7 Kasım 2025 Cuma

Çalınan Gelecek Susan Vicdanlar

 


1.Eğitimde Çalınan Gelecek-Umudun Mezuniyeti

Çocukların gözleri parlak başlar hayata;
bir öğretmenin sesinde adaletin, bir annenin duasında geleceğin izini bulurlar.
Ama zamanla o parlak gözler solar, çünkü eğitim artık bir yükselme değil, bir yarış alanıdır.
Vicdanın değil, bağlantının kazandığı bir arenaya dönüşmüştür okul koridorları.

Bir zamanlar bilgi bir ışıkken, şimdi bir meta haline geldi.
Ders kitapları, ezberin duvarlarına hapsedilmiş; düşünce, sınav kodlarına indirgenmiş.
Bir çocuk, “Ben büyüyünce ne olacağım?” diye sorarken,
artık cevabı kendi yeteneğinde değil, babasının çevresinde arıyor.
Çünkü eğitim bir hak olmaktan çıkıp, bir imtiyaz haline geldi.

Oysa bir ülkenin geleceği, öğretmenlerinin yüreğinde başlar.
Ama biz öğretmeni açlığa, öğrenciyi umutsuzluğa, anne-babayı borca mahkûm ettik.
Sonra da “neden kimse inanmıyor geleceğe?” diye sorduk.
Belki de cevabı çok basit:
Çünkü çocuklar, umutla değil, haksızlıkla mezun oluyor.

Artık okul bahçelerinde oyun değil, kaygı sesleri var.
Bir sınav, bir kader çiziyor; bir test, bir hayat belirliyor.
Ve bu düzende en çalışkan olan değil, en şanslı olan kazanıyor.
Böyle bir sistemde başarı bir erdem değil, bir tesadüf haline gelir.
Ve tesadüflerin üzerine medeniyet kurulmaz.

Bir çocuk, “Ben de doktor olacağım” dediğinde,
belki gerçekten hayat kurtarmak istiyordur.
Ama biz o çocuğa diyoruz ki: “Önce sınav sistemini geç, sonra sistem seni yutsun.”
O çocuk artık bir meslek değil, bir mevki peşindedir.
Ve insanlık, böylece yavaşça eğitimin içinden çekilir.

Bir öğretmen bir kez daha içini çeker,
bir öğrenci bir kez daha “boşuna çalışıyorum” der…
Ve bir millet, kendi geleceğini fark etmeden sessizce mezun eder.

2. Ahlakta Çalınan Vicdan-Göğe Çekilen Değerler

Eskiden bir insanın sözü senetti.
Şimdi senet bile güven vermiyor.
“Güven” kelimesi, artık reklamlarda süs olarak kullanılıyor;
çünkü hayatın içinden çoktan çekilmiş durumda.

Ahlak, vitrinde sergilenen bir takı haline geldi.
İnsanlar dürüstlüğü anlatıyor ama yaşamıyor,
yardımı gösteriyor ama hissetmiyor,
merhameti övüyor ama uygulamıyor.
Kelimeler fazlalaştı, duygular azaldı.

Bir zamanlar “komşu hakkı” diye bir şey vardı.
Şimdi duvarların arkasında kim yaşar, kim ağlar bilmiyoruz.
Toplum, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesinin modern versiyonuna sığınmış:
“Bana dokunmuyorsa, sorun yoktur.”
İşte tam burada başlıyor çürüme.

Çünkü kötülük, sadece yapanla değil,
seyirci kalanla büyür.
Birisi haksızlık yaparken diğeri susar;
çünkü sessizlik artık en ucuz sigortadır bu çağda.
Kimse bedel ödemek istemiyor — o yüzden herkes sessiz.

Ama bil ki, vicdanını susturan insan,
bir gün kendi çocuklarının çığlıklarını da duyamaz.
Bugün bir haksızlığa göz yuman,
yarın o haksızlığın kurbanı olur.
Ve insanlık, sessizliğini korudukça yeryüzünde birer mezar taşı gibi durur.

Ahlakın kaybı, yavaş bir ölüm gibidir;
fark edilmez ama içten içe çürütür.
Bir gün bakarsın, dürüstlük bir aptallık gibi görünür,
yardımseverlik bir zayıflık sayılır,
ve “iyi olmak” artık modası geçmiş bir duygu olur.

İşte o gün, din göğe çekilir,
yeryüzünde sadece edebiyatı kalır.

3. Toplumda Çalınan Umut-Kalabalıklar İçinde Sessizlik

Bir ülkenin kalabalıkları arttıkça yalnızlığı da artıyor artık.
Çünkü insanlar birbirine dokunmadan geçiyor;
bir selamın yerini “görmezden gelme”,
bir tebessümün yerini “meşgulüm” aldı.

