5 Şubat 2026 Perşembe

ÇELİŞKİYLE YAŞAMAK


24 yıllık bir iktidarın değil, bir toplumsal aklın röntgeni

Bu bir partiye karşı yazılmadı.

Bir lidere öfke kusmak için hiç yazılmadı.

Bu, aynı cümlelerin yıllar boyunca tekrar tekrar söylenmesine rağmen, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden bir toplumun mantıkla bağını nasıl gevşettiğini anlamak için yazıldı. Çünkü asıl mesele iktidarın ne söylediği değil; toplumun buna nasıl inanabildiğidir.

Uzun iktidarlar yalnızca güçle ayakta kalmaz. Uzun iktidarlar, çelişkiyle yaşamayı mümkün kılan bir zihinsel iklim üretir. Bu iklimde tutarsızlık skandal olmaz, tekrar olur. Yalan çökertilmez, yutulur. Zaman ilerlemez, döngüye girer.

Bu yazı şunu soruyor: Mantıkta yeri olmayan önermeler, toplumsal hayatta nasıl karşılık bulur?

I. “Üç yıla bitireceğiz cümlesi ve zamanın iptali

2010’da “Et ithal etmeyeceğiz denildi.2017’de “Üç yıla bitecek.”2019’da yine “Üç yıla.”2020’de “Bitiriyoruz.”2024’te aynı cümle yıl içinde defalarca tekrarlandı.2025’te tekrarlandı. Burada mesele et değildir. Et, sadece bir örnek nesnedir. Asıl mesele, zamanın işlevini yitirmesidir.

Mantıkta bir önerme vardır:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A geçersizdir.

Ama siyasette bu önerme tersine çevrilmiştir:

Eğer A söylenir ve B gerçekleşmezse, A yeniden söylenir.

Bu, mantığın değil; alışkanlığın kuralıdır.

Toplum, “üç yıl”ın bir ölçü birimi olmaktan çıktığını fark ettiğinde bile tepki vermez. Çünkü “üç yıl artık gerçek bir zaman dilimi değil; erteleyici bir metafordur. İnsanlar, neden bitmedi? sorusunu sormaz, yine söylediler diye not alır. Bu noktada siyaset sonuç üretmez, beklenti üretir.

Ve beklenti, gerçekle karşılaşmadığı sürece yaşayabilir.

II. İthalat kararları ve gerçeklikle aynı anda yaşamak

2025 yılı için Resmî Gazete ’de yayımlanan kararlar:3,5 milyon ton mısır ithalatı,1 milyon ton arpa ithalatı,1 milyon ton ayçiçeği tohumu…

Aynı zaman diliminde: “ET ithalatını bitireceğiz.

Bu iki durum mantıkta birlikte var olamaz.

Ama toplumsal hayatta birlikte var olabilir.

Nasıl?

Çünkü toplum artık önermeleri aynı düzlemde değerlendirmez. Bir önerme “ekonomik gerçeklik” düzleminde durur, diğeri siyasal sadakat düzleminde. Bu iki düzlem birbirine temas etmez.

Buna bölünmüş bilinç denir. İnsanlar şunu yapar: Pazarda fiyatı görür, Televizyonda sözü duyar,

İkisini aynı anda doğru kabul eder. Bu, cehalet değildir. Bu, uyum sağlama refleksidir. Çünkü çelişkiyi reddetmek, yüzleşmeyi gerektirir. Yüzleşme ise konfor bozucudur.

III. Enflasyonun bitmeyen “en zoru”

2018’den 2026’ya kadar aynı cümle: “Enflasyon sorununu çözeceğiz.” En zor dönem geride kaldı.”

Bu cümlelerin hepsi gelecek zaman içerir. Ama bu gelecek, hiçbir zaman şimdiye dönüşmez.

Mantıkta buna sonsuz erteleme denir. Bir problem çözülmez ama sürekli “çözülmek üzere” tutulur. Bu, sorunun değil; umudun yönetimidir.

Buradaki asıl mesele şudur: Bir toplum, aynı sorunun çözüldüğüne her yıl yeniden inanıyorsa, artık çözümle değil, inanma ihtiyacıyla ilgileniyordur.

