gafleti yaşıyor. Onlar rakamları görüyor ama hakikati görmüyor. Onlar şehadeti ölüm zannediyor, zaferi tanklarla ölçüyor.

Oysa Allah’ın vaadi çok açıktır: Zulüm kalıcı olamaz, iman edenler kaybetmez. İnsanların çoğu bunu bilmez; çünkü onlar sadece dünyaya bakar. Ama iman edenler bilir ki, Allah’ın sözü haktır, O’nun vaadi şaşmaz.

Hakiki Zaferin Sırrı

Kur’an’ın öğrettiği hakikate göre zafer, üç temel unsura dayanır:

  1. İman: Müminin en büyük gücü, Allah’a olan bağlılığıdır.

  2. Sabır: Zulme, açlığa, kuşatmaya rağmen direnmek, Allah’ın yardımını celbeder.

  3. Şehadet: Dünyada kayıp gibi görünen ölüm, Allah katında ebedi bir hayatın başlangıcıdır.

İşte bu üç unsur, Gazze’de ve Yemen’de ete kemiğe bürünüyor. Zalimler, ordularıyla dünyayı titretiyor olabilir. Ama onların gücü fani; imanla verilen bir direniş ise baki.

Hakikatle Yüzleşme ve Çağrı

Rum Suresi’nin bu ayetleri, sadece bir tarihsel olayın değil, bugünün mücadelesinin de tefsiridir. Gazze’de bombaların gölgesinde taş atan çocuk, Yemen’de açlığa sabreden anne, Allah’ın vaadinin yaşayan şahitleridir.

O halde bize düşen, gafleti terk etmek, sadece dünya hayatının dış yüzüne takılıp kalmamak, Allah’ın vaadine güvenmek ve mazlumların yanında saf tutmaktır. Çünkü Kur’an’ın apaçık ilan ettiği gibi:

“Allah vaadinden dönmez.”

Zalimler bugün güçlü görünebilir, ama onların gücü geçicidir. Mazlumlar ise yalnız görünebilir, ama onların yanında Allah vardır. Ve Allah’ın yanında olanlar asla kaybetmez.

Bahadır Hataylı/23.08.2025/Sancaktepe/İST

30 Ağustos 2025 Cumartesi

Köyden Kente Göçün Bedeli Kapitalizmin Tüketici Kullarını Yaratma Projesi


Doğal mı, Zorlamalı mı?

Toplumların kırdan kente göç etmesi, yüzeysel bir bakışla, modernleşmenin doğal bir evresi gibi anlatılır. Sanki insanlık tarihi baştan sona doğru bir çizgi izliyormuş gibi: köy → kasaba → şehir → metropol. Oysa bu anlatı, “doğal” bir süreç gibi gösterilen planlı bir mühendisliktir.

Özellikle 20. yüzyılda devletlerin, küresel güçlerin ve kapitalist sermayenin yönlendirmesiyle kırsal yaşamın cazibesi sistematik biçimde yok edilmiş; köy hayatı “ilkel”, şehir hayatı “çağdaş” olarak kurgulanmıştır. Böylece köylü, kendi emeğinin ve üretiminin efendisi olmaktan çıkarılıp, kentin fabrikalarında veya pazarlarında hazır tüketici hâline getirilmiştir.

Bugün Türkiye’de kırsal nüfus %5 seviyesine kadar gerilemiş durumda. Bu yalnızca bir istatistik değildir; bu, aynı zamanda toplumun üretim damarlarının kesilmesi, değerlerinin budanması ve emeğin itibarsızlaştırılması demektir.

Kırsalın Bitirilmesi, Bir Medeniyet Kırılması

Kırsal, sadece tarım yapılan bir mekân değildir. Kırsal, aynı zamanda:

  • Emeğin somut karşılık bulduğu, alın terinin görüldüğü yaşam alanıdır.

  • Toplumsal değerlerin, dayanışmanın ve paylaşımın kök saldığı yerdir.

  • İnsanın doğayla uyumlu varoluşunu sürdürebildiği mekândır.

Köy yaşamında, üretim ile tüketim arasındaki mesafe kısadır. İnsan, ektiğini biçer, biçtiğini yer. Emek ile kazanç arasında doğrudan bağ vardır. Bu bağ, insanı hem çalışmaya hem de kanaatkârlığa sevk eder.

Fakat kente göç ettirilen insan, bu bağı kaybeder. Emek ile tüketim arasına kapitalist zincirler girer. İnsan, artık kendi üretiminin değil, başkasının üretiminin tüketicisidir. Böylece özgür köylü, bağımlı kent sakinine dönüşür.

Göçün Planlı Zorlamaları

Bu göç, yalnızca “şehirlerin cazibesi” nedeniyle gerçekleşmedi. Devletler ve küresel sistemler, köyü bilerek itibarsızlaştırdı. Bunun yolları şunlardı:

  1. Tarımın sistematik olarak bitirilmesi.
    Köylünün emeği değersizleştirildi. Mazot pahalılaştırıldı, gübre ithale bağlandı, tarım ürünleri ithalatla rekabet edemez hâle getirildi. Böylece çiftçi toprağını terk etmek zorunda bırakıldı.

  2. Eğitim yoluyla köyün küçümsenmesi.
    Okul kitapları ve şehir merkezli ideoloji, köyü “gerilik”, şehri “ilerilik” olarak kodladı. Köyden çıkan çocuklara, köylerini unutmaları telkin edildi.

  3. Altyapı ve hizmet eksikliği.
    Sağlık, ulaşım, eğitim ve kültürel hizmetler kırsala götürülmedi. İnsanlar, bu eksiklik nedeniyle mecburen şehre taşındı.

  4. Medyanın kurgusu.
    Televizyon ve reklamlar sürekli olarak şehir hayatını “parlak”, köy hayatını ise “kara cahillik” olarak gösterdi.

Böylece göç, bir “doğal süreç” değil, zorunlu bir kaçış hâline getirildi.

Göçün Bedeli, Toplumsal İfsat

Kırsal nüfus azaldıkça, toplumun değer dengesi bozuldu. Köyden şehre göç eden milyonlarca insan, sadece mekân değiştirmedi; yaşam tarzı, ahlakı, üretim-tüketim dengesi de değişti.

  • Emeksiz kazanma arzusu arttı.
    Köyde emek kutsaldı; saban tarlayı sürmeden, ürün çıkmazdı. Şehirde ise kısa yoldan kazanç, torpil, rant, spekülasyon, borsa, faiz normalleşti.

  • Maksimum haz, minimum emek anlayışı kökleşti.
    Kapitalizmin “haz kültürü” köylünün kanaatkâr yaşamını yuttu. İnsanlar artık “az çalış, çok tüket” mantığıyla yaşamaya başladılar.

  • Toplumsal dayanışma çöktü.
    Köyde komşunun açlığı, diğer komşunun derdiydi. Kentte ise insanlar apartmanlarda birbirini tanımadan yaşar hâle geldi. Yalnızlık ve yabancılaşma arttı.

  • Üretim kolları budandı.
    Tarım, hayvancılık, el sanatları, yerel üretim… Hepsi köreltildi. İnsanlar fabrikaların ve süpermarketlerin bağımlı tüketicileri hâline geldi.

Sonuç: Toplum, kendi kendine yetebilen bir üretici olmaktan çıkarılıp, küresel kapitalizmin istikrarlı tüketicisi hâline dönüştürüldü.

Kapitalizmin Abonman Vatandaşı

Bugün şehirlerde yaşayan milyonlarca insan, aslında kapitalizmin “abonmanıdır."

  • Her ay kira öder.

  • Elektrik, su, doğalgaz faturalarıyla sisteme bağlıdır.

  • Marketten aldığı her şey, küresel şirketlerin ürünüdür.

  • Kredi kartı borcu, tüketim alışkanlığına zincir vurmuştur.

Köylü kendi suyunu içebilir, kendi ekmeğini pişirebilir, kendi domatesini yetiştirebilirdi. Ama şehirli tüketici, sisteme bağımlı hâle gelmiştir. Bu bağımlılık, kapitalizmin en büyük başarısıdır.

Doğal Dönüşüm mü, Planlı Tasfiye mi?

Evet, insanlık tarihinin her döneminde şehirleşme olmuştur. Ancak bugün yaşadığımız şey “doğal bir evrim” değil, zorlamayla yürütülen bir toplumsal mühendisliktir.

Örneğin, Avrupa’nın köylü nüfusu sanayi devriminde hızlıca azaldı. Ama bu süreç milyonlarca yoksulun sefalet içinde yaşamasına, kölelik benzeri çalışma koşullarına, çocuk işçiliğine yol açtı. Bugün de benzer şekilde, Ortadoğu’dan Afrika’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar köylüler yerlerinden edilmekte, mega kentlerin kenar mahallelerinde “ucuz işgücü ve sadık tüketici” olarak yaşamaya zorlanmaktadır.

Türkiye’de Kırsalın Çöküşü

Türkiye özelinde bakıldığında, 1950’lerden itibaren tarım politikaları köylüyü şehir yoluna itti.

  • Traktör kredileriyle küçük üretici borca sokuldu.

  • Köy Enstitüleri kapatıldı; köylünün aydınlanma ihtimali engellendi.

  • 1980 sonrası neoliberal politikalarla tarım sübvansiyonları kaldırıldı.

  • 2000’lerde ithalat serbest bırakıldı, yerli çiftçi rekabet edemez hâle geldi.

Sonuçta köy boşaldı. Bugün Türkiye’de kırsal nüfus %5 seviyesine düştü. Bu oran, aslında bir ülkenin gıda güvenliği ve bağımsızlığı için tehlike çanıdır. Çünkü kendi çiftçisi olmayan ülke, yabancı şirketlerin mutfağına bağımlı olur.

Göçün Kültürel Sonuçları

Göç sadece ekonomik değil, kültürel yıkımlara da yol açtı.

  • Türküler, masallar, geleneksel üretim bilgisi unutuldu.

  • Toprağa bağlılık ve doğaya saygı zayıfladı.

  • Aile yapısı parçalandı, kuşaklar arası aktarım kesildi.

