Bu Blogda Ara

31 Mart 2022 Perşembe

DEVLET HUKUK ADALET VE MERHAMETTİR

Devletin varlık sebebini bilmeyenlerin, devlet yönetimi içinde bulunmaları devleti rayından çıkarır. Devlet güç kullanma hakkına sahip olan tek toplumsal kontrol sistemidir. Gücü kullanım yeri de yine hukukla belirlenmiş o çerçevede güç kullanımı yapar. Devlet, toplumla birlikte ortaya çıkmıştır. Bireysel yaşamın olduğu bir yerde kimsenin güçle kontrol altına alınma gibi bir zorunluluğu doğmaz. Âmâ bir arada yaşıyorsanız ve insanların çıkarları ve beklentilerinin de birbiriyle çatışma riski varsa, bu çatışmaları ortadan kaldıracak ve rakipleri uysallaştırıp onlara gerekirse müeyyide uygulayacak güçlü bir denetim organizasyonuna ihtiyaç hâsıl olmuştur. İşte devlet, bu ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkan sistemin adıdır.

Devletin varlık gerekçesi bu ise, devletin amacı bu gerekçeye uygun kontrol yapabilmek ve toplumsal düzenin karmaşaya yol açmadan yaşaması için gayret etmesi gerekir. Tüm gayretlerine rağmen toplumsal işleyişi ve yaşamı sarsmaya dönük faaliyetler varsa onların bu eylemlerini ortadan kaldırma meşruiyeti doğar. Ancak devlet bu meşru haklarından doğan görevlerini aksatıyor ya da uygulamıyorsa, devlet çok büyük bir sorumluluk altına girer ki, kendi güvenirliliğini kaybeder. Güvenirliliğini kaybeden bir devlet denetim gücünü de yitirir. Devletin yerine getiremediği ya da aksattığı bu görevlerden doğan boşluklar, toplum içindeki hastalıklı insanların ekmeğine yağ sürmek olur. Kendilerine göre kanunlar yapar ona göre yaşar ve toplumda her türlü kaosun oluşması için çabalarlar, çıkarları her şeyin üstünde olur. Bu çıkarlarını devam ettirmek için bütün bir toplumu imha etmeyi göze alabilirler. Hatta bu boşluklardan doğan illegal organize örgütler doğar. Onlar da Devlet adına görevlerini yerine getiremeyen veya aksatan kurumların işini yeraltı dünyası diye bilinen bu gruplar yapar. Yani Düzen bozulur. Her an yaşamınız zorlaşır. Günün başı ile sonu arasında ne ile karşılaşacağınızı kestiremezsiniz, her an endişe ve kaygıyla yaşamınız geçer.

Devlet, insanların zenginleşme aracı değildir. Devlet bir ticari müessese değildir ki, insanlar zenginleşmek için devlet içinde bir yerde olmak istesinler. Üçüncü dünya ülkelerindeki devlet tanımı, konunun başında anlatmaya çalıştığım tanımla uyum içinde olmadığı için, devletin ve devlette görev yapanların ne yapacaklarını kestiremiyorsunuz. Devlet, insanlara hizmet organizasyonudur. Bir şirketin içinde, denetim kurulu, istişare kurulu, yönetim kurulu, genel kurul vs. gibi oluşumların ne yaptığını, bu işlerle ilgilenen herkesin bildiği muhakkaktır. İnsanlar yaptıkları işin karşılığı olarak ücretlerini alırlar ve görevlerini layıkıyla yaparlar. Devlet bir şirket yönetiminden farklı değildir. Ancak devlet yönetimi üçüncü dünya ülkeleri için, ülke nimetlerini toplumun diğer kesimlerinden daha imtiyazlı kullanmak ve sahip olmak için, devlet gücünün arkasına sığınarak ya da sırtı devlete dayayarak, devlet içindeki insanların kendilerine ayrıcalıklı bir yaşam alanı oluşturma aparatına dönmüştür. Devleti böyle bir anlayışla yöneten tüm ülkelerin halkları, gözyaşı acı kan revan ve fakirlikten başka bir yaşamla karşılaşmıyorlar.

Devlet, aynı toprakta yaşayan insanların kendi özgür iradeleriyle yapacakları eylemlerini, kendileri adına kimseye haksızlık yapmadan daha adil ve sistemli yapılması için toplumun büyük çoğunluğunun onayıyla oluşan organizasyona, bu görevleri vermesiyle ortaya çıkar. Devlet bir görevlendirmedir. Devlet, ancak kendisi için yapılan bu görevlendirme işini yapar. Eğer devlet görev alanında gerekeni yapmıyorsa, bu görevi kendisine veren insanlar tarafından bu görevden azledilmeyle karşı karşıya kalır. Devlet belli ayrıcalıklı bir grubun, halkın çocuklarından oluşan gücü kendisini kutsallaştırarak kendisini korumakla yükümlü kılıp, kendisine bu görevleri verenleri imha etme gibi bir görevi yoktur. Tekrar ediyorum, devlet karmaşıklığı önlemek ve sistemli bir hayatı sürekli kılmak için oluşturulan organizasyonun adıdır. Ancak bu organizasyona diğerlerinden farklı olarak bazı ayrıcalıklar da verilmiştir. Bunların başında güç oluşturma ve bu gücü hukuk içerisinde adil olarak uygulama görevi vardır.

Devlet kendisi için belirlenen bu görevleri yerine getirmek için belli birimler oluşturarak bu birimlerin görevini yerine getirmesi içinde hiyerarşik bir yapılanma yapar. Bu yapılanma içinde her fert yaptığı işin ve o işte geçirdiği zamanın karşılığı olarak bedelini alır ve kendi yaşamını sürdürür. Tüm bu oluşumların olmasını isteyen halktır. Halk kendi yaptığı işinden belli bir bedel ödeyerek, kendileri için yaşamı kolaylaştıran organizasyonun çalışanlarının emeklerinin karşılığını devletin kendi belirlediği bir yerde toplayarak çalışanlarına dağıtılmasını sağlar. Yani devlet halkın dışında bir oluşum değildir. Halk istediği için vardır. Ancak üçüncü dünya ülkelerindeki devlet algısı, geçmişten bu güne devredilen bir miras gibi bilinir ve o mirasa kim konarsa o mirası istediği gibi har vurup harman gibi savurarak kullanma hakkı olduklarına inanırlar. Ondan dolayıdır ki, devleti yönetmeye talip olanlar, devlet yönetimine gelirken kıt imkânlarla gelir, fil yükü para ve altınlarla oradan ayrılırlar. Oysa devlet onlara böyle bir imkân vermediği halde bunlar o imkânlara nasıl kavuşurlar. Devlet yönetimine gelmeden önce bir ticari müesseseleri, atalardan kalan bir miras, şans oyunlarıyla elde ettikleri bir kazanç değilse kazanımları, kendilerine teslim edilen emanetleri çaldıklarının kanıtı olur. Çünkü devletteki makam, taksim edilen maaş dışında başka bir kazanımın olamayacağı yerdir. Devleti böyle görmezseniz, her gelen devletten kazanım sağlamak ve imtiyazlı sınıf arasına girmek için devlet yönetiminde olmak isteyecektir. Devlet yönetimine gelenlerin 1.2. hatta3. Derecede akrabalarına kadar hepsinin malvarlıkları araştırılmak zorundadır. Eğer devletin ayrıcalıklı bir ortam olduğu anlayışı değiştirilmek istenirse, mutlaka ama mutlaka bunlara riayet etmek hem zorunlu hem de sürdürülebilir olması şarttır.

Bizim ülkemizin, üçüncü dünya ülkelerinin devlet algısından farklı olmadığı kanısındayım bu açıdan bakıldığı zaman… Devletin, topluma hizmet yapmak için kendi iç işleyişini sağlamak için oluşturduğu hiyerarşik yapı, hiçbir zaman ayrıcalıklı bir oluşum olamaz. Onlar, bu halka hizmet etmek ve onların talepleri doğrultusunda kurulan devletin sürekliliğini sağlamak için oraya gelirler. Oraya gelenler kendilerini Azrail’in görev verdiği yeryüzündeki temsilcisi olarak göremez. Bulunduğu yer ona saygınlık kazandırmaz. Kişi saygınlığını kişisel çaba ve rollerini doğru ve iyi oynamaya göre elde eder. Bireysel saygınlıklar arttıkça, statüsel saygınlığa dönüşür. Bu saygınlıklar kurumsal işleyişte olumlu sonuçlar ortaya çıkardığı zaman kurumsal ve makamsal saygınlıkları beraberinde getirir. Yoksa çokça duyduğumuz olmuştur. Sen bu makama saygı göstermek zorundasın diye… Ben bir makama niçin saygı göstermeliyim, o makam insanların işlerini düzenli yapıyor, alçak gönüllü, kolaylaştıran ama asla zorlaştırmayan bir makam olmuş ise, zaten saygınlığı kendiliğinden alır. Fertler ona saygıyı bir borç bilir. Öyle olmadığı halde, ben bu makamı temsil ediyorum sen bu makama saygı duyacaksın, dolayısıyla bana saygı duyacaksın gibi bir dayatma, devletin bir imtiyaz aracı olarak kullanıldığını gösterir. Oysa devlet kimseye ayrıcalık ve imtiyazlı bir yaşamı sunmak için oluşmadı, devlet kimseye ayrıcalık ve imtiyaz oluşturmadan, herkese insanca yaşayacağı ortamı oluşturmak ve verilen imkânları, görevi kendisine veren halka dağıtmak ve adil olmak için oluştu. Böyle bir organizasyon, oluşum ve amaca aykırı bir kimliğe bürünerek, günümüzde insanları sindiren bir güce dönüşmüş durumdadır. Devlet anlayışları yeni dönüşüm şekilleriyle asla insanlara hizmet etmez, belli bir çıkar grubuna çalışır Devletin belli kademelerinde bulunanları zenginleştiren bir manivela olmanın ötesine geçemez.

Eğer yeni bir siyasal organizasyon oluşturmak ve insanlara mutlu ve huzurlu bir ortamı sunmak istiyorsak, insan odaklı bir organizasyon oluşturulmalıdır. Eskilerin çok güzel bir sözü vardı.” Atalar çocuklarına bağ bağışlamış ama çocukları atalarına bir salkım üzümü vermemişler ” İşleri yapabilmesi için Devleti oluşturan insanlar ona bu görevleri veren, devlet, insanlara bir salkım üzümü vermek istemiyorsa, orada üzümleri götüren devlet içinde oluşumlar var demektir. Öyle olmasa devlet kendi varlığını devamlı kılmak için kendisine bağ veren halkına bir salkım üzümü çok görmez. Ama devlet yönetimine gelenler devleti kendilerine menfaat sağlayan bir aparat olarak gördüklerinde devletin imkânlarını kendilerine bırakılmış bir miras gibi kullanarak, toplumsal kargaşa ve kaosa giden ortamların aralanmasını sağlarlar. Devleti ilk oluşum dönemindeki raylara yeniden oturtmak elzemdir. Devlet görevi aldıktan sonra zenginleşen ve imtiyazlı duruma geçenlerin hepsinden hiçbir istisna olmadan yaşayan tüm devlet görevlilerinden, maaşları dışındaki tüm kazanımlar alınarak hazineye bırakılmalıdır. Ancak o zaman devlet ile halk bir barış yapar. Çünkü halk, devletin kendisinden ayrı işleyen ve ayrıcalıklı insanlara hizmet eden ve o ayrıcalıklı sınıfın, gücü kullanmak için, insanların duygularını kullanarak o makamlara geçtiklerine inandıklarından, devlete karşı ciddi güvensizlik yaşar olmuşlardır. İnsanlara, bu devletin oluşumunu kendilerinin yaptığını, kendileri olmasa devlet diye bir organizasyonun olamayacağını, yaşamda karşılığı olacak eylem ve uygulamalarla kanıtlayamazsanız, devlet zamanla devlet olmaktan çıkar ve Çölde çadırda yaşayan bir Haydut kabilesine döner.