Bu noktada ekonomi teknik bir alan olmaktan çıkar, psikolojik bir alana dönüşür. Rakamlar değil, cümleler dolaşır.

IV. “Cebimizden bir kuruş çıkmıyor söylemi ve görünmez maliyetler

“Devletin kasasından bir kuruş çıkmıyor. Bu cümle yıllarca tekrarlandı. Bu cümle, teknik olarak tartışılabilir. Ama asıl mesele teknik doğruluğu değil; toplumsal işlevidir. Bu cümle şunu yapar: Maliyeti görünmez kılar. Hesap sormayı anlamsızlaştırır. Vatandaşı izleyiciye çevirir. İnsanlar artık “nasıl yapıldı?” diye sormaz, “bize çıkmıyormuş diye kabul eder. Bu noktada siyaset, hesap vermez; teskin eder.

V. Kişisel anlatılar ve hafızanın eğrilmesi

Bir liderin kendi hayatına dair anlattığı hikâyeler, semboliktir. Ama bu hikâyeler zamanla tarihsel gerçeklikle çeliştiğinde, mesele kişisel hata olmaktan çıkar.

Doğum tarihitakvim uyuşmaz. Olaylar, gerçekleşmeden önce anlatılır. Mekânlar, var olmadan hatırlanır. Bu noktada toplum iki şeyden birini yapar:

Ya sorgular,

Ya önemsizleştirir.

Uzun iktidarların sırrı buradadır: Önemsizleştirme yeteneği. Toplum şunu öğrenir: Detay önemli değil, niyet önemli. “Âmâ niyet ölçüldüğünde, gerçeklik serbest kalır.

VI. “Aslalar, “oldular ve sözün değersizleşmesi

“Asla olmaz” denilenlerin listesi uzundur: Görüşülmez görüşüldü, olmaz oldu, Asla mümkün

Bu durum tek başına diplomasi değildir. Çünkü diplomasi değişimi gerekçelendirir. Burada ise değişim açıklanmaz, sadece yaşanır.

Toplum da şunu öğrenir: Sözler bağlayıcı değildir. Bu öğrenildiğinde, siyaset hesap vermez. Çünkü hesap, söz üzerinden sorulur.

VII. “Biz yaptık” anlatısı ve tarihsizlik

Bir iktidar, kendinden önce yapılan her şeyi yok saydığında, sadece kendini büyütmez; toplumu küçültür. Çünkü geçmişi olmayan bir toplum, karşılaştırma yapamaz. Karşılaştırma yapamayan toplum ise alternatif düşünemez.

VIII. Yalan ve duygu üretimi

“Mülakat”, “cami”, “yasak” gibi örnekler şunu gösterir: Yalanın işlevi ikna etmek değil; duygu üretmektir. Duygu üretildiğinde gerçeklik ikinci plana düşer. İnsanlar doğruluğu değil, ait olmayı savunur.

IX. Nasıl ayakta kaldı?

Sorunun cevabı burada.

Bu iktidar: Çelişkiyi normalleştirdi

Zamanı iptal etti,

Sözü bağlayıcılıktan çıkardı

Gerçeği duyguyla bastırdı

Ama bunu tek başına yapmadı.

Toplum buna uyum sağladı.

Çünkü çelişkiyle yaşamak, yüzleşmekten daha kolaydır.

Aydının sorumluluğu, bu yazı kimseye neye inanacağını söylemiyor. Sadece şunu soruyor: Aynı anda bu kadar tutarsız önermeye inanabiliyorsak, yarın neye itiraz edebiliriz?

Karanlık bir anda gelmez. Karanlık, çelişkiye alışıldığında başlar.

Ve aydının sorumluluğu şudur: Alışmamayı hatırlatmak.

Bahadır Hataylı/04.02.2026/Sancaktepe/İST

31 Ocak 2026 Cumartesi

Gazze’de Barış Adıyla Sunulan Planın Sorgulaması

Bu Yazı, “Gazze Barışı olacak” denilerek pazarlanan fakat özünde tahakküm, rıza mühendisliği ve örtük görevler barındıran bir planın doğrudan ve derinlikli sorgulamasıdır. Burada romantik cümleler, yuvarlak ifadeler, diplomatik kaçamaklar yok. Anlatım açıktır; hedef, okuru uyutmak değil uyandırmaktır.