Bugün büyük şehirlerde büyüyen çocukların çoğu, bir ineği sadece kitaplarda görüyor; toprağa basmadan, market raflarında büyüyor. Bu, insanın köklerinden kopması demektir.

Kapitalizmin İstediği Toplum Tüketici Sürü

Köylü, kapitalizm için tehlikelidir. Çünkü köylü kendi kendine yetebilir. Fakat şehirli tüketici kapitalizme mecburdur. İşte bu yüzden köylünün göçü teşvik edildi.

Kapitalizm, “sürekli tüketen ama asla doymayan” bir insan tipi ister.

  • Haz odaklı, sabırsız, kolaycı.

  • Borçla yaşayan, kredi kartına bağımlı.

  • Doğadan kopmuş, fabrikaya ve markete bağlı.

Köyden kente göç, tam da bu insan tipini yaratmak için planlı bir adımdı.

Yeniden Üretim ve Dayanışma

Peki çözüm nedir?

  • Köylerin yeniden canlandırılması.

  • Tarım ve hayvancılığın desteklenmesi.

  • Yerel üretim ve kooperatifleşmenin teşviki.

  • Kentte yaşayanların dahi üretim süreçlerine katılması.

Gerçek kalkınma, üretim ile tüketim arasındaki mesafenin kısaltılmasıyla mümkündür. İnsan emeğinin değerini yeniden hatırlamak, doğayla barışmak zorundadır.

Değerlerin Yeniden İnşası

Köyden kente göç, sadece bir demografik olgu değil, bir değerler savaşıdır.
Köylü emeği, kanaatkârlığı, dayanışmasıyla bir medeniyet taşır. Kentte bu medeniyet, kapitalizmin parlak tabelaları altında boğulmuştur.

Bugün kırsal nüfus %5’e düştü. Bu sadece bir sayı değil, aynı zamanda toplumun köklerinin budanmasıdır. Toprakla bağını koparan insan, emeğin değerini unutur, haz odaklı bir tüketime mahkûm olur. Kapitalizmin istediği de tam budur.

Ama hâlâ umut vardır. Çünkü insan, doğanın bir parçasıdır; emeğe, üretime ve dayanışmaya dönmek zorundadır. Gerçek medeniyet, devasa kentlerin betonlarında değil, toprağın bereketinde saklıdır.

Erol Kekeç/18.Mart.2025/Sancaktepe/İST

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Sermayeyi İlahlaştıran Düzen Kapitalizm

 


İnsanlık, çağlar boyunca farklı putların etrafında dönüp dolaştı. Kimi zaman taştan yapılmış heykellere, kimi zaman gökten indiği sanılan mitlere, kimi zaman da kendi aklını tanrılaştırarak kurduğu ideolojilere secde etti. Bugün ise en büyük put, en gaddar tanrı, en sahte kurtarıcı, sermayedir. Kapitalizm; sermayeyi öpüp başının üstüne koyan, parayı ilah edinen, Allah’ı unutan bir sistemdir.

Kur’an’ın sert ikazı kulaklarımızda çınlar:
“Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu.”
İşte bu çağın özeti budur. İnsan kendini kaybetmiş, ruhunu unutmuş, varlığını maddeye hapsetmiştir.

1. Sermayenin Tanrısı

Kapitalizm insanlığa bir hayat biçimi sunmaz; ona bir ibadet biçimi dayatır. Sabah işe gitmek, akşam eve dönmek, hafta sonu alışveriş yapmak, reklamlara secde etmek, markalara tapmak… Bunların hepsi farkında olmadan yapılan birer ibadettir. İnsan, cüzdanını kıble bellemiş, kredi kartını tesbih saymış, banka hesabını güvence zannetmiştir.

Bugünün insanı, paranın gücüyle ölçülür. Birinin itibarı, kaç metrekare evde oturduğuyla, kaç model arabaya bindiğiyle, hangi markayı giydiğiyle, hangi restoranda yemek yediğiyle belirlenir. İnsanın ruhu, kalbi, vicdanı değil; borsadaki değeri dikkate alınır.

Ama bu, yeni bir şey değildir. Eski çağlarda insanlar altın ve gümüşü put haline getiriyorlardı. Bugün ise bu put, daha sofistike hale geldi: kapitalizm.

2. Allah’ı Unutmanın Cezası, Kendini Unutmak

Allah’ı unutan toplumlar, kendi hakikatlerini de kaybeder. Bu unutma, sadece dilde değil; yaşamın tüm damarlarına işlemiş bir unutmadır. İnsanın yaratılış gayesini, emaneti, imtihanı, sorumluluğu hatırlamaması; onu hayvanî bir yaşam tarzına indirger.

Bugün insan kendini tüketim nesnesi olarak görür hale gelmiştir. Bir genç, sosyal medyada beğeni uğruna kendini teşhir eder. Bir işçi, kölelik düzenine mahkûm olur ama bunu normal sayar. Bir aile, evini “daha çok borç, daha çok tüketim” uğruna dağıtır. Bir çocuk, doğmadan önce bile reklam kampanyalarının hedef kitlesine dönüşür.

Allah’ı unutan insan, kendini unutur.
Kendisini unutan insan, başkasını da unutur.
Ve böylece toplum, vicdansız bir yığın haline gelir.

3. Modern Putlar ve Tüketim Tapınakları

Bugün putların adresi değişti: AVM’ler.
Koca koca camiler, insanı Rabbine çağırırken; AVM’ler insanı “sonsuz alışveriş” ibadetine çağırır. AVM’lerde ışıklar hiç sönmez, tıpkı putperest tapınaklarda olduğu gibi. İçeri giren insan, zaman duygusunu kaybeder. Günahı da, sevabı da unutur. Sadece tüketim kalır.

Reklamlar, modern dünyanın ezanıdır. Her gün beş vakit değil, bin vakit insanın kulağına fısıldarlar:
“Al, daha çok al, kendini mutlu et.”
Ama o mutluluk hiçbir zaman gelmez. Çünkü tüketimle doyurulmaya çalışılan şey, ruhun açlığıdır. Ruh, sadece Allah ile doyar.

Markalar, insanın yeni putlarıdır. Bir tişörtün üzerinde yazan logo, sahibine itibar kazandırır sanılır. Oysa gerçekte insanı köleleştiren zincirlerden başka bir şey değildir.

4. Soysuz Eşkıya Düzeni, Cennet Vadeden Cehennem

Kapitalizm, kendini hep özgürlük ve refah dini gibi tanıttı. “Daha çok kazan, daha çok tüket, daha mutlu ol” vaadiyle ortaya çıktı. Ama sonuç tam tersi oldu: İnsan daha çok borçlandı, daha çok yoruldu, daha çok yalnızlaştı.

İşçiler, emeğinin karşılığını alamazken; patronlar milyar dolarlarla oynuyor. Çocuklar daha küçük yaşta işçileştirilirken; bazıları köpeklerine bile lüks hayat yaşatıyor. Afrika’da açlıktan insanlar ölürken; Avrupa’da milyonlarca ton gıda çöpe gidiyor. Bu nasıl bir cennet vaadidir?

Kapitalizmin cenneti, sadece bir avuç azınlığın elindedir.
Çoğunluk için ise dünya, koca bir cehennemdir.

5. Günümüzden Çarpıcı Örnekler

  • Borç Batağı: İnsanlar ev almak için kırk yıl çalışıyor, bankaların kölesi oluyor. Evin değil, borcun sahibi oluyorlar.

  • İşçi Sömürüsü: Günde on iki saat çalışan işçiler, üç kuruşa razı olurken; patronlar tek gecede servet katlıyor.

  • Doğanın Talanı: Kapitalizm, hırsıyla ormanları yok ediyor, suları zehirliyor, havayı kirletiyor. İnsan kendi nefesini tüketiyor farkında olmadan.

  • Dijital Kölelik: Telefonlar, bilgisayarlar, sosyal medya… İnsan bir ekranın esiri olmuş. Parmak hareketleriyle özgürleştiğini sanırken; aslında algoritmaların kölesi oluyor.

  • Yalnızlaşma: Komşuluk bitmiş, aile dağılmış, dostluk sanal ortama sıkışmış. İnsan, kalabalıklar içinde yapayalnız.

Bütün bunların ortak noktası: Allah’ı unutarak kurulan bir dünya düzeni.

6. Unutulan Büyük Gün

Kur’an’ın bir başka ikazı gelir:
“Onlar önlerinde gördüklerine inandılar da, arkalarındaki büyük günü unuttular.”

İnsan, önündeki maaşa, arabaya, eve, mevkiye inanıyor. Ama arkada onu bekleyen büyük günü unutuyor. O gün, herkesin yaptığı zerre kadar hayrın da, şerrin de karşılığını alacağı gündür. O gün, kimseye torpil işlemeyecek. Ne sermaye kurtaracak, ne marka, ne reklam, ne mevki…

Kapitalizm, insana bir illüzyon sunuyor: “Dünyada cennetini kurabilirsin.”
Ama o büyük gün geldiğinde, insan şunu anlayacak: Dünyada kurduğu cennet, aslında kendi eliyle hazırladığı cehennemden başka bir şey değilmiş.

7. Gerçek Kurtuluşun Yolu

Bu kısır döngüyü kırmanın tek yolu var: Allah’a dönüş.
Kapitalizmin putlarını yıkmak, sermayeyi tahtından indirmek, parayı araç kılmak… İnsan, yaratılış amacına dönmedikçe kurtulamaz.

Gerçek kurtuluş; adalet merkezli, kul hakkına riayet eden, insanı insan olduğu için değerli gören bir düzenle mümkündür. İnsan, ruhunu Allah’a bağladığında özgürleşir. Paranın kölesi olmaktan kurtulur.

Ey İnsanlık!

Bugün sermayenin putuna secde eden sizler, yarın mezara girdiğinizde tek başınıza kalacaksınız. Yanınızda banka hesaplarınız, lüks evleriniz, arabalarınız, markalarınız olmayacak. Yanınıza sadece amel defteriniz gelecek.

