Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2013 Perşembe

YOLLARIN KAVŞAK NOKTASI SONA BİR KALA!


“Ey insan! Hangi yoldan gidersen git muhakkak ki Rabbine varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın, nihayet ona varacaksın…”İnşikak:6
Herkesin yaptığına şahitlik yapacağı ve irade dışında tüm uzuvların konuşmaya başladığı gün gelmeden önce, nasıl bir yolda gidiyoruz diyerek sorgulamamız gerekmez mi? Sorgulanmayan kritikten uzak hayat yaşanmayacak kadar bayat. Akılla donatılmış varlığın hayatı sorgulamalar süzgecinden süzülerek, yollara zincir halkaları gibi dizilmek zorundadır. Böylesi bir hayat tüm zorluklara rağmen katlanılmaya değer, yoksa boşu boşuna cefa çekmenin anlamı nedir bunu anlamakta bayağı zorlanırım…
Her gördüğün açıklığı yol olarak sakın görme, yollar uzar da gider dağların tepelerinden kıvrıla kıvrıla aşağılara iner, bir karayılanın kıvrılması gibi. Ne kadar gözünü korkutmaya kalksa da sakın ola ki, kolay olan yolları tercih etme yürümek için. Gidişi çok kolaydır, ancak sonucuna katlanmak çok zor, insanı helak eder. Tüm yollar Rahmanın kanatları altındadır, son durak ona çıkar. Ne fark eder nereden gidersen git, sonuçta Allah seni hesap görmek için karşılar. Sakın ola ki bana sıra gelinceye kadar kırk türlü bahaneler oynarım diye düşünme. Allah hesabını çok seri görendir, yanılma olasılığı olmayan tek gün Allah'ın hesap günüdür.
Tartılar bozulmaz, kantarın altına bir demir monte etme şansınız yok, bir geç iki fiş al, yemezler, ben gelmesem de her gün bir defa geçti göster beni, bu düşünceler varsa bilinçaltı derinliklerinde. Onları bir an evvel temizle, yoksa hipnozla uyutulduğunu anlayıncaya kadar, sen mutlak teraziye çıkarsın… O terazinin sahibi, rüşvet yemez, arka cebi yok, tüm ciltlerde ne yazdığını bilir, cihandakilerin tümü avucunun içinde, o halde nereden gidersen git, nereye gittiğini biliyorsun sanırım. Bilmediğin bir yolda bu kadar aşk ve şevkle seni coşturan ve koşturan nedir? Bunarı anladığın anda hangi yolda tehlike var, hangisi güvenli onu da anlamış olacaksın.
Güvensizse yollar bir bilene sor derim, sormadan gitmek dönüşü olmayan bir karanlığa dalmak olabilir, ancak sormak, varsa yanlışlar onları ortadan kaldırmaya yardım eder. Yardıma ihtiyacımız olduğu halde bizi bu kadar mütekebbirleştiren nedir acaba? Benim gittiğim yolda tüm trafik kuralları yerli yerinde diye sakın düşünme, birileri isterse, ıslak zemin için yavşak levhası, solama yapılmaması gereken yere, durma bas gaza levhası, yavaşla okul ver yerine, hemzemin geçit levhası koyabilir. O zaman seni görmek isterim, elin ayağın birbirine karışıp ne yapacağını bilmediğin zaman anlarsın nasıl bir yolda gittiğini ancak vakit geçmiştir. Kaygan zeminle karşılaşırsın basarsın frene yavşak levhası birden iner beynine ve anlarsın o zaman kafanın ortadan ikiye ayrılmasının nasıl gerçekleştiğini…
Duramıyorum yerimde aldım kalemi elime birden yoldaki levhaların yanlış yerleştirildiğini fark edince, çabucak haykırayım da bu yolu kullananlar bir kaza ve belaya sebebiyet vermesinler diye çırpınıyorum. Ben, bir taş atılsa yola onu kaldırmadan rahatlamam, bir ağaç yıkılacaksa onu hemen söylerim ki, birilerine zarar vermesin isterim. Bu duygusallık bende olduğu sürece, yapamıyorum işte nedeyim. Konuşmayayım diyorum yine konuşuyorum. Yollar çatallanmış hangi yoldan gidileceği bilinmediği zaman bir kelam etmek elbette sorumluluklarımız arasına girdiğinden yazıyorum.
Ey insan! Hak ve delalet yollarından hangisini tercih edersen et fark etmez, nihayet sonuçta Allah'a varacaksın, hesabını da Allah görecek.Hak yolda gidenlerin yanlış yapma ihtimali olduğu gibi,delalet yolunda olanların da doğru yapma ihtimali unutulmamalıdır.Yol Hak olduktan sonra sehven yapılan yanlışların tedavisi için tövbe ve dua etmekten başka çare yoktur.Ancak delalet yolunda gidenler ne kadar doğru eylemler yaptıklarını düşünseler de, yol delalet olduğu için, sonuçta avucunu yalamaktan başka bir seçeneği olmayacaktır.Çünkü küfredenlerin amelleri habitat a’meluhumdur. Bu uyarılarımızı hatırlattıktan sonra, vermek istediğimiz mesajımızın anlaşılması temennisiyle satırlarıma son vereceğim.Bir yolun doğruluğunu  belirleyen, o yol hakkında bağıranların ve çağıranların fazlalığı değildir.Hak yolda yürüyenlerin ayaklarından çıkan sesler bir acı sessizliğin çığlını andırır.Bu durumları biz hatırlattık umarım yolların ayrılış noktasında vicdanın ve fıtratın sesi galip gelir ve hak yolda ilerleyenler bir anda kenetlenir.Çünkü sonuç çok yakın ve sondan bir an evvel hatırlatıyorum,sona bir kala yolların kavşak noktasındayız…
“Ey insan! Hangi yoldan gidersen git muhakkak ki rabbine varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın, nihayet ona varacaksın…”İnşikak:6

