Bu Blogda Ara

31 Mart 2022 Perşembe

DEVLET HUKUK ADALET VE MERHAMETTİR

Devletin varlık sebebini bilmeyenlerin, devlet yönetimi içinde bulunmaları devleti rayından çıkarır. Devlet güç kullanma hakkına sahip olan tek toplumsal kontrol sistemidir. Gücü kullanım yeri de yine hukukla belirlenmiş o çerçevede güç kullanımı yapar. Devlet, toplumla birlikte ortaya çıkmıştır. Bireysel yaşamın olduğu bir yerde kimsenin güçle kontrol altına alınma gibi bir zorunluluğu doğmaz. Âmâ bir arada yaşıyorsanız ve insanların çıkarları ve beklentilerinin de birbiriyle çatışma riski varsa, bu çatışmaları ortadan kaldıracak ve rakipleri uysallaştırıp onlara gerekirse müeyyide uygulayacak güçlü bir denetim organizasyonuna ihtiyaç hâsıl olmuştur. İşte devlet, bu ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkan sistemin adıdır.

Devletin varlık gerekçesi bu ise, devletin amacı bu gerekçeye uygun kontrol yapabilmek ve toplumsal düzenin karmaşaya yol açmadan yaşaması için gayret etmesi gerekir. Tüm gayretlerine rağmen toplumsal işleyişi ve yaşamı sarsmaya dönük faaliyetler varsa onların bu eylemlerini ortadan kaldırma meşruiyeti doğar. Ancak devlet bu meşru haklarından doğan görevlerini aksatıyor ya da uygulamıyorsa, devlet çok büyük bir sorumluluk altına girer ki, kendi güvenirliliğini kaybeder. Güvenirliliğini kaybeden bir devlet denetim gücünü de yitirir. Devletin yerine getiremediği ya da aksattığı bu görevlerden doğan boşluklar, toplum içindeki hastalıklı insanların ekmeğine yağ sürmek olur. Kendilerine göre kanunlar yapar ona göre yaşar ve toplumda her türlü kaosun oluşması için çabalarlar, çıkarları her şeyin üstünde olur. Bu çıkarlarını devam ettirmek için bütün bir toplumu imha etmeyi göze alabilirler. Hatta bu boşluklardan doğan illegal organize örgütler doğar. Onlar da Devlet adına görevlerini yerine getiremeyen veya aksatan kurumların işini yeraltı dünyası diye bilinen bu gruplar yapar. Yani Düzen bozulur. Her an yaşamınız zorlaşır. Günün başı ile sonu arasında ne ile karşılaşacağınızı kestiremezsiniz, her an endişe ve kaygıyla yaşamınız geçer.

Devlet, insanların zenginleşme aracı değildir. Devlet bir ticari müessese değildir ki, insanlar zenginleşmek için devlet içinde bir yerde olmak istesinler. Üçüncü dünya ülkelerindeki devlet tanımı, konunun başında anlatmaya çalıştığım tanımla uyum içinde olmadığı için, devletin ve devlette görev yapanların ne yapacaklarını kestiremiyorsunuz. Devlet, insanlara hizmet organizasyonudur. Bir şirketin içinde, denetim kurulu, istişare kurulu, yönetim kurulu, genel kurul vs. gibi oluşumların ne yaptığını, bu işlerle ilgilenen herkesin bildiği muhakkaktır. İnsanlar yaptıkları işin karşılığı olarak ücretlerini alırlar ve görevlerini layıkıyla yaparlar. Devlet bir şirket yönetiminden farklı değildir. Ancak devlet yönetimi üçüncü dünya ülkeleri için, ülke nimetlerini toplumun diğer kesimlerinden daha imtiyazlı kullanmak ve sahip olmak için, devlet gücünün arkasına sığınarak ya da sırtı devlete dayayarak, devlet içindeki insanların kendilerine ayrıcalıklı bir yaşam alanı oluşturma aparatına dönmüştür. Devleti böyle bir anlayışla yöneten tüm ülkelerin halkları, gözyaşı acı kan revan ve fakirlikten başka bir yaşamla karşılaşmıyorlar.

