5 Kasım 2025 Çarşamba

Nerede Ne zaman Hangi Gençlik?


Beyinleri, geçmişin pas tutmuş raylarında, tarihi kalıntıların tortusunu taşıyan bir vagon gibi sürüklenen bir gençlik değilse aradığımız;

O hâlde bugünden geç kalamayız.

Ayağa kalkmalı, kendimize bir ayna tutmalı, kendimizi yoklamalı ve silkelenmeliyiz.

Çünkü gençlik; sadece konuşularak çözülecek bir mesele değil,

hayatın tam ortasında, inandırıcı eylemlerde, merhamette, sevgide ve kuşatıcılıkta filiz veren bir gerçektir.

Bugün ülkemin her köşesinde —düşünce, inanç, ideoloji fark etmeksizin—

her sivil oluşumun bir “gençlik çalışması” vardır.

Peki, böylesine geniş bir yankıya rağmen neden hâlâ arzulanan sonuçlara ulaşamıyoruz?

Cevabı dışarıda değil, zihinlerimizin içinde aramalıyız.

Çünkü bazı zihinler, tıpkı paslı bir mıknatıs gibi, hiçbir uyarıcıyı çekmez;

duymaz, anlamaz, kıvılcımı göremez.

Önce bu zihinlerin haritasını çıkarmalı,

bilginin, eylemin ve düşüncenin hangi atmosferde soluk alıp verdiğini sorgulamalıyız.

Ancak o zaman doğru bir denklem kurabiliriz.

Gençliği bir fizikçinin laboratuvarda incelediği madde gibi ele almak,

onu anlamanın değil, kaybetmenin ilk adımıdır.

Çünkü gençlik, laboratuvarların soğuk tüplerinde değil,

hayatın sıcak damarlarında dolaşan canlı bir akıştır.

Ne zaman, nerede, ne yapacağını kestiremezsiniz;

karmaşıktır, çünkü anlaşılmak için ön hazırlık ister.

Ama aynı zamanda sadedir, çünkü ikna olacağı değerlere açık bir kalptir.

Direnişi azdır, çünkü değişimi kolay kabullenir —

işte bu onun en kıymetli yanıdır.

Hayatın doğasına aykırı her çırpınış, çırpınanı kendi gölünde boğar.

Kimi hayvanlar, harekete duyarlıdır —

bir kedinin bakışını nereye çekmek istiyorsanız, orada bir hareket yeterlidir.

İnsanı da sadece harekete duyarlı bir varlık gibi görmek,

onu basit bir refleks canlısına indirgemektir.

Oysa biz, “nerede tıngırtı varsa orada buluntu” mantığından kurtulmak zorundayız.

Gençliği; kendi dünyasını keşfeden, zaaflarını bilen,

yetilerini tanıyan, içten yanmalı bir motor gibi

kendi gemisinin kaptanı olacak bilinçte yetiştirmeliyiz.

Ama önce bu bilinci taşıyacak bir öncü ruh inşa etmeliyiz.

Eğitim ve yönlendirme, herkesin işi değildir;

çünkü herkes kendi karanlığını aydınlatmayı bile beceremezken

başkasına ışık olamaz.

Kendi ideolojik saplantılarını, kendi başarısızlıklarını “hayatın gerçeği” gibi sunanlar,

gençliği sadece kendi gölgelerine zincirler.

Bu zinciri kırmanın zamanı geldi.

Zira insan üzerine projesi olanlar,

insanın anlama, sevme, kavrama, kendini ifade etme ve özgürce yaşama hakkını

temel almak zorundadır.

Çünkü birey olmadan toplum olmaz;

ferdi inşa etmeden cemiyeti inşa edemezsin.

 

Tıpkı bazı anne babaların çocuklarını kendilerinin kopyası gibi görmek istemeleri gibi,

kurumlar da çevrelerindeki insanlardan kendi kalıplarını taşımalarını bekler.

Ve bu yüzden “insan”, sistemin içinde boğulur.

Oysa insanın doğası; özgürlüğü, kendini ifade edebilmeyi ve ait hissedebileceği bir alanı arzular.

