17 Mart 2026 Salı

Komşuluğun Hatırası ve Vicdanın Sesi

Son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar, yalnızca diplomatik bir polemik olarak kalmadı; aksine toplumun geniş kesimlerinde derin bir huzursuzluk ve kırgınlık yarattı. Özellikle Türkiye’ye İran’dan geldiği iddia edilen füzeler meselesi etrafında yapılan açıklamalar, devletler arası ilişkilerden daha fazla, insanların zihninde ve kalbinde bir sorgulama başlattı. Çünkü mesele artık yalnızca bir güvenlik meselesi değildir; mesele aynı zamanda doğruluk, diplomasi dili, komşuluk hukuku ve halkların birbirine duyduğu tarihsel güvenin korunup korunmadığı meselesidir. İnsanların bu konuda rahatsızlık duyması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. Zira söz konusu olan yalnızca bir açıklama değil; aynı zamanda yüzlerce yıllık komşuluğun, ortak tarih tecrübesinin ve bölgesel barış umudunun nasıl temsil edildiği sorusudur.

Bu tartışmanın merkezinde yer alan açıklamalar özellikle iki isim üzerinden gündeme geldi: Hakan Fidan ve Ömer Çelik. Yapılan açıklamalarda Türkiye’ye İran’dan füze atıldığı yönünde güçlü ifadeler kullanıldı ve bu füzelerin NATO müttefikleri tarafından imha edildiği dile getirildi. Ancak buna karşılık İran tarafı, özellikle Masoud Pezeshkian yönetimi ve diplomatik kanallar üzerinden yapılan açıklamalarda, böyle bir saldırının kesinlikle söz konusu olmadığını ifade etti. Hatta İranlı yetkililer, bu iddiaların araştırılması için Türkiye ile ortak bir inceleme heyeti kurulabileceğini dahi dile getirdiler. Yani ortada bir inkâr değil, aksine birlikte araştırma çağrısı vardı. Bu çağrı, normal şartlarda iki komşu ülke arasında tansiyonu düşüren bir yaklaşım olarak görülmesi gereken bir teklifti.

Bu noktada mesele daha da karmaşık hale geliyor. Çünkü bir taraf kesin bir saldırı iddiasında bulunurken diğer taraf böyle bir eylemin gerçekleşmediğini söylüyor ve ortak inceleme öneriyor. Böylesi durumlarda diplomasi geleneği, gerginliği artıracak ifadeler yerine araştırma ve teyit mekanizmalarının işletilmesini önerir. Eğer gerçekten böyle bir saldırı olduysa, bunun teknik verilerle ortaya konması mümkündür. Füze savunma sistemleri, radar kayıtları, uydu verileri ve balistik analizler modern dünyada bu tür iddiaları net biçimde ortaya çıkarabilecek araçlara sahiptir. Bu nedenle mesele yalnızca “söylenen” ile “inkâr edilen” arasında kalmamalı, şeffaf bir araştırma ile açıklığa kavuşturulmalıdır.

Türkiye ile İran arasındaki ilişkilere tarihsel perspektiften bakıldığında bu konu daha da anlam kazanır. Çünkü iki ülke arasındaki sınır ve diplomatik denge yaklaşık beş asırdır büyük ölçüde istikrarlı kalmıştır. Bu durumun önemli dönüm noktalarından biri de 1555 yılında imzalanan Amasya Antlaşmasıdır. Bu anlaşma, Osmanlı ile Safevî devletleri arasında uzun süren çatışmaların ardından kalıcı bir sınır düzeni oluşturmuş ve bölgesel dengeyi sağlamıştır. O günden bu yana zaman zaman siyasi gerilimler yaşansa da iki ülke arasında doğrudan büyük bir savaş yaşanmamış olması, bu komşuluk ilişkisinin tarihsel ağırlığını göstermektedir. Bu nedenle bugün ortaya atılan her iddia, yalnızca güncel bir güvenlik meselesi olarak değil; aynı zamanda bu uzun tarihsel mirasın nasıl ele alındığı meselesi olarak da değerlendirilmelidir.