Devlet, aynı toprakta yaşayan insanların kendi özgür iradeleriyle yapacakları eylemlerini, kendileri adına kimseye haksızlık yapmadan daha adil ve sistemli yapılması için toplumun büyük çoğunluğunun onayıyla oluşan organizasyona, bu görevleri vermesiyle ortaya çıkar. Devlet bir görevlendirmedir. Devlet, ancak kendisi için yapılan bu görevlendirme işini yapar. Eğer devlet görev alanında gerekeni yapmıyorsa, bu görevi kendisine veren insanlar tarafından bu görevden azledilmeyle karşı karşıya kalır. Devlet belli ayrıcalıklı bir grubun, halkın çocuklarından oluşan gücü kendisini kutsallaştırarak kendisini korumakla yükümlü kılıp, kendisine bu görevleri verenleri imha etme gibi bir görevi yoktur. Tekrar ediyorum, devlet karmaşıklığı önlemek ve sistemli bir hayatı sürekli kılmak için oluşturulan organizasyonun adıdır. Ancak bu organizasyona diğerlerinden farklı olarak bazı ayrıcalıklar da verilmiştir. Bunların başında güç oluşturma ve bu gücü hukuk içerisinde adil olarak uygulama görevi vardır.

Devlet kendisi için belirlenen bu görevleri yerine getirmek için belli birimler oluşturarak bu birimlerin görevini yerine getirmesi içinde hiyerarşik bir yapılanma yapar. Bu yapılanma içinde her fert yaptığı işin ve o işte geçirdiği zamanın karşılığı olarak bedelini alır ve kendi yaşamını sürdürür. Tüm bu oluşumların olmasını isteyen halktır. Halk kendi yaptığı işinden belli bir bedel ödeyerek, kendileri için yaşamı kolaylaştıran organizasyonun çalışanlarının emeklerinin karşılığını devletin kendi belirlediği bir yerde toplayarak çalışanlarına dağıtılmasını sağlar. Yani devlet halkın dışında bir oluşum değildir. Halk istediği için vardır. Ancak üçüncü dünya ülkelerindeki devlet algısı, geçmişten bu güne devredilen bir miras gibi bilinir ve o mirasa kim konarsa o mirası istediği gibi har vurup harman gibi savurarak kullanma hakkı olduklarına inanırlar. Ondan dolayıdır ki, devleti yönetmeye talip olanlar, devlet yönetimine gelirken kıt imkânlarla gelir, fil yükü para ve altınlarla oradan ayrılırlar. Oysa devlet onlara böyle bir imkân vermediği halde bunlar o imkânlara nasıl kavuşurlar. Devlet yönetimine gelmeden önce bir ticari müesseseleri, atalardan kalan bir miras, şans oyunlarıyla elde ettikleri bir kazanç değilse kazanımları, kendilerine teslim edilen emanetleri çaldıklarının kanıtı olur. Çünkü devletteki makam, taksim edilen maaş dışında başka bir kazanımın olamayacağı yerdir. Devleti böyle görmezseniz, her gelen devletten kazanım sağlamak ve imtiyazlı sınıf arasına girmek için devlet yönetiminde olmak isteyecektir. Devlet yönetimine gelenlerin 1.2. hatta3. Derecede akrabalarına kadar hepsinin malvarlıkları araştırılmak zorundadır. Eğer devletin ayrıcalıklı bir ortam olduğu anlayışı değiştirilmek istenirse, mutlaka ama mutlaka bunlara riayet etmek hem zorunlu hem de sürdürülebilir olması şarttır.

