14 Kasım 2025 Cuma

Ovada Büyüyen Merhamet

 Artık Yusuf’un yürüyüşleri iyice ağırlaşmıştı.

Ayaklarının altında ezilen her taş, sanki bir zamanın hatırasını söyler gibiydi. Ama o bu sesleri yorgunluk olarak değil, yaşamın devam ettiğine dair bir işaret olarak görüyordu.

Ovada geçen her gün, onun için hem bir sınav hem de bir dua hâline gelmişti.

Bir sabah erkenden, ufukta ince bir sis tabakası belirdi.

Sürü sessizdi; otlar nemliydi, gökyüzü gri bir sessizliğe bürünmüştü.

Yusuf, elindeki bastonla otların arasından ilerlerken aniden bir kuşun kanat sesini duydu. Başını kaldırdığında gökyüzünde bir turna sürüsü gördü.

Göç eden kuşların düzenli hareketini izlerken kalbinde bir sıcaklık hissetti.

“Bak,” dedi kendi kendine, “onlar da birbirine emanettir. En önde giden yorulunca, diğeri onun yerini alır.

İşte merhamet, bazen sadece bir adım geride durmaktır.”

 

Yusuf bu sözleri söylerken geçmişteki bazı yüzleri hatırladı:

Bir zamanlar ona haksızlık eden köylüleri, alay eden gençleri, hatta sırt çevirmiş eski dostlarını...

Bir an kalbinden hafif bir sızı geçti, ama bu sızı öfke değil, bir tür anlayıştı.

Çünkü artık biliyordu: İnsan kötülük yaptığında aslında kendine uzaklaşır.

Ve Yusuf kimseye uzak kalmak istemiyordu.

 

Öğle vakti ovada küçük bir çoban grubu belirdi.

Yusuf’un yıllar önce sürüsünü otlattığı bölgeye yaklaşmışlardı.

İçlerinden biri, genç bir delikanlı, Yusuf’a doğru yürüdü.

“Selam dede,” dedi saygıyla, “Biz senin keçilerinin otladığı yere geldik. Burada kalabilir miyiz?”

Yusuf gülümsedi.

“Toprak benim değil, evladım. Ben sadece emanetçisiyim. Dilediğiniz gibi kalın, yeter ki incitmeyin.”

Genç şaşırdı.

“Emanetçi mi? Kimin emaneti?”

Yusuf bastonunu toprağa sapladı.

“Her şeyin sahibine. Biz sadece bir süreliğine misafiriz.”

 

Gençler Yusuf’un bu sözlerini anlamakta zorlandılar ama içlerinden biri, “Bu ihtiyarın içinde bir bilgelik var,” dedi.

O gece hepsi birlikte ateş yaktılar.

Gökyüzü yıldızlarla doluydu; Yusuf ellerini ateşe uzatıp ısınırken, gençlerden biri sordu:

“Dede, bu kadar yalnız yaşamak zor değil mi?”

Yusuf, yüzünde yumuşak bir tebessümle cevap verdi:

“Yalnızlık, insanın kendini tanıdığı yerdir.

Birlikteyken iyilik yapmak kolaydır, ama yalnızken merhamet göstermek asıl imtihandır.”

Gençler sessizleşti.

Ateşin çıtırtıları arasında Yusuf’un sözleri içlerine işlemişti.

Bir süre sonra biri, “Peki sen hiç kızmadın mı insanlara?” diye sordu.

Yusuf başını salladı.

“Kızdım evladım. Hem de çok. Ama sonra fark ettim ki, kızmak sadece içini karartıyor.

İnsan affetmeyi öğrenmezse, kendi içine mahkûm olur.

Affetmek unutmak değildir, yeniden sevebilmektir.”

 

O gece Yusuf ateşin başında uzun süre oturdu.

Rüzgârın yönü değişmiş, uzaktan köyün köpeklerinin havlaması duyuluyordu.

Ovada bir sükûnet vardı; sanki her şey kendi yerini bulmuş gibiydi.

Yusuf içinden sessizce dua etti:

“Beni yanlış anlayanları da bağışla Rabbim. Çünkü onlar bilmediklerinden yaptılar.”

