Bazı
cümleler vardır, söylendiği anda sadece bir iddia değildir;
bir çağrıdır, bir suçlamadır, bir aynadır.
“Biz Esad’ı, Netanyahu’yla ve Erdoğan’la birlikte devirdik” gibi bir
ifade, sıradan bir siyasi böbürlenme cümlesi olarak geçiştirilemez.
Çünkü bu tür sözler, eğer yalanlanmıyorsa, yalnızca söyleyenin
niyetini değil; susanların da konumunu açığa
çıkarır. Modern siyasette bazen en yüksek ses, en büyük gürültü değil;
hiç çıkmayan sestir. Zira itiraz edilmeyen bir iddia, zamanla hakikate dönüşür.
Ve bu noktada sormak bir hak değil, bir zorunluluk hâlini alır: Eğer
bu söz doğru değilse,
neden resmî ve açık bir yalanlama gelmedi? Eğer
doğruysa, bunun ahlaki ve tarihsel
bedeli kimin omuzlarındadır?
Suriye
meselesi, yıllardır yalnızca bir iç savaş ya da bölgesel bir kriz olarak
anlatıldı. Oysa Suriye, jeopolitik haritaların üzerinde duran bir ülke olmanın
ötesinde, bir geçitti. İnsanlar için değil;
vicdan için. Filistin’e uzanan yardımların, direnişin,
nefes borularının büyük kısmı bu topraklardan geçiyordu. Bu artık gizli bir
bilgi değil; bilinen ama konuşulmayan
bir gerçekti. Eğer gerçekten Esad’ın devrilmesi için
küresel ve bölgesel güçler ortak bir zeminde buluştuysa
–ki bu iddia açıkça dile getiriliyor ve yalanlanmıyorsa– o zaman şu
sorudan kaçmak mümkün değildir: Filistin’e giden yolların
kesilmesi de bu ortaklığın doğal
bir sonucu değil miydi?
Bugün
Gazze’nin kuşatılmışlığı
sadece beton duvarlarla, dikenli tellerle açıklanamaz. Gazze, siyasetin ikiyüzlülüğüyle
kuşatılmıştır.
Bir yandan meydanlarda yüksek sesle yapılan konuşmalar,
mitingler, sloganlar; diğer yandan kapalı kapılar ardında
kurulan dengeler, verilen sessiz onaylar… Eğer
bir yerde bombalar yağıyor ve aynı anda başka
bir yerde “biz yardım göndermek istiyoruz ama izin verilmiyor” deniliyorsa,
burada durup düşünmek gerekir. Çünkü bu cümle, bir
acziyet itirafı değil; egemenlik sorusudur. Kendi halkına
ve dünyaya “biz istiyoruz ama izin alamıyoruz” demek, fiilen şu
anlama gelir: Bu meselede karar verici biz değiliz.
Ve eğer karar verici değilseniz,
sorumluluk nerede başlar, nerede biter?
İsrail’in Gazze’yi sistematik biçimde
yıkıma uğrattığı
bir süreçte, bölgedeki büyük aktörlerin rolü yalnızca yaptıklarıyla değil,
yapmadıklarıyla da ölçülür. Bazen bir bomba, yalnızca onu atan elin değil;
o bombaya giden yolu açan, sessiz kalan, denge hesabı yapan herkesin eseridir.
Eğer Suriye’nin devrilmesiyle
birlikte Filistin’e uzanan lojistik ve siyasi hatlar kesildiyse; eğer
bu süreç, küresel ve bölgesel çıkar birliktelikleriyle yürütüldüyse; o zaman
Gazze’de kurşunsuz kalan çocukların sorusu
sadece “bizi kim bombaladı?” değildir. Asıl soru şudur:
“Bizi kim savunmasız bıraktı?”
Bu
noktada mitinglere, kitlesel gösterilere bakmak gerekir. Mitingler, eğer
gerçek bir politik karşılığı
yoksa, çoğu zaman halkın öfkesini boşaltmak
için kullanılan güvenli alanlara dönüşür. İnsanlar
bağırır, ağlar,
slogan atar; sonra evlerine döner. Sistem ise olduğu
yerde kalır. Eğer bir miting, iktidarın elini güçlendirmiyor;
somut bir politika değişikliğine
yol açmıyorsa, uluslararası dengeleri sarsmıyorsa; o miting, acının kendisini
değil, acının yönetimini temsil eder.
Bu, halkın vicdanını rahatlatan ama zulmü durdurmayan bir mekanizmadır.
Burada
mesele kişilere indirgenemez; ama kişilerden
de bağımsız değildir.
Çünkü tarih, soyut yapılarla değil; somut tercihlerle yazılır.
Kimlerle masaya oturulduğu, hangi anlaşmaların
yapıldığı, hangi cümlelerin sessizlikle karşılandığı…
Bunların hepsi kayda geçer. Bugün “biz izin alamıyoruz” denilen yerde, dün
hangi izinlerin alındığını sormak zorundayız. Bugün Gazze
için atılan her gözyaşı, eğer
dün Suriye için kurulan denklemlerle çelişiyorsa; orada samimiyet değil,
stratejik duygu yönetimi vardır.
Bu
yazı bir suçlama metni değildir; ama bir aklama metni de değildir.
Bu yazı, taraf olmaya değil; hesap sormaya çağırır.
Çünkü gerçek adalet, sadece zalimi işaret etmekle değil;
zulmün önünü açan yolları da ifşa etmekle mümkündür. Eğer
gerçekten bu çağda bir “ahlak krizi” varsa, bu kriz
yalnızca Batı’nın ikiyüzlülüğüyle açıklanamaz. Bu kriz, Müslüman
olduğunu söyleyen coğrafyaların,
gücü ahlakın önüne koymasıyla derinleşmiştir.
Ve bu durum, dini söylemlerin içinin boşalmasına, kutsal kavramların günlük
siyasetin aparatı hâline gelmesine yol açmıştır.
Bugün
insanlar dinden uzaklaşıyorsa, bunun sebebi yalnızca
modernizm ya da sekülerizm değildir. İnsanlar,
söylenenle yapılan arasındaki uçurumdan uzaklaşıyor.
Bir yanda adalet, merhamet, kardeşlik vurguları; diğer
yanda çıkar hesapları, sessizlikler, çelişkiler… Bu uçurum büyüdükçe, inanç
da yara alır. Çünkü din, yalnızca kürsülerde anlatılan bir metin değil;
hayatta karşılığı
olan bir ahlak iddiasıdır. Ve o iddia, Gazze’de, Suriye’de, Yemen’de, dünyanın
her yerinde sınanmaktadır.
Sonuç
olarak mesele şudur: Tarih, kimlerin ne söylediğini
değil; kimlerin neye sessiz kaldığını
da yazar. Bugün söylenen bir cümle, yarın bir delil hâline gelir. Ve eğer
bu çağın insanları olarak bizler, çelişkileri
görmezden gelirsek; yalnızca zalimi değil, yalanı da büyütmüş
oluruz. Bu yüzden bu yazı, bir öfke patlaması değil;
bir uyarıdır. Çünkü gerçek değişim,
sloganla değil; yüzleşmeyle
başlar. Ve yüzleşme,
her zaman rahatsız edicidir.
Bahadır
Hataylı/02.01.2026/Sancaktepe/İST