Bizim ülkemizin, üçüncü dünya ülkelerinin devlet algısından farklı olmadığı kanısındayım bu açıdan bakıldığı zaman… Devletin, topluma hizmet yapmak için kendi iç işleyişini sağlamak için oluşturduğu hiyerarşik yapı, hiçbir zaman ayrıcalıklı bir oluşum olamaz. Onlar, bu halka hizmet etmek ve onların talepleri doğrultusunda kurulan devletin sürekliliğini sağlamak için oraya gelirler. Oraya gelenler kendilerini Azrail’in görev verdiği yeryüzündeki temsilcisi olarak göremez. Bulunduğu yer ona saygınlık kazandırmaz. Kişi saygınlığını kişisel çaba ve rollerini doğru ve iyi oynamaya göre elde eder. Bireysel saygınlıklar arttıkça, statüsel saygınlığa dönüşür. Bu saygınlıklar kurumsal işleyişte olumlu sonuçlar ortaya çıkardığı zaman kurumsal ve makamsal saygınlıkları beraberinde getirir. Yoksa çokça duyduğumuz olmuştur. Sen bu makama saygı göstermek zorundasın diye… Ben bir makama niçin saygı göstermeliyim, o makam insanların işlerini düzenli yapıyor, alçak gönüllü, kolaylaştıran ama asla zorlaştırmayan bir makam olmuş ise, zaten saygınlığı kendiliğinden alır. Fertler ona saygıyı bir borç bilir. Öyle olmadığı halde, ben bu makamı temsil ediyorum sen bu makama saygı duyacaksın, dolayısıyla bana saygı duyacaksın gibi bir dayatma, devletin bir imtiyaz aracı olarak kullanıldığını gösterir. Oysa devlet kimseye ayrıcalık ve imtiyazlı bir yaşamı sunmak için oluşmadı, devlet kimseye ayrıcalık ve imtiyaz oluşturmadan, herkese insanca yaşayacağı ortamı oluşturmak ve verilen imkânları, görevi kendisine veren halka dağıtmak ve adil olmak için oluştu. Böyle bir organizasyon, oluşum ve amaca aykırı bir kimliğe bürünerek, günümüzde insanları sindiren bir güce dönüşmüş durumdadır. Devlet anlayışları yeni dönüşüm şekilleriyle asla insanlara hizmet etmez, belli bir çıkar grubuna çalışır Devletin belli kademelerinde bulunanları zenginleştiren bir manivela olmanın ötesine geçemez.

Eğer yeni bir siyasal organizasyon oluşturmak ve insanlara mutlu ve huzurlu bir ortamı sunmak istiyorsak, insan odaklı bir organizasyon oluşturulmalıdır. Eskilerin çok güzel bir sözü vardı.” Atalar çocuklarına bağ bağışlamış ama çocukları atalarına bir salkım üzümü vermemişler ” İşleri yapabilmesi için Devleti oluşturan insanlar ona bu görevleri veren, devlet, insanlara bir salkım üzümü vermek istemiyorsa, orada üzümleri götüren devlet içinde oluşumlar var demektir. Öyle olmasa devlet kendi varlığını devamlı kılmak için kendisine bağ veren halkına bir salkım üzümü çok görmez. Ama devlet yönetimine gelenler devleti kendilerine menfaat sağlayan bir aparat olarak gördüklerinde devletin imkânlarını kendilerine bırakılmış bir miras gibi kullanarak, toplumsal kargaşa ve kaosa giden ortamların aralanmasını sağlarlar. Devleti ilk oluşum dönemindeki raylara yeniden oturtmak elzemdir. Devlet görevi aldıktan sonra zenginleşen ve imtiyazlı duruma geçenlerin hepsinden hiçbir istisna olmadan yaşayan tüm devlet görevlilerinden, maaşları dışındaki tüm kazanımlar alınarak hazineye bırakılmalıdır. Ancak o zaman devlet ile halk bir barış yapar. Çünkü halk, devletin kendisinden ayrı işleyen ve ayrıcalıklı insanlara hizmet eden ve o ayrıcalıklı sınıfın, gücü kullanmak için, insanların duygularını kullanarak o makamlara geçtiklerine inandıklarından, devlete karşı ciddi güvensizlik yaşar olmuşlardır. İnsanlara, bu devletin oluşumunu kendilerinin yaptığını, kendileri olmasa devlet diye bir organizasyonun olamayacağını, yaşamda karşılığı olacak eylem ve uygulamalarla kanıtlayamazsanız, devlet zamanla devlet olmaktan çıkar ve Çölde çadırda yaşayan bir Haydut kabilesine döner.