 

Sabah olduğunda gençler çoktan sürülerini toplamıştı.

Yusuf vedalaşırken içlerinden biri cebinden küçük bir ekmek parçası çıkarıp ona uzattı.

“Bu bizden, sana minnetimizdir,” dedi.

Yusuf gülümseyerek aldı, ekmeği ikiye böldü ve yarısını onlara geri verdi.

“Bölüşmeden bereket olmaz,” dedi.

“Her paylaşılan lokma, kalbi biraz daha yumuşatır.”

 

Gençler uzaklaştıktan sonra Yusuf ekmeğin kalan parçasını avuçlarına aldı, toprağa doğru eğildi.

“Bu da senden gelenlere,” diyerek ekmeği ikiye kırdı ve bir parçasını karıncalara bıraktı.

“Rızkın adaleti böyle olur,” diye mırıldandı.

 

Ovada güneş yükselirken Yusuf bir taşın üzerine oturdu.

Ellerini dizlerinin üzerine koydu, başını göğe kaldırdı.

“Rabbim,” dedi, “bana güç değil, yumuşak bir kalp ver. Çünkü sertlik insanı korur ama ayırır; yumuşaklık ise birleştirir.”

 

O an bir kuş gelip yakındaki dala kondu.

Yusuf’un dudaklarında bir tebessüm belirdi.

Kuşun cıvıltısında bir huzur, bir kabul vardı.

Artık Yusuf, ovadaki her sesin bir dua olduğuna inanıyordu.

Ve içinden geçirdi:

“Belki de insanın en büyük mirası, ardında bıraktığı merhamettir.”


Erol Kekeç/10.08.2025/Sancaktepe/İST

11 Kasım 2025 Salı

Ortadoğu’nun Gerçeği Kürt Korkusu ile Kurulan Düzen


Mazlumları Birbirine Düşürüyor

Ortadoğu tarihi boyunca büyük güçlerin oyun kurduğu bir satranç tahtası oldu. Bu satrançta taşlar zaman zaman değişir ama tahtanın en alt satırında hep aynı halklar durur: Türkler, Araplar, Kürtler, Farslar…
Ve ne yazık ki bu halklar çoğu zaman birbirlerine karşı konumlandırılarak yönetildi.

Bugün Filistin’de yanan ateş, dün Halep’te, Şengel'de, Kobani’de alev almıştı.
Yarın nerede yanacağını belirleyen ise çoğu zaman bölge halklarının değil, küresel güçlerin hesaplarıdır.

Ve bu hesapların tam orta yerinde Kürt meselesi duruyor.

Kürt Devleti Fobisi- Kimin İşine Yarıyor?

Yüzyılı aşkın süredir bölgedeki tüm rejimlere aynı korku empoze edildi:

“Eğer Kürtler devlet kurarsa hepimiz bölünürüz.”

Bu cümle ilk bakışta “güvenlikçi” bir uyarı gibi görünse de tarihin en ustaca kurgulanmış politik psikolojisidir.

Çünkü:

  • Kürt Devleti ihtimali hep var tutuluyor…

  • Ama bu ihtimal hep yasak ve tehlikeli gösteriliyor…

  • Böylece Kürtler ne tamamen güçleniyor, ne de tamamen yok ediliyor…

Askıda bir halk olarak tutuluyorlar.

Bu durumun sonucunda:

Görünen SonuçGizli Amaç
Bölge devletleri Kürt korkusuyla birbirine düşüyor     Dış güçler rahatça nüfuz alanlarını genişletiyor
Kürtler sürekli bastırılıyor, kriminalize ediliyorMazlumlar mazluma düşman ediliyor
İç siyaset Kürt düşmanlığıyla yönetiliyorRejimler meşruiyetini korku üzerinden kuruyor

Yani korku bir yönetim aracına dönüştürülüyor.

Suriye ve Filistin-Asıl Paylaşılan Ne?

Suriye iç savaşı ile ne oldu?