Üçüncü dünya ülkelerinde bu örneklerin hepsine rastlamak mümkündür. Batı neden revaçta, çünkü onlarda devlette yetkili olan bir insan geri kalmış ülkelerdeki gibi asla zengin olamaz, onların zenginliği devletten değil, devlet dışı yaşamlarından gelen zenginlikleri varsa var, yoksa geldiklerinde alacakları maaşları ne ise ancak onu alıyorlar, onun dışında bir kazanım varsa en ince ayrıntısına kadar araştırılıyor ve siyasi yaşamı bitiyor ve ceza alıyor. Böyle bir Uygulamayı Müslümanların yaşadığı ülkelerde görmeniz mümkün mü asla ve kat’a göremezsiniz ve bu yaşamlarla görmeniz de mümkün değildir. Yanı başımızda Adı “İslam Cumhuriyeti” diye bilinen bir devlet var, oranın yöneticilerinin geçmiş yaşamlarına ve bir de şu andaki hayat konforlarına bakın ne demek istediğim çok iyi anlaşılacaktır. İnkılap öncesi Kum ’da bir molla olan ve insanların getirdiği yardımlarla hayat sürenler, devrim sonrası iktidara geldikten sonra, ülkenin en zenginleri olup çıktılar tüm yakınları ticari kurumların içine girdi ve ülkenin imkânları aralarında pay edildi. Devrimin Mimarı olan insan İmam Humeyni’nin vefatıyla bıraktığı miras, dönemin Hürriyet gazetesinde yayınlanmıştı. Bir küçük radyo, su testisi birkaç kap kaçak bir yer yatağı küçük bir ev vb. gibi… O gün yazılanlar aynen şöyleydi bizimkiler de bundan ders alır mı acaba… Evet, O rahmetli dışında İran şaha kalktı tam imtiyazlı bir sınıf oluştu. Yani devletin varlık gerekçesini, iktidarı ele geçirenlerin kendi çıkar ve menfaatlerini elde ettikleri bir kaynak olarak görüldüğü ortamlarda halk perişan olur. Kapalı toplumsal tabakalaşma ortaya çıkar. Bazı küçük imkânlara sahip olanlar varsa onlarda alanlarında çok iyi ve aranır durumda olduklarından o tabakalara ulaşabiliyor onun dışında o tabakalara ulaşma imkânınız yoktur. Son yirmi yıl ülkemiz açısından da, yaşam alanlarının ortaya çıkmasında siteleşmede çağ atladı diyebiliriz. Herkes kendi tabakasına göre bir yaşam alanı içinde yer aldı. Bunların oluşum şekilleri, ya Devlet içinde bir yerde olduğunuzdan, ya da orada olanların size tanımış olduğu avantajlardan dolayı imkânlarınızınız artmasından oldu, ya da ticaret yapmak isteyen belli kesimlere özel ayrıcalıklı yasalar çıkarılarak onların önü açıldı, ya da eskiden parası olanlar daha fazla kazanmak için parayı verdi ve yine düdüğü çalmaya devam etti… Tüm bunlar toplumsal yaşam alanlarının ayrıcalıklı ve imtiyazlı şekillenmesine neden oldu. Dolayısıyla kapalı toplumsal tabakalaşma kendiliğinden ortaya çıktı. Dünyada sadece devletten ihale alarak kazanım sağlayan firmalar dikkate alındığı zaman ilk on firmanın 6 tanesi bizim ülkeden olduğunu görürsünüz. Yani bu firmaların tüm kazançları devlet ihalelerini alarak oradan para kazanmak yani bir şey satarak bir şey üreterek kazanç elde etmemişler. Sadece bunlara ayrıcalık tanınmış ve bunlar devletin imkânlarını fazlasıyla horca kullanarak kendilerine bir sınıf oluşturmuşlar. İşte devletin görevi böylesi sınıflar oluşturmak değildir. Devlet, devlet olmaktan çıkarsa bunlara çok rastlarsınız. Ne yazık ki, ülkemiz gerçeği geçmişten günümüze bu acı tablolara hep ev sahipliği yapmıştır.

Tüm bu olumsuz koşullara rağmen hak hukuk gözeten insan gibi yaşayarak kazanımları sürekli artan büyük iş adamlarımız da var. Bunlar o korunaklı ortamlar içinde değiller, halkın içindeler ve halktan biri olduklarını asla unutmuyorlar. Bu insanların sicilini araştırın devletin hiçbir imkânından faydalanmadıklarına şahit olursunuz. İmtiyazlı olmak değil amaçları, onlar sadece bulundukları ortama bir değer katmak ve kazanımlarını da ihtiyaçları dışındakileri insanların hizmetine sunmaktan mutlu oluyorlar. Bunlar bizim baş tacımızdır. Devlette görevli olup bakanlık yapmış ama kirada oturarak ömrünü tamamlamış olan önemli bürokrat ve siyasilerde tanıyorum Onlara rahmet diliyorum. Ama asla ve asla, devleti babalarının kendilerine miras olarak bıraktıklarını sanan yedikçe iştahları açılan ve doymak bilmeyen her gördüğüne saldıran hepsine sahip olmak için her noktada elleri olan vatoz gibi somuranlara da şahit olduk ve hala oluyoruz bunlara da zerre kadar hakkımız varsa Hesap sorucu Olan Rabbimiz hesabını sorsun diyorum…

Bunları neden mi örneklendiriyorum, devlet, devlet olarak oluşum amacına uygun varlığını sürdürmezse o zaman acayip bir toplum ortaya çıkar. 2+1 ev kirası 50 bin lira olan bir sitede yaşayanlar ile günlük karnını doyurmak için ekmek almak için her gün fırına gelip askıda ekmek var mı diyenlere şahit olursunuz… Devlet imtiyazlı yaşamlar oluşturan bir organizasyon olmadığını, aksine imtiyazlı olacakların hepsini dağıtarak toplumsal kaynaşma ve dayanışmanın yollarını aralayan ve toplumsal adaleti tesis eden insanların sorunların çözen bir sistem olmak zorundadır. Devleti yönetenler halktan saygı bekleme yerine halk kendilerine güvenerek onları, kendilerini yönetmek için oraya getirdikleri için asıl onlar saygıya layıklar. Halka saygısı olmayan devlet, devlet olamaz.

Devlet, hakiki kimliğine kavuşmuş olursa, bu gün devam eden ve saatlik fiyatları değiştirerek halka yaşamı zindan eden bu ahlak yoksunu kuruluşların varlığını ortadan kaldırır. Devlete biz kendi sorumluluklarımızı vermemiz karmaşayı önlemek, kindarlığı hırsı ve illegal oluşumların önüne geçmesidir. Eğer devlet bunlara gerekli yaptırımı yapmazsa, insanların alım güçlerini dikkate almadan, sürekli insanları tedirgin eden dalgalandırıcı bilgilerle insanları kandırmalarına ortam oluşturmuş olur. Serbest piyasa diyerek insanların bir malın fiyatını istediği gibi arttırmasına göz yuman devlet bu anlayışını yeniden gözden geçirmelidir. Toplumu ve yaşamı etkileyecek bir oluşumun herkesin isteğine bırakılması asla doğru bir tavır olamaz. Peki, neden belediyeler imar planlarında h serbest, isteyen istediği kadar yapsın demiyor, o da bir ticaret yapıyor ve satıyor, böyle bir uygulama nasıl ki mantıksız ise, mal alım satımı da böyledir. Serbest piyasa demek denetimin sınırlarının olmadığı anlamına gelmez. Alt ve üst sınır bellidir. Ancak öyle olmuyor, neden diye o zaman insanın aklına çeşitli sorular geliyor. Çünkü bir malın fiyatı ne kadar yüksek olursa vergi oranı da ona göre oluyor. Örneğin,1000 liralık bir malın özel tüketiminden alacağınız vergi ile 2000 lira olduğunda alacağınız verginin miktarı aynı olmuyor, o zaman bu işten kimler karlı çıkıyor diye bakmak doğal olarak insanın aklına gelmiyor değil… Bunun yanında şunu dikkate alırsak, Sabit gelirli olanların maaşlarına yapılan zamlar %23-%30 arasında değişti ama gelen zamlara baktığımız zaman %300’lere kadar zamlar var hatta bazı kalemler%700 lerde olan da var. Bunlardan alınan vergi miktarları dikkate alındığında maaşlı olan sabit gelirlilere yansıtılmadı o zaman bu gelir nerede nasıl kullanılacak bu sorular deli gibi insanın aklına geliyor. Bunları doğru yerde kullanılıp kullanılmadığını insanların sorgulamaması için, devlette görev alanların hayat konforlarının patlama yapmaması gerekir. Ancak öyle bir patlama var ki, nereden bakarsanız tutarsızlık o zaman biz de soruyoruz hakikaten devlet nedir ve ne işe yarar diye…

Devletin işleyiş düzeni yeniden ele alınmalı ve baştan sona bağlayıcı içeriklerle yeniden düzenlenmelidir. Ayrıca Devlette görev yapmış ticaret miras ve herhangi bir MP ve maaş dışında bir kazanım varsa, devlette görev yapan tüm yaşayanlardan bu paraların ve servetin alınması farzdır. Alınmayıp onlara bırakılması haramdır. Bu geleneğin devam etmesine yol açanlar da kötü bir çığıra öncülük ettiklerinden dolayı bu yoldan gidenlerin hepsinin payından bir hisse alacaktır. Dini açıdan da baktığımızda durum bu olur…

Devleti, devlet yapan adalet, hakkaniyet, merhamet, ahlak, hukuk ve bunların yaşanmasında sağladığı sürekliliktir. Eğer devlet olmak isteniyorsa, bu değerleri yaşayan bir devlete dönüşelim, yoksa delinmiş çuvalların her an nerede ne zaman ortalığa saçılacağı belli olmayan ve sürekli güven kaybeden karanlıkları miras bırakacak bir devlet olarak tarihin sayfalarına büyük harflerle not düşülecek…

Aydınlık yarınlara umutla uyanmak dileğiyle her gelen günün geçmişin karanlıklarını götürmesi ümidiyle…

Selam saygı muhabbet ve dualarımla Rabbim yar ve yardımcımız olsun kalın sağlıcakla…

Bahadır HATAYLI/31.03.2022/01.59

KUTSAL MAKAMDAN KUTSAL YAŞAMA

Kutsalların hayata müdahale ettiği görülmez, ancak kutsallara ihtiyaç hâsıl olunca kutsalların arkasına sığınarak insanlar korkularını dağıtmak isterler. Ay tutulduğu zaman gecenin karanlığında çok silah sıkılırdı, ayın önüne geçmiş olan karanlıkları dağıtmak için… Aslında bu, karanlıkları dağıtma eylemi değil, insanlar eskiden korkularının tutsağı olduğu için, silah sesleriyle kendi korkularını yenmeye çalışırlardı. Ne yazık ki, günümüzde de insanlar korkunun esiri olup yok olacaklarını düşündükleri zaman, hemen kutsalların arkasına gizlenerek korktuklarının başlarına gelmesini istemezler.

Manevi kutsallar, insanların en korkulu yaşamlarının tek kurtarıcısı ve koruyucusu olarak bilinir. Çünkü göremedikleri ve üstesinden gelemeyecekleri korkuların bu tarz manevi güçlerin yardımıyla giderildiğine inanılır. Ondan dolayı da kutsallar hayatın içinde bir anlam ifade etmezken; hayatın, rutinin dışına çıktığı an, akıl değil, kutsallar devreye girer ve hemen görünmez güçlerden yardım beklenir. Kuraklık dönemlerinde yağmur dualarına çıkılır, kıtlık dönemlerinde farklı yakarışlar olur, yangın fırtına ve depremlerde de yine kutsallara yönelir insanlar. Teşbihte hata olmaz derdi büyüklerimiz, ben de buradan yola çıkarak bu durumu, atasını hiç saymayan çocukların sıkıştıkları ve zor duruma düştüklerinde anne ve babasının yanına gelmesi ama normal zamanlarda onların adını bile anmak istememesi nasıl ki büyük bir ahlaksızlık ise, bu durumda ondan farklı değildir.

Kutsallar hayatın içindeki itibar ve saygınlığına göre anlam ifade der. Hayatın hiçbir noktasına dâhil olmayan itibarı yerlerde sürünen kutsallar, zor anlarda kurtarıcı olarak hatırlanması insanın ne kadar alçaklaştığının göstergesidir. İnsanlar arası ilişkilerde rutin yaşam içinde hatırlanmayan ve hatırlansa da onun içeriğinin hayatlarda bir karşılık bulmadığı kutsallar, en zor anlardaki korkuları dağıtmak için medet umulan bir kurtarıcı olarak hatırlanıyorsa, bu durum insanın soysuzlaşmasıyla alakalıdır.

Her toplumun kendi yaşam dinamikleri doğrultusunda kutsallar oluşturduğu ya da ilahi olarak kutsalların hayata müdahale ettiği inanışlarının olduğunu herkes görebilir. Bu kutsalların işlevi ve önemi de kutsala yüklenilen anlam kadardır. Eğer kutsalları siz oluşturmuşsanız onları normal hayatın akışı içinde de çok önemli bir yerde tutuyorsunuz ancak kutsallar ilahi bir değer olarak geldiğine inanılarak kabul edilmiş ise, o zaman hayatınıza müdahil olması önemli değil, olsa da olur olmasa da olur şeklinde görülmektedir. Yani insanın kendi yarattığı kutsallar, her zaman insan için önemli bir yere sahip olmuştur. Ancak bunların koruyuculuğuna inanılmasa da onları korumakla insan kendisini sorumlu görür. Yani kendi yarattığı kutsalı hayatında her zaman ilk sırada yer alır. Bayrak, vatan, Devlet gibi kutsallar insanların kendilerinin yarattığı kutsallardır. Bunlar her ortamda korunması gerektiğine inanılır ama bu kutsallar insanı gelen korkulardan uzaklaştırma gibi bir özelliğe sahip değildir. Oysa insanın yaşamına yön verdiğine inanılan manevi kutsallar ise, daima hayatı takviye eden bir güç ve insan için koruyucu bir kalkan olarak görülür. Ondan dolayıdır ki, o güçlerin önünde eğilerek yardım destek ve koruma isteklerinde bulunulur.