Üçüncü dünya ülkelerinde bu örneklerin hepsine rastlamak mümkündür. Batı neden revaçta, çünkü onlarda devlette yetkili olan bir insan geri kalmış ülkelerdeki gibi asla zengin olamaz, onların zenginliği devletten değil, devlet dışı yaşamlarından gelen zenginlikleri varsa var, yoksa geldiklerinde alacakları maaşları ne ise ancak onu alıyorlar, onun dışında bir kazanım varsa en ince ayrıntısına kadar araştırılıyor ve siyasi yaşamı bitiyor ve ceza alıyor. Böyle bir Uygulamayı Müslümanların yaşadığı ülkelerde görmeniz mümkün mü asla ve kat’a göremezsiniz ve bu yaşamlarla görmeniz de mümkün değildir. Yanı başımızda Adı “İslam Cumhuriyeti” diye bilinen bir devlet var, oranın yöneticilerinin geçmiş yaşamlarına ve bir de şu andaki hayat konforlarına bakın ne demek istediğim çok iyi anlaşılacaktır. İnkılap öncesi Kum ’da bir molla olan ve insanların getirdiği yardımlarla hayat sürenler, devrim sonrası iktidara geldikten sonra, ülkenin en zenginleri olup çıktılar tüm yakınları ticari kurumların içine girdi ve ülkenin imkânları aralarında pay edildi. Devrimin Mimarı olan insan İmam Humeyni’nin vefatıyla bıraktığı miras, dönemin Hürriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Bir küçük radyo, su testisi birkaç kap kaçak bir yer yatağı küçük bir ev vb. gibi… O gün yazılanlar aynen şöyleydi bizimkiler de bundan ders alır mı acaba… Evet, O rahmetli dışında İran şaha kalktı tam imtiyazlı bir sınıf oluştu. Yani devletin varlık gerekçesini, iktidarı ele geçirenlerin kendi çıkar ve menfaatlerini elde ettikleri bir kaynak olarak görüldüğü ortamlarda halk perişan olur. Kapalı toplumsal tabakalaşma ortaya çıkar. Bazı küçük imkânlara sahip olanlar varsa onlarda alanlarında çok iyi ve aranır durumda olduklarından o tabakalara ulaşabiliyor onun dışında o tabakalara ulaşma imkânınız yoktur. Son yirmi yıl ülkemiz açısından da, yaşam alanlarının ortaya çıkmasında siteleşmede çağ atladı diyebiliriz. Herkes kendi tabakasına göre bir yaşam alanı içinde yer aldı. Bunların oluşum şekilleri, ya Devlet içinde bir yerde olduğunuzdan, ya da orada olanların size tanımış olduğu avantajlardan dolayı imkânlarınızınız artmasından oldu, ya da ticaret yapmak isteyen belli kesimlere özel ayrıcalıklı yasalar çıkarılarak onların önü açıldı, ya da eskiden parası olanlar daha fazla kazanmak için parayı verdi ve yine düdüğü çalmaya devam etti… Tüm bunlar toplumsal yaşam alanlarının ayrıcalıklı ve imtiyazlı şekillenmesine neden oldu. Dolayısıyla kapalı toplumsal tabakalaşma kendiliğinden ortaya çıktı. Dünyada sadece devletten ihale alarak kazanım sağlayan firmalar dikkate alındığı zaman ilk on firmanın 6 tanesi bizim ülkeden olduğunu görürsünüz. Yani bu firmaların tüm kazançları devlet ihalelerini alarak oradan para kazanmak yani bir şey satarak bir şey üreterek kazanç elde etmemişler. Sadece bunlara ayrıcalık tanınmış ve bunlar devletin imkânlarını fazlasıyla horca kullanarak kendilerine bir sınıf oluşturmuşlar. İşte devletin görevi böylesi sınıflar oluşturmak değildir. Devlet, devlet olmaktan çıkarsa bunlara çok rastlarsınız. Ne yazık ki, ülkemiz gerçeği geçmişten günümüze bu acı tablolara hep ev sahipliği yapmıştır.

Tüm bu olumsuz koşullara rağmen hak hukuk gözeten insan gibi yaşayarak kazanımları sürekli artan büyük iş adamlarımız da var. Bunlar o korunaklı ortamlar içinde değiller, halkın içindeler ve halktan biri olduklarını asla unutmuyorlar. Bu insanların sicilini araştırın devletin hiçbir imkânından faydalanmadıklarına şahit olursunuz. İmtiyazlı olmak değil amaçları, onlar sadece bulundukları ortama bir değer katmak ve kazanımlarını da ihtiyaçları dışındakileri insanların hizmetine sunmaktan mutlu oluyorlar. Bunlar bizim baş tacımızdır. Devlette görevli olup bakanlık yapmış ama kirada oturarak ömrünü tamamlamış olan önemli bürokrat ve siyasilerde tanıyorum Onlara rahmet diliyorum. Ama asla ve asla, devleti babalarının kendilerine miras olarak bıraktıklarını sanan yedikçe iştahları açılan ve doymak bilmeyen her gördüğüne saldıran hepsine sahip olmak için her noktada elleri olan vatoz gibi somuranlara da şahit olduk ve hala oluyoruz bunlara da zerre kadar hakkımız varsa Hesap sorucu Olan Rabbimiz hesabını sorsun diyorum…