29.05.2013(18.30-19.30)

20 Mayıs 2013 Pazartesi

İFTARDA KOLBASTI!





 Güneşi kovalıyorum, ancak o beni kovalıyor gibi geliyor bana, ben hangi tarafa yönelsem benden önce bakıyor yüzüme, o halde bu işte bir yanlışlık olmalı, ben değil de o beni kovaladığı kesin… Nasıl da bir konuşma bu diyenleriniz çıkacak biliyorum, ancak şuna inanın ki, ben de Temel gibi, birini sevdiğim de ya da sevmediğim de onun suretini karşıma alır ya onunla konuşurum ya da ona küfrederim, yoksa kimse yokken konuşuyor bu diyerek bana deli diyebilirler. Neyse yine sizler nasıl bilmek istiyorsanız öyle bilin ama ben bildiğimi okumaya devam edeceğim…

     Bilirsiniz, ”Bir ülkede cisimlerin gölgeleri boylarından uzun ise, orada Güneşin batışı yakın demektir.” İşte ben Güneşin bu topraklarda yavaş yavaş batmaya doğru, yol aldığını sizlere söyleyerek, sizleri bir anda periktirmek istemediğim için, ben mi Güneşi kovalıyorum yoksa o beni takip ediyor diye başladım ki, biraz rahat olasınız diye. Çünkü birileri kalktı elinizdeki imkânları doğru kullanın, yakında çok kötü günlerle karşılaşırız diyerek insanları nefes alamaz bir duruma getirdi. Bende bu tecrübelerden yola çıkarak fazla nefes darlığına yol açmamak için, yumuşata yumuşata söyleyeceğim o zamana kadar alışmış olursunuz, neye alışmadık ki, onlara da alışacağız zaten.

           Çok afaki konuştuğumu düşünenler çıkabilir tabi ki, afaki konuşacağım, afakta Var olanları herkes görmeye ve söylemeye cesaret edemez onun için söyleyeceklerim, hep afaktan çaldıklarımdır, haberiniz olsun, sakın kâhin olduğumu ya da gaybı bildiğimi sanmayın, sadece pozitif dünyada görünüp te bazılarının görmek istemediklerini anlatıyorum yeter ya ne söyleyeceksen söyle de, fazla uzatma kısa kes aydın havası olsun diyeceğinizi tahmin edebiliyorum, Vallahi biz ne zeybekler, ne aydın havaları oynadık ama kimsecikler bizim ne oynadığımızı düşünmedi ve bizden yana bakma gereği bile duymadı, çünkü onların çok işleri vardı hep meşguldüler, bizde şimdi horon tepmeye başladık, korkarım yakında toplum olarak kolbastı oynamaya başlayacağız.

           O zaman ne Giresun ne Trabzon ne Ordu ne de Rize bu oyun bize ait biz onun patentini alacağız diye düşünmesin, çünkü patenti tüm ülkeye ait olacak rahat olun… Bir bayram öncesi insanlar çocuklarına ne alabileceklerinin ya da bir bayramı güler yüzle geçirebilir miyiz diye düşünürken birileri, fazlalıklarından Mısır piramitleri gibi kuleler yapmaya çalıştığı ve sokaklarda iftar adı altında insanlara şirin görünmek için masaları caddelere pazarlara sokaklara dizdirip yahu senin sokaktakiler mi kalabalıktı yoksa benim caddedekiler mi diye s…d…k yarışına girdikleri ve bunun adını da insanları kaynaştırma çalışmaları olarak birilerinin cebine cukkayı aktardıkları bir ortamda Güniz rekorlar kitabına girebilirsiniz, ancak şunu unutmayın ki, insanların kalbine giremezsiniz o zaman da ne olur bilir misiniz, kolbastı oynamak bu toplumun geleneksel oyunu olur. O zaman hangi mahallede oynayanları durdurabilirsiniz ki, ben Güneş batmaya yakın batı da sallanmaya başlamadan uyarayım belki birileri, binanın içinde Güneşin aşağılara doğru sallandığının farkında değildir, olur ki, bir faydası olur umuduyla, aydın havasından ziyade değişik oyunları tercih ederek ayak seslerim biraz fazla duyulsun istedim.