Bu açıklamalardan sonra şu soruyu sormak hakkım olmalı diye düşünüyorum. Bu manevi kutsalların hayatta bu kadar değişim ve dönüşümler yapacağına inanılıyorsa, neden hayat debdebesiyle devam ederken bu kutsallar hayatın dışında nadasa bırakılır, âmâ başımıza bir musibet geldiği ya da korkuların tüm hayatımızı kuşatacağı endişesine maruz kalındığında hatırlanır? Bunu en iyi ifade edecek olan bir geçmişteki bir sözü hatırlıyorum. “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” Sözü tam da böylesi bir psikolojin dille ifadesi olduğunu düşünüyorum. Kutsalların kullanım kılavuzu yoktur, hayata uygulama rehberi vardır. Oysa bizler bir aleti kullanmadan önce onun kullanım kılavuzunu okuyarak kendimize göre bir şeyler yapmaya çalışırız. Ama uygulama rehberinde durum farklıdır. Kutsallar sizin için bir hayat programı belirler bu programa göre yaşadığınız zaman ilerde karşılaşacağınız korku endişe ve kaygıların olmayacağını ya da oluşmasına fırsat oluşmayacağını söyler. Ancak insan bunu kendisinin bir hiç olduğunu fark ettiği an anlar ki, iş işten geçmiş olur. Kutsalların hayatınıza katacağı bir değer, o zaman kalmamış olur.

Kutsalları kaybettiklerini alenen görenler, ya da gelecek tehlikeye karşı kendisinin bu tehlikeleri atlatacağını düşünmeyenler genellikle kutsalların manevi desteğiyle buradan çıkacaklarına inanırlar. Onun için de her gün kutsallar dillendirilir. Ve kutsallara inananların, bu kutsallar karşısında dilleri tutulur. Söyleyecekleri varsa onu da tehir ederler. Uygun adım yerinde say komutuyla sömürülmenin yeni başlangıcı için sözleşmeyi imzalamış olurlar.

Çılgınca bir yaşam sürenler ellerindekini kaybettiklerinde sabrın şükrün ve gariplerin hakkını gözetmenin ne kadar iyi olduğunu anlatmasının nasıl ki bir anlamı yoksa kutsalların hayatta bir karşılığın olmadığı ama korkular bacayı sardığı zaman her gün onunla konuşmak ve onun güzelliklerini anlatmakta hayata bir katkı yapmayacaktır. Vakit varken ve tren kalkmadan insan elindeki kıymetleri iyi tanımalıdır ki, hayatta yerini iyi kavrayabilsin…

Toplumsal algı olarak kutsal yaratmaya elverişli toplumlar, bu kutsalların daha çok ruhlarla ilişkide olduklarına inanarak onların ruhuna tapmalarına rağmen, yaratanın gönderdiğini de bir kutsal kabul edebilirler ancak o kutsal, insanların kendi elleri ile yarattığı kutsallar kadar hayatta karşılığı olmaz. Kahramanlar çıkarırlar ve bu kahramanların hala yaşadıklarını düşünerek, günlük yaşamdaki hesaplarını o kahramanlarına verebilirler. Çünkü o kutsal, insanın yarattığı kutsal olduğu için çok önemlidir. Ama yaratan, kutsal olarak hayata bu kadar müdahil olmaz, üstelik onun yerine insan kendi hayatının programını kendisi yapar. Tüm buna rağmen kutsalla karşılaşmayacakmış gibi bir yaşam sürer. Ama korkular bacayı sardığı zaman sabah akşam ondan medet umulur her yerde ismi zikredilir, ondan gelene eyvallah denir ama tüm bunlar içi boş sözlerden öteye gitmez.

Bu hayatı bağışlayan, semayı donatan, gece yolculuğu için yıldızlarla önümüzü aydınlatan, güneşi her gün hiç şaşmadan doğuran, yağmuru yağdıran rüzgârı var den bu güç, rutin hayatta bir yere sahip olmazken, rutini kaybetme endişesi oluştuğu zaman mı hatırlanmaya başlanır. Böylesi ortamlarda insanlar başlarına gelecek gazabın önemini ve şiddetini kavrayamadıkları için uyanıp kendilerine gelmeyi düşünmezler.                        “Biz de Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik, şimdi mi? Dalgalar arasında kalıp su sizi yutmaya başladığı zaman mı aklınıza geldi, biz sizi hakikati görecek ve kavrayacak kadar yaşatmadık mı? Buna rağmen bu korkular karşısında sizlerin bu çırpınışlarının anlamlı olacağını sanıyorsanız sadece kendinizi alçaltırsınız.

İnsanlar kendi elleriyle yarattıkları kutsalların yerine, yaratanı kutsal olarak koymadıkları sürece, elleriyle yarattıkları kutsallarının sayısını arttıracaklardır. Yaratılan kutsallar artığı sürece, insanlar korku bataklığından ve endişe dolu karanlıklardan aydınlığa çıkamayacaklardır. Allah eğer kutsal bir varlık olarak yegâne güç ve kuvvet sahibi aziz ve intikam olduğuna inanılsa, insanı zorda kaldığı zaman ona yöneltmez. Her an onun gölgesinde yaşadığını ve şah damarından kendisine yakın olduğunu bilir. Yanlışlar hayatına kement atamaz. Yanlışların hayatın her noktasına bir mayın koyduğu yerde Yaratan hayatınızın hiçbir noktasında size hükmetmez iken, neden zorda kalındığında müracaat edilen yer o olur?

Yaratıcının hayatımıza müdahale etmesini istiyorsanız, hesabı ona verecek olarak yaşayacaksınız. Hesabı başka birine verecek gibi yaşayıp, darda kalındığı zaman ne olur, olsun o kadar yemek yedik ama çok savurduk 100 ödeyecekken hesap 1000 geldi diyenlerden hiç farklı olamazsınız, bir anda insanın basitleşerek küçülmesine mi, kendisini söz sahibi sanan bu varlığın hiçbir sözünün anlam ifade etmediğini görmesine mi, her şeyin kendisine ait olduğunu düşünürken neyi var neyi yok hepsinin elinden çıkmasına karşı koyamamasına mı, nereden bakarsanız bakınız anlamsızlıklardan bir rapor karşınıza çıkar.

Yaratan Allah’ın insanlara yardımı, yaratıcının yeryüzündeki hakkını verdiğiniz zaman olur. Yaratıcının hakkını gasp edenlerin Allah’tan yardım isteyecek ne yüzleri, ne avuç açacak elleri, ne de konuşacak dilleri olacaktır. Yaratanın hakkı, onun yarattığı, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan ya da karşılamakta çaresiz kalanları gözetmek ve onları en güzel şekilde ağırlamak ve uğurlamaktır. Bunları yapamayanların hayatlarına hükmedecek bir kutsal aramalarına gerek yoktur. Onlar kendi yarattıkları kutsallarının önünde hamuta dursunlar…

Siz, siz olun büyüklenme kulesinden megafonla büyüklük taslayıp, sonrasında hayatın içinde kum tanecikleri gibi rüzgârda savrulan, âmâ yok olmayla karşı karşıya kalınca el avuç açarak kendinizi çukura atmayın…

Karanlıkları reva görenler, karanlıklarda kalmayı arzulayanlardır. Karanlık yanı yoksa hayatınızın karanlıklardan tedirginlik duymazsınız. Herkesi yaşarken değerli görenler, yaratanın yeryüzünde hakkını koruyanlardır. Bunlar her dönemde yaratanın kutsallığını idrak ederek yaşayanlardır. İdrak yoksunu olanlardan beri olmak ümidiyle, kutsal yaratanların değil, kutsalın buruğunu yaşayanlardan olmak ümidiyle, karanlıklara kutsalı kalkan yapmadan, kutsalın gölgesinde yaşamayı murat ettiğin ortamlara bizleri eriştir Allah’ım…

Selam muhabbet

Ve dualarımla…

Bahadır Hataylı/29.03.2022/00.54

29 Mart 2022 Salı

TOMURCUKLAR AÇARKEN DAMARLARIM MI PATLAYAN!

Dalların ucundaki yaprakların köklerinden çıkan tomurcuklar açılmadan, kokusu burun direklerimi kuşatmış sanki, nedir bu doğanın beni benden eden büyüleyici muhteşem kokusu!

Alışkın değilim ben böyle büyüleyici güzel kokuların beni kuşatmasına. Yaşadığım ortamın her yanından lağımlar patlamış öyle pis ve iğrenç kokular arasından geçtim ki, üzerime sinmesinler diye içlerinde durup bir nefes almayı bile kendime haram eyledim. Bu muhteşem tablo ile ansızın karşılaştığımda kendimi cennete sandım. Acaba burası cennet olabilir mi diye düşler âlemine dalıp gitmişken, üzerimden hızla ilerleyen ve akarak geçen yağmur yüklü bulutların serinleten nemi ile kendimden geçtim.

Bir bahar mevsiminde kırlangıçların kafileler halinde leyleklerden önce göç ederek geldiği yerde bunları canlı canlı yaşadım ben… Nergisler, sümbüller, leylaklar, tomurcuklanmış, bir güneş doğumuyla etrafa rengârenk güzellik ve koku salacakken, sesiz sakin durulmuş bir yürekle kendimi bunların içinde buldum.

Baharın karnında neler taşınmaz ki, onlara tanık olanlar ne dediğimi çok iyi anlarlar eminim. Güzden yaprakları sararak dökülmüş, bir rüzgârla savrularak gövdesinden uzaklara taşınmış, ancak kışın soğuk kasırga kar ve yağmurlarına boyun eğip, çamurlara batmış yaprakların geriden gelen torunlarıyla tanışır insan! Yeni bir başlangıcın tohumları ve müjdesi saklıdır baharın karnında, dudaklarına ulaşmamış ve dilinden dökülmeyen…

Baharın gözlerim hep şafak beklemiştir benim. Karanlık günlerin aydınlık şafağını, uzaklara giden dostların dönme şafağını, kırılan umutlarımın göverecek şafağını, gençliğimin ve olgunluğumun aklımı başıma taşımasının yakın olmasının şafağını, Çocukların korkusuzca göğün en yükseğinde uçurtmalarına kimsenin dokunmasını istemedikleri şafağı, aslında ben bir bahar mevsiminin her kıştan sonra yeniden canlanan her ortama ışık saçan evrenin şafağını yüreğinde taşıyan ama karanlıklara göğüs gerse de asla yenilmeyen, aydınlık umutların kararmayacak şafağı olduğumu söylemeliydim!

Yemyeşil çimenlerden geçerken, tırtılların korunmak için ördükleri ağın üstünden onları rahatsız etmeden atlamak en büyük sevincim olurdu benim. Tırtılın evine dokunmak sanki yüreğimden bazı damarlarım sökülüyormuş gibi acı duygulara boğardı beni… Yoncaların boyca uzarken dallarını koyunların kas kavlak yapıp sadece köküyle kendisini tanımladığı yerde, her türlü nimetler avucumun içinde yüzerken, kendimi tanımlamaktan aciz olup bitap düşmüş olamazdım. Onun için öncelikle kendimi arıyorken kendimle yeniden tanışma güzelliğine eriştim. Bu baharlar benim hayatımın ortasına mührünü basıp, kendinden bir parça olduğumu bana anlattılar. Her kıştan sonra nasıl canlanacağımın yolunu gösterdiler. Ben baharın içinde, umutları her kıştan sonra yeniden filizlenen, kırlangıçların uzaklardan getirdiği bir sıcaklık gibi, gönlümün her yanı ısınırken, Güneşin batmaması için olanca gücümle güneşe doğru koşarım ben…

Bahar çiçekleri can kan ve sıcaklık salar içime, ben onlarla silkinerek, bir anda gelirim kendime! Kendine gelmiş beni, baharın tomurcuklarından başka ne yolumdan edebilir ki, ömrüm boyunca tomurcukların koparılmadan çiçeğe ve meyveye dönmesi için çırpınan ben, bundan sonra gelen zorluklara aldırış etmeden yürümezsem, esen rüzgâr yapraklarımı savurup götürsün o zaman!

