6 Nisan 2026 Pazartesi

Tarihi parlatanlar, gerçeği karartanlar ve sahici bir hesabın kaçınılmazlığı

Bugünün insanı, özellikle de bizim coğrafyamızın insanı, sürekli geçmişle avunuyor. Kahramanlıklarla, destanlarla, parlatılmış hükümdarlarla ve mitolojikleştirilmiş siyasetle… Oysa yaşananlar, anlatılanlar kadar parlak değil; hikâyeler zamanı geldiğinde çoğu kez sahiplerinin elinde bile tanınmayacak hâle gelir.

Son 23 yılda bu ülkede yaşananlar bunun canlı bir örneği. Şimdi, “her şey mükemmeldi” masalının içinde boğulurken, gelecek kuşaklara nasıl bir hesap bırakıldığını kimse düşünmek istemiyor. Gerçekler acıdır, ama acıdan kaçan toplum, yarın daha ağır bedellerle yüzleşir.

“23 yıllık süreçte neredeyse her tarihi kahramanlıklar gündeme geldiğinde Abdülhamit döneminde bir gram toprak kaybının olmadığı anlatılır ve halkın dilinde de 2. Abdülhamit dönemi tam bir cennet üssü gibi kabul görür.

Oysa bu dönemdeki toprak kaybı günümüzdeki İran coğrafyası kadardır.”

Bu cümlenin altını çizmek yetmez, kalın çerçeveyle çizmek gerekir. Çünkü bugünün siyasi aklı da aynı yöntemi kullanıyor: Hikâyeleri gerçeklerin üstüne bindirerek bir illüzyon oluşturmak.

Bugün; özelleştirme adı altında satılmadık kurum kalmadı. Bir zamanlar devletin omurgası olan stratejik kuruluşlar, kârlı işletmeler, “reform” ve “verimlilik” sloganları eşliğinde birer birer elden çıkarıldı.

Varlık Fonu adı altında ülkenin en sağlam gelir kaynakları ipotek edilebilir hâle getirildi.

Bir dönem “IMF’ye borç bitti, hatta bizden borç istediler!” diye övünen anlayış, bugün uluslararası tefecilere bir ayda ödediği faizlerle dudak uçuklatıyor. Halk diz çökerken sistemle iç içe olanlar, milletin elindekini avuç avuç alıp götürüyor.

Kamu yapısı da aynı şekilde şişirilmiş bir balon gibi.

Bir zamanlar 1 milyon 700 bin olan kamu personeli, bugün 5 milyonun üzerine çıkmış durumda.

Ama hizmet?

Randevu krizi, hastanelerde bekleme kuyrukları, kapanan ailelerin dramları…

Her şey ortada.

Toplumsal yapı da tel tel dökülüyor.

Uyuşturucu sokak başlarında kol geziyor, aile yapısı parçalanıyor, evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor, şiddet sıradanlaşıyor.

Domuz eti kasaplık hayvana çevriliyor, zinanın yasal zemini genişletiliyor, LGBT ideolojik baskı hâlini alıyor; ama aynı dönemde yurdun dört bir yanına devasa camiler yapılıyor.

Ve toplum zannediyor ki cami sayısı arttıkça dindarlık da artar.

Oysa ahlak çökerken mimari yükselirse buna “maneviyat” değil, maskelenmiş çürüme denir.

Ama mesele yalnız bugünün hikâyesi değil.

Asıl önemli olan, yarın bu dönemin nasıl anlatılacağı.

Çünkü tarih, gerçekte yaşandığı gibi değil, anlatanların işine geldiği gibi yazılır.

Bugün ne oluyorsa, bir gün tıpkı Abdülhamit örneğinde olduğu gibi efsaneleştirilecek.

“Bugün Abdulhamit dönemindeki bu kayıplardan bahsettiğimizde hemen Osmanlı düşmanı, ecdadına sahip çıkmayan hainler olarak adlandırılırsınız.”

Ve yıllar sonra bu çağın torunları da diyecek ki:

— O dönem insanlar çok huzurluydu.

— Ekonomi mükemmeldi.