Bu noktada birçok insanın zihninde şu soru oluşuyor: Eğer iki ülke arasındaki ilişkiler gerçekten söylendiği kadar iyiyse, İran neden Türkiye’ye füze atsın? Böyle bir saldırının stratejik mantığı nedir? İran’ın Türkiye ile doğrudan bir askeri gerilim yaratmasının kendisine sağlayacağı somut bir kazanım var mıdır? Bu soruların cevapları kolay değildir; ancak bölgesel güç dengeleri incelendiğinde bazı ihtimaller ortaya çıkar. Ortadoğu, uzun yıllardır küresel güç rekabetinin merkezlerinden biri olmuştur. Özellikle ABD ve Israil ile İran arasındaki gerilim, bölgedeki birçok siyasi ve askeri gelişmenin arka planını oluşturmaktadır. Bu nedenle bazı çevreler, Türkiye ile İran arasında yaşanabilecek bir gerilimin bu küresel rekabetin bir sonucu olabileceğini düşünmektedir.

Nitekim İranlı yetkililerin açıklamalarında da tam olarak bu noktaya dikkat çekildiği görülüyor. Onlara göre Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin bozulması, bölgesel dengeleri değiştirmek isteyen bazı aktörlerin işine gelebilir. Bu görüş doğru ya da yanlış olabilir; fakat en azından tartışılması gereken bir iddiadır. Çünkü modern uluslararası ilişkilerde “algı yönetimi”, “dezenformasyon” ve “provokasyon” gibi yöntemler sıkça kullanılmaktadır. Tarihte birçok savaşın veya krizinin yanlış bilgi, manipülasyon ya da kasıtlı provokasyonlarla tetiklendiği bilinmektedir. Dolayısıyla böylesine hassas bir konuda kesin yargılara varmadan önce dikkatli ve temkinli olunması gerekir.

Toplumdaki rahatsızlığın bir diğer nedeni ise açıklamaların tonudur. İnsanlar diplomasi dilinin gerilimi azaltmasını beklerken bazen tam tersine sert ve kesin ifadelerle karşılaşabilmektedir. Bu durum, özellikle İran’a karşı tarihsel veya kültürel yakınlık hisseden bazı kesimlerde daha büyük bir kırgınlık yaratmaktadır. Çünkü Türkiye ile İran yalnızca komşu iki devlet değildir; aynı zamanda tarih boyunca kültürel, ticari ve sosyal etkileşim içinde olmuş iki medeniyet alanıdır. Bu nedenle kamuoyunda yapılan her açıklama, yalnızca devlet politikası olarak değil aynı zamanda halklar arasındaki duygusal bağlar açısından da değerlendirilir.

Bu noktada asıl mesele taraf olmak değil, ilkesel bir duruş sergilemektir. İnsanlar devletlerinin güçlü olmasını ister; fakat aynı zamanda adil ve dengeli olmasını da bekler. Bir ülkenin dış politikası yalnızca güç dengeleri üzerine kurulduğunda toplumda güven duygusu zedelenebilir. Oysa gerçek diplomasi, güç ile adalet arasında bir denge kurmayı gerektirir. Bir yandan ulusal güvenlik korunurken diğer yandan komşuluk hukukunun ve bölgesel barışın gözetilmesi gerekir.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, öfke ve suçlama dili yerine akıl ve araştırma dilini tercih etmektir. Eğer gerçekten bir saldırı olduysa bunun delilleri şeffaf biçimde ortaya konmalıdır. Eğer böyle bir saldırı olmadıysa, o zaman da yanlış anlaşılmaların giderilmesi gerekir. Her iki durumda da kazanan şey gerilim değil, hakikat olmalıdır. Çünkü hakikat yalnızca devletlerin değil, toplumların da ihtiyacıdır.

Bu tartışmanın aslında daha derin bir boyutu vardır. İnsanlar yalnızca bir füze iddiasını değil, aynı zamanda temsil edilme biçimlerini de sorgulamaktadır. Birçok vatandaş, kendi adına konuşan yetkililerin gerçekten kendisinin duygularını ve düşüncelerini yansıtıp yansıtmadığını merak etmektedir. Bu sorgulama demokratik toplumların doğal bir parçasıdır. Çünkü devlet ile toplum arasındaki bağ, yalnızca hukuki bir bağ değildir; aynı zamanda güven ve temsil ilişkisidir.