1. Barış Etiketi, En Güçlü Maske

Tarihte en kolay kabul ettirilen kavramlardan biri “barış” tır. Çünkü barış, kimsenin açıkça karşı çıkmak istemediği bir kelimedir. Açlıkla, savaşla, yoksullukla yorulmuş toplumlar için barış, son çare gibi sunulur. İşte tam bu noktada, kelimenin içi boşaltılır; içerik değil ambalaj konuşur.

Bu tür planlarda barış, bir amaç olmaktan çıkar; bir araç haline gelir. İtiraz eden, “savaşı mı istiyorsun?” diye damgalanır. Sorgulayan, “barış düşmanı” ilan edilir. Böylece barış kelimesi, muhalefeti susturmanın sopasına dönüşür.

2. Şeytanın Planı Bir var

Burada şeytanı tarif etmiyorum; iş başında yakalıyorum. Kapalı kapılar ardında kurulan masalarda, parlatılmış cümlelerin arasından sızan niyeti işaret ediyorum. Çünkü bu plan, karanlıkta bağırarak gelmiyor; gündüz vakti, barış kelimesini taşıyarak yaklaşıyor.

Şeytan burada bir suret değil; bir yöntem. İnsana kendini iyi hissettiren, vicdanını uyuşturan, “makul olan budur” dedirten bir yöntem. Kimseye açıkça kötülük teklif edilmiyor; sadece daha azını istemesi öğretiliyor. Hakkından vazgeçmesi değil, “gerçekçi olması” salık veriliyor.

Tehdit duymuyorsun; vaat duyuyorsun. Silah görmüyorsun; dosya görüyorsun. Kanlı tanklar geçmiyor sokaktan; temiz metinler geçiyor masadan. Ama sonuç değişmiyor: Toprak yine kayboluyor, irade yine törpüleniyor, zulüm yine yerinde duruyor.

Şeytanın planı tam da burada çalışıyor: Kötülüğü inkâr ettirmiyor, alıştırıyor. İnsanı isyan ettirmiyor, ikna ediyor. “Bu kadarı da fena değil” dedirttiği anda, kaybedilen şey yalnızca hak değil; hakikatin kendisi oluyor.

3. Rıza Mühendisliği, Halk Nasıl İkna Edilir?

Bu tür planların bel kemiği rıza üretimidir. Halkın razı edilmesi gerekir, çünkü zorla dayatmanın maliyeti yüksektir. Rıza üretimi üç aşamada işler:

Yorgunluk Üretimi: Sürekli kriz, sürekli korku, sürekli belirsizlik. Toplum “yeter ki bitsin” noktasına getirilir.

Tek Seçenek Algısı: Alternatifler görünmez kılınır. “Bundan başka yol yok” cümlesi kutsallaştırılır.

Ahlaki Baskı: İtiraz edenler vicdansız, akılsız ya da hain ilan edilir.

Bu noktada barış, özgür iradenin değil; tükenmişliğin ürünü olarak kabul ettirilir.

4. Katılanlara Verilen Ama Gizlenen Görevler

Her büyük plan, sadece görünen aktörlerle yürümez. Asıl iş, perde arkasında verilen gizli görevlerdedir. Bu görevler çoğu zaman yazılı değildir; ima edilir, sezdirilir, “zamanı gelince” denir.

Bu gizli görevleri birkaç başlıkta toplayabiliriz:

a) Normalleştirme Görevi

Katılanlara düşen ilk görev, anormal olanı normal göstermektir. Toprak kaybı “fedakârlık”, egemenlik devri “entegrasyon”, adaletsizlik “geçiş süreci” diye adlandırılır.

b) Hafıza Silme Görevi

Geçmişte yaşananlar konuşulmaz. Katliamlar, sürgünler, ihanetler “karşılıklı acılar” başlığı altında eşitlenir. Fail ile mağdur aynı kefeye konur.

c) Muhalefeti Bastırma Görevi

Planın içinde olanlar, dışarıdaki itirazı susturmakla yükümlüdür. Bunu bazen medya yoluyla, bazen akademik raporlarla, bazen dini ya da ahlaki referanslarla yaparlar.

d) Yeni Dil İnşası

Kelimeler değiştirilir. Direniş “şiddet”, teslimiyet “akılcılık”, sorgulama “provokasyon” olur. Dil değişince, düşünce de değişir.