Toplum artık bir kalabalık, ama bir cemiyet değil.
İnsanlar aynı mekânda ama farklı dünyalarda yaşıyor.
Birinin acısı, diğerinin haberinde kayboluyor;
bir annenin feryadı, bir tweet kadar yankı buluyor.

Medya, insanın yüreğini uyuşturan bir morfin gibi çalışıyor.
Gerçek acılar, filtrelenmiş görüntülere dönüşüyor.
Bir çocuk enkaz altında ölürken,
birileri “izlenme oranı” hesaplıyor.
Ve biz, ekran başında kahvemizi yudumlarken,
insanlık bir piksel kadar küçülüyor.

Artık ağlamayı bile unuttuk.
Duyguların yerini “duyurular” aldı.
Birine yardım etmek yerine,
yardım ettiğimizi paylaşmayı öğrendik.
Yani iyilik bile gösteri malzemesi oldu.

Umutsuzluk, bu çağın görünmez virüsü.
Ve onu yayanlar, kötüler değil,
duygusuzlaşmış iyi insanlar.
Çünkü umut, sadece sözle değil, direnişle yaşar.
Ve biz artık direnmiyoruz — sadece rıza gösteriyoruz.

4. Geleceğin Sessiz Tanıkları-Uyanışa Çağrı

Bir gün gelecek,
çocuklarımız bizden hesap soracak:
“Niye sustunuz?”
“Niye izin verdiniz geleceğimizin çalınmasına?”

Ve biz o gün, cevap bulamayacağız.
Çünkü hırsızların değil, seyircilerin çoğaldığı bir çağdayız.
Artık kötülük, protesto edilmediği için değil, alışıldığı için güçlü.

Ama hâlâ geç değil.
Bir vicdan uyanışı, bir yürek hareketi,
bir “hayır!” deyişi, karanlığı yarabilir.
Bir anne, bir öğretmen, bir genç, bir kelime…
Hepsi, yeniden inşa için yeterli olabilir.

Unutma:
Bir kötülüğü durdurmak, bir medeniyeti yeniden başlatmaktır.
Ve her insan, sessiz kaldığı kadar suçludur.

Bu çağda en büyük cesaret,
susmamak değil — vicdanla konuşmaktır.
Çünkü geleceği çalanlara karşı atılan her kelime,
insanlığın yeniden doğuşunun işaretidir.

Erol Kekeç/07.11.2025/Sancaktepe/04.50/İst

5 Kasım 2025 Çarşamba

Nerede Ne zaman Hangi Gençlik?


Beyinleri, geçmişin pas tutmuş raylarında, tarihi kalıntıların tortusunu taşıyan bir vagon gibi sürüklenen bir gençlik değilse aradığımız;

O hâlde bugünden geç kalamayız.

Ayağa kalkmalı, kendimize bir ayna tutmalı, kendimizi yoklamalı ve silkelenmeliyiz.

Çünkü gençlik; sadece konuşularak çözülecek bir mesele değil,

hayatın tam ortasında, inandırıcı eylemlerde, merhamette, sevgide ve kuşatıcılıkta filiz veren bir gerçektir.

Bugün ülkemin her köşesinde —düşünce, inanç, ideoloji fark etmeksizin—

her sivil oluşumun bir “gençlik çalışması” vardır.

Peki, böylesine geniş bir yankıya rağmen neden hâlâ arzulanan sonuçlara ulaşamıyoruz?

Cevabı dışarıda değil, zihinlerimizin içinde aramalıyız.

Çünkü bazı zihinler, tıpkı paslı bir mıknatıs gibi, hiçbir uyarıcıyı çekmez;

duymaz, anlamaz, kıvılcımı göremez.

Önce bu zihinlerin haritasını çıkarmalı,

bilginin, eylemin ve düşüncenin hangi atmosferde soluk alıp verdiğini sorgulamalıyız.

Ancak o zaman doğru bir denklem kurabiliriz.

Gençliği bir fizikçinin laboratuvarda incelediği madde gibi ele almak,

onu anlamanın değil, kaybetmenin ilk adımıdır.

Çünkü gençlik, laboratuvarların soğuk tüplerinde değil,

hayatın sıcak damarlarında dolaşan canlı bir akıştır.

Ne zaman, nerede, ne yapacağını kestiremezsiniz;

karmaşıktır, çünkü anlaşılmak için ön hazırlık ister.

Ama aynı zamanda sadedir, çünkü ikna olacağı değerlere açık bir kalptir.

Direnişi azdır, çünkü değişimi kolay kabullenir —

işte bu onun en kıymetli yanıdır.