Ey insanlık!
Allah’ı unutan sizler, kendinizi kaybettiniz. Kendinizi kaybeden sizler, ruhunuzu sattınız. Ruhunu satan sizler, dünyayı cehenneme çevirdiniz.

Ama hâlâ vakit var.
Putları yıkın. Sermayeyi ilah olmaktan çıkarın. Kapitalizmin köleliğinden kurtulun.
Allah’a dönün. Adalete dönün. Merhamete dönün.

Unutmayın!
O büyük gün geldiğinde, kimseyi kimse kurtaramayacak.
Herkes, yaptığı zerre kadar hayır ve şerrin hesabını verecek.
Ve o gün, gerçek cennetle gerçek cehennem ortaya çıkacak.

Erol Kekeç/03.07.2025/Sancaktepe/İST

Topraktan Arşa-Secde


Secdenin Sırrı – Alçaldıkça Yükselmek

Kur’an’ın en çarpıcı emirlerinden biri, “Secde et ve yaklaş” ifadesidir. Burada zahirde bir çelişki vardır: İnsan, alnını yere koymakla, varlığının en düşük noktasına inmekle, nasıl olur da Allah’a en yakın mertebeye yükselir? İşte secdenin sırrı tam da budur.

İnsanın alnı, onun izzetidir, gururudur, kimliğinin mühür taşıdır. O alnı yere koymak, nefsin tahtını indirmek, benliğin putunu kırmak demektir. Gururdan soyunmuş, benlikten arınmış, toprakla hemhâl olmuş insan, işte o noktada Rabbine en yakın hale gelir. Çünkü secde, kulun “ben yokum, Sen varsın ya Rabbi” deyişidir.

Toprak, insanın aslıdır. Toprağa dönmek, aslına dönmektir. Aslına dönen insan, yaratılışını hatırlayarak kulluğunu kemale erdirir. Secde, insanın yeniden topraklaşması, Rabbine ait olduğunu ilan etmesidir.

Evrenin Secdesi – Göklerin ve Yerin Boyun Eğişi

Kur’an’da defalarca anlatılır: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket eder, yıldızlar ve ağaçlar secde eder.” (Rahmân/5-6). Demek ki secde sadece insanın alnını yere koyması değildir. Varlığın her zerresi secde halindedir.

Güneş, doğuşuyla ve batışıyla secde eder; çünkü ona verilen görevi eksiksiz yerine getirir. Ay, karanlık gecelerde ışığını sunar, secde halindedir. Yıldızlar, belirlenen yörüngeden sapmaz, secdededir. Ağaç kök salarken, gölgesini uzatırken secde eder. Rüzgâr eserken, yağmur düşerken, deniz dalgalanırken, hepsi kendilerine verilen ölçüye boyun eğerek secde eder.

Evrenin bu ilahi secdesi, insana bir çağrıdır: Ey insan! Sen de kâinat gibi ol. Sen de boyun eğ. Sen de secde et. Çünkü yaratılışın gayesi budur.

İnsanın Secdesi – Benlikten Arınma

İnsanın secdesi, sadece bedensel bir hareket değildir. Secde, kalbin secdesidir, aklın secdesidir, ruhun secdesidir. İnsan, alnını yere koyarken aynı zamanda gururunu, hırsını, ihtirasını, kibrini de yere koymalıdır.

Secde, bir teslimiyettir. “Benim aklım değil, Senin hikmetin; benim gücüm değil, Senin kudretin; benim iradem değil, Senin muradın.” demektir. İşte o an insan gerçek özgürlüğe kavuşur. Çünkü nefsin zincirlerinden, arzuların esaretinden kurtulmuş olur.

Kibir ayakta durmaktır. Tevazu secdedir. Ayakta duran nefs, kendini Tanrılaştırmaya meyillidir. Secde eden kul ise, kulluğunu bilir ve Rabbinin huzurunda yücelir.

 Ruhun Secdesi – Yakınlığın Hazzı

Secde anı, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır.”

Secdede insan, artık bu dünyanın gürültüsünden sıyrılır. Kalp huzur bulur, ruh dinginleşir, gönül Allah’ın rahmetine açılır. Secde, insanın göğe açılan penceresidir. Secdede, kulun dili susar ama ruhu konuşur. İnsan, secdede Rabbine fısıldar, O da kuluna rahmetiyle cevap verir.

Bazen bir secde, insanın ömrüne bedeldir. Bir secdede gözyaşı dökülür ve kalbin pası silinir. Bir secdeyle kul, yeni bir hayata doğar.

Hayatın Secdesi – Secdeyi Hayat Kılmak

Ayetteki “Secde et ve yaklaş” emri, sadece namaz içindeki secdeye has değildir. Aslında bu, hayatın bütününe yayılan bir çağrıdır. Hayatının her ânını secde kıl. Yani her işinde Allah’a boyun eğ, O’nun rızasını gözet.

Çalışırken secde et, yani helal kazan. Konuşurken secde et, yani doğru söyle. Ailenle olurken secde et, yani adaletli ol. Doğaya bakarken secde et, yani emanete ihanet etme. İşte o zaman insan, hayatını baştan sona bir secdeye dönüştürmüş olur.

Secde, bir anlık değil, bir ömürlük olmalıdır. Secde eden bir kalp, her daim Allah’a yakındır.

 Secdeyle Diriliş – Hayat Bağışlayan Hakikat

Secde, insana yeniden hayat verir. Çünkü secde, ruhun gıdasıdır, kalbin huzurudur, aklın berraklığıdır. Secdeyle kul, yeniden doğar; secdeyle ruh dirilir; secdeyle kalp aydınlanır.

Eğer insan secdeyi anlarsa, alnını yerden kaldırmak istemez. Çünkü bilir ki secde, sadece bir ibadet değil, Allah’a en yakınlık makamıdır. Secde eden insan, cennetin tadını dünyada duyar.

Erol Kekeç/02.08.2025/Sancaktepe/İST

26 Ağustos 2025 Salı

Kur’an’ın Yağmuru Kâinatın Secdesine Davet

Kur’an, gökten yağan bir rahmettir. O indiğinde sadece kalpler değil, gökler ve yer de secdeye kapanır. Çünkü Kur’an, sadece bir kitap değil; bütün bir varlık âleminin ruhuna dokunan ilahî bir kelamdır. Onunla dalan, derinliklere indikçe daha çok doyar, çıktığında tekrar içine dönmek ister.

Hiç kurumuş toprağı gördünüz mü? Çatlamış, kupkuru, ölü gibi duran… Üzerine bastığınızda toz olup dağılan o toprak, gökten bir damla düştüğünde birden hayat bulur. O damla, toprağın bağrına işlediğinde çatlaklardan yeşil bir filiz yükselir. Ölümün ortasında hayat belirir.

Kur’an işte budur: gökten yağmur gibi inmiştir. İnsanlığın çölleştiği, kalplerin taşa döndüğü, vicdanların kuruduğu anda rahmet damlaları gibi inmiştir. Cahiliye devrinde kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, güçsüzler eziliyor, adalet unutuluyordu. Ama gökten “Oku!” emri indi. O ilk ayetler, hayat kokusu getirdi. Toprağın kokusu gibi, insanlığın uyanışını müjdeledi.

Yağmur olmadan dünya yaşayamaz; Kur’an olmadan ruh yaşayamaz. Yağmur toprak için neyse, Kur’an kalp için odur.

Kalplerin Dirilişi ve Ruhun Yeşermesi

Bir kalp düşünün, kupkuru, merhameti yitirmiş, sevgiyi unutmuş. Kur’an o kalbe indiğinde bahar gelir. Kuru bir ağaç nasıl çiçek açarsa, taş kesilmiş kalp de yumuşar.

Ömer bin Hattab örneği buna şahittir. Kılıcını peygamberin üzerine doğrultacak kadar öfkeliydi. Ama “Biz bu Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye indirmedik” (Tâ-Hâ/ 2) ayetini işitti. O an kalbi çözüldü, gözyaşı aktı, sert taş bir anda yumuşadı. Kur’an’ın yağmuru, kalbinde bahar açtırdı.

Kur’an kalpte çiçekler açtırır: tevbe, merhamet, adalet, sabır… Ve kalp yeşerdiğinde, göz, kulak, dil de değişir. Artık göz harama bakmaz, kulak gıybete kapanır, dil yalan söyleyemez. Kalp değişti mi, insan bütünüyle değişir.

Kâinatın Secdesi, Dağlar, Yıldızlar ve Yeryüzü

Kur’an, yalnızca insanı değil, bütün kâinatı secdeye çağırır. Güneş doğarken boyun eğer, ay geceyi süslerken teslimiyet gösterir, dağlar dimdik kıyamda durur, ağaçlar yapraklarını tesbih gibi sallandırır.

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ/44)

İnsan gaflete düşer, ama taş bile zikrini sürdürür. Peygamber’in elinde taşların Allah’ı tesbih etmesi boşuna değildir. Yıldızların ışığı, dalgaların sesi, rüzgârın uğultusu… Hepsi Kur’an’ın işaret ettiği zikri haykırır.

Bir ay düşünün: Kur’an’ın sesi göğe yükseliyor. O an yıldızlar daha parlak yanıyor, dağlar eğiliyor, denizler dalgalanıyor. Çünkü bu kelam, onların da Rabbinden gelmiştir. İnsana düşen görev, kâinatın bu secdesine katılmaktır.

Kur’an ile Dirilen Toplumlar ve Medeniyetler

Kur’an sadece bireyi değil, toplumları da diriltir. Cahiliye toplumunu düşünün: adaletin olmadığı, güçlünün zayıfı ezdiği, kadınların horlandığı, kölelerin zincirlendiği… İşte o topluma Kur’an indi. Ve o çöl, cennete döndü.

Bir zamanlar birbirini öldüren kabileler kardeş oldu. Kadın “rahmet” olarak değerlendi. Kölelik zincirleri kırıldı. İnfak ve adalet toplumu sarstı. Birkaç on yıl içinde Kur’an’ın rehberliğinde bu toplum, insanlığa ışık saçan bir medeniyet hâline geldi. Endülüs’te yükselen ilim, Bağdat’ta kurulan Beytülhikme, İstanbul’da göğe yükselen minareler… Hepsi Kur’an’ın yağmurunun meyvesiydi.