Bu yönü görmezden gelen ebeveynler,

çocuklarının başarısızlığından yakınırken aslında kendi tahakkümlerini fark etmezler.

Çocuk, kendi potansiyelini sergileyemediği yerde

kendi içinde çatışır, sessizce uzaklaşır,

ya kendi yolunu açar ya da başkasının gemisine atlar.

Sorun gençte değil, geçmişin dogmalarını kutsayan zihinlerdedir.


O hâlde, gençleri bir masal kahramanı gibi yetiştirmekten vazgeçelim.

Çünkü masallaşan bir hayatın, gerçek dünyada bir karşılığı yoktur.

Gerçek olan, inandırıcı olandır.

Ve inandırıcılık, ancak bilgiyle yoğrulmuş adımlarla mümkündür.

Doğru bir yapı, sağlam bir düşünce zemini olmadan kurulmaz.

Söylemlerimiz, hayatta görmek istediğimiz dünyanın izdüşümüdür;

eğer söz çelişkili, davranış güvensizse,

ekranın arkasındaki hayat da bir yalandan ibarettir.

Bu yüzden,

“Bir başlayalım bakalım, belki olur” türü anlayışlar

ancak çaresizliğin ve zihinsel dağınıklığın sesidir.

Sağlam düşünceler, net hedefler ve yönteme dayalı istikrar olmadan

yol almak, kumdan kaleler kurmaktır.

Unutmayalım:

Kervan yolda dizilmez; kervan yolda ancak büzülür.

Kendi kabuğuna çekilir, korkularına esir olur,

çaresizlik sendromlarıyla gölgelenir.

Oysa biz, düşünceyle eylemi birleştiren gençlerle,

aynı gök kubbenin altında

farklı nefeslerle ama aynı yürek atışıyla buluşabiliriz.

Yeter ki,

herkes kendi göğünde parlayan yıldızını fark etsin.

Yolunuz açık olsun.

Dağlar yoldaşınız, umutlarınız pusulanız olsun.

Ve unutmayın:

Gençlik, bir yaş değil; bir uyanıştır.

09.10.2018 – Erol Kekeç 

3 Kasım 2025 Pazartesi

Kompleksiz bir yaşam denklemi-yeniden insan olmak

Kendi tanımını yapamayanlar, başkalarının gölgesine sığınarak yaşamayı üstünlük zannederler.

Kendisi olmayı başaramayan her birey ve her toplum, yüceliği taklit etmekte, kimliği ise başkasının aynasından okumakta arar.

Oysa bu bir meziyet değil; derin bir özgüvensizliğin ve varoluş utancının savunma refleksidir.

Geçmişten bugüne birçok çevrede görülen bu hâl, özellikle muhafazakâr ve dindar kesimin kendi değer dünyasına yabancılaşarak, sol ve seküler entelektüel çevrelerin diline öykünmesinde açıkça ortaya çıkar.

Kendisine ait bir bilgi geleneği, estetik algı ve tarih bilinci olduğu hâlde, bunları sahneye koymakta tereddüt edenlerin çoğu, kendi değerlerini bile sorgular hâle gelmiş, hatta kimi zaman onları aşağılamayı aydınlanma belirtisi sanmıştır.

Bu durum yalnızca bir psikolojik arıza değil;

toplumsal bir kişilik kaybıdır.

Kendi değerlerinden utanmak, kendi sesini duyamamak, kendisi gibi düşünmeye cesaret edememek…

Bunlar bir bireyin değil, bir medeniyetin çöküş işaretleridir.

Ve bugün bu çöküş artık yerel değil; küresel boyutludur.

Başkalarının Aynasında Kendini Arayanlar

Dün çevremizdeki okumuş takımı, dinî ve kültürel referanslardan uzak bireylerdi;

onlar tarafından kabul görmek, onların masalarına oturmak, onların diliyle konuşmak bir “seviye” göstergesi sayılıyordu.

Bugün ise bu durum yalnızca fikir alanında değil;

yaşam biçimi, eğitim modeli, sanat, eğlence, toplumsal estetik, hatta sevincin ve öfkenin ritmine kadar,

Bir toplum kendi kimliğini saklayıp, başka bir kimliğin kılığına büründüğünde,

aslında yavaş bir intihara başlamış olur.