Hayatın doğasına aykırı her çırpınış, çırpınanı kendi gölünde boğar.

Kimi hayvanlar, harekete duyarlıdır —

bir kedinin bakışını nereye çekmek istiyorsanız, orada bir hareket yeterlidir.

İnsanı da sadece harekete duyarlı bir varlık gibi görmek,

onu basit bir refleks canlısına indirgemektir.

Oysa biz, “nerede tıngırtı varsa orada buluntu” mantığından kurtulmak zorundayız.

Gençliği; kendi dünyasını keşfeden, zaaflarını bilen,

yetilerini tanıyan, içten yanmalı bir motor gibi

kendi gemisinin kaptanı olacak bilinçte yetiştirmeliyiz.

Ama önce bu bilinci taşıyacak bir öncü ruh inşa etmeliyiz.

Eğitim ve yönlendirme, herkesin işi değildir;

çünkü herkes kendi karanlığını aydınlatmayı bile beceremezken

başkasına ışık olamaz.

Kendi ideolojik saplantılarını, kendi başarısızlıklarını “hayatın gerçeği” gibi sunanlar,

gençliği sadece kendi gölgelerine zincirler.

Bu zinciri kırmanın zamanı geldi.

Zira insan üzerine projesi olanlar,

insanın anlama, sevme, kavrama, kendini ifade etme ve özgürce yaşama hakkını

temel almak zorundadır.

Çünkü birey olmadan toplum olmaz;

ferdi inşa etmeden cemiyeti inşa edemezsin.

 

Tıpkı bazı anne babaların çocuklarını kendilerinin kopyası gibi görmek istemeleri gibi,

kurumlar da çevrelerindeki insanlardan kendi kalıplarını taşımalarını bekler.

Ve bu yüzden “insan”, sistemin içinde boğulur.

Oysa insanın doğası; özgürlüğü, kendini ifade edebilmeyi ve ait hissedebileceği bir alanı arzular.

Bu yönü görmezden gelen ebeveynler,

çocuklarının başarısızlığından yakınırken aslında kendi tahakkümlerini fark etmezler.

Çocuk, kendi potansiyelini sergileyemediği yerde

kendi içinde çatışır, sessizce uzaklaşır,

ya kendi yolunu açar ya da başkasının gemisine atlar.

Sorun gençte değil, geçmişin dogmalarını kutsayan zihinlerdedir.


O hâlde, gençleri bir masal kahramanı gibi yetiştirmekten vazgeçelim.

Çünkü masallaşan bir hayatın, gerçek dünyada bir karşılığı yoktur.

Gerçek olan, inandırıcı olandır.

Ve inandırıcılık, ancak bilgiyle yoğrulmuş adımlarla mümkündür.

Doğru bir yapı, sağlam bir düşünce zemini olmadan kurulmaz.

Söylemlerimiz, hayatta görmek istediğimiz dünyanın izdüşümüdür;

eğer söz çelişkili, davranış güvensizse,

ekranın arkasındaki hayat da bir yalandan ibarettir.

Bu yüzden,

“Bir başlayalım bakalım, belki olur” türü anlayışlar

ancak çaresizliğin ve zihinsel dağınıklığın sesidir.

Sağlam düşünceler, net hedefler ve yönteme dayalı istikrar olmadan

yol almak, kumdan kaleler kurmaktır.

Unutmayalım:

Kervan yolda dizilmez; kervan yolda ancak büzülür.

Kendi kabuğuna çekilir, korkularına esir olur,

çaresizlik sendromlarıyla gölgelenir.

Oysa biz, düşünceyle eylemi birleştiren gençlerle,

aynı gök kubbenin altında

farklı nefeslerle ama aynı yürek atışıyla buluşabiliriz.

Yeter ki,

herkes kendi göğünde parlayan yıldızını fark etsin.

Yolunuz açık olsun.

Dağlar yoldaşınız, umutlarınız pusulanız olsun.

Ve unutmayın:

Gençlik, bir yaş değil; bir uyanıştır.

09.10.2018 – Erol Kekeç 

3 Kasım 2025 Pazartesi

Kompleksiz bir yaşam denklemi-yeniden insan olmak

Kendi tanımını yapamayanlar, başkalarının gölgesine sığınarak yaşamayı üstünlük zannederler.

Kendisi olmayı başaramayan her birey ve her toplum, yüceliği taklit etmekte, kimliği ise başkasının aynasından okumakta arar.

Oysa bu bir meziyet değil; derin bir özgüvensizliğin ve varoluş utancının savunma refleksidir.

Geçmişten bugüne birçok çevrede görülen bu hâl, özellikle muhafazakâr ve dindar kesimin kendi değer dünyasına yabancılaşarak, sol ve seküler entelektüel çevrelerin diline öykünmesinde açıkça ortaya çıkar.