Ve her zaman aynı hakikat geçerlidir: Kur’an’a sarılan toplum yeşerir, terk eden toplum kurur.

Bireysel Yolculuk, Kur’an’ın Kalbe İnişi

En büyük devrim, bireysel kalpte gerçekleşir. İnsan kendine sorar: “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” Kur’an bu sorulara en berrak cevabı verir: “Ben seni boşuna yaratmadım” (Mü’minun/ 115). “Dönüş yalnız banadır” (Ankebut/57).

Bir insanın kalbine Kur’an indiğinde yalnızlık kaybolur, umut yeşerir. Zor günlerde “Zorlukla beraber kolaylık vardır” (İnşirah/6) ayeti ona nefes olur. Yalnız kaldığında “Allah size şah damarınızdan daha yakındır” (Kaf/16) ayeti kalbini teselli eder.

Kur’an bireyin içindeki dağınıklığı toparlar, ona kanat ve pusula olur. Kur’an ’sız bir kalp pusulasız bir gemi gibidir. Dalgalarda savrulur. Ama Kur’an’la yön bulan kalp, en fırtınalı denizlerde bile yolunu kaybetmez.

Secdeye Davet ve Rahmetin Zirvesi

Bütün bu yolculuk bizi secdeye götürür. Secde, Kur’an’ın son durağıdır. Alnın toprağa değdiği, benliğin eridiği, kalbin huzura kavuştuğu an…

Kur’an’ın karşısında sadece insan değil, gökler ve yer de secde eder. Yıldızlar ışıklarıyla, dağlar heybetiyle, denizler dalgalarıyla secdeye kapanır. Kur’an da insana şöyle der:
“Secde et ve yaklaş.” (Alak/19)

İşte insanın yaratılış gayesi budur: Rabbine yaklaşmak, kâinatın secdesine katılmak. Çünkü gökler ve yer secdedeyken, insanın ayakta durmaya hakkı yoktur.

O hâlde ey insan, sen de Kur’an’ın çağrısına kulak ver. Kalbini aç, rahmeti içine al. Yıldızların secdesine katıl. Göklerin zikrine eşlik et. Rabbine yönel. Çünkü secde, hayatın özüdür.

Erol Kekeç/21.06.2025/Sancaktepe/İST

İslam’ın Güncelliği ve Çakma Din Tacirlerinin Maskesi

Güncelleme Söyleminin Ardındaki Cehalet

Zaman zaman toplumların üzerine öyle bir sis çöker ki, hakikat güneşi doğmuş olsa bile gözler görmez olur. İşte biz de böyle bir çağda yaşıyoruz. Gücü elinde bulunduranlar, yetkilerini kaybetmemek adına her konuda hüküm vermeye çalışıyor, hatta Allah’ın kitabının “güncellenmesi” gerektiğini dile getirecek kadar ileri gidiyorlar. Bu söylemin ardında, hakikati kavrayacak derinlik değil, cehaletin “çağ atlamış” hâli yatıyor.

Bir toplumda yöneticiler, kendilerini dindar göstermekle beraber, halka dönüp “Siz İslam’ın güncellenmesi gerektiğini dahi bilmeyecek kadar cahilsiniz” diyebiliyor ve kalabalıklar bunu alkışlarla karşılıyorsa, orada zihinlerin işgale uğradığını bilmek gerekir. Çünkü beyin tecavüze uğramışsa, o zihne ne doldurulsa haz verir gibi algılanır. Sınırların imha edildiği bu durumda, doğru ile yanlış birbirine karışır; cehalet, bilgelik gibi sunulur; sapkınlık, ilerleme adıyla paketlenir.

Oysa İslam, herhangi bir çağın dar kalıplarına hapsedilmiş bir kültür değil, Allah’ın bütün insanlığa gönderdiği evrensel bir ilkeler sistemidir. Bu nedenle “İslam güncellenmeli” sözü, en hafif tabirle Kur’an’ın ruhunu bilmemektir. Aslında güncellenmesi gereken, zihinleri kirletilmiş, menfaatle yoğrulmuş anlayışlardır.

Kur’an’ın Doğası Değişmeyen Hakikat

Kur’an, Allah’ın ezelî kelâmıdır. “Şüphesiz zikri Biz indirdik, onun koruyucusu da Biz’iz” (Hicr/ 9) ayeti, bu hakikati beyan eder. İnsanların akılları ve toplumların düzenleri değişse de, Allah’ın hükümleri değişmez. Çünkü insanı yaratan, onun zaaflarını ve ihtiyaçlarını bilen Allah, kullarına zamanlar üstü ilkeler vermiştir.

Kur’an’ın en büyük özelliği, olayları belli bir dönemle sınırlı bırakmaması, her olaydan evrensel bir ilke çıkarmasıdır. Yusuf kıssası yalnızca Mısır’da yaşanmış bir aile dramı değildir; sabrın, iffetin, ihanetin ve adaletin sembolüdür. Musa’nın Firavun’la mücadelesi, yalnızca İsrailoğullarına değil, bütün çağların zalimlerine karşı bir uyarıdır.

Dolayısıyla İslam’ın özü, çağlara göre değişen kurallardan ibaret değildir; adalet, merhamet, hakkaniyet gibi evrensel ilkelerden oluşur. Bu yüzden Kur’an, dün olduğu gibi bugün de günceldir; yarın da öyle kalacaktır.

Din Tacirlerinin Taktikleri

Bugünün en büyük tehlikesi, İslam’ı kendi menfaatleri için araç hâline getiren sözde dindar zümrelerdir. Bunlar bir yandan Kur’an’ın evrensel ilkelerini görmezden gelir, diğer yandan kendi çıkarlarına uygun hükümleri öne çıkarır.

  • Faiz meselesinde Allah “Faizi terk edin, yoksa Allah ve Resulüyle savaş hâlindesiniz” (Bakara/ 279) buyururken, modern kapitalist düzene entegre olmak adına “çağın gerçeği” denilerek faiz meşrulaştırılır. Bankaların ve tekellerin mazlum halkı sömürmesine ses çıkarılmaz.

  • Miras, örtünme ve kadın hakları gibi konularda ise sözde “dinî hassasiyet” sergilenir. Böylece toplumun gözünde dinî görüntü korunur, fakat adaletin özü terk edilir.

  • Emanet ve liyakat ilkesi (Nisa/ 58) açıkça çiğnenir; görevler ehline değil, yakınlara, yandaşlara verilir.

Sonuçta ortaya çıkan, Allah’ın dini değil, insan eliyle kurulmuş bir sömürü düzenidir. Bu din, “çakma din”dir; Allah’ın ilkelerinden koparılmış, köleleştirme aparatına dönüştürülmüş bir düzendir.

Güncelleme Söyleminin Perde Arkası

Aslında “İslam güncellenmeli” diyenlerin derdi İslam değildir; onların güncellemek istediği, kendi iktidarlarını tehdit eden hakikatlerdir. Kur’an, adalet der; onlar adaleti çıkarlarına göre eğip büker. Kur’an, zulmü yasaklar; onlar zulmü iktidarlarını sürdürmenin aracı yapar. Kur’an, faizi savaş ilanı sayar; onlar faizle sistemlerini ayakta tutar.

Böylece ortaya garip bir tablo çıkar: Bir yandan “dindar nesil yetiştireceğiz” nutukları atılır, öte yandan İslam’ın temel ilkeleri “çağa uydurulması gereken” yükler gibi sunulur. Halk da bu oyunu görmediğinde, zihinsel paradokslar haz verir gibi kabul edilir.

Kur’an’ın Evrensel İlkeleri

Kur’an’ın güncelliği, onun sunduğu ilkelerin evrenselliğinde gizlidir. İşte birkaç örnek:

  • Adalet: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun, bu takvaya daha yakındır” (Maide/8). Bu ilke, dün de bugün de evrensel bir değerdir.

  • Emanet ve Ehliyet: “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisa/58). Bu hüküm, liyakatin evrensel ilkesidir.

  • Faiz Yasağı: “Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resulüne karşı savaş açtığınızı bilin” (Bakara/ 279). Kapitalizmin sömürü düzeni hangi çağa ait olursa olsun, bu ilke her dönemde geçerlidir.

  • Özgürlük: “Dinde zorlama yoktur” (Bakara/256). Bu ayet, vicdan özgürlüğünün çağlar üstü kanıtıdır.

Kur’an, toplumları belli zamanın şartlarına hapsetmez; insana insan olduğu için değer veren ilkeler sunar.

Zihin Tecavüzü ve Toplumsal Çöküş

Zihinlerin işgali, yalnızca bireysel cehaletle sınırlı değildir. Toplum, sahte din anlayışlarıyla kuşatıldığında, nesillerin beyinleri kirletilir. Bunun sonucu olarak insanlar, Allah’ın dini yerine, “ulema” adı verilen dar görüşlü yorumcuların hükümlerine hapsolur.

Böyle bir toplumda gençler, çelişkilerle karşılaştığında sahte dini reddeder. Sonra onlara “ateist, deist, agnostik” damgası vurulur. Oysa onlar, Allah’ın dinini değil, sizin ürettiğiniz adaletsiz düzeni reddetmektedir. Bu açıdan bakıldığında, onların isyanı hakikate değil; sizin kurduğunuz çarpık düzene yöneliktir.

Hakiki Din ve Sahte Din Arasındaki Ayrım

Hakiki din, Kur’an’ın ilkelerine dayalıdır: Adalet, merhamet, eşitlik, insan onuru. Sahte din ise insanların kendi çıkarları doğrultusunda inşa ettiği sistemdir. Bu din:

  • Köleleştirir,

  • Sömürür,

  • İktidarların ayakta kalmasını sağlar,

  • Allah’ın adını kullanarak insanları susturur.

İşte bu yüzden Allah’ın dini insanlığı diriltirken, sahte din insanlığı uyuşturur; bir afyon hâline gelir.