      Ya aslında bu satırlarda dolaşmak hakikaten beni de sıkıyor ama ne yapalım, bazen mecburiyetten insan pasta bile yiyebiliyor işte mazur görün(!)son günlerde ortalıkta dolaşan fısfısı gazetelerinden tutun küresel medyaya kadar herkes bizim ne kahramanlıklar yaptığımızı tarih boyunca hep savaşlarda galip geldiğimizi NATO’nun en güçlü ordusuna sahip olduğumuzu anlatıp durmakta. Bizler de bu kadar övmeler karşısında şimdi bir iki marifetimizi göstermesek olur mu, elbette maharetlerimizi sergileyeceğiz, nerede olmalı bu diye merak etmeyin, İspanya arenalarında hep matadorlarla boğalar marifetlerini gösterecek değil ya, bazen bizim gibi kahraman boğalarda, Libya’nın kızgın çöllerinde, Suriye’nin Gulam tepelerinde bir iki marifetimizi göstermek zorundayız boğalardan korkacak halimiz yoktur, menajerimiz ABD hep arkadan bizi desteklemekte, hiç kazanamayacağımız güreşlere bizi sürer mi, hem kendisi de bahis oynadı o kadar para koydu bir koyacak yüz alacak, yani bire yüz bu kazançlı oyunda bizden daha iyi matadoru kim bulabilir, iki şişirmeyle kendimizi jet hızıyla Libya’ya para taşıyan konuma sokar, hatta Kaddafi’nin kafasını getirecek matadora milyon dolarları ikramiye olarak verebiliriz, ancak dikkat etmediğimiz bir gerçek var boğanın boynuzu matadoru çenesinin altından takıp bir anda havada salladığında, Bizim menajer hemen yan çiziP ben paraları boğaya yatırmıştım derse şaşmayın…

         Yukarıda ayrıntılara dalmadan kısaca anlattığım oyunda boğamayız, matador mu, yoksa boğa bakıcısı mı bunu anlamakta biraz zorlanıyorum, her ne kadar afakta olanları iyi görsem de bazen oluyor işte, gözlerim iyi seçemiyor. Şu doktorlar yok mu onlar da çok fazla bir şey yapamıyorlar, aslında bunun sorumlusu ne benim ne de matadorlarımız, tüm suçlu doktorlarımız benim iyi görmemi sağlayacak düzeyde tecrübe sahibi olsalardı, işlerini iyi yapsalardı, ben de sizlere her şeyi anlatırdım. Yani ben masumum bunu bilin(!)Ben masum olduğum içindir ki, işini iyi yapmayan hastalıkların hangi virüslerden kaynaklandığını bilmeyen, ameliyathanede operasyon yaparken elektrikleri söndüren Şar telleri indiren tüm doktorların işine son verdim, neredeyse ben doktorluk yapacağım, yeni cerrahlarımız yetişene kadar, zaten gittiğim her yerde neredeyse ülke de tek cerrah ben varmışım gibi davranılıyorum… E öyle olmasa herhalde insanların öyle davranacak halleri yok ya…

     Ya nereye gidecektik hangi yola saptık, hakikaten sapmak çok kötü bir şey, Allah kimsenin basiretini bağlayarak saptırmasın. Matador, boğa, NATO derken şimdi bir de yolumuz İran’a doğru giderse şaşmayalım, çünkü ışık doğudan gelirmiş, bizde bir bakalım güneş yeni mi doğuyor yoksa batmak üzere mi, onu anlamak için yoldan çıktık bir anda kendimizi İran’ın kebir çöllerinde bulduk ve de, ramazanın son günleri bayağı yorulmuşuz açlıktan ölmek üzereyken bir yerde mola verdik iftar saatini beklemeye koyulduk… Bekliyoruz da çölde ne s,u ne yiyecek olmadan nasıl iftar edeceğiz ki, birden kendimize geldik ve tekrar yola devem ettik, tam istediğimiz bir iftarlık, menajerimiz karşımız da bana gel bana gel bak sizler için ne kadar güze iftar sorası hazırladım, sizi o kadar çok seviyorum ki, sizin peşinizi hiç bırakmadım nereye gittiyseniz arkanızdaydım deyince biz kendimizden geçtik vay be biz de yalnız sanmıştık kendimizi diye hayıflandık, dakikalar yavaş yavaş iftara bizi taşırken sofra kuruldu, siz çok yorgunsunuz önce iftarınızı açın bizim inancımız her ne kadar sizinle aynı olmasa da size hizmet etmek bize şereftir diyerek bizi sofraya oturtup, sizin için bir çay demleyelim birazdan biz de geliriz diyerek menajerimiz yanımızdan ayrıldı. Biz de açlığın ve susuzluğun verdiği hararetle birden saldırdık, sofranın ortasında çok güzel görünen tandır kebabına elimizi uzattığımız anda içinden bir bomba patlayıverdi, hepimiz param parça bir oyana bir bu yana savrulduk, gülerek menajerimiz yanımıza geldi, ne oldu ya kesinlikle bunu bu çölün ortasına koyan Farslılardır. Onların size ne kadar düşman olduğunu biliyorsunuz diyerek bizim dost sandığımız menajerimiz yaralı bizi, farsların kucağına attı, ikimizi birden güzelce azgın boğanın karşısında ayakta duramayan yaralı matadorlar olarak bir boynuzunu bize diğerini farslara takarak kaldırdı siz kendinizi ne sanıyorsunuz, işte iftar böyle açılır öyle değil diye bize bir zokayı daha yedirmiş oldu. Tilkinin oyunlarını oynayan menajerimizin aldatmalarına takılırsak gölgelerimizle boyumuzu birbirine karıştırırız dikkatli olalım. Tilkiden bir kurnazlıkla aydın havası yapalım keselim, kolbastı oynayacak mecalimiz kalmadı.
      