5. Gazze Dosyasında Uluslararası Aktörler- Masum Arabulucular mı?

Bu tür planlarda uluslararası aktörler kendilerini “tarafsız arabulucu” olarak sunar. Oysa tarafsızlık çoğu zaman çıkarların dengesi demektir. Güçlü olanın çıkarı korunur, zayıf olana sabır tavsiye edilir.

Barış masasında oturan büyük güçler, çoğu zaman sahadaki kaosun mimarlarıdır. Önce yangını çıkarır, sonra itfaiyeci kılığına girerler. Yangın tamamen sönmez; kontrollü yanar. Çünkü kaos, pazarlık gücüdür.

6. Yerel İşbirlikçiler- İhanet mi, Körlük mü?

Planlara yerel aktörler olmadan hayat verilmez. Bu aktörlerin bir kısmı bilinçli işbirlikçidir; bir kısmı ise kandırılmıştır. Kandırılanlar, kendilerini tarih yazıyor zannederken, tarihin dipnotu olurlar.

Bu noktada en tehlikeli figür, iyi niyetli ama kör olandır. Çünkü o, eleştiriyi ihanet sayar; sorgulamayı düşmanlık görür. Böylece plan, yerel bir meşruiyet kazanır.

7. Gazze’ye Özgü Gizli Görevler, Barış Adı Altında Kurulan Yeni Düzen

Gazze özelinde dayatılan bu sözde barış planının en kritik boyutu, kamuoyuna açıkça söylenmeyen fakat planın işleyişi için zorunlu olan gizli görevlerdir. Bu görevler, hiçbir resmi metinde doğrudan yazmaz; ancak sahadaki uygulamalarla adım adım hayata geçirilir.

a) Yeniden İnşa Adı Altında Denetim

Gazze’nin yerle bir edilmiş mahalleleri, yıkılan hastaneleri ve yok edilen altyapısı, “yeniden inşa” söylemiyle bir umut olarak sunulur. Oysa bu yeniden inşa, bağımsız bir ayağa kalkış değil; tam denetimli bir yeniden kurulumdur. Hangi mahalleye ne yapılacağı, hangi evin inşa edileceği, hangi kurumun ayakta kalacağı Gazze halkının iradesiyle değil; fon sağlayıcıların şartlarıyla belirlenir.

Yardım veren, planı da yazar. Betonun içine sadece demir değil; itaat dökülür. Yeniden inşa, direnişin mekânsal hafızasını silmenin en etkili yoludur.

b) Güvenlik Mimarisi, Sessiz Silahsızlandırma

Barış söyleminin merkezinde “güvenlik” vardır. Ama bu güvenlik, Gazze halkının güvenliği değil; işgalin ve statükonun güvenliğidir. Yeni güvenlik mimarisiyle amaçlanan şey, açık çatışmayı bitirirken direnme kapasitesini kalıcı olarak yok etmektir.

Silahlar değil sadece; irade de hedef alınır. Gözetleme sistemleri, kontrol noktaları, veri takibi ve yerel güvenlik yapıları üzerinden Gazze, açık hava hapishanesinden dijital bir denetim alanına dönüştürülür.

c) Nüfus Mühendisliği, Sessiz Göç ve Parçalama

Planın en tehlikeli boyutlarından biri nüfus mühendisliğidir. Bu, zorla sürgünle değil; yaşanamazlık üreterek yapılır. Elektrik, su, iş, eğitim gibi temel ihtiyaçların bilinçli olarak kısıtlanması, halkı “gönüllü” göçe zorlar.

Gazze boşaltılmaz; seyreltilir. Direnenler yalnızlaştırılır, kalanlar yoksullukla terbiye edilir. Aile bağları çözülür, toplumsal yapı parçalanır.

d) İnsani Yardımın Siyasallaşması

İnsani yardım, bu planın en masum görünen ama en kirli araçlarından biridir. Yardım, hak olmaktan çıkar; ödüle dönüşür. Kim uyumluysa alır, kim itiraz ederse aç bırakılır.