— Herkes dindardı.

— Bir gram yanlış yoktu.

— Kimse aç açık değildi.

— Hırsızlık mı? O dönemde hiç olmazdı!

Bugün nasıl ki Abdülhamit dönemini eleştirmek “ihanet” sayılıyorsa, yarın da bu dönem aynı ilahlaştırmanın konusu olacak.

Çünkü insanlar zor zamanlarını değil, kendilerine anlatılan masalları hatırlar.

“İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un hayatı nasıl geçti bilmeyenler biraz araştırsın.”

Gerçekçi, dürüst, diri bir adamdı Akif.

Bu memleket ona sahip çıkmadı, ama bugün posterini duvarlara asıp “kahraman şair” diyor.

Aynı kader Abdülhamit’te de bugünün siyasetinde de görülecek:

Gerçekler değil, işine gelen hikâyeler yaşatılacak.

Fakat unutulan bir şey var:

Hakikatin kötü bir huyu vardır; geç de olsa mutlaka ortaya çıkar.

Hem burada hem de gidilen yerde.

İşte tam bu noktada 2. Abdülhamit dönemine geri dönmek gerekiyor.

Efsaneleştirilen bir liderlik, aynı anda çöken bir devlet ve göz ardı edilen devasa gerçekler…

Abdülhamit Dönemi Toprak Kayıpları ve Bugüne Düşen Gölge

Bugün bazı çevreler Abdülhamit’i, hiç toprak kaybetmemiş bir “devlet dâhisi” gibi anlatıyor.

Oysa kaybedilen toprak miktarı bugünkü İran’ın yüzölçümü kadardır.

Bu rakam yaklaşık 1,6 milyon km² demektir.

Ve bu kayıpların siyasi, askeri ve toplumsal sonuçları, Osmanlı’nın tabutuna çakılan son çiviler oldu.

Abdülhamit dönemi bir cennet değil, çöküşün hızlandığı, merkezî yönetimin nefes alamaz hâle geldiği, dış baskılara direnecek kudretin kalmadığı bir dönemdi.

Fakat bugün, o gerçek anlatıldığı zaman hâlâ insanlar şu refleksi gösteriyor:

— Sen ecdadına düşmansın!

— Sen Osmanlı’yı kötülemek istiyorsun!

— Sen tarihini sevmiyorsun!

Oysa gerçekleri konuşmayan toplum, geleceğini kuramaz.

“Hak’tan hukuktan adaletten bahsedenler, iktidarların hoşuna gitmese de gerçeklerin ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır.”

Ne Abdülhamit bu gerçeklerden kaçabildi ne bugünün yöneticileri kaçabilecek ne de yarının çocukları bu dönemin masallarına sonsuza kadar inanacak.

Çünkü hakikat, güneş gibidir; örtülse de gölgeye alınsa da zamanı gelince kendi perdesini kendi kaldırır.

“Rabbim bizleri akleden, kişileri putlaştıranlardan değil, sadece Allah’a kulluk yapan hakiki, emin, adil müminlerden eylesin.”

II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın kaybettiği topraklar ve bu kayıpların siyasi sonuçları

II. Abdülhamid dönemi (1876–1909), Osmanlı Devleti’nin hem dış baskılarla hem içeriden yükselen milliyetçilik hareketleriyle sarsıldığı, bu nedenle geniş coğrafyasını hızla kaybettiği bir dönemdir. Bu kayıplar yalnız haritaları daraltmadı; imparatorluğun geleceğini belirleyen stratejik, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurdu.

Aşağıdaki çalışma, kayıp bölgeleri tek tek, yaklaşık yüzölçümleriyle, ardından her kaybın siyasi sonuçlarıyla birlikte detaylı şekilde sunmaktadır.

I. Kaybedilen topraklar (bölge bölge ve yaklaşık alanları)

Aşağıdaki rakamlar, Osmanlı’nın 19. yüzyıl sonu coğrafyasını esas alarak tarih araştırmalarının ortaya koyduğu yaklaşık alanlardır. Küçük oynamalar kaynaklara göre değişebilse de genel tablo bilim çevrelerinde aynıdır.