         Tilki bir gün bir ağacın altında ağzını bıçak açmayacak şekilde oturur vaziyette yatarmış, ancak karşındaki ağaçta asılı duran bir geyik budu vardır. Tilki çok aç olmasına rağmen ona hiç dokunmaz, orada bir tuzak olduğunu düşünür, birazdan açlıktan kıvranan bir kurt gelir tilkinin yanında durur. Tilkiye bu ne der, her halde bir buttur peki görmedin mi, gördüm, o zaman neden yemiyorsun, ben bu gün oruçluyum der… Buna tam kanaat getiren kurt buda yaklaşır, dişleriyle parçalamak isterken içinden bir bomba patlar ve kurt yara bere içinde on beş yirmi metre savrulur yerinden kalkacak hali kalmaz. Biraz önce yerinden kalkmayan tilki yavaş yavaş kalkar ve budu yemeye başlar, bunu gören kurt dayanamaz sorar, sen oruçlu değil miydin, evet oruçluydum, ancak biraz önce patlama oldu top atıldı ya işte iftarımı açıyorum der ve kurnazlığını bir daha kanıtlamış olur. Evet, dostlar biz kurt gibi yara bere içinde can çekişirken, bize menajerlik yapanların, Ortadoğu ve kuzey Afrika da iftar açacakları günler geliyor diye endişe ediyorum, inşallah bizim matadorlar, bu boğa güreşinde ya da iftar açmak için topu patlatan kurt pozisyonuna düşmezler, ancak afakta bunları görüyorum ve biraz olsun afakı okuyalım merak edenleriniz olmuştur dedim…
EROL KEKEÇ-26.08.2011(16.35-17.20)
ÇENGELKÖY/İST
 NOT:ORTADOĞU VE KUZEY AFRİKA'DA TÜRKİYE GEMİSİNDE BİR YOLCULUK....

18 Mayıs 2013 Cumartesi

EY İNSAN BU DÜNYA YALAN DOLAN!