Yardım tırları vicdan taşımaz; şart taşır. Yardımı dağıtan kurumlar, aynı zamanda denetim ve raporlama mekanizmasının parçası hâline getirilir. Açlık, bir silah gibi kullanılır; ama adı asla konmaz.

Bu gizli görevlerin ortak amacı nettir: Gazze’yi bombayla değil, barışla etkisizleştirmek. Direnişi suç, teslimiyeti erdem, suskunluğu hikmet olarak yeniden tanımlamak.

8. Şeytanın Planı, Gazze’de İyilik Kılığındaki Zulmün Teolojik ve Ahlaki Tahlili

Bu noktada “şeytanın planı” ifadesi bir hakaret değil; ahlaki bir teşhistir. Şeytan, kutsal anlatılarda kaba zorbalıkla değil; saptırmayla, iyiyi bozarak ve hakikati maskeleyerek çalışır. Gazze için sunulan bu sözde barış da tam olarak bu yöntemi izler: Zulmü bitirdiğini iddia ederken zulmün altyapısını kalıcılaştırır.

Kurucu ilke nettir: Adalet olmadan barış olmaz. Adaletin askıya alındığı her yerde barış kelimesi, zulmün parfümüdür. Gazze’de barış diye sunulan metinlerde adalet ya dipnota sıkıştırılır ya da “ileride ele alınacak” denilerek ertelenir. Oysa ertelenen adalet, fiilen inkâr edilmiş adalettir.

Teolojik düzlemde bu durum, “fitne çıkmasın” gerekçesiyle zulme sessiz kalma çağrılarıyla meşrulaştırılır. Fitne, hakikatin söylenmesi değil; hakikatin boğulmasıdır. Kan dökülmesin diye zulmün sürmesine razı olmak, barış değil; onaydır. Şeytanın planı burada çalışır: İyilik diliyle kötülüğe rıza üretir.

Ahlaki düzlemde ise bir eşitleme hilesi devreye sokulur. Fail ile mağdur aynı cümlede anılır; “iki taraf da acı çekti” denir. Acıların varlığı inkâr edilmez ama sorumluluk buharlaştırılır. Böylece zulmün faili tarihten değil, yalnızca haber bültenlerinden silinir.

Bu metaforun Gazze’ye bakan yüzü şudur: Bombayla yapılamayan teslimiyet, barış vaadiyle yapılmak istenir. Direniş “şiddet”, suskunluk “hikmet”, teslimiyet “akıl” diye yeniden adlandırılır. İsimler değişir, hakikat yerinde durur.

9. Gazze Dosyasını Yürüten Güçlerin Katmanlı Teşhiri

Bu planın aktörleri tek bir merkezden ibaret değildir; katmanlı bir ittifak söz konusudur. İsim vermeye gerek yoktur; roller yeterince tanıdıktır.

Birinci Katman – Küresel Mimarlar: Bu aktörler masada harita çizer, sahada sorumluluk almaz. Krizi yönetilebilir seviyede tutmak isterler; çözmek değil. Gazze’nin yanması, onların pazarlık gücüdür. “Tarafsız arabulucu” söylemi, çıkarların dengelenmesi demektir. Güçlü olanın güvenliği garanti altına alınır; zayıfa sabır öğütlenir.

İkinci Katman – Finansörler ve Donör Rejimi: Yeniden inşa fonları, bir yardım değil; kumanda mekanizmasıdır. Parayı veren, şartı koyar. Şartlar teknik görünür ama politiktir: Kim yönetir, kim denetlenir, kim görünür olur. Gazze’nin geleceği, bütçe kalemlerine bölünür.

 

Üçüncü Katman – Güvenlik Uygulayıcıları: Sahada görünmeyen ama hissedilen aktörlerdir. Eğitim, koordinasyon ve “kapasite geliştirme” adı altında yerel yapılar yeniden dizayn edilir. Amaç çatışmayı azaltmak değil; direnme ihtimalini sıfırlamaktır. Güvenlik, bir hak olmaktan çıkar; bir filtreye dönüşür.

Dördüncü Katman – Söylem Üreticileri: Medya, akademi ve bazı sivil yapılar bu katmanda yer alır. Kelimeler sterilize edilir, grafikler konuşur. “İstikrar”, “sürdürülebilirlik”, “normalleşme” gibi kavramlar, sahadaki adaletsizliği görünmez kılar. Farklı sesler ya susturulur ya da marjinalleştirilir.