Anlayışsız dudaklar, baharın bağrında tomurcuklanıp çiçeklenecek, yüreğimin korumayı görev bildiği, çiçeklerimi onların okşamasına göz yumamam ben… Aşkların kıvılcımlandığı sevgilerin yüreklere kement attığı yerin iklimini tüm hücrelerime kadar yaşayarak buralara geldim ben… Baharla aramdaki köprünün başına haramilerden oluşan manganın başına keskin bir nişancı kurulmuş, bana doğrulttuğu silahın namlusunun geriye tepip alnının ortasından vurulacağından habersiz, baharı yok etmek için esen rüzgârın yönünü değiştirerek çiçeklerin kokusuna engel olmak istiyormuş… Bilmez misin be gafil, ariflerin bahçesinde bir çiçek tüm çiçekleri bekleyerek ondan sonra koroyla açılış sevinci yaparlar. O kadar sevincin içinde sen kimden neyi almak istersin de, baharı bize haram etmeyi seçersin…

Kayalardan akarken sesiyle etrafa ayrı bir güzellik katan sular, ayaklarımı içine soktuğumda beni biraz üşütse de yüreğimin sıcaklığı ile ısınıp bana yeniden baharla barışmam için dil dökerek, kışla arama girip baharı bana sevdiren bu kayalıkların üzerine az mı gün görmemiş sevgi ve sevdalarımı bıraktım… O sevdalarım bugün ayağa kalkmış baharla canlanıp bana yeni bir hayatın müjdesini vermeye çalışırken, kışın selamı ile ayıldım, ancak kışın üstüne bulut gibi kümelenmiş güzün haksızlığa uğradığını söylediği günlerin, sanki kâbusu çökmüş gibi beni bana yine bırakmadılar. Az kalsın alıp götürüyorlardı, ansızın ayıldım ve kendime gelerek kış uykusunun ardından güzel misk kokular eşliğinde baharın kendime geldim…

Baharın içinden doğan, baharın ötesinde kolları etrafı saran, dört mevsimin birinde, istediği zaman istediğini verecek olan yüce yaratıcı, neden böyle bir düzenin içinde bu kadar seçim hürriyeti verir. Seçme yetisini kaybetmiş benim için, baharın ne anlamı kalır ki, beni benden iyi bilen kâinatın tek sahibi, bundan sonra baharın uçmaya hazırlanan kanatlarının içine, kimin asil duruşunu saklamış olabilir… Asaletten yoksun nice düzenbazlar gördüm, hüneri olmadıklarından baharın içinde yer bulamadılar. Bahar, bağrına hançer saplanmış olanların acılarını dindirmek için, tüm çiçeklerin sevgi ve şefkat gösterisi yapmasına fırsat tanıdığından beri benim içimde kaynayan mahşer, sanki çağlayan su sesiyle sükûnete erdiren ırmaklara döndü… Irmaklar da akarken, yüreklerde konaklamak için sandalımın küreğini sakladım, kimse benden habersiz beni bahardan ayırmasın diye…

Ben baharın çocuğuyum, her mart ayında yeniden filizlenen çiçekler gibi etrafıma tomurcuklar serperim. O tomurcuklar benim düşüncelerimin tek sahipleneni olduklarından, beni alıp benden çok uzaklara götürüp, orada dostluğumuzu pekiştirirler. Doğa benim dostum kardeşim canım sırdaşım, eskimeyen gönüllere her daim ışıklar saçan dertli gönüllere gülücükler serpen, zamanın içinde en bahtiyar merhametli ve çoğalmaktan imtina etmeyen zamana Yenilmemiş mevsimlerin karayazılı bahtı kara anası… Hiçbir doğumdan kaçınmaz ama doğumdan sonra yaşadığı acılardan bir yol eylemiş kendine… Acılarla sevgiler izdivaca girince baharın patlayan tomurcuklar, yaşam saçar önümüze, yaşamın içinde kuşlar börtü böcek hayvanat insan ne varsa duyurun hepsine halaya kalksınlar benimle… Baharı karşılarken, yeni bir doğuma tanık olalım kışın soğuğu kalmasın üzerimizde…

Yine bir umut yine bir sevinç, yine bir bahar, yine çiçekler tomurcuğa dönmüşler benim gönlüm hepten sükûnete ermiş, kendinden geçerek baharın bahtına yazılmış olanları herkesin anlamadığı dilden tercüme yaparak hayata bir adım daha katmak istiyor, yaşamın tam da sonu denildiği akşamın karanlığında…

Sevgilerim hilesiz, sevinçlerim sebepsiz, gönlümün ısınması yüreğimin kadri kıymet bilen merhametli atışı beni, baharın koynunda sabahlamak için akşamın karanlığından alıp çiçeklerin ortasına bıraktı…  O çiçeklerle, çiçekler içinde bir güzel koku serperek yüzümdeki gerginliği yok ettim baharın kaynayan coşkusuna ortak olmak için…

Hoş geldin baharım benim, damarlarım senin sıcaklığınla ısınacak bunu biliyorum ve hep senin gelmeni sayıklarken çiçeklerin kokusuyla burnumun direğini yaraladım ben…

Selam sevgi ve muhabbetlerimle bahara yolculuk yaparken kıştan geçerek geliyorum ben…

Erol KEKEÇ/28.03.2022/01.56

24 Mart 2022 Perşembe

DEVLETİ KUTSAMA BEDELİNİ ÖDE SİSTEM OLUŞTUR!

Aklından gerektiği gibi faydalanan toplumları, sürekli sömürmek ve onları galeyana getirecek duygusal sloganlarla kullanımında sınır olmayan halk gibi, kanını emerek onlardan faydalanma şansınız yoktur. Âmâ akıldan yoksun kitleleri, harekete geçiren duygusal uyaranlarla sürekli kullanmanız ve onların kanlarının son demine kadar onları sömürmeniniz çok kolaydır. Onlar, Balık hafızalı dedikleri türdendir.

Neden, İnsani yaşam uyaranlarına önem veren toplumlarda, sosyal uyarıcılar yaşam kalitesine hizmet etmediği sürece, insanların yaşamında bir etkiye dönüşmemektedir. Çünkü bu ortamlarda toplumsal bilinç, duyguların harekete geçirdiği anlık hazları doyuran bir algı değildir. Yaşamın istikrarını bozmadan düzenli ve devamlılığı olan bir yaşam standardının belirleyen ölçüsü olarak görülür. Ondan dolayıdır ki, toplumsal bilinç oluşuncaya kadar tüm halk olarak büyük acılar yaşarlar ama bu acıların etkisi onları doğru seçim yapacak duruma getirdiği andan sonra, akıl yaşamlarının dümenindeki kaptan olur. Hayat kural ve hukuka göre devam eder. Ahbap çavuş ilişkisiyle, toplumsal hayatı etkileyen kurumsal işleyişler sürdürülmez. Herkes kendisine verilmiş olan statünün rollerini toplumsal hukuk ve mesleklerinin toplumsal yaşamdaki eşgüdümü çerçevesinde oynar. Çünkü toplumsal hayatın sürekliliğinin, böyle bir etkileşim ve işleyişle ancak mümkün olduğunu bilerek, tamamıyla akılcı bir yaşam ortaya koyarlar.

Akılcılığın, hayatın sürekliliğinin oluşmasında toplumsal belirleyici, en önemli uyaran olarak görüldüğü ve tercih edildiği ortamlarda, her gelenin keyfine göre duygusal ve ideolojik sloganlarla toplumu sömürmesi ve onları kullanması mümkün değildir. Çünkü bu ortamlar, her şeye düşünce temelinde ve tutarlı yaşam ölçeğinde ortaya çıkacak geçerli kalıcı genele dönük fayda boyutunda bakarlar.

Böylesi toplumlar ne yazık ki, batıda gözümüze çarpmaktadır.     Batı dışında Güney Asya ve uzak Asya’da da görülür. Batı bugünkü yaşamını geçmişte kendi içindeki soylu mücadelesine borçludur. Sömürgecilik yaparak yönetimlerinin başka toplumların kaynaklarını sömürmesinin adı değil, onurlu mücadele… Ancak Ortaçağda dini dogmatik dayatmacı bir algının zulmünden kurtulmak için az can vermediler. Bilimsel doğrular Kilisenin açıklamaları ile örtüşmüyorsa bilim olarak görülmedi. Bu düşünce ve buluşlarında ısrarcı olanlar bedelini çoğu zaman canlarıyla ödeyerek, bugün ki yaşamların bedelini o zaman ödeyerek sonraki nesillerine armağan ettiler. Dolayısıyla bedeli çok pahalıya mal olmuş toplumlardan bu hayatları almak isterken, uğruna nasıl mücadele edildiğini ve kurbanlar verildiğini anlamadan o yaşamlardan oluşturacağınız hayatlar, sizler için çok yapay ve anlamsız olacaktır. Bedelini ödemeyenler o hayatların kıymetini anlayamazlar. Biz bedelini ödemediğimiz bir yaşamı, kendi topraklarımızın yönetimlerinden talepte bulunuyoruz. Hiçbir yönetim, toplumsal menfaatleri korumak ve toplumsal aidiyet kimliğinin sürekliliğini devam ettirmek için oluşmamışsa, size böylesi imkânlar sunmayacaktır. Üçüncü dünyanın, yönetenleri tarafından, atanmış olan ama halkları tarafından seçildikleri sanılan yöneticileri zaten bu talepleri asla karşılayamazlar. Dolayısıyla Üçüncü dünya ülkeleri öncelikle kendi yönetim anlayışlarını belirleme yetisine sahip değilken, ortaya konulmuş seçenekler arasından, tercih ettikleri ile sürekli mutlu olacakları bir ortamın geleceğini bekliyorlarsa; bu arzularına asla kavuşamayacaklardır. Şayet karşılaşırlarsa bunu bir ganimet bilmeleri gerekir. Olumsuzluklarına bakarak üzülmek boşa heder olmak olur.

Bu örneklemelerimden sonra özellikle üçüncü dünyanın ithal edilmiş yönetim algılarıyla, yerel yönetimlerini seçtiklerini sanan halklar, bu gafletlerinden uyanmaları ve kendilerine gelmeleri gerekir. Bir yönetim biçimi başka yerden alınmaz. Yönetim toplumun kendi coğrafi kültürel ve tarihsel köklerinden ortaya çıkan bir kaderdir. Toplumların süreklilik kazanmış alışkanlıklarıyla örtüşmeyen ve onlar üzerinde etkileyici ve belirleyici izler bırakacak kadar içselleştirilemeyen yönetimlerin, toplumsal sürekliliği sağlaması düşünülemez. Onun için, toplum olarak insanlar yaşadıkları ortamlardaki kemikleşmiş yanlışlara karşı mücadele ederek, doğruyu bedel ödeyerek ortaya çıkarmazlarsa, pansuman için başka yerden gelecek pamukların ve sargı bezlerinin hiçbiri, o ortamların kanayan yaralarındaki kanları durdurmaya yetmeyecektir. Bizim toplumda, bu gruplar arasındaki yerini, duygusal refleksleri çok baskın olmasıyla çoktan almıştır.

Yönetim demek, arada bir yönettiği halka doğru olduğu sanılan bir günlük haz aldırmak değil. Yönetim, doğruların süreklilik kazandığı, yanlışların arada bir ortaya çıkmasının topluma hiç denecek kadar etkisinin olmadığı, bir yaşam alanı oluşturmaktır. Bu tür yönetimler, emek harcanarak uğruna bedeller ödenerek ortaya çıkan yönetimlerdir. Buralarda toplumsal yaşam bir rutine girmiştir. Aksaklıklar, yok denecek kadardır, toplum içinde sarsıcı ve psikolojik sarsıntılar oluşturacak düzeyde etkileyici olmazlar. İnişli çıkışlı günlük haftalık, insanların yaşam içindeki tabakaları değişecek düzeyde ani toplumsal haraketliliklere rastlayamazsınız.

