3 Kasım 2025 Pazartesi

Kompleksiz bir yaşam denklemi-yeniden insan olmak

Kendi tanımını yapamayanlar, başkalarının gölgesine sığınarak yaşamayı üstünlük zannederler.

Kendisi olmayı başaramayan her birey ve her toplum, yüceliği taklit etmekte, kimliği ise başkasının aynasından okumakta arar.

Oysa bu bir meziyet değil; derin bir özgüvensizliğin ve varoluş utancının savunma refleksidir.

Geçmişten bugüne birçok çevrede görülen bu hâl, özellikle muhafazakâr ve dindar kesimin kendi değer dünyasına yabancılaşarak, sol ve seküler entelektüel çevrelerin diline öykünmesinde açıkça ortaya çıkar.

Kendisine ait bir bilgi geleneği, estetik algı ve tarih bilinci olduğu hâlde, bunları sahneye koymakta tereddüt edenlerin çoğu, kendi değerlerini bile sorgular hâle gelmiş, hatta kimi zaman onları aşağılamayı aydınlanma belirtisi sanmıştır.

Bu durum yalnızca bir psikolojik arıza değil;

toplumsal bir kişilik kaybıdır.

Kendi değerlerinden utanmak, kendi sesini duyamamak, kendisi gibi düşünmeye cesaret edememek…

Bunlar bir bireyin değil, bir medeniyetin çöküş işaretleridir.

Ve bugün bu çöküş artık yerel değil; küresel boyutludur.

Başkalarının Aynasında Kendini Arayanlar

Dün çevremizdeki okumuş takımı, dinî ve kültürel referanslardan uzak bireylerdi;

onlar tarafından kabul görmek, onların masalarına oturmak, onların diliyle konuşmak bir “seviye” göstergesi sayılıyordu.

Bugün ise bu durum yalnızca fikir alanında değil;

yaşam biçimi, eğitim modeli, sanat, eğlence, toplumsal estetik, hatta sevincin ve öfkenin ritmine kadar,

Bir toplum kendi kimliğini saklayıp, başka bir kimliğin kılığına büründüğünde,

aslında yavaş bir intihara başlamış olur.

Kendine yabancılaşan bir toplumun sonu bellidir:

Düşünmesi taklittir,

Yaşaması taklittir,

Hatta mutluluğu bile ödünç alınmıştır.

Ve en acısı şudur:

İnsan kendi güneşini bırakıp başkasının gölgesinde üşür.

Eğitim Örneği: Kendi Fıtratının Dışında Bir Elbise

Bugün eğitim konuşulduğunda herkes Finlandiya örneğini ağzına alır;

Montessori eğitim modeli bir vitrin süsü hâline gelmiştir.

Oysa kendi kültüründe yaparak öğrenme, usta-çırak ilişkisi, hayatın içinden öğrenme, yüzlerce yıllık organik birikim olarak zaten mevcuttu.

Ama biz ne yaptık?

Çocuğu doğadan kopardık,

Fıtratın duyu kapılarını kapattık,

Onu dört duvarın içine hapsedip kitap sayfalarını hafızaya yükledik.

Böylece zihni işleyen değil, taşıyan bireyler yetiştirdik.

Ve sonunda fıtratın hafızası dondu.

Bunun nedeni açıktır:

Kendi değerini bilmeyen, kendine ait olanı geliştiremez.

Geliştiremeyen ise başkasının ürettiğini kutsamak zorunda kalır.

Kendini Yitirenin Seçtiği Yol: Kaçış

Bir bireye nereli olduğunu sorun; derhal cevap gelir.

Ama yaşamına bakarsınız, o coğrafyanın ruhundan iz yoktur.

Kendi kaderinden kaçar, kendi sesini kısmış, kendi rengini silmiştir.

Oysa en büyük felaket başka biri olmaya çalışmaktır.

Çünkü insan başka birinin gölgesinde durdukça:

 

Kendi kalbini işitmez,

Kendi aklını işletemez,

Kendi benliğini inşa edemez.

Ve sonunda kendini kaybeder.

Kendini kaybeden, mutluluğu da kaybeder.

Omurga: Var Olmanın Şartı

İnsan bir omurga taşır.

Bu omurga kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

Toplumsal omurga inşa edilmediği sürece,

fertler sürüngen bir hayatın sürünenleri olmaktan kurtulamaz.

Sürüngenler kabuk değiştirir;

fakat insanın yapması gereken kabuğu değil özü değiştirmektir.

Öz değişti mi:

Kültür kök salar,

Kimlik berraklaşır,

Kişilik bütünleşir,

Toplum ayağa kalkar.

Ve kompleks kendiliğinden yok olur.

Kendine Dönüş Çağrısı

Artık yeni bir diriliş hamlesine ihtiyaç vardır.

Bu hamle başkasına benzeme çabasıyla değil,

kendine dönme cesaretiyle başlayacaktır.

Herkes kendisi olsun.

Herkes kendi güneşinin altında dursun.