Bunları neden mi örneklendiriyorum, devlet, devlet olarak oluşum amacına uygun varlığını sürdürmezse o zaman acayip bir toplum ortaya çıkar. 2+1 ev kirası 50 bin lira olan bir sitede yaşayanlar ile günlük karnını doyurmak için ekmek almak için her gün fırına gelip askıda ekmek var mı diyenlere şahit olursunuz… Devlet imtiyazlı yaşamlar oluşturan bir organizasyon olmadığını, aksine imtiyazlı olacakların hepsini dağıtarak toplumsal kaynaşma ve dayanışmanın yollarını aralayan ve toplumsal adaleti tesis eden insanların sorunların çözen bir sistem olmak zorundadır. Devleti yönetenler halktan saygı bekleme yerine halk kendilerine güvenerek onları, kendilerini yönetmek için oraya getirdikleri için asıl onlar saygıya layıklar. Halka saygısı olmayan devlet, devlet olamaz.

Devlet, hakiki kimliğine kavuşmuş olursa, bu gün devam eden ve saatlik fiyatları değiştirerek halka yaşamı zindan eden bu ahlak yoksunu kuruluşların varlığını ortadan kaldırır. Devlete biz kendi sorumluluklarımızı vermemiz karmaşayı önlemek, kindarlığı hırsı ve illegal oluşumların önüne geçmesidir. Eğer devlet bunlara gerekli yaptırımı yapmazsa, insanların alım güçlerini dikkate almadan, sürekli insanları tedirgin eden dalgalandırıcı bilgilerle insanları kandırmalarına ortam oluşturmuş olur. Serbest piyasa diyerek insanların bir malın fiyatını istediği gibi arttırmasına göz yuman devlet bu anlayışını yeniden gözden geçirmelidir. Toplumu ve yaşamı etkileyecek bir oluşumun herkesin isteğine bırakılması asla doğru bir tavır olamaz. Peki, neden belediyeler imar planlarında h serbest, isteyen istediği kadar yapsın demiyor, o da bir ticaret yapıyor ve satıyor, böyle bir uygulama nasıl ki mantıksız ise, mal alım satımı da böyledir. Serbest piyasa demek denetimin sınırlarının olmadığı anlamına gelmez. Alt ve üst sınır bellidir. Ancak öyle olmuyor, neden diye o zaman insanın aklına çeşitli sorular geliyor. Çünkü bir malın fiyatı ne kadar yüksek olursa vergi oranı da ona göre oluyor. Örneğin,1000 liralık bir malın özel tüketiminden alacağınız vergi ile 2000 lira olduğunda alacağınız verginin miktarı aynı olmuyor, o zaman bu işten kimler karlı çıkıyor diye bakmak doğal olarak insanın aklına gelmiyor değil… Bunun yanında şunu dikkate alırsak, Sabit gelirli olanların maaşlarına yapılan zamlar %23-%30 arasında değişti ama gelen zamlara baktığımız zaman %300’lere kadar zamlar var hatta bazı kalemler%700 lerde olan da var. Bunlardan alınan vergi miktarları dikkate alındığında maaşlı olan sabit gelirlilere yansıtılmadı o zaman bu gelir nerede nasıl kullanılacak bu sorular deli gibi insanın aklına geliyor. Bunları doğru yerde kullanılıp kullanılmadığını insanların sorgulamaması için, devlette görev alanların hayat konforlarının patlama yapmaması gerekir. Ancak öyle bir patlama var ki, nereden bakarsanız tutarsızlık o zaman biz de soruyoruz hakikaten devlet nedir ve ne işe yarar diye…

Devletin işleyiş düzeni yeniden ele alınmalı ve baştan sona bağlayıcı içeriklerle yeniden düzenlenmelidir. Ayrıca Devlette görev yapmış ticaret miras ve herhangi bir MP ve maaş dışında bir kazanım varsa, devlette görev yapan tüm yaşayanlardan bu paraların ve servetin alınması farzdır. Alınmayıp onlara bırakılması haramdır. Bu geleneğin devam etmesine yol açanlar da kötü bir çığıra öncülük ettiklerinden dolayı bu yoldan gidenlerin hepsinin payından bir hisse alacaktır. Dini açıdan da baktığımızda durum bu olur…