Kendine yabancılaşan bir toplumun sonu bellidir:

Düşünmesi taklittir,

Yaşaması taklittir,

Hatta mutluluğu bile ödünç alınmıştır.

Ve en acısı şudur:

İnsan kendi güneşini bırakıp başkasının gölgesinde üşür.

Eğitim Örneği: Kendi Fıtratının Dışında Bir Elbise

Bugün eğitim konuşulduğunda herkes Finlandiya örneğini ağzına alır;

Montessori eğitim modeli bir vitrin süsü hâline gelmiştir.

Oysa kendi kültüründe yaparak öğrenme, usta-çırak ilişkisi, hayatın içinden öğrenme, yüzlerce yıllık organik birikim olarak zaten mevcuttu.

Ama biz ne yaptık?

Çocuğu doğadan kopardık,

Fıtratın duyu kapılarını kapattık,

Onu dört duvarın içine hapsedip kitap sayfalarını hafızaya yükledik.

Böylece zihni işleyen değil, taşıyan bireyler yetiştirdik.

Ve sonunda fıtratın hafızası dondu.

Bunun nedeni açıktır:

Kendi değerini bilmeyen, kendine ait olanı geliştiremez.

Geliştiremeyen ise başkasının ürettiğini kutsamak zorunda kalır.

Kendini Yitirenin Seçtiği Yol: Kaçış

Bir bireye nereli olduğunu sorun; derhal cevap gelir.

Ama yaşamına bakarsınız, o coğrafyanın ruhundan iz yoktur.

Kendi kaderinden kaçar, kendi sesini kısmış, kendi rengini silmiştir.

Oysa en büyük felaket başka biri olmaya çalışmaktır.

Çünkü insan başka birinin gölgesinde durdukça:

 

Kendi kalbini işitmez,

Kendi aklını işletemez,

Kendi benliğini inşa edemez.

Ve sonunda kendini kaybeder.

Kendini kaybeden, mutluluğu da kaybeder.

Omurga: Var Olmanın Şartı

İnsan bir omurga taşır.

Bu omurga kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

Toplumsal omurga inşa edilmediği sürece,

fertler sürüngen bir hayatın sürünenleri olmaktan kurtulamaz.

Sürüngenler kabuk değiştirir;

fakat insanın yapması gereken kabuğu değil özü değiştirmektir.

Öz değişti mi:

Kültür kök salar,

Kimlik berraklaşır,

Kişilik bütünleşir,

Toplum ayağa kalkar.

Ve kompleks kendiliğinden yok olur.

Kendine Dönüş Çağrısı

Artık yeni bir diriliş hamlesine ihtiyaç vardır.

Bu hamle başkasına benzeme çabasıyla değil,

kendine dönme cesaretiyle başlayacaktır.

Herkes kendisi olsun.

Herkes kendi güneşinin altında dursun.

Herkes kendi sesini duysun.

Ve hep birlikte haykıralım:

Ben, sen, o — biziz.

Kendimize döndüğümüzde yeniden doğacağız.

Gelin, omurgalı bir yaşamın kapısını birlikte aralayalım.

Gelin, aynalarda yeniden kendimizi görelim.

Gelin, kendi kaderimizi kendi ellerimizle yazalım...

04.02.2020

Erol KEKEÇ

2 Kasım 2025 Pazar

Mayın Tarlasına Sürülen eşekler Değil

 


Gençlik;

hiçbir ideolojinin, hiçbir kutsallaştırılmış sloganın

kendisini yaşatmak için öne sürdüğü

bir harcanabilir malzeme değildir.

Onu cepheye sürenin aklıyla düşünmek,

onun dilinden konuşmak zorunda kalan bir kurbanlık sürüsü hiç değildir.


Tarihe baktığımızda, bu toprakların en gür bakan gözleri,

en taze düşleri, en diri nefesleri olan genç fidanlar,

karanlık hesapların ve görünmez ellerin avuçlarında

suskun birer kurban gibi kesilmiştir.