Anadolu halk kültüründe anlatılan hikâyeler bile bazen bu tür siyasi tartışmaları anlatmak için kullanılır. Temel ile Dursun hikâyesinde olduğu gibi; Karadeniz’in o meşhur ince zekâsını taşıyan hikâyeler vardır; güldürür ama güldürdüğü kadar da insanın zihninde bir soru bırakır. Temel ile Dursun’un şu kısa hikâyesi de işte onlardan biridir.

Bir gün Temel telaş içinde köy meydanına gelir. Nefesi kesilmiş, yüzü korkudan bembeyazdır. Dursun onu görünce hemen sorar:

“Ula Temel, ne oldu sana, niye böyle perişan oldun?”

Temel hâlâ heyecanın içindedir:

“Ula Dursun sorma… Az kalsun ormanda bir domuz bana saldıracaktı. Vallahi az daha parçalayacaktı beni!”

Dursun biraz durur, Temel’e dikkatle bakar. Ama beklenen tepkiyi vermez. Merakla sorar:

“Ee… Domuza bir şey oldu mi peki? Şimdi nerededir o hayvan?”

Temel bir an durur. Gözlerini kocaman açar. Yüzündeki korku bir anda öfkeye dönüşür. Dursun’a doğru döner ve hiddetle bağırır:

“Ula Dursun! Sen kimin tarafındasın ha? Ben mi anlatayrum sana derdimi, yoksa o domuzun hâlini mi merak edersin? Ben az kalsun parçalanacaktum, sen hâlâ domuzu soraysun!”

Bu küçük fıkra ilk duyulduğunda insanı gülümsetir. Çünkü Dursun’un sorusu tuhaftır. Bir insan ölümden dönmüşken, o hâlâ saldıran hayvanın akıbetini merak etmektedir. Ama gülümseme geçince hikâye insanın zihnine başka bir soru bırakır: İnsan bazen gerçekten de tarafını şaşırabilir.

Hayatın içinde de buna benzer durumlar olur. Birinin derdi ortadayken, mesele apaçık görünüyorken, bazı insanlar olayın özünü değil de tali taraflarını kurcalamaya başlar. Asıl mağdur ortada dururken, dikkat bambaşka yerlere kayar. Böyle anlarda insanın içinden Temel’in o çıkışı gelir: “Sen kimin tarafındasın?”

Aslında bu soru yalnız Temel’in öfkesi değildir; aynı zamanda bir uyarıdır. Çünkü insanın durduğu yer, baktığı yönü belirler. Nerede durduğumuz, neyi önce sorduğumuz, neyi merak ettiğimiz çoğu zaman tarafımızı ele verir.

Temel’in hikâyesi bu yüzden sadece bir Karadeniz fıkrası değildir. Küçük bir sahnenin içine saklanmış büyük bir sorudur: Bir olay karşısında ilk refleksimiz ne oluyor? Derdini anlatan insana mı kulak veriyoruz, yoksa meseleyi tersinden mi tutuyoruz?

Belki de bu yüzden Temel’in kızgınlığı aslında hepimize yöneltilmiş bir soruya dönüşür:

“Ula… Sen kimin tarafındasın?” bir tehlike karşısında tarafın kimden yana olduğu sorusu aslında bir sadakat ve güven sorusudur. Ancak modern siyasette mesele çoğu zaman bu kadar basit değildir. Devletler bazen birden fazla çıkarı aynı anda korumaya çalışır ve bu durum dışarıdan bakıldığında kararsızlık ya da çelişki gibi algılanabilir. Bu nedenle önemli olan şey, politikaların açık ve anlaşılır biçimde ifade edilmesidir.