1. Balkanlar

Balkanlar, II. Abdülhamid döneminde Osmanlı'nın en büyük toprak kayıplarının yaşandığı bölge oldu. Berlin Kongresi sonrasında imparatorluk bu bölgede fiilen çözüldü.

1) Sırbistan – 48.300 km²

Berlin Kongresi ile tam bağımsızlık kazandı.

2) Karadağ – 13.800 km²

3) Romanya – 237.500 km²

1878’de tam bağımsız.

4) Bulgaristan (Doğu Rumeli dahil) – 108.500 km²

1885’te Doğu Rumeli ile birleşerek Osmanlı’dan koptu.

5) Bosna-Hersek – 51.000 km²

1878’de Avusturya işgaline verildi, 1908’de tamamen ilhak edildi.

6) Girit – 8.300 km²

1897’den sonra özerk, 1908’de fiilen Yunanistan’a bağlandı.

Toplam Balkan Kaybı:

≈ 467.000 km²

2. Kuzey Afrika

1) Tunus – 164.000 km²

1881’de Fransız kontrolüne geçti.

2) Mısır – 1.002.000 km²

1882’den itibaren İngiliz işgali altına girdi.

Mısır hukuken Osmanlı toprağı görünmeye devam etse de egemenlik tamamen bitmişti.

Toplam Kuzey Afrika Kaybı:

≈ 1.166.000 km²

3. Doğu Akdeniz – Kıbrıs

Kıbrıs – 9.250 km²

1878’de “geçici yönetim” adıyla İngiltere’ye bırakıldı; kontrol tamamen kaybedildi.

 

Genel toplam (1876–1909)

≈ 1.642.000 km²

Yani yaklaşık 1,6 milyon kilometrekare, bugünkü Türkiye’nin iki katından fazla.

II. Bu kayıplar Osmanlı’ya siyasi ve stratejik olarak neye mal oldu?

Bu kayıpların her birinin arkasında hem bölgesel hem küresel bir hesap vardı. Her toprak parçası, imparatorluk açısından bir ekonomik damar, bir güvenlik hattı, bir kültür havzası ve bir jeopolitik kilit niteliğindeydi.

Şimdi bu kayıpların siyasi sonuçlarını bölge bölge analiz edelim.

1. Balkan Topraklarının Kaybının Siyasi Sonuçları

Balkanlar, Osmanlı’nın askerî insan gücünün, tarımsal üretimin ve ticaret yollarının merkezlerinden biriydi. Bu alanların kaybı, yalnız toprak değil; devletin geleceğini belirleyen demografik ve askerî damarların kopması anlamına geldi.

a) Balkan kaybı, Osmanlı’nın Avrupa’daki siyasi varlığını bitirdi

500 yıllık bir coğrafya dağıldı.

İstanbul’un batı güvenliği ortadan kalktı.

Avusturya ve Rusya, bölgedeki hâkimiyetini genişletti.

b) Ekonomik daralma

Balkan toprakları Osmanlı’nın:

En verimli tarım alanları,

En yoğun nüfus merkezleri,

En güçlü vergi havzalarıydı.

Bu kayıplar devlet gelirlerini dramatik biçimde azalttı.

c) Demografik kırılma

Yaklaşık 1 milyonun üzerinde Müslüman, 1878 sonrası Anadolu’ya ve Trakya’ya göç etmek zorunda kaldı.

Bu göç:

Sosyal yapıyı sarstı,

İskân krizleri doğurdu.

d) Siyasi sonuç: Millî kimliğin doğuşu hızlandı

Balkan kayıpları, Osmanlı'nın çok uluslu yapısının çöktüğünü gösterdi.

Böylece “Osmanlılık” fikri yerine, giderek “Türk milliyetçiliği” fikri öne çıkmaya başladı.