Devleti, devlet yapan adalet, hakkaniyet, merhamet, ahlak, hukuk ve bunların yaşanmasında sağladığı sürekliliktir. Eğer devlet olmak isteniyorsa, bu değerleri yaşayan bir devlete dönüşelim, yoksa delinmiş çuvalların her an nerede ne zaman ortalığa saçılacağı belli olmayan ve sürekli güven kaybeden karanlıkları miras bırakacak bir devlet olarak tarihin sayfalarına büyük harflerle not düşülecek…

Aydınlık yarınlara umutla uyanmak dileğiyle her gelen günün geçmişin karanlıklarını götürmesi ümidiyle…

Selam saygı muhabbet ve dualarımla Rabbim yar ve yardımcımız olsun kalın sağlıcakla…

Bahadır HATAYLI/31.03.2022/01.59

KUTSAL MAKAMDAN KUTSAL YAŞAMA

Kutsalların hayata müdahale ettiği görülmez, ancak kutsallara ihtiyaç hâsıl olunca kutsalların arkasına sığınarak insanlar korkularını dağıtmak isterler. Ay tutulduğu zaman gecenin karanlığında çok silah sıkılırdı, ayın önüne geçmiş olan karanlıkları dağıtmak için… Aslında bu, karanlıkları dağıtma eylemi değil, insanlar eskiden korkularının tutsağı olduğu için, silah sesleriyle kendi korkularını yenmeye çalışırlardı. Ne yazık ki, günümüzde de insanlar korkunun esiri olup yok olacaklarını düşündükleri zaman, hemen kutsalların arkasına gizlenerek korktuklarının başlarına gelmesini istemezler.

Manevi kutsallar, insanların en korkulu yaşamlarının tek kurtarıcısı ve koruyucusu olarak bilinir. Çünkü göremedikleri ve üstesinden gelemeyecekleri korkuların bu tarz manevi güçlerin yardımıyla giderildiğine inanılır. Ondan dolayı da kutsallar hayatın içinde bir anlam ifade etmezken; hayatın, rutinin dışına çıktığı an, akıl değil, kutsallar devreye girer ve hemen görünmez güçlerden yardım beklenir. Kuraklık dönemlerinde yağmur dualarına çıkılır, kıtlık dönemlerinde farklı yakarışlar olur, yangın fırtına ve depremlerde de yine kutsallara yönelir insanlar. Teşbihte hata olmaz derdi büyüklerimiz, ben de buradan yola çıkarak bu durumu, atasını hiç saymayan çocukların sıkıştıkları ve zor duruma düştüklerinde anne ve babasının yanına gelmesi ama normal zamanlarda onların adını bile anmak istememesi nasıl ki büyük bir ahlaksızlık ise, bu durumda ondan farklı değildir.

Kutsallar hayatın içindeki itibar ve saygınlığına göre anlam ifade der. Hayatın hiçbir noktasına dâhil olmayan itibarı yerlerde sürünen kutsallar, zor anlarda kurtarıcı olarak hatırlanması insanın ne kadar alçaklaştığının göstergesidir. İnsanlar arası ilişkilerde rutin yaşam içinde hatırlanmayan ve hatırlansa da onun içeriğinin hayatlarda bir karşılık bulmadığı kutsallar, en zor anlardaki korkuları dağıtmak için medet umulan bir kurtarıcı olarak hatırlanıyorsa, bu durum insanın soysuzlaşmasıyla alakalıdır.

Her toplumun kendi yaşam dinamikleri doğrultusunda kutsallar oluşturduğu ya da ilahi olarak kutsalların hayata müdahale ettiği inanışlarının olduğunu herkes görebilir. Bu kutsalların işlevi ve önemi de kutsala yüklenilen anlam kadardır. Eğer kutsalları siz oluşturmuşsanız onları normal hayatın akışı içinde de çok önemli bir yerde tutuyorsunuz ancak kutsallar ilahi bir değer olarak geldiğine inanılarak kabul edilmiş ise, o zaman hayatınıza müdahil olması önemli değil, olsa da olur olmasa da olur şeklinde görülmektedir. Yani insanın kendi yarattığı kutsallar, her zaman insan için önemli bir yere sahip olmuştur. Ancak bunların koruyuculuğuna inanılmasa da onları korumakla insan kendisini sorumlu görür. Yani kendi yarattığı kutsalı hayatında her zaman ilk sırada yer alır. Bayrak, vatan, Devlet gibi kutsallar insanların kendilerinin yarattığı kutsallardır. Bunlar her ortamda korunması gerektiğine inanılır ama bu kutsallar insanı gelen korkulardan uzaklaştırma gibi bir özelliğe sahip değildir. Oysa insanın yaşamına yön verdiğine inanılan manevi kutsallar ise, daima hayatı takviye eden bir güç ve insan için koruyucu bir kalkan olarak görülür. Ondan dolayıdır ki, o güçlerin önünde eğilerek yardım destek ve koruma isteklerinde bulunulur.