  • Ülke parçalandı,

  • Halk mülteciye dönüştürüldü,

  • Petrol ve stratejik bölgeler küresel aktörlerin eline geçti.

Gazze’de bugün ne oluyor?

  • Bir halk yok ediliyor,

  • Toprak fiilen ilhak edilmek isteniyor,

  • Uluslararası hukuk kâğıttan bir perdeye dönüşmüş durumda.

Buradaki ortak payda şudur,

Bölge zayıfladıkça, İsrail ve ABD’nin jeopolitik avantajı artıyor.

Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın ortak korkusu olan “Kürt devleti” söylemi sürekli ayakta tutularak:

  • Bölgecilik değil parçacılık,

  • İttifak değil çatışma,

  • Birlik değil bölünmüşlük üretiliyor.

Ve büyük güçler bu bölünmüşlüğü yöneterek kazanıyor.

Tarihten Bugüne Kürtlerin En Büyük Suçu Nedir?

Kürtlerin gerçek “suçu” nedir biliyor musun?

Kendi coğrafyalarının tam merkezde olması.
Ne Arap ne Türk ne Fars dünyası onları kendi içinde sistemsel bir yere oturtabildi.

Bu nedenle:

  • Varlıkları kabul edildi ama hakları edilmedi.

  • Güçlendiklerinde tehdit,

  • Zayıfladıklarında sorun olarak görüldüler.

Bu, sadece politik değil, derin bir kimlik paradoksudur.

Mazlumun Mazluma Düşman Edilmesi

Ortadoğu’nun en büyük trajedisi şudur:

Aynı zulmün mağdurları, birbirlerinin zalimi hâline getiriliyor.

Türk ile Kürt sorunlu tutulunca:
→ Filistin rahatça işgal edilir.
Arap ile Kürt karşı karşıya bırakılınca:
→ Suriye kolayca paylaşılır.
İran ile Kürt gergin tutulunca:
→ Dış güçler bölgede kalıcı olur.

Bu bir tesadüf değil, stratejidir.

Kürt kartı gerektiğinde:

  • Koskoca devletlerin iç siyasetini dizayn eden,

  • Askerî operasyonları meşrulaştıran,

  • Büyük güçlere diplomatik koz sağlayan

en stratejik araç hâline getirildi.

Peki Çözüm Nerede?

Korkuya değil adalete yaslanan bir yaklaşım:

 Kürtlerin eşit haklarla sahiplenildiği
 Birlik ve bütünlüğün korkuyla değil güvenle kurulduğu
Mazlum halkların birbirini değil zulmü hedef aldığı bir sistem oluşturmadan hiçbir sorun çözülemez.

Gerçek anahtar, "Senin özgürlüğün benim özgürlüğüm olmazsa, ikimiz de tutsak kalırız."

Oyunu Değil, Gerçeği Görelim

Bugün Filistin yanarken…
Dün Suriye yıkılmışken…
Yarın kimin yanacağı belli değil.

Ama şurası kesin,

Kürt meselesi çözülemezse Ortadoğu asla özgürleşmez.
Kürtler öcü değil; bu coğrafyanın eşit ve mazlum evlatlarıdır.
Mazlumun mazluma düşmanlığı ise şeytanın en büyük zaferidir.

Şeytanın vaadi boştur—ama korkunun hükmü sürer.
Ta ki biz gerçeği görünceye kadar.

Bahadır Hataylı/10.11.2025/Sancaktep/İST 

7 Kasım 2025 Cuma

Yitik Kardeşliğin Toprakları


Toprak, insanın aynasıdır.

Üzerine bastığın yerin sesi, senin içinde taşıdığın yankıdır.

Bir zamanlar bu topraklarda kardeşlik bir kelime değil, bir hâldi.

Komşunun ekmeği senin açlığını doyurur, bir yabancının selâmı sana güven verirdi.

Sonra bir şeyler oldu…

İnsan, insana yavaş yavaş uzak düştü.

Bir selâmın sıcaklığı yerini şüpheye bıraktı; bir tebessüm, bir ihtiyat ifadesine dönüştü.

Sokaklar tanıdık olmaktan çıktı; evler yüksek duvarlara, kalplerse sessiz cezaevlerine dönüştü.