2. Kuzey Afrika Kayıplarının Siyasi Sonuçları

Tunus ve Mısır’ın kaybı, Osmanlı’nın Akdeniz–Afrika hattı üzerindeki deniz gücünü ve siyasi derinliğini tamamen bitirdi.

a) Kuzey Afrika’nın düşmesi Osmanlı’yı bir Asya devletine dönüştürdü

İmparatorluğun Afrika kıtasındaki varlığı neredeyse sona erdi.

b) İngiltere’nin Mısır’ı ele geçirmesi: Osmanlı’nın kalbine darbe

Çünkü Mısır:

Nil vadisi tarımının merkezi,

Akdeniz-Kızıldeniz bağlantısının kalbi,

Mekke-Medine yollarının stratejik anahtarıydı.

Mısır'ın kaybı:

Ekonomiyi çökertecek derecede büyük gelir kaybına,

Hac yollarının güvenliğine dair endişelere,

Doğu Akdeniz’de İngiltere’nin mutlak hâkimiyetine yol açtı.

c) Tunus’un kaybı, Fransa’nın Kuzey Afrika hâkimiyetini tamamladı

Fas–Cezayir–Tunus hattı tamamen Fransız kontrolüne geçti.

3. Kıbrıs’ın Kaybının Siyasi Sonuçları

a) Doğu Akdeniz’de stratejik hâkimiyet kaybedildi

Kıbrıs’ı İngiltere’nin alması, Osmanlı için şu anlama geldi:

Kanal’a giden yola İngiliz kalkanı yerleşti.

Osmanlı donanması Doğu Akdeniz’de etkisizleşti.

Levant ticareti İngiltere'nin kontrolüne girdi.

b) İngiltere’nin Osmanlı’ya baskısı arttı

Kıbrıs’ın verilmesi karşılığında İngiltere'nin “Rusya’ya karşı destek sözü” hiçbir zaman gerçekleşmedi.

III. Genel stratejik sonuçlar

Bu kayıpların toplam siyasi sonuçları çok daha geniştir. En önemlileri şunlardır:

1. Osmanlı İmparatorluğu bir “kara devletine” dönüştü

Deniz hâkimiyeti bitince:

Ekonomik damarlar koptu,

Liman gelirleri düştü,

Diplomatik gücü azaldı.

2. Avrupa dengelerinden tamamen dışlandı

Artık Osmanlı, büyük güçlerin “masa dışında” tartıştığı bir devlet hâline geldi.

3. Balkan savaşlarının zemini hazırlandı (1912–1913)

Çünkü Abdülhamid dönemindeki kayıplar, Osmanlı’nın Balkanlarda yalnız “askerî olarak” değil “itibar olarak” da çöktüğünü gösterdi.

4. Ekonomik bağımlılık arttı: Düyun-u Umumiye etkisi derinleşti

Toprak kayıpları = vergi gelir kaybı = dış borç artışı = mali yönetimde yabancıların hakimiyeti.

5. II. Meşrutiyet’in zemini ortaya çıktı

Abdülhamid’e tepki, yalnız siyasi değil, toparlanamayan coğrafyanın yarattığı hayal kırıklığıydı.

SONUÇ

1876–1909 arasındaki otuz üç yıl:

Osmanlı tarihinin coğrafi olarak en büyük daralmasının yaşandığı,

İmparatorluğun kıtasal hâkimiyetinin çöktüğü,

Siyasi ve ekonomik bağımsızlığın büyük güçlerin insafına terk edildiği,

Ve nihayetinde modern Türkiye’nin doğuşuna zemin hazırlayan yıkıcı ama belirleyici bir dönem olmuştur.

Abdülhamid sonrası Osmanlı’nın yaşadığı tüm siyasi çalkantıların, ekonomik krizlerin ve savaşların derininde işte bu 1,6 milyon kilometrekarelik toprak kaybının açtığı tarihî boşluk vardır.