Ey insan !Neden ağlarsın niçin moralin bozuk,yakışmaz senin gibi birine böyle durgunluk.Geçmişine bir bak ileriye adımlar at,bu günü anlayarak yaşa.yoksa boğar seni bu dünyada oluk oluk akan kan…
Ey insan! Sağam kafanla düşün,yürek terazinle tart,vicdanın çırpınışlarını dinle,çık yüksekçe bir yere alemi seeyreyle.Bak o zaman göreceksin yeryüzünde cirit atan şeytanlar,hangi mazlumun kanını akıtmak için yeni tuzaklar peşinde…
Ey insan!Bak bu günler çok karanlık,kaostan çıkar mı insanlık,halin perişan duyarsız kalmak değil sana yakışan,şeytanla sakın olmasın muhabbetin,yoksa çeklerin hepsini peşin olarak sen ödersin…
Ey insan!varlığın ince bir kıl ipliğine bağlı,bu gün dargınlık bize muhabbet sana,eleştirmek bize bağışlamak sana yakışır.Güçlünün haklı olduğu bir çağda,mazlumların vücudundan çıkan kan,Fıratı taşırır buna inan.Fıratın coşkulu sularına nice türküler yakıldı,Fırat kudurmadan bizi önüne katmadan,yamyamlar tepemizde konaklamadan,baykuşlar gündüzleri ötmeye başlamadan,bir mesajım var sana,Allah için buna inan…
Ey insan! Yaralı bir aslanım ben,aslana gem vurulmadığına bütün kainat şahittir buna bir inansan.Oysa çakallar korkunun hayvanlarıdır,kaybedeceklerini hesaba katarak,koro halinde ulumadan,neden yaralı olduğumu bir sorsan,inanıyorum ki,bir an evvel kurtulacaksın çakalların koro halinde nağmeli ulumalarından…
Ey insan! Bu dünya yalan dolan, bak çirkef akıyor her yanından, bu çirkeflikler şirret akıtıyor üstümüzden başımızdan. Sen insansın buna inanıyorum ben canı gönülden. Çakalların ve sansarların tanımı bellidir lügatinde insanın. O lügati bir gün olsun unutmadın sen, buna rağmen bu lügatin dışında neden yeni anlamlar ararsın…
Ey insan! İnsanlık terminolojisinde, epistemik ve determinist bağlantılar kurduğum zaman, sizin yaptığınız tanımları ben bulamadım buna inan…
Ey insan! Düne ait söylenenlerin hepsini mezara gömerek, yola çıktım ben. Kimseyi incitmek değil benim amacım, kimsenin bahçesindeki ağaçların kırık dallarında konaklamam, gönüllerin has bahçesinde uzanırım ben. Biliyorum ki, gönüllerde yankılanır feryadı, yaralı aslanın…
Ey insan! Sendeki has gönülde konaklamak için kaleme dokundum, birden alıp getirdi beni kimseye adres sormadan. Sen her şeyin farkındasın, için kan ağlıyor senin, alnına baktığımda korkusuzca okuyorum ben bunları alnından… Ama inanamıyorum olanlara, bendimi çiğneyerek çıkıyorum ortaya. O zaman da acılar tıkanıyor boğazıma. Yutkuna yutkuna ne hale geldim bir baksana halime. Meşe ağacı gibi çattılar, etrafımı sıvadılar çamurlarla, sonra bir ateş koydular yüreğimin tam ortasına, kapadılar hava alacak tüm açıkları, içimde yandım infilak ederek, bunu söylemediler sana. Tütsüler kararttı her yanımı, sonrada satmak için pazara çıkardılar, yanmadan kendini imha eden yüreğimi… Sakın siz almayın bunu, yoksa yüreğimin kokusu siner yiyeceğiniz kebaba. O zaman sizde de başlar mide bulantısı ve kusmalar…
Ey insan! Bu mesaj yaralı aslandan etrafına tünemiş tüm çakallara armağan! Bunları mutlaka sen hesaba katıyorsundur da, bazen gaflet bizi oyalıyor ya, işte o güne denk gelebilir endişesiyle, bir dostun dosta hatırlatmasıdır, bunları istersen sen hiç unutma!
Ey insan! Senin ruhunda ruhunda çok değerli hazinelerin olduğunu biliyorum ben, ancak hırsızların tümü hazır kıta bekliyor onları çalmak için. Onları çaldıklarında içindeki hazinsini kaybetmiş, biri olarak çalınan hazinelerimi tekrar ele geçirebilir miyim acaba diye, meşguliyetlerle dolu bir seni, sana armağan etmek için, herkes ulumalarla kapanmış gönül kapına… Hani sen demiştin ya,”Bu baş ancak Allah’ın önünde secdede eğilir” diye. İşte bunu kavradıklarından sana her yer senin için secde yeridir diyerek aldatmacalarla geliyorlar karşına…
Ey has gönül bahçesi! Senin o gönlüne seslenmek için, hiç el değmemiş gül tomurcuklarını aldım yanıma, bir bakar mısın; Yezidin, kafasını uçurduğu, Peygamberimizin sevgili torunu Hüseynin kanının karıştığı kumlara. Bu gül tomurcuklarını birlikte ekelim ki, Hüseynin kokusu gelsin burnumuza, belki şahlanarak kalkarız ayağa, o zaman destanlar yazarız Asya’nın her yanına…
Ey insan! Hüseyin seni bekliyor, Kerbelanın kızgın kumlarında,gel bir damla su taşıyalım korkusuzca ona;yoksa hasret kalırız tomurcuk güllerin kokusuna!...
17.05.2013(15.10-16.16)
ESENEVLER-ÜMR/İST
EROL KEKEÇ



16 Mayıs 2013 Perşembe

EĞİLMEDEN BEŞ BEŞ DİYE BAĞIRACAKSIN!