Herkes kendi sesini duysun.

Ve hep birlikte haykıralım:

Ben, sen, o — biziz.

Kendimize döndüğümüzde yeniden doğacağız.

Gelin, omurgalı bir yaşamın kapısını birlikte aralayalım.

Gelin, aynalarda yeniden kendimizi görelim.

Gelin, kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazalım...

04.02.2020

Erol KEKEÇ

2 Kasım 2025 Pazar

Mayın Tarlasına Sürülen eşekler Değil

 


Gençlik;

hiçbir ideolojinin, hiçbir kutsallaştırılmış sloganın

kendisini yaşatmak için öne sürdüğü

bir harcanabilir malzeme değildir.

Onu cepheye sürenin aklıyla düşünmek,

onun dilinden konuşmak zorunda kalan bir kurbanlık sürüsü hiç değildir.


Tarihe baktığımızda, bu toprakların en gür bakan gözleri,

en taze düşleri, en diri nefesleri olan genç fidanlar,

karanlık hesapların ve görünmez ellerin avuçlarında

suskun birer kurban gibi kesilmiştir.

Kimisi zindanlarda çürüdü,

kimisi darağaçlarının gölgesinde son nefesini bıraktı,

kimisi ideallerinin ateşiyle yanıp kavrularak

kendine bile yabancı bir ölümü yaşadı.

Ve bütün bunların gerisinde,

hep aynı sisli odalarda oturan,

aynı masaları devirip aynı masaları yeniden kuran

karanlık akıllar vardı.

Ve nedense,

tarih boyunca her darbenin, her kırılmanın, her dönüşümün

yükü hep gençlerin sırtına yüklenmiştir.

Düşen onlar,

yürüyen onlar,

susturulan onlar,

yanan da yakılan da yine onlar.

Ve toplum,

kendi gençliğini heder ettiği her çağda,

kendi geleceğini körelmiş bir kibrit gibi söndürmüştür.

Bu kader değil.

Bu alışkanlık.

Yanlışın kutsallaştırılıp doğru yerine geçirilme alışkanlığı.

Toplumsal mutluluk, ferdî hazların üstünde duran

yüksek bir ufuktur;

ve bu ufka ancak

kendini değil, bütünü düşünenler yürütebilir yolu.


Gençlik, hayatın en bereketli mevsimidir.

Enerji, cesaret, hız, sezgi ve atılımın

henüz kirlenmediği, örselenmediği, paslanmadığı bir haldir.

Fakat her defasında,

dünün tortusunu bugün de sürdürmek isteyenler,

gençliğe komut vermeyi kendilerine hak görürler.

“Ben bilirim.”

“Sen anlamazsın.”

“Senin hayatın benim şekillendireceğim bir taslaktır.”

İşte felaketin kıvılcımı budur.

Genç insan,

kendisine dair kararlarda özne olmak ister;

çünkü hayatı yaşayacak olan odur.

Onu susturmak,

onu ikna etmeye değil boyun eğmeye zorlamak,

onu bir fikrin değil, bir buyruğun taşıyıcısı haline getirir.

Böylesi toplumlarda gençlik

özne değil, nesnedir.

Düşünmez, yürütülür.

Konuşmaz, tekrarlatılır.

Yaşamaz, kullanılır.

Gençliği “mayın tarlasında mayınların yerini keşfetmek için öne sürülen bir hayvan” gibi görmek,

kendimizi akıl sahibi bir medeniyetin değil,

kendi devamı için kendi evladını feda eden bir kabile zihniyetinin içine hapsetmektir.

Ve sonra şaşırıyoruz:

“Neden ilerlemiyoruz?”

“Neden parlak geleceğimiz kararıyor?”

Cevap çok basit:

Geleceği doğmadan boğuyoruz.

İşte buradan, bütün bu biriken nefesin ağırlığıyla sesleniyorum:

Ey yönetim hiyerarşisinin duvarları ardında saklananlar!

Ey masa başında kader çizen ama sahaya hiç inmemiş olanlar!

Ey koltuğunu kaybetme korkusunu milletin kaderinden daha büyük görenler!

Biz, sizin günü kurtarma hesaplarınız için

kendimizi feda etmeyeceğiz.

Bizim çocukluğumuzdan beri üzerimize giydirmek istediğiniz

rol takımları

sizin dünyanızın kostümleri olabilir,

ama bizim ruhumuzun değil.

Unutmayın:

Su akarken testi doldurulur.

Gençlik çağında sönen bir ateş,

bir daha asla alevlenmez.

Eğer bugün bizi tüketirseniz,

yarın siz de tükenmiş olursunuz.

Çünkü biz geleceğiz.

Biz son nefes değil, ilk nefesteyiz.

Ey postunun sıcaklığı ile şişen,

ağzı söz tutmayan, ama sesi tok çıkanlar!

Hayatlarımızı karartmayın.

Çünkü insan karardığında,

toplum kararır.

Toplum kararınca,

tarih kararır.

Biz bir sayı dizisinin son rakamları değil,

dizinin devam etme imkânıyız.