Bu açıklamalardan sonra şu soruyu sormak hakkım olmalı diye düşünüyorum. Bu manevi kutsalların hayatta bu kadar değişim ve dönüşümler yapacağına inanılıyorsa, neden hayat debdebesiyle devam ederken bu kutsallar hayatın dışında nadasa bırakılır, âmâ başımıza bir musibet geldiği ya da korkuların tüm hayatımızı kuşatacağı endişesine maruz kalındığında hatırlanır? Bunu en iyi ifade edecek olan bir geçmişteki bir sözü hatırlıyorum. “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” Sözü tam da böylesi bir psikolojin dille ifadesi olduğunu düşünüyorum. Kutsalların kullanım kılavuzu yoktur, hayata uygulama rehberi vardır. Oysa bizler bir aleti kullanmadan önce onun kullanım kılavuzunu okuyarak kendimize göre bir şeyler yapmaya çalışırız. Ama uygulama rehberinde durum farklıdır. Kutsallar sizin için bir hayat programı belirler bu programa göre yaşadığınız zaman ilerde karşılaşacağınız korku endişe ve kaygıların olmayacağını ya da oluşmasına fırsat oluşmayacağını söyler. Ancak insan bunu kendisinin bir hiç olduğunu fark ettiği an anlar ki, iş işten geçmiş olur. Kutsalların hayatınıza katacağı bir değer, o zaman kalmamış olur.

Kutsalları kaybettiklerini alenen görenler, ya da gelecek tehlikeye karşı kendisinin bu tehlikeleri atlatacağını düşünmeyenler genellikle kutsalların manevi desteğiyle buradan çıkacaklarına inanırlar. Onun için de her gün kutsallar dillendirilir. Ve kutsallara inananların, bu kutsallar karşısında dilleri tutulur. Söyleyecekleri varsa onu da tehir ederler. Uygun adım yerinde say komutuyla sömürülmenin yeni başlangıcı için sözleşmeyi imzalamış olurlar.

Çılgınca bir yaşam sürenler ellerindekini kaybettiklerinde sabrın şükrün ve gariplerin hakkını gözetmenin ne kadar iyi olduğunu anlatmasının nasıl ki bir anlamı yoksa kutsalların hayatta bir karşılığın olmadığı ama korkular bacayı sardığı zaman her gün onunla konuşmak ve onun güzelliklerini anlatmakta hayata bir katkı yapmayacaktır. Vakit varken ve tren kalkmadan insan elindeki kıymetleri iyi tanımalıdır ki, hayatta yerini iyi kavrayabilsin…

Toplumsal algı olarak kutsal yaratmaya elverişli toplumlar, bu kutsalların daha çok ruhlarla ilişkide olduklarına inanarak onların ruhuna tapmalarına rağmen, yaratanın gönderdiğini de bir kutsal kabul edebilirler ancak o kutsal, insanların kendi elleri ile yarattığı kutsallar kadar hayatta karşılığı olmaz. Kahramanlar çıkarırlar ve bu kahramanların hala yaşadıklarını düşünerek, günlük yaşamdaki hesaplarını o kahramanlarına verebilirler. Çünkü o kutsal, insanın yarattığı kutsal olduğu için çok önemlidir. Ama yaratan, kutsal olarak hayata bu kadar müdahil olmaz, üstelik onun yerine insan kendi hayatının programını kendisi yapar. Tüm buna rağmen kutsalla karşılaşmayacakmış gibi bir yaşam sürer. Ama korkular bacayı sardığı zaman sabah akşam ondan medet umulur her yerde ismi zikredilir, ondan gelene eyvallah denir ama tüm bunlar içi boş sözlerden öteye gitmez.