Beşinci Katman – Yerel Taşıyıcılar: Bu katman olmadan plan işlemez. Kimi bilinçli, kimi iyi niyetli ama kördür. Tarih yazdığını zannedenler, çoğu zaman tarihin dipnotu olur. En tehlikelisi, eleştiriyi ihanet sayanlardır; çünkü meşruiyet tam burada üretilir.

Bu katmanların ortak hedefi açıktır: Gazze’yi askeri olarak değil; ahlaki, demografik ve siyasal olarak etkisizleştirmek. İsimler değişir, roller kalır. Plan yürür, maskeler düşer.

10. Adalet, Zulüm ve Şahitlik Üzerinden Gazze Okuması

“Allah adaleti emreder” — Adalet Askıdaysa Barış Yalandır

Adalet, ertelenebilen bir ayrıntı değil; barışın ön şartıdır. Gazze için önerilen planlarda adalet ya teknik komitelere havale edilir ya da belirsiz bir geleceğe ötelenir. Oysa adalet ertelendiği anda, zulüm kurumsallaşır. Barış kelimesi, adalet yokken kullanıldığında hakikati örten bir perdeye dönüşür.

“Zulmedenlere meyletmeyin” — Zulme Yakın Duran Barış, Zulmün Ortağıdır

Zulüm yalnızca bombayla olmaz; normalleştirmeyle olur. Abluka, kuşatma ve denetim sürerken susmak, zulme meyletmektir. Gazze’de barış diye sunulan düzen, zulmün araçlarını koruyup adını değiştirmektedir. Bu, zulmü bitirmek değil; kalıcı kılmaktır.

“Hakkı ayakta tutan şahitler olun” — Şahitlikten Vazgeçmek Barış Değildir

Şahitlik, tarafsızlık değildir. Hak ile batıl arasındaki çizgide “denge” aramak, hakikati yaralar. Gazze’de yaşananlar karşısında sessizlik, barışçılık değil; şahitlikten kaçıştır. Barış, şahitliği susturamaz; susturuyorsa barış değildir.

11. “Neden Barış Deniyor?” Karşı-Argümanların Sistematik Çökertilmesi

Karşı-Argüman 1: “Kan dökülmesi dursun, gerisi sonra konuşulur.” — Yanıt: Kan dökülmesini doğuran yapı korunuyorsa, duraklama yalnızca taktiktir. Yapısal zulüm yerinde dururken ateşkes, barış değil nefes alma molasıdır.

Karşı-Argüman 2: “Gerçekçi olalım, güç dengeleri böyle.” — Yanıt: Gerçekçilik adı altında adaletten vazgeçmek, ahlaki iflastır. Güç dengesini veri kabul edip adaleti dışlamak, barışı değil teslimiyeti üretir.

Karşı-Argüman 3: “Yeniden inşa için bu şartlar gerekli.” — Yanıt: Yeniden inşa, denetim şartına bağlanıyorsa bu bir yardım değil kumandadır. Şartlı yardım, barışın değil itaati ölçer.

Karşı-Argüman 4: “Taraflar da hatalı, iki taraf da acı çekti.” — Yanıt: Acıyı eşitleyip sorumluluğu silmek, failin yükünü hafifletir. Mağduriyetler eşitlenemez; sorumluluklar tespit edilir.

Karşı-Argüman 5: “İnsani yardım siyasetten ayrılmalı.” — Yanıt: Yardım siyasallaştırılmışsa ayrım temennidir. Sahada yardım, uyum ölçen bir mekanizmaya dönmüşse bu siyasi bir araçtır.

Karşı-Argüman 6: “Güvenlik olmazsa barış olmaz.” — Yanıt: Kimin güvenliği? İşgalin güvenliği barış değildir. Güvenlik, adaletle tanımlanmadığında baskının teknik adıdır.