 

Hiçbir toplum bir günde çözülmez.

İnsan, bir sabah ansızın vicdanını kaybetmez.

Çürüme önce kelimelerde başlar:

“Biz” yerini “Ben’e, “kardeşim” yerini “rakibime” bırakır.

Ve zamanla, herkes kendi küçük tanrısına döner — kendi ideolojisini, kendi inancını, kendi kimliğini putlaştırır.

Böylece insanlık, taşlaşmış fikirlerin duvarlarında yankı veren bir yalnızlığa dönüşür.

 

Aidiyetin Zinciri

 

Bir zamanlar aidiyet, bir bağdı.

Şimdi ise bir kelepçe.

İnsanlar artık kime ait olduklarını değil, kimin dışında kaldıklarını konuşuyor.

Bir inancın, bir partinin, bir etnik grubun, bir düşüncenin mensubu olmak; bir insanın kim olduğunu değil, kim olmadığını tarif ediyor.

Kimlikler, kişiliklerin önüne geçmiş durumda.

Bir insanın doğruluğu, sözlerinin değil; ait olduğu grubun ağırlığıyla ölçülüyor.

Oysa kimliğin değil, kalbin rengiydi bir zamanlar ölçü.

 

Fakat kalplerin rengi soldu.

Birbirimize benzemeye çalışırken, aslında hepimiz kendi özümüzden uzaklaştık.

Kendimiz olmayı unutup, kime benzememiz gerektiğini tartıştık.

Ve bu topraklarda, insanın en büyük düşmanı artık “öteki” değil, “kendi benliği” oldu.

 

Bir düşünceye sahip olmak, o düşüncenin esiri olmak anlamına gelmeye başladı.

Farklı düşünenler, tehdit; farklı inananlar, düşman sayıldı.

Oysa insanın insanla farkı, onun zenginliğiydi.

Bir ormanın güzelliği, tek bir ağacın boyuyla değil; çeşitliliğiyle anlaşılır.

Ama biz çeşitliliği düşman, farklılığı fitne sandık.

Ve insanlık, bu yanlış anlamanın içinde yavaş yavaş eridi.

 

Sessizliğin Gürültüsü

 

Bugünün insanı artık konuşmuyor — bağırıyor.

Düşünmüyor — tekrarlıyor.

Dinlemiyor — yargılıyor.

Her kelime, bir cephe; her fikir, bir silah.

Birbirimizi anlamak yerine, alt etmeye çalışıyoruz.

Oysa anlamak, savaşmaktan daha büyük bir cesaret ister.

Çünkü anlamak, kendi dogmalarının gölgesine bakabilmektir.

Ama bu çağda kimse kendi gölgesini görmek istemiyor.

Karanlık hep “başkası”.

Karanlık hep “öteki”.

 

O yüzden bu çağın en korkutucu sessizliği, konuşamayan değil — konuştuğunda hiçbir şey söylemeyen insanlarda gizli.

Kelimeler boşaldı, anlamlar çürüdü, vicdan sustu.

Bir zamanlar bir cümlenin ardında yürek atışları duyulurdu; şimdi sadece gürültü var.

Gürültünün altında saklanan bir yorgunluk: insan olmanın yorgunluğu.

 

Toplum, artık bir “biz” olma çabası değil, bir “ben” olma yarışına dönüştü.

Herkes görünmek istiyor ama kimse anlaşılmak istemiyor.

Ve görünürlük arzusu, insanı içinden koparıyor.

Kendine ait bir kimlik değil, dışarıya ait bir izlenim yaratıyor.

Bu yüzden her yüz bir maske, her cümle bir rol, her ilişki bir vitrin haline geldi.

İnsanın içindeki boşluk, alkış sesleriyle doldurulmaya çalışılıyor.

 

Ruhun Kırılma Noktası

 

Yalnızlık bu çağın hastalığı değil; kaderi oldu.

Ama bu yalnızlık, sessiz bir inziva değil — kalabalıklar içindeki bir yokluk.