Kur’an’ın Ebedî Güncelliği

Bugün geldiğimiz noktada, “İslam güncellenmeli” diyenlerin aslında İslam’la değil, kendi menfaatleriyle derdi olduğu aşikârdır. Allah yarattığını bilmeyecek kadar cahil değildir. İnsan, kendi cehaletinin mütekebbirliğinden dolayı hep kendini temize çıkarmaya çalışır.

Kur’an’ın hükümleri, evren var olduğu sürece geçerli olacaktır. Çünkü Allah insanın doğasını bilir ve ona uygun ilkeler koymuştur. Her doğan insanın kalbine hakikati arama fıtratı yerleştirilmiştir. İnsan, bu fıtratı yozlaştırdığında, kendi elleriyle putlarını yaratır ve onlara “din” adı verir.

Bugün genç nesiller, sahte dinleri reddediyor. Bu reddediş, onları ateist ya da deist yapmaz; bilakis onları hakikate daha da yaklaştırır. Çünkü Allah’ın dini insanlığı özgürleştirir; onların dini ise insanlığı köleleştirir.

Sonuç olarak, insanlık dirilmektedir. İsteseniz de istemeseniz de, Allah’ın hükmü gerçekleşecektir. Çakma din tacirlerinin oltalarına takılan yemler artık işe yaramayacaktır. Kur’an, kıyamete kadar güncel kalacaktır; çünkü hakikat, Allah’ın kelâmıdır ve hakikatin güncellenmeye ihtiyacı yoktur.

Erol Kekeç/25.08.2025/Namazgah/İST

22 Ağustos 2025 Cuma

Bir Kişiye Dokuz Pul Dokuz Kişiye Bir Pul




Toplumsal yaşamın temeli, farklı mesleklerin birbirini tamamlamasına dayanır. Doktor, öğretmen, çiftçi, işçi, mühendis, sanatçı… Hepsi, toplumun devamlılığı için hayati roller oynar. Dolayısıyla, her meslek özünde değerlidir. Ancak mesele, mesleğin kendisinden çok, o mesleği icra eden bireyin işini ne kadar hakkıyla yaptığıdır. Çünkü bir meslek, ancak sorumluluk bilinciyle yerine getirildiğinde toplum için anlam kazanır.

Ne var ki, günümüz toplumunda işler bu noktadan kaymış durumda. Sistem, insanların zihninde bir kast düzeni algısı oluşturmuş; “Benim mesleğim bu, dolayısıyla ben zaten ayrıcalıklıyım. Bana verilen her şey hak ettiğimdir.” anlayışı, bireysel emeğin önüne geçmiş. Böylece, mesleklerin toplumsal işlevinden ziyade, unvanlar ve makamlar üzerinden bir üstünlük yarışı doğmuş.

Örneğin, bir doktorun ya da öğretmenin işini hakkıyla yapması toplum için paha biçilemezdir. Bir öğretmen, bilgiyi vicdanla ve özveriyle aktarıyorsa; bir doktor, hastasını sadece “hasta” değil “insan” olarak görüyorsa, yaptıkları işin değeri ölçülemez. Ancak diğer yandan, bu mesleklerin sağladığı statüyü sadece “ayrıcalık” kapısı olarak görenler, toplumsal dengeleri bozar. Çünkü o noktada meslek, artık bir hizmet değil, bir çıkar aracına dönüşür.

Ötekileştirilen kitleler ile kendilerini “devletin sahibi” gören ayrıcalıklı gruplar arasındaki uçurum da tam burada belirginleşir. Bir yanda, alın teriyle yaşamını idame ettirmeye çalışan işçiler, asgari ücretle ay sonunu getiremeyen emekçiler, emeklilikte sürünmeye mahkûm edilen yaşlılar vardır. Diğer yanda ise, toplumun kaynaklarını mirasyedi gibi tüketen, unvanını ya da makamını kişisel imtiyaz kapısına dönüştüren ayrıcalıklı zümreler. İşte bu tezat, toplumsal yaşamın adalet zeminini derinden sarsar.

Bugün, toplumun sokaklarına bakıldığında bu fotoğraf çok net görülebilir:

  • Bir yanda sabahın köründe simit tezgâhını açan, evine üç beş kuruş ekmek götürmeye çalışan bir baba.

  • Diğer yanda, makam aracının camından halkı “seyreden” ve vergilerle finanse edilen lüks yaşamını normal sayan bürokrat.

  • Bir yanda, mezuniyetine rağmen iş bulamayan ve umudunu yurtdışına taşımak zorunda kalan gençler.

  • Diğer yanda, liyakat değil torpil sayesinde koltuklara oturanlar.

Bu manzarada, “bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul” düzensizliği hüküm sürmektedir. Böyle bir düzenin infilak etmesi kaçınılmazdır. Çünkü adaletin olmadığı yerde huzur olmaz, huzurun olmadığı yerde de toplumsal bütünlük yaşayamaz.

Çözüm ise açıktır: Toplumsal adaletin tesisi. Bunun yolu da kimseye ayrıcalık tanımadan, her meslek sahibinin toplumsal rollerini hakkıyla yerine getirmesini sağlamak ve bunun karşılığında, işine verdiği emeğin hakkını almasını teminat altına almaktır. Bir çiftçi, tarlasında alın teri döküyorsa, ürününün ederini almalı. Bir işçi, fabrikada emeğini harcıyorsa, hakkı teslim edilmeli. Bir öğretmen ya da doktor, mesleğini özveriyle icra ediyorsa, toplum nezdinde değeri karşılıksız bırakılmamalı.

Adaletin olmadığı yerde mesleklerin kıymeti de gölgelenir, insanlar işini yaparken anlam da bulamaz. Ancak adalet sağlandığında, meslekler yeniden onuruna kavuşur, bireyler işlerine değer katmak için çabalar. İşte o zaman toplum, ayrıcalıkların değil, emeğin ve hakkaniyetin üzerine kurulu bir düzenle yoluna devam edebilir.

Erol Kekeç/20.08.2025/Sancaktepe/İST


Kirazdan Ülkeyi Okumak- Neden Bu Kadar Çelişki Var?

 


1) Kur bağımlılığı ve “ihracat paritesi”

  • Döviz ihtiyacına kilitlenmiş ekonomi, ihracat getirisine yerli tüketiciden daha çok değer verir.

  • Kur yüksekse, ihracatçı için yurt dışı fiyat = içeriye göre daha cazip olur; arz iç piyasadan dışarı kaçar, içeride fiyatlar gerilir.

  • Sonuç: Yurt içinde alım gücü düşerken, üretici dövizle nefes almaya çalışır, tüketici ise “aynı meyveye” ulaşamaz.

2) Tedarik zincirindeki asimetri (tarladan rafa)

  • Üretici → tüccar/komisyoncu → hal → perakende (veya doğrudan zincir market lojistiği).

  • Her halkada raf bedeli, listeleme ücreti, lojistik, fire, kredi/finansman maliyetleri, uzun vade eklenir.

  • Üretici peşin/erken paraya muhtaç; zincir market uzun vadeyle çalışır. Nakit gücü olan kazanır, küçük üretici ezilir.

  • Soğuk zincir, paketleme, kalibrasyon ve sertifika maliyetleri ihracat için zorunludur; içeride ise bu maliyetler yansıyıp fiyatı şişirir.

3) Piyasada yoğunlaşma ve pazarlık gücü

  • “Üç harfli” zincirler gibi az sayıda dev alıcı, on binlerce küçük üreticinin karşısında tekeller gibi davranır.

  • Raf hakimiyeti: Ürününü koymak için üretici; “promosyon, raf ücreti, iadeler, ceza kesintileri” gibi kalemleri üstlenir.

  • Ödeme vadeleri: 60–180 gün. Enflasyonist ortamda vadeyi beklemek başlı başına maliyet. Bu maliyeti de fiyat öder.

4) Tarımsal girdiler ve kırılgan üretim

  • Mazot, gübre, ilaç, ambalaj, işçilik, elektrik… Hepsi dövizden ve enflasyondan etkilenir.

  • Don, dolu, kuraklık, hastalık… Fire ve randıman riski yüksek. Üretici kendini güvene almak için fiyat hedefini yükseltir.

  • Sigorta ve krediye erişim pahalı/çetrefil; zarar edildiğinde üretici sezon dışına düşer, arz daha da düşer.

5) Mevsimsellik ve “erken sezon primi”

  • Kiraz, limon gibi ürünlerde sezon başı fiyatları yüksektir; talep canlı, arz sınırlıdır.

  • İhracatın en parlak dilimi bu erken pencere olduğundan, içerdeki fiyatlar daha da gerilir.

  • Sezon ortası/sonu geldiğinde fiyat normalleşir; ama tüketici hafızasında şok fiyat kalır.

6) Hal mevzuatı ve izlenebilirlik zaafları

  • Hal Kanunu yıllardır “reform” bekliyor. Şeffaf, anlık fiyat ve miktar verisi eksik; aradaki marjlar sis perdesi altında.

  • E-fatura, kantar entegrasyonu, fire kayıtları ve lojistik izlenebilirlik tam yaygın değil; bu da keyfi marjları mümkün kılıyor.

7) Sosyal politika ile piyasa gerçeği arasındaki uçurum

  • Çocuk/yoksul destekleri alım gücünü koruyamazsa, gıda enflasyonu en kırılganı ezer.

  • “Ucuz ihracat–pahalı iç piyasa” hissi büyür; adalet duygusu yaralanır. Mesele sadece fiyat değil, itibar ve güven meselesi olur.

8) Siyaset-iş dünyası gölgesi

  • Kur ve kredi tahsisinde “yakınlık” şüphesi doğduğunda, piyasa etiği çöker.

  • Sonuç: Üretici “oyunu adil görmez”, tüketici “raftaki fiyatı haraç gibi” okur. Devletin tarafsız hakemliği zedelenir.

Peki Çözüm? Sert, Net, Uygulanabilir 12 Adım

  1. İç Piyasa Önceliği Kuralı
    Kısa vadeli, otomatik bir “dengeleyici” mekanizma: İç fiyat belirli bir eşiği aşarsa esnek ihracat vergisi/ kota devreye girer. Yasak değil; kayan oranlı fren. Tedarik şokunda içeri nefes.