12.Gazze Barışı Olmaz

Gazze’de barış olmaz; adalet yoksa barış bir kelime oyunudur, zulüm sürüyorsa barış bir makyajdır, şahitlik susturulmuşsa barış bir yalandır. Bombanın sustuğu ama kuşatmanın konuştuğu yerde barış olmaz; silahların sustuğu ama açlığın konuştuğu yerde barış olmaz; kameraların kapandığı ama adaletsizliğin devam ettiği yerde barış olmaz. Güçlünün güvenliği barış diye sunuluyorsa, mazluma düşen pay sabır ve suskunluksa, yardım itaatin ölçüsüne dönüşmüşse; orada barış yoktur, orası yalnızca zulmün daha sessiz hâlidir. Adalet askıdaysa barış gecikir değil, iptal olur; zulüm normalleşmişse barış ertelenmez, inkâr edilir; şahitlik bastırılmışsa barış inşa edilmez, boğulur. Bu yüzden Gazze için söylenen her “barış” cümlesi, hakikatle yüzleşmedikçe barış değil, teslimiyetin süslü adıdır.

Bahadır Hataylı/30.01.2025/Sancaktepe/İST

27 Ocak 2026 Salı

Suriye Dosyası, Satılan Vekiller, Bölünen Hesaplar ve Türkiye’ye Açılan Tuzak

Suriye’de neler olduğu sorusu artık saf bir merak konusu değil; hatta bu soruyu sormamak, olup biteni çoktan kabullenmiş olmak anlamına geliyor. Çünkü Suriye, uzun zamandır bir ülke olmaktan çıkarılıp küresel ve bölgesel güçlerin satranç tahtasına dönüştürüldü. Bu tahtada taşlar sürekli değişiyor, ittifaklar hızla bozuluyor, dostluklar bir gecede “yük” haline geliyor. Bugün yaşananlar da bu oyunun yeni perdesi.

ABD ile PKK’nın Suriye uzantıları olarak kabul edilen SDG, PYD ve YPG arasındaki gerilim tesadüf değil, ani hiç değil. Bu yapıların bir kısmı, yıllarca ABD’nin sahadaki vekil gücü olarak kullanıldı. Ancak vekil güçlerin kaderi her zaman aynıdır:

İşe yaradıkları sürece korunurlar, kontrolden çıktıkları anda satılırlar.

Salih Müslim’in dile getirdiği “İsrail, Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD birlikte hareket ediyor” iddiası, ilk bakışta abartılı gibi sunulsa da bu tür açıklamaların asıl önemi ne söylediğinden çok, neyi ifşa ettiğidir. Çünkü bu tür cümleler genellikle masadan kalkanların, oyundan düşürülenlerin ağzından çıkar. Yani mesele doğru-yanlış meselesi değil; sistemin nasıl işlediğine dair bir itiraftır.

ABD’nin Klasik Yöntemi: Kullan, Böl, At

ABD’nin bölge politikası yeni değil. Irak’ta El Kaide’yi, Afganistan’da mücahitleri, Suriye’de DEAŞ’ı ve YPG’yi kullanma biçimi aynı şablona dayanıyor.

Önce destekle, sonra yönlendir, sonra işlevi biteni başka bir cepheye sür.

Salih Müslim’in “Bizden İran’a karşı talepler geldi, Haşdi Şabi’ye karşı savaşmamız istendi, kabul etmedik, yollar ayrıldı” sözleri, bu bağlamda son derece kritiktir. Bu ifade şunu açık eder:

İran hâlâ ana hedeftir.

Ama İran’a doğrudan saldırı pahalıdır; bu yüzden önce kolları kesilmelidir.

Irak’taki Şii milis yapılar, Suriye-Irak hattındaki direniş ekseni, Lübnan’daki Hizbullah… Bunların tamamı İran’ın bölgesel savunma zincirinin halkalarıdır. Bu halkaları koparmadan İran’a yönelmek mümkün değildir. İşte bu yüzden Suriye yeniden dizayn ediliyor.

DEAŞ Kartının Yeniden Sürülmesi

Bugün Suriye’deki DEAŞ’lıların kaldığı kamplardan, ABD kontrolünde bazı unsurların alınıp Irak’ın İran sınırına yakın bölgelere taşındığına dair iddialar boş değildir. Bu, geçmişte defalarca denenmiş bir yöntemdir.

“Terörle mücadele” söylemi altında, terörün yönü değiştirilir.