Dolayısıyla haklar, kazanılarak elde edildiği için, onların korunmasının gerekliliği de bir o kadar kutsal olur. Devlet en güçlü ve üstün toplumsal kontrol sistemi olarak, insanların bu kazanımlarını koruma ve devamlılığını sağlama görevini kendi üzerine alır. Devlet, bahanelerin üretildiği ve şikâyetlerin yapıldığı bir makam olmaktan çıkıp, doğrudan sorumlulukların en üst düzeyde yerine getirildiği, soyut ve genelleşmiş karizmatik kimliğe bürünmüştür. Devletin, bu kimlikle tanımlandığı yerde, insanların yeryüzünde güvende sınır tanımayacağı en üst düzeyde görünmez bir güce, sorumluluklarını devretmenin bilinciyle yaşadıklarına şahit olursunuz. Kendisi gibi herkesin düşünmediğini inanmadığını çok iyi bilir, ama onlardan kendilerine bir zararın dokunmayacağını da bilirler. Çünkü insanlar kendilerini korumak ve gelecek tehlikelere karşı en üst düzeyde kendileri adına kendilerine sahip çıkan bir kontrol sisteminin varlığının olduğunu bilirler. Devletin insanlar tarafından bu düzeyde algılanması ve ona karşı sorunsuz bir güven duygusu oluşturmalarının gerisinde, belli bir çaba ve emeğin onlara kazandırdığı bu gücün yanlış yapma ihtimalinin olmadığına inanmış olmalarıdır. Eğer insanlar kendi yönetimlerini kendi ortamlarındaki kültürel tarihi ve coğrafi dinamikleri dikkate alarak kendi köklerinden gelen bir değer olarak görürlerse devletin kendilerine yanlış yapacağına inanmıyorlar. Yanlış yapma ihtimalinin olma olasılığını atlamıyorlar, ancak sorumluluğu devlete yüklemiyorlar, çünkü devlet işleyen bir sistem olarak görülüyor, yanlışları şahısların beceriksizliğiyle ilişkilendirerek akılcı bir eylemle, yöneticilerini hemen değiştirebiliyorlar. Şayet sistem günün koşullarına göre ihtiyacı karşılayamaz durumda görünüyorsa, bunun içinde ideolojik saplantılardan uzak, bilimsel raporlar doğrultusunda aksamaların olabileceği bölümleri yenileyebiliyorlar. Çünkü devleti kendileri ortaya çıkarıyor ve kendi sorumluluklarını ona vererek, herkes için kurallı bir hayatın devamını istiyorlar. Devlet bu görevleri yerine getirdiği zaman kimse başkasının işine karışmıyor, herkes kendi sorumluluk alanında yapması gerekenin en iyisiyle uğraşıyor. Çünkü devlet, insanların kendilerine bir ayrıcalığın sunulması için ele geçirilmesi gereken makamlar olarak görülmüyor. Aksine kimseye ayrıcalık tanınmaması için organizeli bir güce sorumluluklarını devrederek böylesi olumsuzlukları ortadan kaldıran sistemin kendisidir. İşte, batı bu duruma gelebilmek için duygusal sloganlarla yaşamaktan kurtulup, aklı hayatın dümenine oturttukları için, bedelini geçmişte ödeyerek güven duyacakları sisteme kavuşmuşlar. Bu gün o sistem, kendilerini kendilerinden fazla koruyor. Oysa biz ve bizim gibi toplumlarda durumun hiç iç açıcı olmadığına aklı dengesi yerinde olan her insanoğlu bunu rahatlıkla fark edecektir.

Bugün toplum olarak kıvranıyoruz. Herkes iktidar şöyle olmalı böyle olmalı, kimisi daha ne yapsın yapmadığı bir şey kalmadı, gözünüze dizinize dursun, siz vatan hainisiniz gibi duygusal reflekslerle, karşılıklı saldırı oklarını kınlarından çıkarıp ok atma derdindeler. Çünkü burada, devlet kendi güvenirliğini oturtup insanların hepsinin hak ve hukuklarını garanti altına alarak, onlara huzurlu ve standart bir yaşamı herkesin kendi sorumluluk alanı içinde yapacağının en iyisini yapması için bir zeminini oluşturamadığından, hep eleştirinin odağında kendisi olmuştur. Devletin bu eleştirilerin odağından çıkması için, İktidara gelecek olan herkesin kendi taraflarına ayrıcalıklı imtiyazlı bir ortam oluşturma anlayışından çıkması zorunludur. Şu ana kadar biz kendi ülkemizde böyle bir algının varlığına şahit olamadık. Her gelen iktidar toplumsal yaşamın kalitesini yükseltmek ve insanlara en iyi ortamı sunmak için gelmedi, onlar devletin imkânlarını kullandı, birazda biz kullanalım kendi adamlarımızı kurumlara sokalım diye didindiler ve bu ahlak dışı insanlıktan uzak çıkışlarını da hep meşru temeller üzerine oturmak isteyip savundular. Bunda hiçbir istisna tutmuyorum, tüm iktidarlar bunun alasını yaptı, kimisi çok aşırı gitti, kimisi korkudan göze alamadı, ama günahları hep ortak oldu.

Devletin bir sistem olarak oluşması halinde, bunların varlığını göremezsiniz. Oysa bizim ülkemizde sistem diye bir şey yoktur. Kişilere ve politik görüşlere göre, ilkokul öncesi çocukların bazen yetersiz kaldığı ama gün içerisinde sürekli yapıp bozarak oynadığı bir yapbozdan farkı olmayan bir geleneğimiz var. Bu gelenekten bir devlet çıkaramazsınız. Yeri geldiği zaman üç bin yıllık devlet geleneği olan, asıl devleti yöneten bir ihtiyarlar meclisi var vs. gibi efsanelerden bahsedenler çok olur, ancak yaşadığımız hayata baktığımız zaman, vaktin birinde bir dağın başında kimsenin gitmeye cesaret edemediği bir dev yaşarmış, bu dev o kadar güçlüymüş ama onu gören kimse olmamış, çünkü onu gören hiç yokmuş, görmek için giden de bir daha geri gelememiş… Gibi anlatılan masallardaki gibi bir devlet geleneğimiz olduğu kesin gerisini anlatmayayım…

Devlet, kutsanan görünmez ama yaptırımları can yakan hayatı çekilmez kılan, her şeyin kendisi için olduğuna inanan bir dev değildir. Devlet yaptıkları ve ortaya koyduklarıyla insanları huzurlu yaşatarak kutsanan bir hayatı ortaya çıkaran görünmeyen ama merhameti her yerde hissedilen herkese yuva ve kol kanat olan topraktır. Toprak gibi bağrına basmayan bir devlet, devlet değil, ancak ceberut kutsanmış, yanına gideni yok eden bir dev gibidir. Biz, duygularıyla Devletin başına gelenleri uçuran, akılla düşündüğünde imha eden şakşakçıların seçtiği bir yönetici ve o yöneticinin işlettiği bir sistemi devlet olarak görmek istemiyorsak, o zaman ortaçağ Avrupa’sında Kiliseye karşı bedel ödeyen aydınlanma çağıyla rasyonalitenin egemen olduğu dönem gibi bir döneme girmek zorundayız. Bizim karanlık çağımız duyguları tavan yapmış ideolojik, adaletten uzak, çamuru kendi tarlasındansa çok güzel, ama gül başka bahçede açmış ise hiç kokusu olmayan çok kötü bir çiçek diyerek etrafı karartan bu karanlık ortaçağ bataklığından aklın aydınlık yanında buluşmaya ihtiyacımız var. İşte o aydınlık ortamda erdemliler bir araya gelir, erdemlilerin oluşturacağı sistem, akıl ahlak bilim adalet ve huzur temelinde yükselen bir abide olur. O zaman kutsanan devlet değil, insanların yaşamına dokunarak kendiliğinden kutsanan bir sistem ortaya çıkar.

Biz duygusunu bizim gibi toplumlar çok yanlış algıladık; biz, yanlışlarda ortak hareket edip, karanlıklarımızın aydınlığa çıkmasını önlemek değil, aydınlık yanlarımızı ne pahasına olursa olsun, hep birlikte sahiplenerek sonrakilere miras bırakacak ortamlar oluşturmamız olarak anlamak zorundayız. Çıkarlarının fanatik savunucusu olanlar, bu tavırlarını ortak menfaat olarak başkasına dayatarak, doğruluğun ölçüsünün sadece kendisi ve taraftarlarından olmadığını aklıselimle anlamanın kaçınılmazlığını idrak ederek yaşamalıyız. Doğruluk, bir sistemin uygulamalarından ortaya çıkacak yargıların gerçek yaşamda karşılığın olması olduğunu, aklımızla ortaya çıkaracağız. Hırsların etkisiyle kök salan duyguların, karanlık bir yaşam alanı oluşturmanın ötesinde, herhangi bir icraatının olmadığını kavrayacağız. Bu karanlıkların aydınlanması için kaybedeceğimiz menfaatlerin gitmesinden korkmadan, herkesi aydınlatacak ve geleceğe taşıyacak bir sistemin devamlılığı için ödenecek bedellere hazırlıklı olacağız ve ondan sonra evrensel bir sistemin bizim toplum için gerekliliğinin önemini kavrayarak herkesi kucaklayacak bir devlet anlayışının gelişmesi için, çıkar iskelesine demirlemiş olan gemilerin hepsini yakarak, yeni gemilerle denize açılacağız. İşte o zaman göreceksiniz ki, hiç ummadığınız ortamlardan küçük çıngılar, koyu karanlık bir yaşamı aydınlatmak için meşale olarak yanacaklar…

Biz böyleydik, böyleyiz gibi kendimizi dev aynasında görüp kendimizle yüzleşmeyi hiç düşünmediğimiz yaşamımızla barışacağız. Yarınlar için umut dağıtmaktan uzaklaşıp bu gün insanlığa dokunduracağımız bir faydayı ele alacağız. Bu günü imha edenlerin yarınları kurtarmayı bırakın, yarınlarda olmayacakları bir yaşamı nasıl kurtaracaklarını anlamalarına katkı sağlayacağız.600 yıllık imparatorluktuk yine oralara doğru gidiyoruz gibi kendi kendimizle ironi yaparak yaşamanın kimseye bir faydasının olmadığını kavramak zorundayız. Köse torun dedesinin sakalıyla övünürmüş, ”benim dedemin bir sakalı varmış ki, mübarek ta… Dizine kadar uzanıyormuş, nurlu bir insanmış gibi masalları insanlara anlatarak, insanların en kıymetli değeri olan sermayelerini çalarak onları iflasa mahkûm etmeyeceğiz… Toplumun iflas ettiği bir yerde yönetenlerin ve yönetimin karı söz konusu olamaz. Anneden göbek bağı ile beslenen bir çocuğun yaşaması için nasıl ki göbek bağı ile anne arasında bağ olmalı ki çocukta yaşasın… Yönetimlerin yaşaması da toplum ile arasındaki göbek bağına bağlıdır. Bu bağı koparan yönetimlerin hiçbirisi yaşamamıştır ve de yaşayamayacaktır. Manipülasyonlarla insanların gerçek bilgi akışını değiştirip, onları bir yere kadar belki yönlendirebilirsiniz, âmâ akıl duvarına tosladığı ve o bilgilerin gerçek kimliği anlaşıldığı zaman o duvarı aşmanız imkânsızdır. Ne yazık ki, bazı yönetimler halkı ile bu göbek bağını kopardığı, yöneticilerin etrafındaki soytarıların şaklabanlıkları ve sirk maymunu gibi daldan dala atlayarak insanları hipnoza çalışmaları, yönetenleri var etmeyecektir. Soytarıların geçim kaynağı sirklerde ne kadar bulunup, onları seyretmek için gelen seyircilerden alacağı alkışa bağlı olduğu için, onlar ha bire yöneticilerini bu oyunlarla avutarak karanlıkları aydınlık gibi sunmaya devam ederler. Ancak göbek bağı kesildiği için nasıl ki çocuk ölü doğacaksa, bu yönetimlerin sonuçta karşılaşacağı son, ölü doğan çocuklardan farklı olmayacaktır.

Biz, bu olumsuzlukların kendi toplumumuzda oluşmaması için, düşünsel yoğunluklarımızı bir ideal olmanın ötesinde, reel yaşamda karşılığı olacak önermelerle güncellemeliyiz ki, kutsanmış devleti değil, kutsanan sistemin oluşması için bir adım atmış olalım… Yoksa gelecek günlerin vaat edilen aydınlıkları, bulunduğumuz dönemin üzerimizdeki bulutlarını ve karanlıkları götürmeye yetmeyecektir. Geçmişin Güneşiyle de bu günün bulutlarının giderilemeyeceğini bilerek, kendi dönemimizin güneşiyle buluşup onunla aydınlanıp ısınalım, yoksa parçalarımızın hangi devin kazanında kaynayacağını hesap edecek zamana hasret kalabiliriz…

Son olarak, daha fazla ayrıntıya girmeden diyorum ki, duygusal hırslarımızın karanlıklarını, aydınlık ufukların kaptanlığına aklı getirerek kendimize gelelim ki, yarınlara söyleyecek bir sözümüz olsun… Yarınlar, ana sütü gibi arı duru halis ve katıksız insanlık huzurunu taşıyan, erdemliler limanında bekleyen, adalet gemisiyle okyanuslara açılacak, inançlara sığınmayan ama inançları özgürce yaşayacağı ortama taşıyarak, geleceğe giden bu gemide yerimizi acilen alalım…

Mevla’m ne eylerse güzel eyler, güzel günlere kavuşmak ümidiyle selam saygı muhabbet ve dualarımla…

Erol KEKEÇ/24.03.2022/02.16

                                                                                                    

                                                                


23 Mart 2022 Çarşamba

GECENİN MEHTABINDA KARDA DEMLENDİ YÜREĞİM

Yine sessizliğimi bozuyorum gecenin mahmurluğu içinde, ayın ışığı vuruyor alnıma, ben kendi içimde avazım çıktığı kadar bağırıyorum, kimsenin rahatını bozmadan… Kendini imha eden bir canlı var, yerküre kabuğuna sığmayan, ancak kabuğundaki çatlaklar etrafa rahatsızlık vermeden, dumanlar çıkıyor dışarıya, gök emiyor etrafa yayılmadan… Gökler ve yer şahit olsun acılarımıza ki, kabuğuna sığmayan, başkalarının mutluluğuna gölge yapmadan, içinde kendisi ile savaşan, mutsuzların üzerine serinletici bir bulut gibi kümelenmek istiyor yüreğim… Ellerim ulaşmıyor, yüreğim acı çekiyor, zihnime söz geçiremiyorum, aklım şaha kalkmış, duygularım bir sel gibi coşup gelirken, kendi önüme bendi, yine kendi elimle kuruyorum…