  2. Raf Bedeli ve Vade Sınırı
    AB’nin Haksız Ticari Uygulamalar Direktifi benzeri: Raf ücreti yasak/ sınır, iadeler şeffaf, vade azami 30–45 gün.
    Küçüğün finansmanını büyüğe yüklemeyi bitirir.

  3. Ulusal Taze Ürün Platformu (gerçek zamanlı şeffaflık)
    Hal, üretici, kooperatif ve zincir marketlerin tüm alım-satımını gerçek zamanlı gösteren dijital pano: fiyat, miktar, fire, navlun, vade.
    Veriye bakmadan politika olmaz; bu pano “kim nerede ne kazanıyor?” sorusunu somutlar.

  4. Kooperatifleşmenin gerçek anlamı
    Tabela değil, profesyonel yönetim, pazarlama, soğuk depo ve paketleme yatırımı.
    Koopa satılan ürün için alım garantisi ve kısa vade. Kooperatifler zincirle kurumsal sözleşme yapar; tek kişi pazarlığı biter.

  5. Soğuk zincire yatırım ve navlun desteği
    Üretici birliklerine hibe/krediyle soğuk hava + paketleme.
    Uzak havzalardan ana pazarlara navlun indirimi, ürün kaybını ve fiyatı düşürür.

  6. Girdi odaklı destek yerine çıktı odaklı prim
    Gübre/mazot sübvansiyonu yerine kalite ve verim primleri. Fireyi azaltan teknolojiye (örtü, sensör, biyolojik mücadele) destek.

  7. Erken sezon dengeleme fonu
    Sezon başı ihracatın içeriği boğmasını engellemek için, ihracatçıdan küçük bir pay alınıp iç piyasadaki dar gelirlilere meyve- sebze çeki olarak dağıtılır. Hem sosyal politika, hem piyasa dengesi.

  8. Okul Beslenmesi Her gün meyve-sebze
    Tüm ilkokullarda günlük meyve/sebze programı. Ürün doğrudan kooperatiften; kimse arada marj büyütemez.
    Yoksulluk ve israf aynı anda azaltılır.

  9. İthalat tamponu (mevsimsel ve kalitede)
    Kısıtlı, kontrollü, kalitede eşdeğer ürünlerle geçici tampon. Sürekli ithalat değil; tekelci fiyat davranışına karşı “sopa”.

  10. Rekabet hukuku diş gösterir
    Zincirler arası örtülü anlaşma ve “aynı anda aynı etiket” pratiklerine ağır yaptırım.
    Tedarikçiyi cezalandıran “keyfi iadeler/cezalar”a net yasak.

  11. Vergi-KDV sadeleştirmesi ve kaydın derinleştirilmesi
    Taze üründe KDV indirimi/istinası hedefli, ama karşılığında tam izlenebilirlik ve e-fatura şartı.
    Kayıtsız marj daralır, tüketici fiyatı geriler.

  12. Kırsal finansman ve sigorta yeniden tasarımı
    Ziraat üzerinden mevsim sonu ödemeli kredi, zarara karşı gerçek işleyen sigorta.
    Çiftçi nakde ulaşınca komisyoncuya mecbur kalmaz; pazarlık gücü artar.

Düz ve Sert Bir Son Söz

Bu tablo “tesadüf” değil, teşviklerin yanlış kurgulanmasının doğal sonucu. Dövizi önceleyen ama içeriğin alım gücünü umursamayan bir düzen, kirazı vitrinde parlar, vatandaşı rafta ezer.
Çözüm; yasakçı değil, akıllı dengeleyen ve şeffaflığı zorunlu kılan kurallarda. Üretici alın terinin karşılığını alacak, perakende adil davranacak, devlet veriyle konuşacak; tüketici de insanca fiyat görecek.

Kirazı konuşuyoruz ama mevzu kiraz değil: payın adaleti. Pay adil olmazsa, sezon biter; güven sezonu bir daha açılmaz.

Bahadır Hataylı/21.08.2025/Sanccaktepe/İST

Kalemin İki Yüzü (Hakikatin Meşalesi ve Dalkavukluğun Karanlığı)

1.Kalemin Yeminle Şereflendirilmesi

Kalem ikiye ayrılır. Birincisi, “Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki,” (Kalem Suresi/1) diyerek Allah’ın üzerine yemin ettiği kalemdir. Bu kalem sahipleri kalemdardır. Yani kalemleriyle hakikati aydınlatmak, zulmün ve batılın hakikat ile insanlar arasına çektiği duvarları yıkmak için var olanlar.

Bu kalem, sıradan bir yazı aracı değil; hakikati haykıran, karanlığa ışık saçan bir meşaledir. Bu kalemi taşıyanlar, kalemlerini bir kılıç gibi kullanarak mazlumları savunur, zalimlerin maskelerini düşürür, insanlığa doğruluğu hatırlatır.

Bu yüzden Kur’an’ın kalemi yeminle şereflendirmesi, basit bir edebî ifade değildir; kalemin insanlık tarihinde oynadığı rolün ilahi bir teyididir. Çünkü kalem; bilginin, adaletin, hakikatin ve iradenin sembolüdür.

Ama kalem sadece bundan ibaret değildir. İkinci tür bir kalem vardır ki, onun taşıyıcıları kalemşörlerdir. Onlar kalemden şer akıtır, hakikati gizler, güçlülerin çıkarlarını hakikatmiş gibi süsleyip insanlara sunar. Onların kaleminden hakikat değil, dalkavukluk ve yalan damlar.

İşte tarih boyunca, hatta bugün dahi, toplumların kaderini bu iki tür kalem belirlemiştir:

  • Hakikatin kalemi: Elçilerin, filozofların, düşünürlerin, şairlerin ve yiğit mütefekkirlerin kalemi.

  • Şerrin kalemi: Omurgasız, çıkarcı, gücün kölesi olan kalemşörlerin kalemi.

Bugün yaşadığımız toplumsal buhranların en temelinde de bu iki kalem arasındaki savaş vardır.

2. Hakikatin Kalemi ve Kalemdarlar

Kalemden kasıt sadece yazmak değildir. Kalem, aynı zamanda bir tavırdır, bir duruştur, bir şahitliktir. İşte kalemdar dediğimiz kişiler, hakikatin şahidi olmuş ve bunun bedelini ödemekten çekinmemişlerdir.

Sokrat, baldıran zehrini içerek hakikati savunmanın bedelini ödemiştir.
İmam Ebu Hanife, zalim Abbasi yönetimine biat etmeyerek işkencelerde can vermiştir.
Mehmet Akif Ersoy, kalemini milletinin bağımsızlığına adarken sürgün acısını göze almıştır.
Aliya İzzetbegoviç, kalemiyle Bosna halkına özgürlüğün yolunu göstermiştir.
Seyyid Kutub darağacında hakikati haykırmıştır.
Muhammed İkbal, kalemiyle ümmetin yeniden dirilişinin şiirini yazmıştır.
Ali Şeriati, kalemini halkının uyanışına vakfederek genç nesillere yol göstermiştir.

Bu kalemlerin ortak yönü, sözlerinin bedelini ödemiş olmalarıdır. Onlar için kalem, bir ekmek kapısı değil, hakikati duyurmak için bedeli kanla ödenen bir emanetti. Onlar, kalemlerini kiraya vermediler; kalemlerini kanlarıyla mühürlediler.

Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında hakikatin kalemiyle yazan yiğitler vardır. Onlar, baskılara, sansüre, tehditlere rağmen susmazlar. Çünkü bilirler ki kalemin susması, zulmün gürleşmesi demektir.

3. Şer Akıtan Kalemler Kalemşörler

Kalemin bir de karanlık yüzü vardır. Bu kalem, hakikati gizlemek, güç sahiplerini övmek, toplumları kandırmak için kullanılır. İşte bu kalem sahiplerine kalemşörler denir.

Kalemşör, kelime olarak kulağa hoş gelse de aslında “kalemden şer akıtan” demektir. Onlar, kalemin şerefini kirleten, sözü gerçeğe değil güce hizmet ettiren kimselerdir.

Kalemşörün derdi hakikat değildir. Onun tek derdi, efendilerinden gelecek kemiktir. Bu yüzden kalemini gücün rengine boyar. Güç değiştiğinde onun sözü de değişir. Dün övdüğünü bugün yermekte, dün kötü dediğini bugün yüceltmekte bir sakınca görmez.

Bunu en güzel anlatan kıssalardan biri, meşhur padişah ve patlıcan hikâyesidir:

Bir padişah yemekte patlıcanı çok beğenir. Hemen yanındaki dalkavuk, patlıcanın faydalarını anlatmaya başlar; öyle över ki, neredeyse patlıcanı cennet meyvesi ilan edecek. Fakat yemekten sonra padişahın karnı ağrır, patlıcanı kötülemeye başlar. Aynı dalkavuk bu defa patlıcanın zararlarını saymakla bitiremez. Padişah şaşırır:
“Az önce öve öve bitiremiyordun, şimdi ise kötülüyorsun. Bu nasıl iş?” der.

Dalkavuk şu cevabı verir:
“Padişahım, ben patlıcanın dalkavuğu değilim, ben sizin dalkavuğunuzum. Siz iyi derseniz ben de iyi derim, siz kötü derseniz ben de kötü derim.”

İşte kalemşörün özü budur, hakikate değil, güce sadık olmak.

Bugün de aynı durum yaşanıyor. Televizyon ekranlarını açın, gazetelere bakın, sosyal medya mecralarını takip edin:
Her dönem kendi dalkavuklarını yetiştiriyor. Güç kimdeyse, kalemşörlerin dili onun borazanına dönüşüyor. Onlar için doğru ya da yanlış yoktur; tek gerçek, efendilerinin çıkarlarıdır.

Kalemşörler, toplumu hakikatten uzak tutmak için her türlü oyunu oynar. Algı operasyonları yapar, gündemi saptırır, insanları gerçek sorunlardan uzaklaştırır. Onların kalemi, hakikatin şahidi değil, gücün dalkavukluğudur.