Görün bizi.

Duyun bizi.

Bizi özne yapın.

Yol açın.

Ve görün

darağacından değil

ufuktan yükselen gençliği.

11.09.2020

Erol Kekeç


27 Ekim 2025 Pazartesi

Kutsal Maskeli Soygunlar Çağı

 


Bir zamanlar bir ülke vardı.

İnsanlar sabahları “vatan sağ olsun” diye uyanır, akşamları “Allah büyük” diyerek uyurdu.
Ama günün ortasında, harami çetesi onların cüzdanlarını, zihinlerini ve vicdanlarını aynı anda boşaltırdı.
Ne büyük bir mucizeydi bu!
Hem kutsal, hem milli, hem de yasal bir soygun…
Üstelik halk buna “iman tazelemek” diyordu.

Çetenin lideri, başında parlayan sahte bir nur halkasıyla kürsüye çıkar,
“Ey halkım!” derdi,
“Biz Allah için çalışıyoruz, biz vatan için yaşıyoruz, biz bayrağı indirttirmeyiz!”
Ve herkes ağlardı.
Çünkü duyguların sömürüsü, aklın ikna edilmesinden çok daha kolaydı.

Bir elinde din, diğer elinde bayrak;
Bir ceplerinde ihale listesi, diğer ceplerinde tapu senetleri…
“Bu da bizim nasibimiz,” derdi gülümseyerek.
Halk da “helal olsun” derdi.
Helaldi çünkü kutsal ambalajlıydı.
Her şeyin üzerine “Allah için” etiketi vuruldu mu, artık hiçbir şeyin hesabı sorulmazdı.

“Bizimkiler yaparsa vardır bir hikmeti,” diye düşünürdü insanlar.
Hikmet vardı elbette — ama hikmet değil, hile yazıyordu hikâyenin sonunda.

Okullar, camiler, meydanlar birer propaganda merkezi olmuştu.
Her kürsüden aynı cümle yankılanıyordu:

“Biz kurtarıcıyız! Biz gidersek bu millet çöker!”

Oysa millet çoktan çökmüştü —
Vicdanında, aklında, cesaretinde.
Ama kimse görmüyordu;
çünkü gözlerinin önünde dalgalanan bayrak,
bir örtü gibiydi artık:
Hakikatin üstünü kapatan,
suçun üzerini örten bir örtü.

Çete öyle ustaydı ki, her hırsızlığı bir ibadet, her yalanı bir vatan görevi,
her ihaneti bir kutsal strateji gibi gösteriyordu.
Ve insanlar inanıyordu, çünkü inanmak, düşünmekten daha kolaydı.

Bir gün biri çıktı, “Yahu biz neden bu kadar yoksuluz?” diye sordu.
Hemen “hain” ilan edildi.
“Sen bayrağı mı sevmiyorsun?” dediler.
“Sen dine mi karşısın?” dediler.
“Sen dış güçlerin adamı mısın?” dediler.

O da sustu.
Çünkü bu topraklarda gerçeği söylemek, artık en tehlikeli suçtu.

Harami çetesi büyüdükçe büyüdü.
Köprüler yaptılar — ama halkın üstünden geçmek için.
Camiler yaptılar — ama kendi günahlarını örtmek için.
Okullar açtılar — ama düşünmeyi yasaklamak için.
Gazeteler kurdular — ama tek cümle söyletmemek için.

Ve her şeyin sonunda bir “kurtuluş günü” ilan ettiler.
Bayraklar sallandı, dualar okundu, alkışlar patladı.
Oysa o gün, halkın iradesi gömülmüştü — alkış sesleri arasında.

Harami çetesi artık tarihe geçmişti.
Adları “kurtarıcılar” diye yazıldı ders kitaplarına,
“iman erleri” diye anıldılar törenlerde.
Ama toprak, hâlâ onların ayak izlerinden kan sızdırıyordu.

Bir çocuk sordu bir gün dedesine:

“Dede, bu kadar bayrak, bu kadar dua, bu kadar konuşma…
Neden hâlâ bu kadar acı var?”

Dede sustu.
Uzun bir sessizlikten sonra sadece şunu fısıldadı:

“Evladım, onlar Allah’ı, kitabı, bayrağı değil —
bizi kullandılar.”

Ve çocuğun gözlerinden bir damla yaş düştü toprağa.
O toprak, bir gün yeniden filiz verir belki.
Ama o güne kadar,
Harami’nin cenneti hüküm sürmeye devam edecek.

Çünkü bu çağda en güçlü sihir,
“vatan, millet, Allah” diyerek yapılan hırsızlıktır.
Ve bu sihri bozacak tek dua,
aklını kullanmaktır.

Bu Ülke şu an yaşamıyor, Tarihin derinliklerinde kaldığı için tarihçiler o kuyulardan bilgiye ulaşamadılar ben de cinlerden sordum onlar söylediler....

Bahadır Hataylı/15.08.2024/Namazgah -İst.

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!