Gecenin sessizliğinde bir çığlık atasım var, imdat demeyeceğim, hala uyanmayacak mısınız, bakın ay batarken Güneş hüzne dalmış, Gök ağlıyor, yer her yanından çatlamış, kimseyi kaldıracak derman kalmamış dizlerinde; hala uyanmayacak mısınız diye, sesimin ulaşabildiği tüm yer küreye haykırmak geliyor içimden…

Vahşi doğanın kralları bile krallığı bırakmış, can havliyle nereye gideceğini şaşırmış, şimşekler çakıyor, Güneş hiç görmediğiniz şekilde tüm ışıklarını topluyor üstümüzden, ırmaklar sükûnetle akıyor sazlıkları sarsmadan, berdiler hiç sallanmıyor, balıklar karaya vurmuş, sulara elektrik verilmiş gibi hepsi karada baygın yatıyorlar…

Bir gök gürlemesi var ki, sanki ömrümden ömür gidiyor, yerin altından hiç duymadığım seslerle, motor gücü çok yüksek paletli araçlar geçiyor gibi içimi titremeler sararken, yer içindeki tüm sakladıklarını birden ortalığa saçmasın mı, neler kusmadı ki, görseniz midenizin bulanmasından, kalan yaşamınız varsa bir daha ağzınıza lokma alamayacağınız düzeyde sarsıntı yaşatır size…

Umutlarımı gecenin sessizliğinde tımar ederek, karşılaştığı acılardan ürkmemesi ve karanlıklardan tedirgin olmaması için, kimsenin bilmediği ve görmeyeceği yerde gizlerek çıkmıştım yollara… Mehtabın ışığı tam yüreğimin ortasına damga vurunca, hislerim şaha kalktı ve beni aldığı gibi semanın üzerinden yerin derinliklerine bıraktı.  Aniden, karanlıklar mehtaba meydan okur gibi, bir yorgan olup beni sarmaladı!

Sessizliğimi bozarak yola çıkacakken, tüm kelimeler yüreğime çakıldı, dilim şakırdayan bülbül gibi, yer ve zaman demeden sahibi dışında kimseyi dinlemez hep konuşurdu, sanki bu geceler kilit vurmuşlar dilime… Şairin dediği gibi, yüz anahtar, yüz anahtar; dil kilit yüz anahtar, kilitlidir gönül evi; açamaz yüz anahtar… Evet, gecenin sessizliğini haykırışlarım bozsun diye çıktığım bu yolda, kilit vuruldu sanki dilime, yüz anahtar çaresiz izlemekle yetindi.

Gecenin mahmurluğuna göz diken yabancı, ben mahmur gecelerde gezerim, mehtabın ışığında çayımı kardan demler, karın sıcak nefesiyle ısınır, geceye şiirler dizerim. Sen benimle uğraşırken, ben senin resmini karlar üzerine çizerim. Gün doğmadan geçenler, senin sicilini alıp insanlığın başkenti yüreklerin ortasına, kalbin attığı yere anlamlı kelimeler yazacaklar… Senin sicilini okuyan her yürek sahibi, sabahın evvelinde anahtarı getirip dilimi çözecekler…

Dilim ben seni, dilim dilim eylemedim ki, üzerine yemin edilen kalemin yazdığı kelimeler ve sözcüklere sen şahitlik yapasın diye… Şahitlik yapmayacaksan, getirseler de anahtarı, kimsenin seni açmasına müsaade etmeyeceğimi bilmeliydin… Şahitliği yapmayacak bir dil, hakikati onaylamayacak bir yürek, hangi gecede yola çıksa ne fark eder ki, geceler ona hep yabancı, ayın hüznü onun derdine çare olmaz ki!

Şahitliğin sözcüsü sen olman için, elimden geleni hep yaptığımı sanıyordum, oysa gecenin sakinliğini görünce sanıyorum sen de uykuya daldın… Tüm horultuların arşı alada bir ritim tutturarak geceye mersiye dizdiği saatlerde, samanyolundan bir yıldız kaydı, o yıldızla senin susmayan haykırışların semayı kuşattı. Semadan geri dönen yankılar yeryüzüne bir yağmur gibi inerken, gözlerin olsaydı da keşke onları görebilseydin… Gözlerim kamaştı, yüreğim hoplarken, içimde bir yabancı ses, yeniden karanlıklara damga vurmayı ihmal etmedi… Karanlıklar, bu karanlıklar, samanyolundan gelen yıldızın ışıklarını yere bir topraklama hattı gibi taşıyan dilime, savaş ilan ettiler… Karanlıklara elveda eden yüreğim, mehtabın hüzünleriyle o karanlıkları yakarak gökyüzüne ışık saçtı… O ışıklar içinde yanan ben, sanma ki bu karanlıkları sadece benim yanmamdır yok edip, yerine aydınlıkları getiren…

Yanıyor içim, için için yanarken yüreğim, susmak yakışır mı sana ey dilim! Ben karanlıkları gecenin sessizliğine gömerek, mehtabın ışıkları ile Güne çıkmayı beklerken, acemi seyyah yolunu şaşırmış olmalı ki, bizim rotada olduğunu bilmeden bir hışımla üstümüze gelmez mi, işte o zaman mehtabın ışıkları gidiverdi, seyyah karanlıklara gömüldü aydınlığa hasret gitti… Oysa kendi halini bilmiş olsaydı, gecede olduğunu fark edip, kıpırdamadan uykuya dalıp sabahı bekleseydi, toprağın her yanından bir ışık yansıyacaktı, çünkü yanmayan kalmamıştı küçükten büyüğe ne varsa yeryüzünde, ışığa ulaşamadıkları için, kendisini yakarak ışığa davetiye çıkarmışlardı.

Seyyah hırsının esiri olup karanlıkları kendi eliyle avuçlayarak, ışık diye elinin ulaştığı her yere karanlık saçarken, ışığın nasıl olduğunu sorduğunda kimse ona ışık yok diyememişti. İşte, ondan karanlıkları ışık diye saça saça ışıkları imha ederek, kendi zindanını seçmişti…

İçimdeki yabancı, ben yanarken sen orada kalamazsın, yanmaya dayanamazsın sen, benimle birlikte yanacaklar varsa, ben onlardan gecenin sessizliğinde haykırışlarımın arkasında duracaklarının sözünü almıştım, o gün sen hiç ortalıkta yokken bugün neden ve nereden geldin…

Bir güzü, savrulan yapraklar arasında bırakarak, çıplak ağaçların dalları üzerinde durmayan karın altında, kışı karşıladığım günlerin, çetelesini tuttuğumu unutmadım. Onları bir bir sayarken, gecenin içindeki haykırışlarım baharın gelişini haber versin ve günün doğumuna hasret kalan yüreklere müjdeli anları bildirmek için dilimdeki düğümü çözmüştüm… Güzün, savuran geceleri ve kışın ısıtmayan günleri dilime dokunamadı benim… Ama benimle birlikte yananların olduğunu bilen yüreğim, baharın içinde bekleyen yüz kilitten bir anahtar istedi dilime, dilime vurulan kilidi senin korkusuzluğun açacak ey benim cengâver kardeşim! “Sen yanmasan, ben yanmasam, o yanmasa, bu karanlıklar nasıl çıkar aydınlığa…”

Aydınlık yarınlara kavuşmak ümidiyle, dilimdeki düğümü çözen mehtabın parıldayan ışıkları, gecenin sessizliğine bir destan yazacağım, yüreğimdeki yangını alıp götürsün dilimin haykırışları! İşte, o an herkes gülecek eğlenecek ve çocuklar göğün en yükseğinde uçurtmalarını uçuracak, Mevla’mın sözü gerçekleşecek “ve biz istiyoruz ki mazlumlara lütfedelim de onları yeryüzüne mirasçı kılalım…”          Mazlumların varis olduğuna şahit olmasam da, o günlerin döne döne geldiğini gördüğüm ve zalimlerin hesabının dürüleceğine yüreğim tam teslimiyetle bağlandığı için, kışın ısıtmayan soğuklarını karanlıklara terk ederek, baharın filizleri arasında tüm insanlığı sevgi bahçesinde sabah muhabbetinde görmek için, erkenden günün doğumunu bekliyorum, semanın duruşunu merhametiyle örten, yeryüzünün rahmetli bağrında, elimde bir tomurcuk, yüreğimde hüzün, dilimde coşku, kollarımı açtım hepinizi kucaklamak için!

Erol KEKEÇ/23.03.2022/01.39

22 Mart 2022 Salı

AHLAKSIZLIĞIN AHLAKİ DİZAYNI

 Toplum olarak ahlak sorununun dibine vurduk gibi geliyor bana… Eğer, gelecek beklentilerini yıkacak bir olumsuzluk yapıyorsa kişi, bu eylemini sorgularken şuradaki işimizi zora soktuk, eğer bir siyasi parti taraftarıysa, gelecek seçimleri riske attık, ya da filancaların nazarında kötü olduk, çünkü onlardan daha çok taleplerimiz olacaktı şeklinde; yaptıkları olumsuzlukların kendilerine kaybettirecekleri beklentiler açısından yaklaşmaktadırlar.

İnsanların bu tarz oluşturdukları bakış açıları, tamamıyla çıkar üzere oluşan davranış biçimlerini ortaya çıkarır. Bir ortamda yanlış bir eylemde bulunduğu zaman, bu eylemin kendisine kaybettireceğinin, yükleyeceği faturayı düşünerek eylemin sakıncalı olduğunu düşünür. Yani olumsuz bir eylemi yapmıyorsa, onun yanlış olmasından ve insanlara genel olarak zarar vermesinden dolayı değil. Olumsuzluk eğer hissedilmiyor ve insanlar üzerinde bir etki bırakmıyor, çıkar ve menfaatlerini sarsmıyorsa, olumsuz olup olmaması o kadar önemli değil… Yani olumsuz bir eylemin yapılmamasını anlatan bir ahlak yasasından yoksun, vicdan muhasebesi yapamayacak düzeyde ahlaki çöküntünün yaşandığı ortamlara şahit olmak, hakikaten insanı ürkütüyor.

Olumlu ve istenilen eylemlerin yapılması da, o eylemlerin içselleştirilmesi ve insanlığa faydalı olması için yapılmadığını ortaya çıkarıyor. Çünkü olumsuzluk fark edilmediği zaman ondan çıkar ve menfaat umanların, olumlu olan eylemlerde bulunması da kendi menfaatlerinin ötesinde olmayacağı aşikârdır. Mazlumlara zulmeden birini, kimse fark etmiyorsa ondan vicdanen rahat iken, fark edildiğinde çevresinde itibar ve saygınlık kaybı yaşayacağı endişesi taşıyarak o eylemleri karşısında üzülüyormuş gibi tavır içine girmesi, onun mazlumlara yardım eden olumlu ve vicdanen bir eylem yapacağını düşünmek ve ona inanmak onun hayata bakış anlayışı ile uyumlu olamaz. Dolayısıyla, insanlar ahlaki çöküntünün tabanını delmelerine rağmen, ahlaklı olduklarına da inanarak, kendilerini kandırmanın dışına çıkarak hayatları hakkında bir durum değerlendirmesi yapacak insanlıktan da uzak yaşamaktadırlar.

Yaşadığınız ortamlarda benim gibi herkes çokça şahit olmuş olabilir. Bu çıkışımız şu işimizi zora soktu, keşke böyle davranmasalardı,2023 çok zora girdi, bu pahalılık keşke daha sonralara bırakılsaydı, keşke böyle bir dönemde insanların başörtüleriyle uğraşmasalardı, seçimi alıncaya kadar sesimizi kesebilseydik gibi, her türlü ortamlardan değişik düşünsel, dile getirilen sözlere şahit olmaktayız. Bu sözlerin hepsinin kaynağında çok ciddi bir ahlak sorununun olduğu muhakkaktır. İnsanlar çıkarlarını korumak için belli ortamlarda seslerini çıkarmazlar veyahut ta çıkarsalar da etrafa yayılmasını istemezler. Örneğin, meşhur bir deyim var ya, bu söz ne kadar da bu ahlaksızlığı ifşa etmektedir. “Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin…”Yani köprüyü geçince ayı demende bir sakınca yoktur. Çocuklarına gençlerine bu düşünceleri aşılayarak onları eğittiğini sanan toplumlar ahlak problemi yaşarlar. Yani onların hayatını bağlayan evrensel bir ahlaki ilke bulamazsınız. Olsa da lokal şekilde dar ortamlarda göze çarpar, ama toplumun genlinde ahlaki değerlerin egemen olduğunu söyleyemezsiniz.