DEAŞ gibi yapılar ideolojik değil, operasyonel araçlardır. Kime karşı kullanılacaklarına, nerede aktive edileceklerine karar verenler bellidir. Bugün bu unsurların İran’a yönlendirilme ihtimali, bölgedeki gerilimin neden bilinçli olarak yükseltildiğini de açıklar.

Türkiye’ye Atılan Yem: “Alan Senin” Oyunu

ABD’nin Türkiye’ye oynadığı oyun daha sinsi. Mesaj net ama dolaylıdır:

 

“YPG’yi senin önüne atıyorum. Benim bölgedeki esas planımı sorgulama, sen kendi güvenlik alanınla oyalan.”

Bir yandan “Bunlar sana tehdit” deniyor, diğer yandan “Ben DEAŞ’lıları alıyorum, artık sana sorun olmayacaklar” algısı oluşturuluyor. Oysa bu bir rahatlatma değil, dikkat dağıtma hamlesidir.

Çünkü asıl büyük plan, Türkiye’nin bölgesel bir cepheye çekilmesidir. İran’a karşı yürütülecek bir dizaynda Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı taraf olması, ülkeyi uzun vadeli ve yıpratıcı bir sürecin içine sokar.

“Yeni Türkiye Belirleyici Olacak” Söylemi ve Tehlikesi

İçeride dolaşıma sokulan “Yeni Türkiye Osmanlı olmayacak ama Osmanlı gibi belirleyici olacak” söylemi son derece risklidir. Çünkü bu tür büyük tarihsel göndermeler, genellikle gerçek gücü değil, istenen rolü anlatır.

Osmanlı belirleyiciydi çünkü:

Ekonomik olarak bağımsızdı

Askerî olarak çok cepheli savaşı kaldırabilecek kapasiteye sahipti

İç bütünlüğü güçlüydü

Bugün ise:

Ekonomi kırılgan

Toplum derin fay hatlarıyla ayrılmış

Mezhep dili yeniden canlandırılıyor

Bu şartlar altında “belirleyicilik” iddiası, başkalarının planında figüran olma riskini büyütür.

Mezhep Fay Hattı: En Tehlikeli Ateş

Belki de en kaygı verici gelişme, içeride giderek yükselen mezhep dilidir.

“Sınırımızda Şii yayılmacılığı bitecek” gibi söylemler, farkında olunmadan toplumu Sünni-Şii gerilimine hazırlıyor.

Bu dil, sadece İran’ı hedef almaz; Türkiye’nin iç barışını da zehirler. Mezhep üzerinden siyaset yapmak, bu coğrafyada en hızlı yangın çıkaran kibrittir. Irak bunun örneğidir, Suriye bunun örneğidir, Lübnan bunun örneğidir.

Bu dili kullananlar bilerek ya da bilmeyerek bölgeyi ateşe sürükleyen senaryoların yerli aparatı hâline gelirler.

Asıl Soru: Kim Kazanacak?

Bu oyunun sonunda kimin kazanacağı meselesi hâlâ açık. Ama şimdiden kaybedenler belli: Parçalanmış ülkeler Yıkılmış şehirler Yerinden edilmiş milyonlar Mezhep üzerinden birbirine düşman edilen halklar

Kazananlar ise:

Silah şirketleri, Enerji koridorlarını kontrol edenler

Vekil savaşlarla rakiplerini yıpratan küresel güçler

Türkiye’nin bu tabloda nerede duracağı, basiretli bir algıyla hareket edip etmeyeceğine bağlıdır. Kısa vadeli kazanımlar uğruna uzun vadeli tuzaklara düşülürse, “belirleyici olmak” hayali ağır bir bedelle sonuçlanır.

Suriye sadece Suriye değildir. İran sadece İran değildir. YPG, DEAŞ, SDG sadece terör örgütü değildir; daha büyük hesapların taşlarıdır. Bu taşlarla oynarken, oyunun kimin tarafından kurulduğunu unutanlar, sonunda taşın altında kalanlar olur.

Bugün en çok ihtiyaç duyulan şey; hamaset değil, akıl, mezhep dili değil vicdan, kısa vadeli zafer naraları değil uzun vadeli ferasettir.

Aksi hâlde, “yazıklar olsun” demek yetmeyecek; bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.

Bahadır Hataylı/27.01.2026/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!