Bu iktidar bu topluma beş numara büyük geliyormuş, peki adama sormazlar mı, be hey adam beş numara büyük olan mallarını neden bu pazarda satışa sundun, senin bu pazarda müşterin yok ki diye? Beş numara büyük gelen bu halk, bu iktidarı 11 yıldır iktidara getiriyor, yalaka lügatinden seçtiğim sözcüklere baktığımda tüm kelimelerin anlamı aynı tanımı veriyor. Beş numara büyük, bende o zaman soruyorum yahu arkadaşlar ayağınıza beş numara büyük olan bir ayakkabı ile lapur lupur gezmekten zevk mi alıyorsunuz ve yahutta bedenine giydiğin bu elbise sana çok bol geliyor, kemerinde yok neyle tutturacaksın, birisinin üzerine tam cuk diye oturmuş, bir sorun ona o da bu toplumda olmasına rağmen beş numara büyük olan o iktidarı nasıl cuk diye oturtabildi.
Herkesin harcı değil onu becerebilmek, bööööööyük adam olacaksın, sonra TVlerde yaptığın açıklamalar gündem oluşturacak, o zaman görürsün, tam beş numaranın içine girersin. Kimseyi de hakkında konuşturmazsın, yine beceremediniz şu bedeninizi nasıl kullanacağınızı, sizin için özel eğiticiler mi tutalım ellerinde flamalı bayraklı olan…(!)
Reyhanlı’dan başladı maraton, bakalım nerede sonlandırılır, kimse bilmiyor, kaç metrelik bir maratonda koştuğumuzu, ancak herkes kendince bir şeyler yazıp çiziyor benim gibi. Bir kaç gündür bir bilge ne hikmetse, öyle laflar ediyor ki, sanki koşuyu tertipleme kurulunda kendisi varmış gibi, maratonda bulunanların koşmalarından memnun değil gibi görünüyor ve tüm koşucuları suçlayarak bir yerlere varmaya çalışıyor… Bu bilge öyle laflar ediyor ki, bizim koşucuların, Nazi koşucularından daha beceriksiz olduklarını, oysa onların tecrübelerinden yararlanarak kendilerine yeninaziciler ismini vermelerine rağmen bu işi o kadarda ustaca yapmadıklarını söylüyordu. Maraton dışında koşmalarına rağmen koşuyu maratonda tamamladıklarını iddia ediyordu. Ben de açtım kulaklarımı bu bilge her zaman ele geçmez iyi kulak verelim diye, kulaklarımı dört açtım dinlemek için…
Ama ne yazık ki, bu bilge ayaklarınızdaki bu beş numara büyük ayakkabı ile maratonu tamamlamanızın mümkün olmadığını size anlatmasına rağmen dinlemek istemediniz. Yine beni zor durumda bıraktınız o bilgenin sözlerini yorumlamak ve size anlatmak yine bana kaldı. Yoruldum artık size tercüme yapmaktan, bunun karşılığı olarak bana kimse bööööyük mütercim falan da demiyor, bir yerlerden cülus bahşişleri de gelmiyor, ama o bilgeye bööööööööyük gazeteci diyorlar, bahşişi kimden ne kadar alıyor ya da almıyor mu bilmiyorum, valla bilmediğim bir konuda konuşmakta ayıp olur. Ama benden daha rahat bir yaşam sürdüğü kesin, neden çünkü adam bilge, üstelik çok bööööyük gazeteci neredeyse birlerini geçecek böyüklükte.
Bilge Reyhanlıda bayağı ciddi araştırmalarda bulunmuş ve gözlemleri o kadar önemli ki, o yük benim sırtıma ağır geldi taşıyamaz hale geldiğim için konuşmaya başladım, yoksa ne yapayım; bilgeleri ben severim, ancak eğilip yerden mıknatısla bulgu toplayanlardan hiç hoşlanmam. Ancak son dönemin bilgelerinin ellerindeki mıknatıslar o kadar kuvvetli ki, Aristo dönemindeki kök hücrelerini bile çekmeye başladı. Toplumların genetik dokusu hakkında bile bilgi sahibi olabiliyorsunuz. İşte bu bilge o kadar çok bulgu ele geçirmiş ki, bizim genetik dokumuzla Alman Nazileri arasında çok benzerlik olduğunu, hatta onları bile geçtiğimizi iddia ediyor, yani aşılama yöntemiyle kök hücreleri başka bir yapıya naklettiğinizde daha kuvvetli etkiye sahip olduğunu söyledi. Nasıl mı, elde ettiği doneler tamamıyla bu yöndeymiş, yakında bilgeliği bırakıp canlıların tasnifini yapan ikinci muallim olmaya karar vermiş. Ey halkım kendinizle övünmeyin laboratuar ortamlarını bile işgal ettiniz yazıklar olsun size…(!)
Yaşınız ermez benim söylediklerimi anlamaya(!) beş numara büyürseniz o zaman daha iyi anlarsınız, bu beş numaranın ehemmiyetini. Beş numara küçük olduğunuzdan %68 leri gözünüzü kırpmadan harcadınız. Bu harcamalar sizi harcadı mı harcamadı mı bilmem ama kesin suçlu olduğunuzda şüphe yoktur.(!)Hani siz söylerdiniz ben çocukluğum da çok duymuştum sizden, yoksa o deyiminizi de mi başkalarına çaldırdınız? “Adama bak ya hem vuruyor ham de bağırıyor” derdiniz. İşte bu gün sizin yerinize size yumruğu çakanların bağırma günü, bunu anladığımız da beş numara büyük gelen ayakkabı ayağınızda bazı yaralar açtığınızı göreceksiniz ama artık o yaraları iyileştirecek dermatologlar olmayacağı için, kendi acılarınıza yanarken hayatınızın mersiyesini de kendiniz söyleyeceksiniz… Ben de bayağı mersiye söyleyenleri gördüğümden artık etkilenmiyorum, çünkü Karadeniz havasını çok seviyorum, bir kolbastı çıkmış ki, sormayın gitsin, her yerde onu oynuyorum. Hem rahatlıyorum, hem de tekmelemek istediklerime vuruyormuş gibi yeri tekmelediğimden içimdeki Neonazi duyguları böyle atıyorum, siz de isterseniz biraz benim gibi yapın da şu bilgelere fazla sermaye vermeyin…
Beş numara büyümek istiyorsanız dediklerime dikkat edin ama sakın ola ki, yerden bir şeyler alayım derken eğilip de omurganızı zedelemeyin. Omurgasız kalırsanız yerde sürünmeye mahkum olusunuz o zaman da adınız çıkar omurgasıza, böyle bir isimle anılmaktansa, hiç yaşamamış olup gitmeyi tercih etmenizi isterim. Benim memleketimin insanın bu onura sahip olduğuna inanıyorum. Siz Amik ovasının toprağı kadar merhametlisiniz, tüm dünyaya yetecek yiyecekleri yetiştiren bir kudretle Müşerrefleşmişsiniz, bu şerefinizi korumayı bilirsiniz, mazlum ve mahrumları bağrınıza basmak sizin şiarınızdır, ancak şunu çok iyi bilirim siz ne zalimlik yaparsınız ne de azlime arka çıkarsınız… Bunu anlamayanlar sizi beş numara küçültse de siz kafanıza takmayınız. Biz,”bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yaşamasını biliriz bu sevda bizim…”
16.05.2013(08.20-09.45)
Çengelköy/İST
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ

12 Mayıs 2013 Pazar

YA EBA ZER-3


                                    3
           Ve açıktır ki, çok geçmeden zihinlerde sorular, sorular ve sorular canlanacaktır: Öyleyse neden halife Osman ipek giyiniyor? Darul hilafe’de en leziz yemeklerle donatılmış sofralar kuruluyor? Öyleyse neden Abdurrahman b. Avf’ın malı yığıldığında minberdeki halifeyle halk arasında engel oluşturacak ve altın külçeleri miras paylaşımında baltayla kırılacak kadar çoktu? Öyleyse neden hilafet şurasında yer alan Zübeyr’in her gün çalışarak kazandıklarını ona getiren tam bin kölesi vardı? Öyleyse neden halifenin akrabası ve Şam Valisi Muaviye Yeşil sarayı inşa ediyordu? Etrafındakilere, dalkavuklarına, şairlere ve tüm yaptıklarını onaylayan alim ve sahabelere efsanevi yardımlarda bulunuyordu. Öyleyse neden Allah’ın kitabına, Peygamber’in sünnetine, Ebubekir ve Ömer’in uygulamalarına sadık kalacağını taahhüt eden Osman sadece Kayser ve Hüsrev’in sünnetine uyuyordu? Öyleyse neden? Öyleyse neden?

           Günden güne seçkinlik, sömürü, yoksulluk, sosyal ve sınıfsal uçurumdaki genişleme artıyordu. Ebuzer’in propagandası da gittikçe yayılıyor, mahrumlar ve sömürülenleri ayaklandırıyordu. Açlar Ebuzer’den öğrenmiştiler ki, yoksullukları ilahi irade, önceden yazılmış, göksel kader değildi. ‘Mal biriktirme’nin sonucuydu ve bu kadar!

      Ne yapmalı!

      Zahit Ebuzer’e hiçbir şey!

      Onda ne bir şey ‘vardı’ ki, tehdit etsinlerdi: ‘Alırız!’

      Ne de bir şey ‘istiyordu’ ki, tatmin etsinlerdi: ‘Veririz!’

     Ve hanımı Ümmüzer’dir. O da Peygamber’in ashabındandır ve kocasına, mücadeleci insanın tahammül etmesi gereken zorluk, züht ve yoksullukta eşlik ediyordu.

      Ki, İslam’ın olduğu günlerde kadın henüz ‘zayıf’ olmamıştı! Şimdi hakim durumda olan kutsal muhacir ve Peygamber’in büyük ashabının karşısında dikkatli davranan ve kendi sıkıntıları ve onların bozulmalarına tahammül eden mahrumlar cesaretlenmişlerdi. Osman tehlikeyi hissetti. Ne yapmalı? Medine’de hâlâ Peygamber’in hatırası var ve halk Ebuzer’i tanıyor. Onu Şam’a, Muaviye’nin yanına sürdü. Şam halkı İslam’ı Beni Ümeyye’yle tanımıştı. Muaviye Ebuzer’e karşı daha rahat davranabilirdi. Muaviye Şam’da Romalıları taklit ederek Osman’dan daha seçkin bir yaşam sürüyordu. Ayrımcılık, kirlilik, zulüm, İslam sisteminin yok edilmesi, burada daha net ve daha küstahçaydı. Bugünlerde Muaviye Romalı ve İranlı mimarların yardımıyla ‘Yeşil Saray’ını yapıyordu. Bu, saltanatın ilk sarayıydı. Görkemli ve güzeldi. Muaviye bu sarayın inşasını o kadar önemsiyordu ki, çoğunlukla işçilerin ve mimarların başında bekliyordu. Ebuzer de her gün oraya gelip haykırıyordu:

      ‘Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!’

       Muaviye tecrübeli ve çok iyi siyasetçiydi. Tahammül ediyor, bir yol bulmak için düşünüp duruyordu.

          Bir gün Ebuzer’i evine davet etti. Haddinden fazla saygı ve iltifatta bulunmasına rağmen Ebuzer öfkeli ve sinirli çehresini azıcık olsun değiştirmeyince işi tehdide vardırdı:

            ‘Ey Ebuzer! Eğer Osman’ın izni olmadan bir peygamber sahabesini öldürecek olsaydım, bu sen olurdun. Ancak seni öldürmek için Osman’dan izin almalıyım, Ebuzer bu iş benimle senin aramızı açıyor, sen yoksul ve alt tabakadaki insanları bize karşı ayaklandırıyorsun.’

             Ebuzer cevap verdi:

          ‘Allah Resulü’nün sünnetine uygun davranırsan, seninle bir sorunum olmaz. Yoksa hayatımın son nefesini de Peygamber’in bir hadisini zikretmek için harcayacağım!’