Bu örneklemelerin hepsine, uygun yaşam ortamlarını bulmanız mümkündür. Politik anlayışların farklı olduğu, değişik gruplar arasında gözlemlediğim şu eylemler, ne kadar acınacak ahlak yoksunu bir toplum olmaya doğru yolculuk yaptığımızı göstermektedir. Bizim ideolojimiz belli, laiklikten asla taviz yok, laikliği sarsacak inançların her yerde kolayca yaşanılması başka yaşamların özgürlük alanlarını kısıtlayacağı için, bu genişletmelerin belli bir sınırı olacak ama bunu şu an dillendirmenin faydası yoktur. Bu görüşler, siz söz sahibi olduğunuz zaman üslubunca yapılır. Bizim şimdi bu seçimleri alıp iktidar olmamız lazım. Onun için köprüden geçinceye kadar ayılara dayı demekte bir sakınca yoktur anlayışı tam bir hinliktir. Biz dindar insanlara karşı tepkilerimizi ayarlamalıyız, biz de dindarız ve iktidarımız dindar insanların oylarıyla iktidar oldu. Ancak bazıları başkalarının oyuncağı olduğu için onlara karşı olduk, onların dinle imanla ilişkileri yoktu tamamıyla ajanlık yapıyorlardı. Peki, o grupların dışında kalan ama size oy vermeyenler de var onlara nasıl bakıyorsunuz dediğiniz zaman, onların da dosyası var şu 2023’ü bir alalım iktidara karşı olan herkes hizaya geçecek, çünkü iktidar Müslümanların haklarını savunuyor onlara karşı çıkan Müslümanların birliğini istemediği gibi, devlete de karşı gelmektedir. Ama şimdi bunun zamanı değil, hatta Adana’daki eylemlerdeki bu orantısız güç kullanımı pekiyi olmadı, bu kötü oldu 2023’ü tehlikeye soktuk. Keşke bu görüntüler olmasaydı. Bu iki farklı anlayışın olduğuna ve konuşulduğuna şahit olan biri olarak soruyorum. Bu düşünce ve eylem sahipleri ahlakın neresinde yer alırlar?

Kitlelerin umutlarını ve hayallerini kendi çıkarları için kullanan ve onların umutlarını ve hayallerini yıkarak onlara çok kötü bir gelecek sunan anlayışların tümü ahlaken sorunlu anlayışlardır. Onların ahlaki bir ilkesi olamaz. Nesnel ve bağlayıcı bir ahlakın ancak tüm insanların davranışlarını belirleyen ahlak olması gerekir. Çıkarlarını korumak için, insanların hayallerini umutlarını ve geleceklerini kalkan olarak kullanıp, işleri bittiğinde kapsam dışı bırakanların hepsi adı ne olursa olsun ahlaklı olamazlar. Ahlaklı olmayanların toplumsal vaatlerinin hiçbir anlamı olmayacağı gibi inandırıcılığı da olamaz. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen bizim toplumda ideolojik taraftarlıklar ahlakın önüne geçtiği için, insanlar doğru ile yanlışı ayırt edecek basiretten yoksun yaşarlar. Toplumsal yaşamda eksen kayması olarak yaşamdan uzaklaşan ahlak, toplumsal ilişiklerde de kendi varlığını ortaya koyamamıştır.

Bir vatandaşın, bir başkasından bir menfaati varsa hemen onu olduğundan farklı olarak anlatarak önce bir yer oluşturur ve konuşmanın o kişiye ulaşması için de alenen etrafa duyurarak konuşur ki, menfaatini bir an evvel gerçekleştirsin. Menfaate ulaştığı andan itibaren onunla hiçbir yakınlığı olmaz ve o adam onun için sağılan bir inekten farksızdır. Sütü varsa kırmızı ineğin marifeti ve güzelliği anlatılır, sütü bitince kasaba teslim etmekte hiçbir sakınca görmezsin. İşte bu insanların ahlaksızlığı toplumsal yaşamda bir ahlaki öğreti gibi yaşanır olunca, toplumsal ahlak, tabanı delerek hayatın ortasına dinamiti koyar.

Yaşam alanlarımız değersizleşen ve gittikçe pahada da düşen ve ahlaklı bir toplumda bedava versen kimsenin almayacağı düzeye inmiş yaşamların hala kendilerine anlamlı bir yaşam olarak bakıp öylece övünmeleri, bu insanlarda ciddi bir değer ve yaşam körlüğü hastalığını ortaya çıkarmıştır. Değer bir pahadır, saygınlıktır, itibardır, merhamet ve adalettir. Bunlardan yoksun olanlar ve bunları kaybedenler, tekrar kendi cinsleri içinde bir yer edinmek için, menfaat endekslerini yükselterek, onların dışında ve onların da imreneceği bir maddi yaşama erişerek kendilerini değerli kılmak isterler ki, bunun adı aslında kendisi olmayan ve kendinden uzaklaşmış olanların, kaybolan kendilerini değerli kılmak için başka nesnelerle kendilerini tanımlayarak bir mertebeye ulaştıklarını sanmalarıdır.

Egoistlerin ve Hedonistlerin ahlaksızlığı bir ahlakmış gibi yansıttıkları yaşamların günümüzdeki yansımalarına bu hayatlar çok güzel örnek oluşturur. Yani insanın kendi özseverliğini öne çıkararak onu her şeyin üzerinde tutması nasıl ahlak oluyorsa, egoist anlayışa göre bu bir ahlaktır. Yani ahlaksızlık ahlak olarak değer buluyor aynı durum Hedonistler içinde geçerli, insanın haz aldığı eylemler ahlaklıdır. Bu haz maddi ve manevi hiç fark etmez, materyalist hedonistlere göre, ancak Epiküros bu konuda manevi hazın maddi hazlardan daima daha önde olduğunu dile getirse de, toplumsal yaşamı kuşatıcı bir ahlak anlayışını gündeme getirmezler. Günümüzdeki ahlaksızlıkta, sanki bu anlayışların devreden mirasına, sahip çıkmak gibi bir şeydir.

Ahlakın temelinde eminlik vardır. “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim.” Diyen elçinin ümmeti olduğunu söyleyen toplumlarda ahlaksızlık zirve yaparken, ahlak yerlerde sürünmektedir. Menfaatlerin temel kıstas ve ölçü alındığı ve her şeyin buna göre şekillendiği bir ortamda güzel ahlaktan söz edemezsiniz. Kendisi için istediğini, bir başkası için de istemedikçe, hayatın anlamlı olamayacağı ve birbirini sevmeyenlerin iman edemeyeceği, iman etmeyenlerin de cennete giremeyeceği anlatılırken, tamamıyla ahlaki bir ortama insanlar çekilmeye çalışılmaktadır. İnsanların birbirini sevip birbirine güvenmesi, arada muhabbetin ve iletişimin yaygın hale getirilmesi için, selamlaşmaktan söz edilmektedir. Yani esenlik dilemek, insanların birbirindeki güzellikleri görmesine neden olacağı için, güzellikleri görmek isteyenler onları yok etmek istemezler. Dolayısıyla sürekli kalıcı ahlakın yayılmasına ve yağın olarak yaşanmasına katkıda bulunurlar. Bu yaşamların oluşması için çaba harcamayanlar, öyle zamanla karşılaşırlar ki, hiçbir tırnağı kalmamış tekerleri olan araçta yolculuk yapar gibi nereye toslayacaklarına kendileri de karar veremezler. Toplumsal yaşamda ahlakın karşılığı, geldiğimiz süreç açısından bakıldığı zaman, özelde yaşanan ortamlar olsa da, kapsayıcılık açısından böyle bir değerin hayatta karşılığına rastlamak zorlaşmıştır.

Menfaatten uzak, herkes için iyilik düşünen ve bu uğurda ilk adımı atan kullardan olmamız dileğiyle, rabbim bizleri ve içimizde gizlediklerimizi ıslah ederek bizi adam gibi kullardan eylesin… “Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir.” Sözüne anlam yükleyerek yaşayan bir toplum olmamızı ve kaynaşmanın zirve yaptığı hayatı rabbimin bizlere müyesser kılmasını en içten duygularımla istirham ediyorum… Rabbim bizleri bir araya getir ve sadece Hak için yaşayanlardan eyle…

Selam ve dualarımla…”Rabbim isteklerimizi katındaki değerlerinle daim eyle ki, buradaki hayatımıza bir anlam yükleyelim…”

Erol KEKEÇ/22.03.2022/01.23

21 Mart 2022 Pazartesi

ZULÜM BİZDENSE BEN BİZDEN DEĞİLİM

“Zulüm bizdense ben bizden değilim.” Bunu söyleyen şehit bana göre, farklı anlayışta olanlar olabilir, ancak ona rabbimden rahmet diliyorum mekânı cennet olsun… Bu sözün işlevini yerine getirecek bu veya buna benzer sözleri söyleme cesaretini gösteremeyenler, Müslümanım diye boş boş konuşmasın… İslam dosdoğru olma dinidir. Dosdoğru olmaya, her türlü çıkarı tercih edenlerin dini olsa olsa şirk dini olur. Şirk çeşitlilik ve ortaklıktır. Kimden faydalanıyorsan, o dine meyil edersin ve o senin dinindir. Bu hayatında meyil ettiğin ve olmazsa olmaz dediğin kaç tane ise, o kadar dinin ve ilahın var demektir. Allah’tan başka tüm ilahların hayatlarında cirit attığı toplumlar bir de Allah’a inandıklarını söylemiyorlar mı, işte o zaman Mutlak gücün gönderdiği din diye, kendi yaşamlarını ortama sunmakla kalmadıkları gibi, ismi kullandıkları için ilahi değeri de ortalıkta işe yaramayan modası geçmiş bir yaşam olarak ortaya koyuyorlar.

Böylesi basit çıkarlarının adını dava ve din diye ortalıkta anlatıp, ona inanmayanları da, davayı terk etmek ve dinden uzaklaşmak olarak yansıtmaları tamda Mekke Müşriklerinin diliyle birebir örtüşmektedir. Dolayısıyla bu din anlayışını Mekke’deki şirk dininden farklı görmek ne kadar da insaflı olur. Şirk dinlerinin en belirgin özellikleri, çok fazla ilaha yönelmeleri, kendi inandıkları basit sıradan dinlerini mutlak din gibi sunarak, insanların dinden nefretlerini artırmaları, ayrıca muvahhit Tevhit dinine karşı da her an alarmda beklemeleridir. Kendi menfaatlerine uymayan din ilahi olmuş olmamış hiçbir öneme sahip değildir. İlahi de olsa onların dini olmalı, kendi inandıklarının dışında daha değerli bir din olacak olursa, buna ilk inananlar da zaten kendileri olur. Onlardan başka kimse o dine inanma ve yaşama hakkına sahip değildir. Onun için tüm dini mesajlar onların ağzından kendi yaşamlarını destekleyecek nitelikte olmalıdır.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim” diyemeyen ve zulmün mutlaka bilinmeyen hikmetli yanları vardır, biz onlara haiz değiliz diye düşünenlerin tümü bu şirk dininin içinde kendilerine bir yer arasınlar. Hiçbir bireysel çıkar, toplumsal menfaatlerin önüne geçemez, geçiyorsa o yaşamın adı zulümdür. Gemisini yürütenlerin kaptanlık yaptığı bir ortamda zulmün adı değişmiş olabilir. Her ne kadar işini çok iyi bilenler olarak adlandırılsalar da Allah’ın katındaki isimleri, çıkarcı, zalim, hak gaspı yapan ve insanlar arasını bozan bozguncu, ihtişamıyla insanları dünyaya meyil ettiren bir zalim olma vasfından çıkmış olmuyor.