BAHADIR HATAYLI/03-05.04.2026/Sancaktepe/İST

17 Mart 2026 Salı

Komşuluğun Hatırası ve Vicdanın Sesi

Son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar, yalnızca diplomatik bir polemik olarak kalmadı; aksine toplumun geniş kesimlerinde derin bir huzursuzluk ve kırgınlık yarattı. Özellikle Türkiye’ye İran’dan geldiği iddia edilen füzeler meselesi etrafında yapılan açıklamalar, devletler arası ilişkilerden daha fazla, insanların zihninde ve kalbinde bir sorgulama başlattı. Çünkü mesele artık yalnızca bir güvenlik meselesi değildir; mesele aynı zamanda doğruluk, diplomasi dili, komşuluk hukuku ve halkların birbirine duyduğu tarihsel güvenin korunup korunmadığı meselesidir. İnsanların bu konuda rahatsızlık duyması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. Zira söz konusu olan yalnızca bir açıklama değil; aynı zamanda yüzlerce yıllık komşuluğun, ortak tarih tecrübesinin ve bölgesel barış umudunun nasıl temsil edildiği sorusudur.

Bu tartışmanın merkezinde yer alan açıklamalar özellikle iki isim üzerinden gündeme geldi: Hakan Fidan ve Ömer Çelik. Yapılan açıklamalarda Türkiye’ye İran’dan füze atıldığı yönünde güçlü ifadeler kullanıldı ve bu füzelerin NATO müttefikleri tarafından imha edildiği dile getirildi. Ancak buna karşılık İran tarafı, özellikle Masoud Pezeshkian yönetimi ve diplomatik kanallar üzerinden yapılan açıklamalarda, böyle bir saldırının kesinlikle söz konusu olmadığını ifade etti. Hatta İranlı yetkililer, bu iddiaların araştırılması için Türkiye ile ortak bir inceleme heyeti kurulabileceğini dahi dile getirdiler. Yani ortada bir inkâr değil, aksine birlikte araştırma çağrısı vardı. Bu çağrı, normal şartlarda iki komşu ülke arasında tansiyonu düşüren bir yaklaşım olarak görülmesi gereken bir teklifti.

Bu noktada mesele daha da karmaşık hale geliyor. Çünkü bir taraf kesin bir saldırı iddiasında bulunurken diğer taraf böyle bir eylemin gerçekleşmediğini söylüyor ve ortak inceleme öneriyor. Böylesi durumlarda diplomasi geleneği, gerginliği artıracak ifadeler yerine araştırma ve teyit mekanizmalarının işletilmesini önerir. Eğer gerçekten böyle bir saldırı olduysa, bunun teknik verilerle ortaya konması mümkündür. Füze savunma sistemleri, radar kayıtları, uydu verileri ve balistik analizler modern dünyada bu tür iddiaları net biçimde ortaya çıkarabilecek araçlara sahiptir. Bu nedenle mesele yalnızca “söylenen” ile “inkâr edilen” arasında kalmamalı, şeffaf bir araştırma ile açıklığa kavuşturulmalıdır.

Türkiye ile İran arasındaki ilişkilere tarihsel perspektiften bakıldığında bu konu daha da anlam kazanır. Çünkü iki ülke arasındaki sınır ve diplomatik denge yaklaşık beş asırdır büyük ölçüde istikrarlı kalmıştır. Bu durumun önemli dönüm noktalarından biri de 1555 yılında imzalanan Amasya Antlaşmasıdır. Bu anlaşma, Osmanlı ile Safevî devletleri arasında uzun süren çatışmaların ardından kalıcı bir sınır düzeni oluşturmuş ve bölgesel dengeyi sağlamıştır. O günden bu yana zaman zaman siyasi gerilimler yaşansa da iki ülke arasında doğrudan büyük bir savaş yaşanmamış olması, bu komşuluk ilişkisinin tarihsel ağırlığını göstermektedir. Bu nedenle bugün ortaya atılan her iddia, yalnızca güncel bir güvenlik meselesi olarak değil; aynı zamanda bu uzun tarihsel mirasın nasıl ele alındığı meselesi olarak da değerlendirilmelidir.