Bugün toplumda duyulan rahatsızlık aslında çok daha geniş bir özlemi dile getiriyor: Adaletli, tutarlı ve saydam bir dış politika özlemi. İnsanlar kendi ülkelerinin büyük güçlerin rekabetinde bir araç haline gelmesini değil, bağımsız ve dengeli bir aktör olmasını istiyor. Bu duygu yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde giderek daha güçlü şekilde dile getirilmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca hükümetlerin açıklamalarına bağlı değildir. Aynı zamanda halkların birbirine duyduğu güvene de bağlıdır. Bu güven kolay oluşmaz; fakat yanlış adımlar atıldığında hızla zedelenebilir. Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, geçmişin uzun komşuluk tecrübesini hatırlamak ve geleceğin barışını korumaktır. Diplomasi, gerilimi büyütmek için değil; anlaşmazlıkları çözmek için vardır.

Ve belki de en önemli hatırlatma şudur: Devletlerin politikaları değişebilir, liderler gelip geçebilir; fakat komşuluk kalıcıdır. Coğrafya değişmez. Bu yüzden iki komşu halkın birbirine düşman edilmesi, aslında her iki tarafın da kaybetmesi anlamına gelir. İnsanlık tarihi bize defalarca göstermiştir ki savaşların kazananı çok az, kaybedeni ise çoktur. Oysa barışın kazananı her zaman daha fazladır.

Bu nedenle bugün sorulması gereken en temel soru şudur: Gerilimi büyütmek mi istiyoruz, yoksa hakikati ortaya çıkararak komşuluk hukukunu korumak mı? Eğer ikinci yolu seçersek, o zaman yalnızca bir krizden çıkmakla kalmayız; aynı zamanda geleceğin barışına da katkı sağlamış oluruz. Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur: Güçlü devletler değil, güçlü vicdanlar. Çünkü vicdanın olduğu yerde hakikat kaybolmaz; hakikatin olduğu yerde de barışın yolu her zaman bulunur.

Bahadır Hataylı/17.03.2026/Sancaktepe/İST

11 Şubat 2026 Çarşamba

Değiştirme Zamanı

 


Bazı şeyler vardır, zamanı geçince kokar.
Başta fark edilmez.
Üstüne parfüm sıkarsın, havalandırırsın, üstünü örtmeye çalışırsın…
Ama nafile.
Koku, gecikmenin dilidir.

Mesela pencereler…
Uzun süre açılmazsa küf tutar.
Saatler…
Kurulmazsa durur.
Bahçeler…
Bakılmazsa diken olur.

Bir de bazı “emanetler” vardır,
Ne kadar kıymetli olursa olsun,
Ne kadar süslü paketlenirse paketlensin,
Uzun süre aynı elde kalınca ağırlaşır.

İlk zamanlar tertemizdir her şey.
Gözler parlar, sözler umut kokar.
“Biz farklıyız” denir.
“Biz böyle olmayacağız” diye yeminler edilir.

Sonra zaman geçer.

Aynı koltuk, aynı sözler, aynı yüzler…
Bir süre sonra alışkanlık başlar.
Alışkanlık, en tehlikeli konfordur.

İnsan alışınca;

  • Sormaz olur,

  • Dinlemez olur,

  • Hesap vermeyi unutur.

Ve farkında olmadan bir şey olur:
Kokuşma başlar.

Kimse “Ben kirlendim” demez.
Kimse “Artık yük oldum” diye aynaya bakmaz.
Herkes hâlâ tertemiz olduğunu sanır.

Oysa halkın burnu hassastır.
Kokuyu önce o alır.

Sonra başlar fısıltılar:
“Bir gariplik yok mu sence?”
“Eskiden böyle değildi…”
“Bir değişim gerek sanki…”

Ama değişim zordur.
Çünkü yerinden kalkmak,
Kendine “Artık sıra başkasında” demek,
İnsanın en ağır imtihanıdır.

O yüzden çoğu zaman,
Pencere açmak yerine perde değiştirirler.
Havalandırmak yerine oda spreyi sıkarlar.
Gerçeği onarmak yerine, vitrini parlatırlar.

Ama koku kalır.

Çünkü bazı şeylerin çözümü basittir:
Zamanında değiştirmek.

Ne geç kalmak işe yarar,
Ne de süslemek.

Değiştirmek;
Hakaret değildir.
Nankörlük değildir.
Vefasızlık hiç değildir.

Aksine:
Sorumluluktur.
Temizliktir.
Saygıdır.

Hem emanete,
Hem emaneti verene.