Kimisi zindanlarda çürüdü,

kimisi darağaçlarının gölgesinde son nefesini bıraktı,

kimisi ideallerinin ateşiyle yanıp kavrularak

kendine bile yabancı bir ölümü yaşadı.

Ve bütün bunların gerisinde,

hep aynı sisli odalarda oturan,

aynı masaları devirip aynı masaları yeniden kuran

karanlık akıllar vardı.

Ve nedense,

tarih boyunca her darbenin, her kırılmanın, her dönüşümün

yükü hep gençlerin sırtına yüklenmiştir.

Düşen onlar,

yürüyen onlar,

susturulan onlar,

yanan da yakılan da yine onlar.

Ve toplum,

kendi gençliğini heder ettiği her çağda,

kendi geleceğini körelmiş bir kibrit gibi söndürmüştür.

Bu kader değil.

Bu alışkanlık.

Yanlışın kutsallaştırılıp doğru yerine geçirilme alışkanlığı.

Toplumsal mutluluk, ferdî hazların üstünde duran

yüksek bir ufuktur;

ve bu ufka ancak

kendini değil, bütünü düşünenler yürütebilir yolu.


Gençlik, hayatın en bereketli mevsimidir.

Enerji, cesaret, hız, sezgi ve atılımın

henüz kirlenmediği, örselenmediği, paslanmadığı bir haldir.

Fakat her defasında,

dünün tortusunu bugün de sürdürmek isteyenler,

gençliğe komut vermeyi kendilerine hak görürler.

“Ben bilirim.”

“Sen anlamazsın.”

“Senin hayatın benim şekillendireceğim bir taslaktır.”

İşte felaketin kıvılcımı budur.

Genç insan,

kendisine dair kararlarda özne olmak ister;

çünkü hayatı yaşayacak olan odur.

Onu susturmak,

onu ikna etmeye değil boyun eğmeye zorlamak,

onu bir fikrin değil, bir buyruğun taşıyıcısı haline getirir.

Böylesi toplumlarda gençlik

özne değil, nesnedir.

Düşünmez, yürütülür.

Konuşmaz, tekrarlatılır.

Yaşamaz, kullanılır.

Gençliği “mayın tarlasında mayınların yerini keşfetmek için öne sürülen bir hayvan” gibi görmek,

kendimizi akıl sahibi bir medeniyetin değil,

kendi devamı için kendi evladını feda eden bir kabile zihniyetinin içine hapsetmektir.

Ve sonra şaşırıyoruz:

“Neden ilerlemiyoruz?”

“Neden parlak geleceğimiz kararıyor?”

Cevap çok basit:

Geleceği doğmadan boğuyoruz.

İşte buradan, bütün bu biriken nefesin ağırlığıyla sesleniyorum:

Ey yönetim hiyerarşisinin duvarları ardında saklananlar!

Ey masa başında kader çizen ama sahaya hiç inmemiş olanlar!

Ey koltuğunu kaybetme korkusunu milletin kaderinden daha büyük görenler!

Biz, sizin günü kurtarma hesaplarınız için

kendimizi feda etmeyeceğiz.

Bizim çocukluğumuzdan beri üzerimize giydirmek istediğiniz

rol takımları

sizin dünyanızın kostümleri olabilir,

ama bizim ruhumuzun değil.

Unutmayın:

Su akarken testi doldurulur.

Gençlik çağında sönen bir ateş,

bir daha asla alevlenmez.

Eğer bugün bizi tüketirseniz,

yarın siz de tükenmiş olursunuz.

Çünkü biz geleceğiz.

Biz son nefes değil, ilk nefesteyiz.

Ey postunun sıcaklığı ile şişen,

ağzı söz tutmayan, ama sesi tok çıkanlar!

Hayatlarımızı karartmayın.

Çünkü insan karardığında,

toplum kararır.

Toplum kararınca,

tarih kararır.

Biz bir sayı dizisinin son rakamları değil,

dizinin devam etme imkânıyız.

Görün bizi.

Duyun bizi.

Bizi özne yapın.

Yol açın.

Ve görün

darağacından değil

ufuktan yükselen gençliği.

11.09.2020

Erol Kekeç


"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!