Bu noktada birçok insanın zihninde şu soru oluşuyor: Eğer iki ülke arasındaki ilişkiler gerçekten söylendiği kadar iyiyse, İran neden Türkiye’ye füze atsın? Böyle bir saldırının stratejik mantığı nedir? İran’ın Türkiye ile doğrudan bir askeri gerilim yaratmasının kendisine sağlayacağı somut bir kazanım var mıdır? Bu soruların cevapları kolay değildir; ancak bölgesel güç dengeleri incelendiğinde bazı ihtimaller ortaya çıkar. Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri olmuştur. Özellikle ABD ve Israil ile İran arasındaki gerilim, bölgedeki birçok siyasi ve askeri gelişmenin arka planını oluşturmaktadır. Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek bir gerilimin bu küresel rekabetin bir sonucu olabileceğini düşünmektedir.

Nitekim İranlı yetkililerin açıklamalarında da tam olarak bu noktaya dikkat çekildiği görülüyor. Onlara göre Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bozulması, bölgesel dengeleri değiştirmek isteyen bazı aktörlerin işine gelebilir. Bu görüş doğru ya da yanlış olabilir; fakat en azından tartışılması gereken bir iddiadır. Çünkü modern uluslararası ilişkilerde “algı yönetimi”, “dezenformasyon” ve “provokasyon” gibi yöntemler sıkça kullanılmaktadır. Tarihte birçok savaşın veya krizinin yanlış bilgi, manipülasyon ya da kasıtlı provokasyonlarla tetiklendiği bilinmektedir. Dolayısıyla böylesine hassas bir konuda kesin yargılara varmadan önce dikkatli ve temkinli olunması gerekir.

Toplumdaki rahatsızlığın bir diğer nedeni ise açıklamaların tonudur. İnsanlar diplomasi dilinin gerilimi azaltmasını beklerken bazen tam tersine sert ve kesin ifadelerle karşılaşabilmektedir. Bu durum, özellikle İran’a karşı tarihsel veya kültürel yakınlık hisseden bazı kesimlerde daha büyük bir kırgınlık yaratmaktadır. Çünkü Türkiye ile İran yalnızca komşu iki devlet değildir; aynı zamanda tarih boyunca kültürel, ticari ve sosyal etkileşim içinde olmuş iki medeniyet alanıdır. Bu nedenle kamuoyunda yapılan her açıklama, yalnızca devlet politikası olarak değil aynı zamanda halklar arasındaki duygusal bağlar açısından da değerlendirilir.

Bu noktada asıl mesele taraf olmak değil, ilkesel bir duruş sergilemektir. İnsanlar devletlerinin güçlü olmasını ister; fakat aynı zamanda adil ve dengeli olmasını da bekler. Bir ülkenin dış politikası yalnızca güç dengeleri üzerine kurulduğunda toplumda güven duygusu zedelenebilir. Oysa gerçek diplomasi, güç ile adalet arasında bir denge kurmayı gerektirir. Bir yandan ulusal güvenlik korunurken diğer yandan komşuluk hukukunun ve bölgesel barışın gözetilmesi gerekir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, öfke ve suçlama dili yerine akıl ve araştırma dilini tercih etmektir. Eğer gerçekten bir saldırı olduysa bunun delilleri şeffaf biçimde ortaya konmalıdır. Eğer böyle bir saldırı olmadıysa, o zaman da yanlış anlaşılmaların giderilmesi gerekir. Her iki durumda da kazanan şey gerilim değil, hakikat olmalıdır. Çünkü hakikat yalnızca devletlerin değil, toplumların da ihtiyacıdır.

Bu tartışmanın aslında daha derin bir boyutu vardır. İnsanlar yalnızca bir füze iddiasını değil, aynı zamanda temsil edilme biçimlerini de sorgulamaktadır. Birçok vatandaş, kendi adına konuşan yetkililerin gerçekten kendisinin duygularını ve düşüncelerini yansıtıp yansıtmadığını merak etmektedir. Bu sorgulama demokratik toplumların doğal bir parçasıdır. Çünkü devlet ile toplum arasındaki bağ, yalnızca hukuki bir bağ değildir; aynı zamanda güven ve temsil ilişkisidir.

Anadolu halk kültüründe anlatılan hikâyeler bile bazen bu tür siyasi tartışmaları anlatmak için kullanılır. Temel ile Dursun hikâyesinde olduğu gibi; Karadeniz’in o meşhur ince zekâsını taşıyan hikâyeler vardır; güldürür ama güldürdüğü kadar da insanın zihninde bir soru bırakır. Temel ile Dursun’un şu kısa hikâyesi de işte onlardan biridir.