Bazı koltuklar dinlenmek ister.
Bazı yüzler tazelenmek ister.
Bazı dönemler kapanmak ister.

Ve bazen en büyük hizmet,
Sessizce kalkıp
“Artık başkası devam etsin” diyebilmektir.

Çünkü herkes bilir ki…

Değiştirilmeyen şey,
Zamanla yük olur.

Bahadır Hataylı/09.02.2026/Namazgah-Çamlıca/İST

5 Şubat 2026 Perşembe

ÇELİŞKİYLE YAŞAMAK


24 yıllık bir iktidarın değil, bir toplumsal aklın röntgeni

Bu bir partiye karşı yazılmadı.

Bir lidere öfke kusmak için hiç yazılmadı.

Bu, aynı cümlelerin yıllar boyunca tekrar tekrar söylenmesine rağmen, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden bir toplumun mantıkla bağını nasıl gevşettiğini anlamak için yazıldı. Çünkü asıl mesele iktidarın ne söylediği değil; toplumun buna nasıl inanabildiğidir.

Uzun iktidarlar yalnızca güçle ayakta kalmaz. Uzun iktidarlar, çelişkiyle yaşamayı mümkün kılan bir zihinsel iklim üretir. Bu iklimde tutarsızlık skandal olmaz, tekrar olur. Yalan çökertilmez, yutulur. Zaman ilerlemez, döngüye girer.

Bu yazı şunu soruyor: Mantıkta yeri olmayan önermeler, toplumsal hayatta nasıl karşılık bulur?

I. “Üç yıla bitireceğiz cümlesi ve zamanın iptali

2010’da “Et ithal etmeyeceğiz denildi.2017’de “Üç yıla bitecek.”2019’da yine “Üç yıla.”2020’de “Bitiriyoruz.”2024’te aynı cümle yıl içinde defalarca tekrarlandı.2025’te tekrarlandı. Burada mesele et değildir. Et, sadece bir örnek nesnedir. Asıl mesele, zamanın işlevini yitirmesidir.

Mantıkta bir önerme vardır:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A geçersizdir.

Ama siyasette bu önerme tersine çevrilmiştir:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A yeniden söylenir.

Bu, mantığın değil; alışkanlığın kuralıdır.

Toplum, “üç yıl”ın bir ölçü birimi olmaktan çıktığını fark ettiğinde bile tepki vermez. Çünkü “üç yıl artık gerçek bir zaman dilimi değil; erteleyici bir metafordur. İnsanlar, neden bitmedi? sorusunu sormaz, yine söylediler diye not alır. Bu noktada siyaset sonuç üretmez, beklenti üretir.

Ve beklenti, gerçekle karşılaşmadığı sürece yaşayabilir.

II. İthalat kararları ve gerçeklikle aynı anda yaşamak

2025 yılı için Resmî Gazete ’de yayımlanan kararlar:3,5 milyon ton mısır ithalatı,1 milyon ton arpa ithalatı,1 milyon ton ayçiçeği tohumu…

Aynı zaman diliminde: “ET ithalatını bitireceğiz.

Bu iki durum mantıkta birlikte var olamaz.

Ama toplumsal hayatta birlikte var olabilir.

Nasıl?

Çünkü toplum artık önermeleri aynı düzlemde değerlendirmez. Bir önerme “ekonomik gerçeklik” düzleminde durur, diğeri siyasal sadakat düzleminde. Bu iki düzlem birbirine temas etmez.

Buna bölünmüş bilinç denir. İnsanlar şunu yapar: Pazarda fiyatı görür, Televizyonda sözü duyar,

İkisini aynı anda doğru kabul eder. Bu, cehalet değildir. Bu, uyum sağlama refleksidir. Çünkü çelişkiyi reddetmek, yüzleşmeyi gerektirir. Yüzleşme ise konfor bozucudur.

III. Enflasyonun bitmeyen “en zoru”

2018’den 2026’ya kadar aynı cümle: “Enflasyon sorununu çözeceğiz.” En zor dönem geride kaldı.”

Bu cümlelerin hepsi gelecek zaman içerir. Ama bu gelecek, hiçbir zaman şimdiye dönüşmez.