Kendisine ait bir bilgi geleneği, estetik algı ve tarih bilinci olduğu hâlde, bunları sahneye koymakta tereddüt edenlerin çoğu, kendi değerlerini bile sorgular hâle gelmiş, hatta kimi zaman onları aşağılamayı aydınlanma belirtisi sanmıştır.

Bu durum yalnızca bir psikolojik arıza değil;

toplumsal bir kişilik kaybıdır.

Kendi değerlerinden utanmak, kendi sesini duyamamak, kendisi gibi düşünmeye cesaret edememek…

Bunlar bir bireyin değil, bir medeniyetin çöküş işaretleridir.

Ve bugün bu çöküş artık yerel değil; küresel boyutludur.

Başkalarının Aynasında Kendini Arayanlar

Dün çevremizdeki okumuş takımı, dinî ve kültürel referanslardan uzak bireylerdi;

onlar tarafından kabul görmek, onların masalarına oturmak, onların diliyle konuşmak bir “seviye” göstergesi sayılıyordu.

Bugün ise bu durum yalnızca fikir alanında değil;

yaşam biçimi, eğitim modeli, sanat, eğlence, toplumsal estetik, hatta sevincin ve öfkenin ritmine kadar,

Bir toplum kendi kimliğini saklayıp, başka bir kimliğin kılığına büründüğünde,

aslında yavaş bir intihara başlamış olur.

Kendine yabancılaşan bir toplumun sonu bellidir:

Düşünmesi taklittir,

Yaşaması taklittir,

Hatta mutluluğu bile ödünç alınmıştır.

Ve en acısı şudur:

İnsan kendi güneşini bırakıp başkasının gölgesinde üşür.

Eğitim Örneği: Kendi Fıtratının Dışında Bir Elbise

Bugün eğitim konuşulduğunda herkes Finlandiya örneğini ağzına alır;

Montessori eğitim modeli bir vitrin süsü hâline gelmiştir.

Oysa kendi kültüründe yaparak öğrenme, usta-çırak ilişkisi, hayatın içinden öğrenme, yüzlerce yıllık organik birikim olarak zaten mevcuttu.

Ama biz ne yaptık?

Çocuğu doğadan kopardık,

Fıtratın duyu kapılarını kapattık,

Onu dört duvarın içine hapsedip kitap sayfalarını hafızaya yükledik.

Böylece zihni işleyen değil, taşıyan bireyler yetiştirdik.

Ve sonunda fıtratın hafızası dondu.

Bunun nedeni açıktır:

Kendi değerini bilmeyen, kendine ait olanı geliştiremez.

Geliştiremeyen ise başkasının ürettiğini kutsamak zorunda kalır.

Kendini Yitirenin Seçtiği Yol: Kaçış

Bir bireye nereli olduğunu sorun; derhal cevap gelir.

Ama yaşamına bakarsınız, o coğrafyanın ruhundan iz yoktur.

Kendi kaderinden kaçar, kendi sesini kısmış, kendi rengini silmiştir.

Oysa en büyük felaket başka biri olmaya çalışmaktır.

Çünkü insan başka birinin gölgesinde durdukça:

 

Kendi kalbini işitmez,

Kendi aklını işletemez,

Kendi benliğini inşa edemez.

Ve sonunda kendini kaybeder.

Kendini kaybeden, mutluluğu da kaybeder.

Omurga: Var Olmanın Şartı

İnsan bir omurga taşır.

Bu omurga kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

Toplumsal omurga inşa edilmediği sürece,

fertler sürüngen bir hayatın sürünenleri olmaktan kurtulamaz.

Sürüngenler kabuk değiştirir;

fakat insanın yapması gereken kabuğu değil özü değiştirmektir.

Öz değişti mi:

Kültür kök salar,

Kimlik berraklaşır,

Kişilik bütünleşir,

Toplum ayağa kalkar.

Ve kompleks kendiliğinden yok olur.

Kendine Dönüş Çağrısı

Artık yeni bir diriliş hamlesine ihtiyaç vardır.

Bu hamle başkasına benzeme çabasıyla değil,

kendine dönme cesaretiyle başlayacaktır.

Herkes kendisi olsun.

Herkes kendi güneşinin altında dursun.

Herkes kendi sesini duysun.

Ve hep birlikte haykıralım:

Ben, sen, o — biziz.

Kendimize döndüğümüzde yeniden doğacağız.

Gelin, omurgalı bir yaşamın kapısını birlikte aralayalım.

Gelin, aynalarda yeniden kendimizi görelim.

Gelin, kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazalım...

04.02.2020

Erol KEKEÇ

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!