Bir gün Temel telaş içinde köy meydanına gelir. Nefesi kesilmiş, yüzü korkudan bembeyazdır. Dursun onu görünce hemen sorar:

“Ula Temel, ne oldu sana, niye böyle perişan oldun?”

Temel hâlâ heyecanın içindedir:

“Ula Dursun sorma… Az kalsun ormanda bir domuz bana saldıracaktı. Vallahi az daha parçalayacaktı beni!”

Dursun biraz durur, Temel’e dikkatle bakar. Ama beklenen tepkiyi vermez. Merakla sorar:

“Ee… Domuza bir şey oldu mi peki? Şimdi nerededir o hayvan?”

Temel bir an durur. Gözlerini kocaman açar. Yüzündeki korku bir anda öfkeye dönüşür. Dursun’a doğru döner ve hiddetle bağırır:

“Ula Dursun! Sen kimin tarafındasın ha? Ben mi anlatayrum sana derdimi, yoksa o domuzun hâlini mi merak edersin? Ben az kalsun parçalanacaktum, sen hâlâ domuzu soraysun!”

Bu küçük fıkra ilk duyulduğunda insanı gülümsetir. Çünkü Dursun’un sorusu tuhaftır. Bir insan ölümden dönmüşken, o hâlâ saldıran hayvanın akıbetini merak etmektedir. Ama gülümseme geçince hikâye insanın zihnine başka bir soru bırakır: İnsan bazen gerçekten de tarafını şaşırabilir.

Hayatın içinde de buna benzer durumlar olur. Birinin derdi ortadayken, mesele apaçık görünüyorken, bazı insanlar olayın özünü değil de tali taraflarını kurcalamaya başlar. Asıl mağdur ortada dururken, dikkat bambaşka yerlere kayar. Böyle anlarda insanın içinden Temel’in o çıkışı gelir: “Sen kimin tarafındasın?”

Aslında bu soru yalnız Temel’in öfkesi değildir; aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü insanın durduğu yer, baktığı yönü belirler. Nerede durduğumuz, neyi önce sorduğumuz, neyi merak ettiğimiz çoğu zaman tarafımızı ele verir.

Temel’in hikâyesi bu yüzden sadece bir Karadeniz fıkrası değildir. Küçük bir sahnenin içine saklanmış büyük bir sorudur: Bir olay karşısında ilk refleksimiz ne oluyor? Derdini anlatan insana mı kulak veriyoruz, yoksa meseleyi tersinden mi tutuyoruz?

Belki de bu yüzden Temel’in kızgınlığı aslında hepimize yöneltilmiş bir soruya dönüşür:

“Ula… Sen kimin tarafındasın?” bir tehlike karşısında tarafın kimden yana olduğu sorusu aslında bir sadakat ve güven sorusudur. Ancak modern siyasette mesele çoğu zaman bu kadar basit değildir. Devletler bazen birden fazla çıkarı aynı anda korumaya çalışır ve bu durum dışarıdan bakıldığında kararsızlık ya da çelişki gibi algılanabilir. Bu nedenle önemli olan şey, politikaların açık ve anlaşılır biçimde ifade edilmesidir.

Bugün toplumda duyulan rahatsızlık aslında çok daha geniş bir özlemi dile getiriyor: Adaletli, tutarlı ve saydam bir dış politika özlemi. İnsanlar kendi ülkelerinin büyük güçlerin rekabetinde bir araç haline gelmesini değil, bağımsız ve dengeli bir aktör olmasını istiyor. Bu duygu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde giderek daha güçlü şekilde dile getirilmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca hükümetlerin açıklamalarına bağlı değildir. Aynı zamanda halkların birbirine duyduğu güvene de bağlıdır. Bu güven kolay oluşmaz; fakat yanlış adımlar atıldığında hızla zedelenebilir. Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, geçmişin uzun komşuluk tecrübesini hatırlamak ve geleceğin barışını korumaktır. Diplomasi, gerilimi büyütmek için değil; anlaşmazlıkları çözmek için vardır.