Mantıkta buna sonsuz erteleme denir. Bir problem çözülmez ama sürekli “çözülmek üzere” tutulur. Bu, sorunun değil; umudun yönetimidir.

Buradaki asıl mesele şudur: Bir toplum, aynı sorunun çözüldüğüne her yıl yeniden inanıyorsa, artık çözümle değil, inanma ihtiyacıyla ilgileniyordur.

Bu noktada ekonomi teknik bir alan olmaktan çıkar, psikolojik bir alana dönüşür. Rakamlar değil, cümleler dolaşır.

IV. “Cebimizden bir kuruş çıkmıyor söylemi ve görünmez maliyetler

“Devletin kasasından bir kuruş çıkmıyor. Bu cümle yıllarca tekrarlandı. Bu cümle, teknik olarak tartışılabilir. Ama asıl mesele teknik doğruluğu değil; toplumsal işlevidir. Bu cümle şunu yapar: Maliyeti görünmez kılar. Hesap sormayı anlamsızlaştırır. Vatandaşı izleyiciye çevirir. İnsanlar artık “nasıl yapıldı?” diye sormaz, “bize çıkmıyormuş diye kabul eder. Bu noktada siyaset, hesap vermez; teskin eder.

V. Kişisel anlatılar ve hafızanın eğrilmesi

Bir liderin kendi hayatına dair anlattığı hikâyeler, semboliktir. Ama bu hikâyeler zamanla tarihsel gerçeklikle çeliştiğinde, mesele kişisel hata olmaktan çıkar.

Doğum tarihitakvim uyuşmaz. Olaylar, gerçekleşmeden önce anlatılır. Mekânlar, var olmadan hatırlanır. Bu noktada toplum iki şeyden birini yapar:

Ya sorgular,

Ya önemsizleştirir.

Uzun iktidarların sırrı buradadır: Önemsizleştirme yeteneği. Toplum şunu öğrenir: Detay önemli değil, niyet önemli. “Âmâ niyet ölçüldüğünde, gerçeklik serbest kalır.

VI. “Aslalar, “oldular ve sözün değersizleşmesi

“Asla olmaz” denilenlerin listesi uzundur: Görüşülmez görüşüldü, olmaz oldu, Asla mümkün

Bu durum tek başına diplomasi değildir. Çünkü diplomasi değişimi gerekçelendirir. Burada ise değişim açıklanmaz, sadece yaşanır.

Toplum da şunu öğrenir: Sözler bağlayıcı değildir. Bu öğrenildiğinde, siyaset hesap vermez. Çünkü hesap, söz üzerinden sorulur.

VII. “Biz yaptık” anlatısı ve tarihsizlik

Bir iktidar, kendinden önce yapılan her şeyi yok saydığında, sadece kendini büyütmez; toplumu küçültür. Çünkü geçmişi olmayan bir toplum, karşılaştırma yapamaz. Karşılaştırma yapamayan toplum ise alternatif düşünemez.

VIII. Yalan ve duygu üretimi

“Mülakat”, “cami”, “yasak” gibi örnekler şunu gösterir: Yalanın işlevi ikna etmek değil; duygu üretmektir. Duygu üretildiğinde gerçeklik ikinci plana düşer. İnsanlar doğruluğu değil, ait olmayı savunur.

IX. Nasıl ayakta kaldı?

Sorunun cevabı burada.

Bu iktidar: Çelişkiyi normalleştirdi

Zamanı iptal etti,

Sözü bağlayıcılıktan çıkardı

Gerçeği duyguyla bastırdı

Ama bunu tek başına yapmadı.

Toplum buna uyum sağladı.

Çünkü çelişkiyle yaşamak, yüzleşmekten daha kolaydır.

Aydının sorumluluğu, bu yazı kimseye neye inanacağını söylemiyor. Sadece şunu soruyor: Aynı anda bu kadar tutarsız önermeye inanabiliyorsak, yarın neye itiraz edebiliriz?

Karanlık bir anda gelmez. Karanlık, çelişkiye alışıldığında başlar.

Ve aydının sorumluluğu şudur: Alışmamayı hatırlatmak.

Bahadır Hataylı/04.02.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!