Bir zamanlar insanlar yalnız kalmak için dağlara çekilirdi;

şimdi kalabalıkların ortasında birbirine çarpa çarpa yalnızlaşıyor.

Bir yüz daha, bir söz daha, bir paylaşım daha…

Ama ruh, hâlâ aç.

 

Psikoloji artık bireysel bir mesele değil; toplumsal bir çığlık.

Korkularımız, sadece kişisel travmalardan değil; toplumsal bölünmelerden besleniyor.

Bir toplum, güven duygusunu yitirdiğinde; her birey paranoyaklaşır.

Birinin “kardeşim” dediğinde, diğerinin “acaba” dediği bir çağdayız.

Güven bittiğinde insanlık biter — çünkü güven, görünmeyen bir köprü gibidir; yıkıldığında kimse karşıya geçemez.

 

İşte bu yüzden bu topraklarda artık insanlar birbirine “güvenmiyor.”

Ve güvensizlik, tüm erdemlerin mezarıdır.

Bir milletin çöküşü, tankların geçişiyle değil, vicdanın susuşuyla başlar.

Vicdan, artık bir iç ses değil, bir rahatsızlık gibi görülüyor.

Doğruyu söyleyen, huzuru bozan; sessiz kalan, “olgun” sayılıyor.

 

Kimlikten Kişiliğe Giden Kayıp Yol

 

İnsan, kimliğini kaybedince değil, kimliğiyle var olmaya başlayınca kaybolur.

Çünkü kimlik, bir başlangıçtır; nihayet değil.

Bir inancın mensubu olmak, bir ideolojiyi savunmak, bir topluluğa ait olmak… bunlar insana yön verir ama insanı tanımlamaz.

Tanım, insanın özündedir:

Erdem.

Eğer bir kimlik, seni erdemli kılmıyorsa; o kimlik sadece bir süs, bir maske, bir yüktür.

 

Toplum, bu maske pazarında kim olduğunu unutmuş bir kalabalığa dönüştü.

Birileri inancını gösterişe dönüştürürken, diğerleri ahlakı slogana çevirdi.

Ve herkes kendini “doğru” sayarken, hakikat bir sükûtun içinde kayboldu.

 

Psikolojik olarak bu, bireyin “ayrışmış benliğidir.

Kendine ait bir iç tutarlılığı kalmayan insan, dış onayla beslenir.

Sosyolojik olarak bu, “dağılmış toplumsal bilinçtir.

Toplumsal vicdan, kendi değerlerini üretemediği noktada dış merkezlerden beslenir.

Felsefi olarak ise bu, “anlamın iflasıdır.

İnsan artık neden yaşadığını, neye inandığını, neye ait olduğunu bilmiyor.

Ve anlam kaybolduğunda, insan yönünü duygularla değil, korkularla bulmaya çalışıyor.

 

Korku; çağın en büyük tanrısıdır artık.

Korku, kalabalıkları yönetir, kalpleri dondurur, doğruları susturur.

İnsan, sevdiğinden değil; korktuğundan yana olur.

Ve korkunun hüküm sürdüğü yerde, insanlık sessizliğe gömülür.

 

Unutuşun Coğrafyası

 

Bu topraklarda bir zamanlar adalet bir kavram değil, bir yaşam biçimiydi.

Bir hak, kimin olduğu sorulmadan gözetilirdi.

Bir çocuk ağladığında, tüm mahalle duyardı.

Bir haksızlık yapıldığında, herkesin kalbi titrerdi.

Şimdi herkes kendi konforunda adalet bekliyor, ama kimse doğruluk için bedel ödemek istemiyor.

 

Adaletin olmadığı bir yerde inanç da ideoloji de anlamını yitirir.

Çünkü adalet, insanın Tanrı’yla arasındaki ahlaki bağdır.

O bağ koptuğunda, dillerde Allah’ın adı geçer ama kalplerde adalet bulunmaz.

Böyle bir çağda yaşıyoruz.

Ve bu çağ, insanın Tanrı’ya değil, kendine yabancılaştığı bir çağdır.


Erol Kekeç/18.09.2025/Sancaktepe/İST

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!