İçinde bulunduğumuzu sandığımız değerleri savunduklarını iddia eden topluluklar, kendi içlerinden karanlıklar yayan bir cenah olduğu zaman, buna ses çıkaramıyor ve kol kırılır yen içinde kalır diyorlarsa, orası tepeden tırnağa zulümle kuşatılmış demektir. Durum böyle olunca, o zulmün bacası bulunduğumuz ortamdan tütüyorsa, işte o ortam bize haramdır. Dolayısıyla zulüm bizdense ben o bizden değilim rabbim buna şahit olsun…

Ey İman ettiğini söyleyenler size ne oluyor ki, mazlum mahrum ve hakları ellerinden alınmış, zulme uğrayanların yanında olmuyorsunuz. “Allah istiyor ki mazlumlara lütfedelim de onları yeryüzünün varisleri yapalım…”Oysa İman ettiğini söyleyenler hep güçten yana meyil etmekte üzerlerine yok çağımızda…”Zalimlere meyil etmeyin yoksa size de ateş dokunur…”Zalim olmayın değil uyarı, dikkatinizi çekmek isterim. Zalimlere meyil etmeyin diyen bir mutlak yaratıcı var, inandığını söyleyenler ise, hala ama lakin fakat şunlar şunlar var gibi laga lugalarla hakikate batılı karıştırarak hak gibi sunma derdine düşmüşler. “Haktan sonra Dalaletten başka ne var ki?” Ehveni şer diye diye zulmün genişleyerek yayılmasına neden olan menfaatperestlerin tamamı, şirk dinin tescilli üyeleridir. Batılın Hakkın yerini alma imkânı asla yoktur. “Hiç Hak batıl gibi olur mu?”  Peki, Hak için en tehlikeli algı ve yaşam, hakmış gibi hakkın arkasına sığınarak, Hakkın adını kendisine kalkan edinip, kalkanın arkasında her türlü batılı oynayarak, onu hak kalkanı ile gizleyenlerdir. Günümüzün en tehlikeli vebası da budur. Hiçbir batıl, batıl olarak insanlara yaklaşmıyor, batıl olarak yaklaşanlar doğrudan insanın fıtratında karşılık bulmuyor. Ancak Hakkın arkasına sığınarak gelen şirklerin hepsi karşılık bulmada zorlanmıyor. İnsan olarak etrafımıza bakalım hiçbir dolandırıcı sahtekârın sizi dolandırmak istediği zaman, bak ben seni dolandıracağım diye konuştuğuna şahit olan var mı? Bu işten ben de kazanacağım ama küçük imkânlar, asıl kazanacak olan sensin, bak bu senin geleceğin, geleceğini asla karartma bir kereden bir şey olmaz vs. diyerek elindekini zaten bir defada alır ondan sonra sen gökteki yıldızları sayarsın arkasından…

Bu defa da olsun başka olmaz diyerek, kaç bu defaları gerilerde bıraktığınızı hatırlayanlar var mı? Hep bu olsun başka olmaz diye diye hayatımız batıl güçlerin ve zalimlerin istila alanı haline gelir. Ondan sonra bizler o bu defaların yılmayan savunucuları olup çıkarız, tarafımız belli olsun diye bir yaldızlı cümle ezberleriz, tabi tarafın ne olduğunu bilmediğiniz için, zalimlikte level atlama yarışında, hep en önde koşmayı kendinize yapılacak en büyük kıyak olarak görürüsünüz. Oysa zalim bizdense ben bizden değilim diyebilmek yürek ister. Hem de tertemiz, berrak, katıksız yaratıcıya hesap verebilecek bir yürek… Bu yüreğe sahip olmayanlar, Allah’ın dini içinde bir yer almayı bırakın, o dinin genetik dokusuna zarar verenlerle birlikte olup, onu yaşam alanında bir öcü haline getirirler. İnsanların toplu kitleler halinde dinden uzaklaşmalarının temel sebebi, Yezidin din algısının, günümüzde de çok ciddi geniş kitlelerin yaşam alanlarını işgal etmesinden kaynaklanmaktadır. Allah’ın hayata hükmeden kitabına sırt dönenlerin yüzüne, Allah’ın hiç bakmayacağı gün gelmeden önce; insanoğluna hatırlatmak her daim merhamet sahibi kulların şiarı olmalıdır. “Ey zulüm ve günah işlemekte aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin, muhakkak ki Allah, günahların hepsini bağışlar. Ölüm size gelip çatmadan önce rabbinize dönün ”Rabbimizin, tüm günahları yaşam alanı içinde son nokta konulmadan bağışlamayı vaat ettiği bir yaşamda, bizlere düşen sorumluluk, elbet hem kendi nefislerimize hem de günah işlemekte aşırı giden günahkâr zalim kullara hatırlatmak görevimiz olmalı. Bunu hatırlatmak insan olmanın gereğidir. Dur bakalım yanlış yapılsın da görelim onun burnu nasıl yere sürülecek demek şeytanla el sıkışmış, insan şeytanlarının işidir.

Zaman çok hızlı, insan tam tersi, değişmek için çok yavaş, hele bunları da yapalım ondan sonra daha güzel olacak diye diye, kötülüklerin her gün daha fazla kökleşmesine katkı sunar. İnsanın bu umutsuz ve çözümsüz denklemin her daim uygulayanı olmaktan kurtulmasının yegâne yolu, kayıtsız şartsız gönülden yürek coğrafyasını kuşatacak şekilde Allah’a dayanması ve iman etmesidir. Yürek coğrafyası, Allah’ın rahmeti, izzeti, ikramı adaleti ve mürebbiligi ile yumuşamazsa; o coğrafya her türlü haşeratların orayı işgal etmesine sebep olur. Haşeratların yuva kurduğu bir yürek, Hiç Allah Allah diye atar mı? Siz sözlerde olana değil, Kalplerde olana Allah’ı şahit tutun eğer Allah’ı seviyorsanız.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim ”Kol kırıldıysa yen içinde kalmasın çıksın dışarıya belki bir tedavi yöntemi bulunur. Gemisini kurtaranları kaptan olarak ilan ediyorsanız, bırakın tüm gemiler batsın; elbet bir gün tüm insanları taşıyacak gemileri kurtaran kaptanlar çıkacaktır. Bal tutan parmağını yalıyorsa o parmakları kırın ki, balı üstüne başına dökmeden taşıyanlar gelsin. Kendisini ayrıcalıklı görenleri ayırın ki, toplumun ayrılmaz olduğu anlaşılsın. İnsanı yaşatmaya önem vermeyenleri geçin ki, yaşatanlar hem yaşasın hem yaşatsın. Yanlışı yanlışla kıyaslayarak, tarafının yaptığı yanlışlara masumane bir meşrulaştırma ortamı oluşturmak isteyenleri geçin ki, meşru olmayan yanlışların kökü kazınsın. Adaletin yanında olunuz ki, adalet sizi bulsun… Dini olan zalimleri dini olmayan adillere tercih edin ki, din bir zulüm aracına dönüşmesin… Bireysel ferdi ibadetleri alışılmış bir jimnastik gibi tekrarlamayı, adaletsizliğe kalkan edinmeyin ki, Adalet, yaşadığınız ortamlara ışık saçsın…

“Zulüm bendense ben bizden değilim…”Filistin’de Siyonist İsrail’in tankları altında şehit olan bu yürekli kadın insanlığa bir ders verdi Hüseyin’den sonra… Ama Müslümanım diye her ortamda geniş alanları doldurup suya sabuna dokunmayanlar, bize ancak zulmün nasıl desteklenirse daha iyi kök salacağını öğrettiler. Zulme boyun eğmeyen adam gibi Müslümanlar da, bu cesaret ve mücadelelerinin karşılığını canlarıyla ödeyerek şehit oldular. “Gidenler Hüseyni bir iş yaptılar, Kalanlar Zeynep’i bir iş yapmalıdır, Yapmıyorlarsa Yezididir. Yezidin ordusunda olup ta mal mülk ve servetle Şam’a dönmektense, Hüseyin’in yanında olarak rabbimin Huzuruna alnı ak yüreği berrak adam gibi bir Müslüman olarak şehit olup gitmeyi tercih ederim diyebilecek yüreklilikte, Hür Gibi Hürler lazım günümüzde… Hür olamayan ve olmayı göze alamayacak olanlar, zulmün boyunduruğundan asla kurtulamazlar. Zalimlerin zulmü ellerindeki megafonları sayesindedir. Sessiz zalimlerin, güç sahibi zalimlere olan meyilleri bitmediği sürece hep birlikte ateşe yolculuk dur durak bilmeden yol alacaktır.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim” Hüseynin şu yiğit mesajını tarihin karanlık sayfalarından, Kerbela’nın kızgın kumlarından alıp, günümüze getirip herkesin geniş ve büyük ekranlarda göreceği şekilde, büyük puntolarla yazıp meydanlara asmak boynumuzun borcu olsun…

Ey Hüseyin! Gel sen de Yezide biat et kurtul, nedir bu gururun ve kibrin biliyorsun ki Yezidin her şeyi var, orduları sarayları korumaları sen bu halinle onunla nasıl baş edeceksin, biz de biliyoruz ki senin söylediklerin doğrudur, âmâ bizim karnımızı Yezit doyuruyor diyen şahıs, Sad. Bin Ömer (Sad. Bin Ebu Vakkas’ın Oğlu)’e Hüseynin cevabı çok manidardır. Ey Ömer! sen sanıyor musun ki ben kibrimden ve halife olmadığım için biat etmiyorum. Ben Bu Yezit zalimine biat edersem, Yezidin zulmü ile Bu din birbirine karışarak bu kumlarda birbirinin içine girecek, sonradan oluşan rüzgârla bu kumlar dünyanın dört bir yanına gidecek ve bu din Allah’ın Dini Ve Dedemin mesajı insanlığa zulmeden bir din olarak miras kalacak. İşte ben bu biati yapmayarak, bu değerler ile yezidin zulmünün aynı olmadığını insanlığa miras bırakmak için mücadele ediyorum. Belki bizim kanlarımız bu kumlara akacak ama şunu biliniz ki, bu kanlar insanlık boyunca nice çiçeklerin filizlenmesini sağlayacak rabbim bizi kendisi için dosdoğru yaşatıp zulme başkaldırdığımız için şehit olarak canımızı alırsa seve seve buna hazırım. Âmâ Yezidin zulmünün meşrulaşması için insanlığa kötü bir gelenek bırakmak asla benim işim değildir. Dediği anda Sad Bin Ömer komutasındaki binlerce ordu içinden, Hür bir anda Hüseynin yanına geçer ve ilk kılıç sallayanlardan olur.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim ”Hür gibi zulüm içinde can vermekten Allah’a sığınan bu sözün asil sahibine rahmet ve merhamet dileklerimi iletiyorum…

İslam dünyası olarak bilinen topraklarda böylesi bir zulmün, taraftarların eliyle yaşayıp devam ettiğine hepimiz şahidiz. Hangi coğrafyada olursa olsun adı nedir diye bakmadan, zulmün her türlüsünün karşısında adam gibi dimdik ayakta duran ve sadece Allah’a secde eden, zalimlere karşı kıyam eden kullardan eylesin rabbim bizleri…

En değerli şeylerini Allah için vakfetmeyi göze alamayanlar, asla iyiliklere ulaşamayacaklardır. Bu Allah’ın kesin vaadidir. Çıkar gemisinden inip, Hakikat iskelesine yanaşan Nuh’un Gemisinde yerini almayan yolcuların tümü Titanik gibi batmaya mahkûmdur.

“Zulüm bizdense ben bizden değilim, ”Rabbim sen söylediklerimize şahit ol ki, yeryüzünde Hakkın ve adaletin tecellisi ve mazlumların yaşam haklarına kavuşması, mal ve mülkün insanlar arasında yaygınlaşıp herkesin insanca yaşayacağı bir güne kavuşacağı güne ulaşması için, dinli dinsiz tüm zalimlerle mücadele edeceğimize söz veriyoruz, bu söylediklerimize sadık kalacağıma sen şahit ol Allah’ım…

Yerin ve Göklerin rabbi bir ve tek olan Allah’tan sakınmayan ve çekinmeyen zalimlerden ben çekinir miyim? Ey cahiller yoksa siz bana Allah’tan başkasına kulluk yapmamı mı emrediyorsunuz?  “ Ben beni de sizi de yaratan Allah’a kulluk ederim, onun için “Ben Müslümanlardanım diyerek sadece Hakka çağıranlardan olmayı tercih ederim.” “…Ben Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan Müslümanların ilki olmakla emrolundum.” “….Müslümanım dedikten sonra sadece Allah’a çağırandan daha güzel sözlü küm vardır…” 

Bu uyarılarımız Müslüman olduğumuzu söylediğimiz halde, inandığımız değerlerle yakından uzaktan alakası olmayan ortamları, İslam’mış gibi savunur duruma geçip, zalimlere neden meyleder insan. İnsanın bu gafletini biraz olsun sorgulayarak kendisiyle yüzleşerek yaşadığı değerleri bilerek yaşamasına katkı sunmak amaçlı kaleme aldığım bir makaledir. Burada amacım, herhangi bir şahıs ve yaşam örnek alınmaksızın doğrudan tarihi örneklerle yaşamlarımızın sorgulanmasını, üzerine oturduğu dinamiklerin biraz havalandırmasına katkıda bulunmaktır. “Rabbim bizi hayırda yarışanlardan eyle,…. Daha önce yaşamış olan mümin kardeşlerimize karşı kalbimizde bir kin bırakma! Rabbim bizlere doğru ile yanlışı birebirinden ayırabilecek kabiliyeti ver… Sen her şeyden münezzehsin hamdımız sadece sanadır.

“Zulüm bizdense ben bizden dediğim…”Zulmün olmadığı, adaletin çiçeklerinin açtığı bir dünyanın oluşması için her ferdi, kendi ortamlarımızdan başlayarak, adil yaşamın tohumlarını ekmeye davet ediyorum… Adaletin olmadığı yaşamlar omurgası bitmiş organizma gibidir ve yerde sürünmeye mahkûmdur.

Selam saygı muhabbet ve iyilik dileklerimle!

Erol KEKEÇ/20.03.2022/22.00

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!