Ve belki de en önemli hatırlatma şudur: Devletlerin politikaları değişebilir, liderler gelip geçebilir; fakat komşuluk kalıcıdır. Coğrafya değişmez. Bu yüzden iki komşu halkın birbirine düşman edilmesi, aslında her iki tarafın da kaybetmesi anlamına gelir. İnsanlık tarihi bize defalarca göstermiştir ki savaşların kazananı çok az, kaybedeni ise çoktur. Oysa barışın kazananı her zaman daha fazladır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Gerilimi büyütmek mi istiyoruz, yoksa hakikati ortaya çıkararak komşuluk hukukunu korumak mı? Eğer ikinci yolu seçersek, o zaman yalnızca bir krizden çıkmakla kalmayız; aynı zamanda geleceğin barışına da katkı sağlamış oluruz. Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Güçlü devletler değil, güçlü vicdanlar. Çünkü vicdanın olduğu yerde hakikat kaybolmaz; hakikatin olduğu yerde de barışın yolu her zaman bulunur.

Bahadır Hataylı/17.03.2026/Sancaktepe/İST

11 Şubat 2026 Çarşamba

Değiştirme Zamanı

 


Bazı şeyler vardır, zamanı geçince kokar.
Başta fark edilmez.
Üstüne parfüm sıkarsın, havalandırırsın, üstünü örtmeye çalışırsın…
Ama nafile.
Koku, gecikmenin dilidir.

Mesela pencereler…
Uzun süre açılmazsa küf tutar.
Saatler…
Kurulmazsa durur.
Bahçeler…
Bakılmazsa diken olur.

Bir de bazı “emanetler” vardır,
Ne kadar kıymetli olursa olsun,
Ne kadar süslü paketlenirse paketlensin,
Uzun süre aynı elde kalınca ağırlaşır.

İlk zamanlar tertemizdir her şey.
Gözler parlar, sözler umut kokar.
“Biz farklıyız” denir.
“Biz böyle olmayacağız” diye yeminler edilir.

Sonra zaman geçer.

Aynı koltuk, aynı sözler, aynı yüzler…
Bir süre sonra alışkanlık başlar.
Alışkanlık, en tehlikeli konfordur.

İnsan alışınca;

  • Sormaz olur,

  • Dinlemez olur,

  • Hesap vermeyi unutur.

Ve farkında olmadan bir şey olur:
Kokuşma başlar.

Kimse “Ben kirlendim” demez.
Kimse “Artık yük oldum” diye aynaya bakmaz.
Herkes hâlâ tertemiz olduğunu sanır.

Oysa halkın burnu hassastır.
Kokuyu önce o alır.

Sonra başlar fısıltılar:
“Bir gariplik yok mu sence?”
“Eskiden böyle değildi…”
“Bir değişim gerek sanki…”

Ama değişim zordur.
Çünkü yerinden kalkmak,
Kendine “Artık sıra başkasında” demek,
İnsanın en ağır imtihanıdır.

O yüzden çoğu zaman,
Pencere açmak yerine perde değiştirirler.
Havalandırmak yerine oda spreyi sıkarlar.
Gerçeği onarmak yerine, vitrini parlatırlar.

Ama koku kalır.

Çünkü bazı şeylerin çözümü basittir:
Zamanında değiştirmek.

Ne geç kalmak işe yarar,
Ne de süslemek.

Değiştirmek;
Hakaret değildir.
Nankörlük değildir.
Vefasızlık hiç değildir.

Aksine:
Sorumluluktur.
Temizliktir.
Saygıdır.

Hem emanete,
Hem emaneti verene.

Bazı koltuklar dinlenmek ister.
Bazı yüzler tazelenmek ister.
Bazı dönemler kapanmak ister.

Ve bazen en büyük hizmet,
Sessizce kalkıp
“Artık başkası devam etsin” diyebilmektir.

Çünkü herkes bilir ki…

Değiştirilmeyen şey,
Zamanla yük olur.

Bahadır Hataylı/09.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!