4. Küresel Ölçekte Kalemşörler

Kalemşörlük sadece ulusal ölçekte değil, küresel düzeyde de karşımıza çıkar. Büyük güçlerin medya imparatorlukları, hakikati manipüle etmek için çalışır.

  • ABD medyası, Irak işgalinde kitle imha silahı yalanını dünyanın gözüne soktu. O kalemler milyonlarca insanın kanını meşrulaştırdı. Bugün bile aynı medya, Filistin’deki zulmü “İsrail’in meşru müdafaası” diye pazarlayabiliyor.

  • Rusya’nın medya organları, Ukrayna işgalini “tarihi bir haklılık” olarak sunarken, içerideki halkı da alternatif bilgilere kapatıyor.

  • Çin’in kalemşörleri, Doğu Türkistan’daki zulmü “eğitim kampı” diye sunuyor.

  • İsrail’in medya aparatları, çocuk katliamlarını örtmek için en sofistike dil oyunlarını kullanıyor.

Bütün bu küresel örnekler bize şunu gösteriyor: Kalemşörler sadece bir ülkenin değil, insanlığın baş belasıdır. Onlar hakikatin değil, zulmün küresel çarkına yağ süren dişlilerdir.

5. Bölgesel ve Ulusal Ölçekte Kalemşörlük

Kalemşörlük sadece küresel medya devlerinin eliyle değil, bölgesel ve ulusal güç mücadelelerinde de toplumların kaderini belirler. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında kalemin bu kirli kullanımı, halkların kanını, gözyaşını ve umudunu doğrudan etkiler.

Ortadoğu’da Kalemşörlük

Ortadoğu’nun tarihine bakıldığında, iktidarların devamlılığını sağlamak için kullandıkları en önemli araçlardan biri “kontrollü kalem” olmuştur.

  • Arap Baharı sürecinde, bazı ülkelerde halkın özgürlük taleplerini “terör” diye yaftalayan kalemler, yöneticilerin iktidarını meşrulaştırmak için çalıştı.

  • Suriye’de rejim yanlısı kalemler, yüz binlerce sivilin ölümünü görmezden gelip halkı “dış güçlerin oyuncağı” diye suçladı. Böylece halkın haklı isyanı, kendi ülkesinde bile karartıldı.

  • Körfez ülkelerinde “kraliyet kalemşörleri” sarayları methiyelerle süslerken, halkın yoksulluğu ve işçi sınıfının kölece yaşantısı gündeme dahi getirilmedi.

Ortadoğu’nun en kanayan yaralarından biri olan Filistin meselesinde ise kalemşörlük ikiye ayrılır: Bir kısmı zulmü örtmek için “normalleşme” masalları anlatırken, bir kısmı da sessizliğiyle zalime destek verir. Hakikatin kalemiyle yazan az sayıdaki kişi ise ya susturulur ya da itibarsızlaştırılır.

Türkiye’de Kalemşörlük

Ne yazık ki ülkemizde de kalemşörlüğün köklü bir geleneği vardır. Osmanlı’dan günümüze, her iktidar kendi dalkavuk kalemlerini üretmiştir. Ancak son yıllarda bu gelenek, daha da sistematik bir hale gelmiştir.

Bugün televizyon ekranlarına bakıldığında, farklı ideolojik kanallarda bile aynı ortak paydada birleşen kalemşörler görmek mümkündür. Onlar, farklı siyasi kamplara mensup görünseler de hakikati değil, kendi liderlerinin çıkarlarını savunurlar.

Bir gün “millet” kavramını kutsayanlar, ertesi gün “Millet kim ya?” diye küçümseyebilir. Bir gün özgürlüğü savunuyormuş gibi görünürken, ertesi gün baskıyı alkışlayabilir. Dün karşı çıktıklarını bugün savunabilirler. Çünkü onların ilkesi yoktur; tek ilkeleri efendilerinin hoşnutluğudur.

Örneğin, ekonomi politikalarında yaşanan büyük çelişkilerde, dün enflasyonun milletin belini kırdığını haykıran kalemler, bugün aynı enflasyonu “ekonomik büyümenin doğal sonucu” diye meşrulaştırabilir. Dün dış politikada “komşularla sıfır sorun” diye övgüler dizenler, bugün aynı politikaları “ihanet” diye yaftalayabilir.

Kalemşörlüğün en tehlikeli yanı, sadece yalancılığı değil, toplumu sürekli bir duygu manipülasyonuna sokmasıdır. İnsanlar hakikati göremez hale gelir; ekranlarda sürekli aynı yüzleri gördükçe onları “kanaat önderi” zanneder.

Aslında toplumun hafızası sistematik bir şekilde silinir, yerine efendilerin istediği yeni bir bellek inşa edilir. Bu bellek, bireyleri sorgulayan değil, alkışlayan sürülere dönüştürür.

6. Yerel Ölçekte Kalemşörlük

Kalemşörlüğün en çıplak ve en görünür hali, yerel ölçekte karşımıza çıkar. Çünkü ulusal ya da küresel düzeyde yürütülen manipülasyonların ete kemiğe büründüğü, bireylerin gündelik hayatına doğrudan nüfuz ettiği alan tam da burasıdır.

Televizyon Ekranlarının Dalkavukları

Bugün televizyon ekranlarına baktığımızda, farklı kanallarda sürekli dönen aynı yüzlerle karşılaşıyoruz. Bu kişiler, kendilerini “yorumcu” ya da “analist” diye tanıtsa da gerçekte görevleri, efendilerinin mesajlarını topluma enjekte etmektir.

Bir gün çıkıp “özgürlükten, demokrasiden, halkın iradesinden” bahsederler. Ertesi gün aynı halkın iradesini küçümseyip “onlar anlamaz, onlar cahil” diyebilirler. Dün yere göğe sığdıramadıkları bir siyasetçiyi, bugün bir kalemde “hain” ilan edebilirler. Çünkü onların kalemi hakikati değil, efendilerinin gündemini yazar.

Bu tiplerin en büyük ustalığı, dilin ve duygunun istismarında ortaya çıkar. Bir gün öfke pompalar, ertesi gün umut satabilirler. Kimi zaman düşman göstererek kitleleri kenetler, kimi zaman sahte müjdeyle narkozlarlar. Neticede toplumun düşünme yetisini değil, duygularını hedef alırlar.

Yerel Gazeteler ve Köşe Yazarı Kılıklı Kalemşörler

Büyük televizyon ekranlarının dışında, Anadolu’nun dört bir yanındaki küçük yerel gazetelerde de benzer bir manzara vardır. Bazı köşe yazarları, halkın gerçek sorunlarını dile getirmek yerine belediyelere methiyeler dizer, ihalelerden pay kapanların reklamını yapar, yerel siyasetçilerin borazanlığını üstlenir.

Onlar için kalem, gerçeği yazmak için değil, küçük çıkar ağlarını ayakta tutmak için vardır. Bir köşe yazısı, bir kamu ihalesinin, bir iş sözleşmesinin, bir makam davetinin anahtarı haline gelir.

Sosyal Medya Fenomenleri-Dijital Çağın Kalemşörleri

Kalemşörlüğün yeni kılığı ise sosyal medya fenomenleridir. Bugün binlerce takipçisi olan kimi hesaplar, “halkın sesi” gibi görünse de aslında güç odaklarının en modern propaganda araçlarıdır. Bir anda trend olan etiketler, toplumsal öfkeyi boşaltmak ya da yönlendirmek için organize edilir.

Bu dijital kalemşörler, “özgür” görünümlerinin ardında en sinsi manipülasyonları yapar. Halkın gerçek gündemini görünmez kılmak için anlamsız tartışmalarla ekranları ve zihinleri meşgul ederler. Gerçek sorunlar konuşulmaz, gündem magazinle boğulur.

Kanaat Önderi Kılıklı Dalkavuklar

Bir de toplumda “kanaat önderi” diye takdim edilen, aslında kimin borusunu öttürdüğü belli olan kişiler vardır. Bunlar kimi zaman akademisyen, kimi zaman gazeteci, kimi zaman da sanatçı kılığındadır. Konu ne olursa olsun ekrana çıkar, efendilerinin görüşünü topluma “bilimsel” ya da “ahlaki” bir gerçek gibi aktarırlar.

Halk, her gün aynı yüzleri gördüğü için onları gerçekten sözüne güvenilir kişiler zanneder. Oysa onların tek sermayesi, efendilerine sadakatleridir. Dün alkışladıklarını bugün linç etmeleri, bu yüzden onlara asla problem olmaz.

7. Toplumsal Etkiler-Uyuşturulan Kitleler

Kalemşörlerin en büyük gücü, kitlelerin zihnini ve kalbini felç etme becerisinde yatar. Onlar, gerçeği sadece gizlemez; aynı zamanda hakikatin üstüne öyle kalın duvarlar örerler ki, insanlar artık hakikati görmeye çalışmayı bile bırakır.

Aidiyetin Körleştirdiği Kalabalıklar

Toplumların en kırılgan noktası, aidiyet duygusudur. İnsan, bir kimliğe, bir gruba, bir partiye, bir ideolojiye ait olmak ister. Bu doğal arayış, kalemşörler tarafından en çok istismar edilen duygudur.

Bir insan, “benim tarafım” dediği grubun hatalarını görmez. Kalemşörler, sürekli olarak bu aidiyet duygusunu kışkırtır. Mesela bir partiye bağlıysanız, o partinin yanlışlarını görmeniz engellenir. Bir ideolojiye bağlıysanız, onun çelişkileri asla gündeme getirilmez. Bir lideri seviyorsanız, o liderin eleştirilmesine bile tahammülünüz kalmaz.

Böylece toplumda akıl körleşir, duygu kutsallaşır. İnsanlar artık düşünmez, sadece hisseder. Hakikati akılla tartmak yerine, duygularla karar verir. İşte bu ortamda kalemşörler, halkın gözüne perde indirir.