Bu hayatı bağışlayan, semayı donatan, gece yolculuğu için yıldızlarla önümüzü aydınlatan, güneşi her gün hiç şaşmadan doğuran, yağmuru yağdıran rüzgârı var den bu güç, rutin hayatta bir yere sahip olmazken, rutini kaybetme endişesi oluştuğu zaman mı hatırlanmaya başlanır. Böylesi ortamlarda insanlar başlarına gelecek gazabın önemini ve şiddetini kavrayamadıkları için uyanıp kendilerine gelmeyi düşünmezler.                        “Biz de Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik, şimdi mi? Dalgalar arasında kalıp su sizi yutmaya başladığı zaman mı aklınıza geldi, biz sizi hakikati görecek ve kavrayacak kadar yaşatmadık mı? Buna rağmen bu korkular karşısında sizlerin bu çırpınışlarının anlamlı olacağını sanıyorsanız sadece kendinizi alçaltırsınız.

İnsanlar kendi elleriyle yarattıkları kutsalların yerine, yaratanı kutsal olarak koymadıkları sürece, elleriyle yarattıkları kutsallarının sayısını arttıracaklardır. Yaratılan kutsallar artığı sürece, insanlar korku bataklığından ve endişe dolu karanlıklardan aydınlığa çıkamayacaklardır. Allah eğer kutsal bir varlık olarak yegâne güç ve kuvvet sahibi aziz ve intikam olduğuna inanılsa, insanı zorda kaldığı zaman ona yöneltmez. Her an onun gölgesinde yaşadığını ve şah damarından kendisine yakın olduğunu bilir. Yanlışlar hayatına kement atamaz. Yanlışların hayatın her noktasına bir mayın koyduğu yerde Yaratan hayatınızın hiçbir noktasında size hükmetmez iken, neden zorda kalındığında müracaat edilen yer o olur?

Yaratıcının hayatımıza müdahale etmesini istiyorsanız, hesabı ona verecek olarak yaşayacaksınız. Hesabı başka birine verecek gibi yaşayıp, darda kalındığı zaman ne olur, olsun o kadar yemek yedik ama çok savurduk 100 ödeyecekken hesap 1000 geldi diyenlerden hiç farklı olamazsınız, bir anda insanın basitleşerek küçülmesine mi, kendisini söz sahibi sanan bu varlığın hiçbir sözünün anlam ifade etmediğini görmesine mi, her şeyin kendisine ait olduğunu düşünürken neyi var neyi yok hepsinin elinden çıkmasına karşı koyamamasına mı, nereden bakarsanız bakınız anlamsızlıklardan bir rapor karşınıza çıkar.

Yaratan Allah’ın insanlara yardımı, yaratıcının yeryüzündeki hakkını verdiğiniz zaman olur. Yaratıcının hakkını gasp edenlerin Allah’tan yardım isteyecek ne yüzleri, ne avuç açacak elleri, ne de konuşacak dilleri olacaktır. Yaratanın hakkı, onun yarattığı, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan ya da karşılamakta çaresiz kalanları gözetmek ve onları en güzel şekilde ağırlamak ve uğurlamaktır. Bunları yapamayanların hayatlarına hükmedecek bir kutsal aramalarına gerek yoktur. Onlar kendi yarattıkları kutsallarının önünde hamuta dursunlar…

Siz, siz olun büyüklenme kulesinden megafonla büyüklük taslayıp, sonrasında hayatın içinde kum tanecikleri gibi rüzgârda savrulan, âmâ yok olmayla karşı karşıya kalınca el avuç açarak kendinizi çukura atmayın…

Karanlıkları reva görenler, karanlıklarda kalmayı arzulayanlardır. Karanlık yanı yoksa hayatınızın karanlıklardan tedirginlik duymazsınız. Herkesi yaşarken değerli görenler, yaratanın yeryüzünde hakkını koruyanlardır. Bunlar her dönemde yaratanın kutsallığını idrak ederek yaşayanlardır. İdrak yoksunu olanlardan beri olmak ümidiyle, kutsal yaratanların değil, kutsalın buruğunu yaşayanlardan olmak ümidiyle, karanlıklara kutsalı kalkan yapmadan, kutsalın gölgesinde yaşamayı murat ettiğin ortamlara bizleri eriştir Allah’ım…

Selam muhabbet

Ve dualarımla…

Bahadır Hataylı/29.03.2022/00.54

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!