Hakikatin Yerine İmajın Geçmesi

Bugün toplumsal algıda hakikat, neredeyse hiç önemli değildir. Asıl olan, hakikatin nasıl paketlenip sunulduğudur. Bir gerçeği parlak cümlelerle süslediğinizde insanlar ona inanır; acı bir hakikati çıplak bir şekilde söylediğinizde ise insanlar ondan kaçar.

Kalemşörler, işte bu zaafı çok iyi bilir. Onlar için “gerçek” değil, “imaj” önemlidir. Böylece toplumsal hafıza sürekli yeniden inşa edilir. Dün kötü olan bir şey bugün iyi, dün ihanete eş değer olan bir şey bugün kahramanlık olabilir. Çünkü hafıza, sürekli kalemşörlerin eliyle şekillendirilir.

Uyuşturulan Beyinler ve Kalpler

Bir toplumun beyinleri uyuşturulduğunda, artık orada hiçbir ilerleme umudu kalmaz. Çünkü düşünmeyen, sorgulamayan, sadece alkışlayan kalabalıklar ortaya çıkar.

  • Hakikati göremeyen kitleler, yanlışları görmezden gelir.

  • Yalanı gerçek sanır, zulmü adalet zanneder.

  • Kendi menfaatine dokunmadığı sürece, mazlumların çığlığını duymak istemez.

  • En kötüsü ise, düşünmeyen insanın kendi köleliğini özgürlük zannetmesidir.

Kalemşörler, bu kölelik düzeninin en sadık bekçileridir. Onların kalemi, sadece bugünün gündemini şekillendirmez; aynı zamanda geleceğin vicdanını da felç eder. Çünkü bir nesil, sürekli yalanla büyüdüğünde, gerçeği duysa bile ona inanmaz.

Sessizliğin Çoğalması

Toplumun bu şekilde manipüle edilmesinin bir diğer sonucu da sessizliktir. İnsanlar hakikati görse bile, çoğunluğun tersine düşmemek için susar. “Aman bana dokunmasınlar” düşüncesiyle, yanlışlara göz yumulur.

Ama bu sessizlik, zalimin zulmünü artırır. Çünkü zalim, toplumun sessizliğini onay olarak görür. Kalemşörlerin işlevi de tam burada devreye girer: Bu sessizliği meşrulaştırır, insanların vicdanını susturur.

8. Öngörüler-Kalemşörlüğün Sürüklediği Gelecek

Bir toplumda kalemler hakikati yazmaz, kalemşörler gündemi belirlerse, o toplumun geleceği karanlık bir tünele girer. Bugün yaşadığımız manzara, aslında yarının habercisidir.

1.Gerçeğin Kaybolması

Hakikat, varlığını ancak şahitleriyle sürdürebilir. Eğer hakikatin şahitleri susturulmuş, öne çıkan tek sesler kalemşörler olmuşsa, toplumda gerçeğe ulaşmak imkânsız hale gelir. İnsanlar artık kendi gözleriyle görse bile inanmamaya başlar. Çünkü “otoritenin sözü” gerçeğin yerine geçmiştir.

Bu durum, toplumsal hafızanın erimesine yol açar. Dün ile bugün arasındaki bağ kopar. Halk, sürekli yeniden kurgulanmış bir tarih ve sahte bir gündemle yaşar.

2. Kutuplaşmanın Derinleşmesi

Kalemşörler, en çok kutuplaşmadan beslenir. Çünkü hakikatin ortaya çıkmaması için, toplumun sürekli birbirine düşman olması gerekir. Bir halk kendi içinde bölünür, komşu komşuya, kardeş kardeşe düşman kesilir.

Her iki taraf da kendi kalemşörlerinden beslenir. Ortak bir hakikat arayışı ortadan kalkar, “bizim yalanımız” ile “onların yalanı” arasında gidip gelen bir kısır döngü oluşur. Bu döngü, siyasal çatışmayı da kalıcı hale getirir.

3. Düşünce Dünyasının Çoraklaşması

Bir ülkede hakikati haykıran kalemler sindirilir, susturulur ya da değersizleştirilirse, o ülkede fikrî üretim durur. Yeni bir düşünce, yeni bir çözüm, yeni bir bakış açısı çıkmaz. Çünkü düşüncenin tohumu, hakikattir.

Kalemşörlerin hüküm sürdüğü bir toplumda edebiyat, sanat, bilim bile yozlaşır. Şiir bile methiyeleşir, roman bile propaganda olur, bilim bile dalkavukluğa indirgenir. Böylece toplum, kendi iç dinamizmini kaybeder.

4. Toplumsal Ahlakın Çöküşü

Kalemşörlük sadece bir yazı tarzı değil, aynı zamanda bir ahlak krizidir. Yalanın hakikat yerine geçtiği, dalkavukluğun erdem sayıldığı bir toplumda ahlak da çürür. İnsanlar artık “doğru nedir?” diye sormaz, “güçlü kimdir?” diye sorar.

Bu da bireyleri ilkesizliğe ve çıkarcılığa iter. Küçük menfaatler uğruna her şeyin feda edildiği bir toplumsal düzen ortaya çıkar. Bu düzen, uzun vadede hem siyasal hem de kültürel çöküşü beraberinde getirir.

5. Sessiz Nesillerin Yetişmesi

En büyük tehlike, gelecek nesillerin hakikatle tanışmadan büyümesidir. Eğer bugünün çocukları ve gençleri sürekli kalemşörlerin yalanlarıyla yetişirse, yarın onlar için doğru ile yanlış arasında bir fark kalmaz.

Bir nesil, hakikatsiz büyüdüğünde:

  • Zulme karşı sessiz kalmayı “normal” zanneder.

  • Dalkavukluğu “kurnazlık” sayar.

  • Yalana inanmayı “siyaset” diye meşrulaştırır.

Ve böylece, kalemşörlüğün ürettiği çarpık düzen kalıcı hale gelir.

6. Kaos ve Çöküş Tehlikesi

Uzun vadede, hakikatsiz kalan toplumların sonu kaostur. Çünkü gerçekler gizlenemez, bir gün mutlaka yüzeye çıkar. Ancak hakikatin ertelenmesi, patlamayı da şiddetli hale getirir.

Bir toplum, uzun süre yalanla beslendiğinde;

  • Siyasî istikrarsızlıklar derinleşir,

  • Ekonomik çöküş hızlanır,

  • Sosyal dokular parçalanır,

  • Nihayetinde o toplum kendi kendini yiyip bitirir.

Tarih bunun örnekleriyle doludur: Roma’nın son döneminde dalkavuk şairlerin imparatoru methiye yağmuruna tutması, Osmanlı’nın son asırlarında “istibdat kalemlerinin” zulmü meşrulaştırması, 20. yüzyılda Nazi propagandacılarının halkı uyutması… Hepsi aynı sonla bitmiştir: çöküş.

9. Çözüm ve Umut-Hakikatin Kalemini Korumak

Bugün geldiğimiz noktada, kalem ikiye ayrılmıştır:

  • Bir yanda, Allah’ın üzerine yemin ettiği hakikat kalemi…

  • Diğer yanda, şeytanın zehrini akıtan kalemşörler…

Toplumun geleceği, bu iki kalemin hangisini sahipleneceğine bağlıdır. Peki çare nedir?

1. Hakikati Yazacak Cesur Kalemler

Öncelikle, hakikati savunacak cesur kalemlere ihtiyaç vardır. Bu kalem sahipleri, Sokrat’ın cesaretiyle, İmam Ebu Hanife’nin dirayetiyle, Aliya İzzetbegoviç’in vakar ve onuruyla yazmalıdır. Onlar için kalemin değeri, kemikle değil, hakikatin izzetiyledir.

Bu kalemler;

  • Hakikati haykırmak için ölümü bile göze alabilmeli,

  • Yalana ortak olmamak için yalnızlığı seçebilmeli,

  • “Bütün dünya sustuğunda bile hakikat susmaz” diyebilmelidir.

2. Özgür Ortamın İnşası

Bir toplumun aydınlığa çıkması, özgür düşünce iklimi ile mümkündür. Kalem özgür değilse, toplum da özgür değildir. Bunun için:

  • Basın, ideolojik değil vicdanî olmalı,

  • Akademi, gücün değil bilimin yanında yer almalı,

  • Sanat, methiyeci değil hakikatin aynası olmalıdır.

3. Toplumun Vicdanını Uyandırmak

Kalemşörlerin büyüsünü bozacak olan, toplumun kendi vicdanıdır. Halk, kendi aidiyetlerinden sıyrılıp “hakikat nedir?” sorusunu sormalıdır. İnsanlar, kendi akıllarını ve kalplerini özgürleştirmedikçe, kalemşörler hep güçlü olacaktır.

Bu yüzden asıl mücadele, toplumun zihninde ve kalbinde verilmelidir. Hakikatin kalemi, sadece yazmakla değil, vicdanlara dokunmakla değer kazanır.

4. Umut- Hakikatin Mutlaka Galip Gelmesi

Unutmamak gerekir ki, yalanın hükmü sınırlıdır. Tarih boyunca her türlü propaganda, her türlü dalkavukluk, her türlü kalemşörlük bir noktada çökmüştür. Çünkü hakikat, karanlığı mutlaka yarar.

Bugün dalkavuklar çoğunlukta olabilir, kalemşörler gündemi belirleyebilir. Fakat bu, hakikatin sustuğu anlamına gelmez. Hakikat kalemi, bazen bir şiirde, bazen bir yazıda, bazen bir gencin haykırışında yeniden doğar.

Kalem, insanlık tarihinin en büyük emanetidir. Bir toplumun geleceği, kalemlerin nasıl kullanıldığına bağlıdır. Eğer kalem, hakikati yazarsa o toplum yükselir. Eğer kalem, dalkavukluğun aracı olursa o toplum çürür.

Bugün bize düşen görev, kalemi kemikle beslenenlerin elinden kurtarıp, hakikatin hizmetine vermektir. Çünkü bir milletin asıl istiklali, hakikati haykıran kalemleriyle mümkündür.

Ve unutmayalım;

Hakikatin kalemi susmaz. Bir gün mutlaka, en gür seda yine hakikatin olacaktır.

Erol Kekeç/02.05.2024/Sancaktepe/İST 

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!