         Ebuzer’in propagandası yayıldı. İslam’ı da kendilerine daha önce hakim olan Roma rejimi gibi tasavvur eden Şam halkı, yavaş yavaş İslam’ın gerçek çehresiyle tanıştı. Adalet ve özgürlük dini, kalplerde imanın yanında ayaklanıyordu. Fakirlik ve mahrumiyeti dinle açıklayan mahrumlar, ilk kez Ebuzer’den şunu öğreniyorlardı:

       ‘ Ne zaman yoksulluk bir kapıdan girerse, din başka bir kapıdan çıkıp gider!’ (Hadis)

        Mescid henüz Allah’ın, halkın ve Ebuzerler’in evi ve mücadele karargâhıydı. Muaviye’nin orada hükmü yoktu. Mescitlerin Allah ve Allah’ın ailesinden –halk- boşalıp halifenin karargâhı ve onun mollasının mekanı olması Ali’nin ölümünden sonradır. Mahrumlar şevk ve ümitle etrafında toplanıyorlar ve o insanlara ‘hak’la ikiz olan ‘hakikati’, ‘adalet’le yoldaş olan ‘İslam’ı ve ekmeği de düşünen Allah’ı öğretiyor, uyuşturmak yerine tahrik ediyor ‘Yeşil Sarayı’ daha bitmeden viranelikle tehdit ediyordu.

      Muaviye onu Kıbrıs cihadına gönderdi. Eğer fetih gerçekleşirse Muaviye’nin gururu ve ‘İslam’ın izzetidir!’, eğer Ebuzer öldürülürse, elini onun kanına bulamadan zararından kurtulmuş olur.[6][6] Ancak Ebuzer sağlam döndü. Gecikmeden cepheden mescide gitti ve işine tekrar başladı!

      Muaviye Ebuzer’in, kölelerin hürriyeti ve açların doyurulmasını ne kadar istediğini biliyordu. Bir köleye: ‘Eğer bu altın kesesini Ebuzer’e vermeyi başarırsan özgürsün!’ Köle, Ebuzer’e gitti. Ebuzer kabul etmedi. Köle ne kadar ısrar edip yalvardıysa da Ebuzer bir tek cevap verdi: Hayır! Sonunda köle şöyle dedi: ‘Ey Ebuzer! Allah seni bağışlasın, bu parayı al, çünkü benim özgürlüğüm sana bu parayı vermektedir.’ Ebuzer cevapladı: ‘Evet ama benim de köleliğim bu parayı almaktadır!’

       Hiçbir hile bu inatçı, cesur, zahit ve uyanık adama işlemedi. Sadece zor kullanmak kaldı. Muaviye Osman’a yazdı. Eğer Şam’a ihtiyacın varsa, Ebuzer’i buradan götür. Çünkü o yarayı eşeliyor. Patlama yakındır. Osman Ebuzer’i Medine’ye göndermesini emretti.

      Onu tahta eğerli bir deveye bindirip birkaç vahşi köle gözetiminde Medine’ye gönderdiler. Muaviye yol esnasında –Şam’dan Medine’ye kadar- hiçbir yerde duraksamamaları emrini vermişti!

       Medine’ye yaklaşıyordu. Yorgun ve yaralıydı. Şehrin kenarında Sel Dağı’nın eteğinde Ali’yi gördü. Yanında Osman ve birkaç kişi daha vardı. Ebuzer haykırmaya başladı:

           ‘Medine’yi büyük ve sonsuz ayaklanmayla müjdeleyin!’

        Halife hiç kimsenin Ebuzer’den fetva sormaması emrini verdi; ancak Ebuzer’in fetvaları peş peşe geliyordu. Şam’da gördükleri onu daha kızgın ve mücadelede daha cesur kılmıştı. Ömer’in hilafet şurasının lideri Abdurrahman bin Avf öldü; altın ve gümüşten müteşekkil mirasını Osman’ın karşısına yığdılar. Ebuzer Osman’ın şöyle dediğini duydu: ‘Allah Abdurrahman’ı bağışlamıştır. İyi yaşadı ve öldüğünde arkasında tüm bu serveti bıraktı!’

     Ebuzer öfkeyle Osman’ın evine yöneldi. Yolda gördüğü deve kemiğini kapıp yola devam etti. Osman’ın başına dikilip haykırdı: Sen, ardında bu kadar miras bırakan adama, Allah rahmet etmiştir mi diyorsun?

       Osman yumuşakça cevap verdi: Ebuzer, zekatını vermiş birisinin boynunda başka sorumluluk var mıdır? Ebuzer mal biriktirenler ayetini okuyup şöyle dedi: Burada söylenen şey, zekat değildir. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlerden bahsediliyor.

        Kab’ul Ahbar –eski yahudi din adamı- Osman’ın yanındaydı, şöyle dedi: ‘Bu ayet Müslümanlarla değil, ehli kitapla [yahudilik ve hristiyanlık] ilgilidir’.

        Ebuzer bağırdı: Yahudizade! Bizim dinimizi bize mi öğreteceksin? Annen yasını tutsun!

       Osman: Eğer bir adam zekatını vermişse, kerpiçlerinin biri altından, biri gümüşten olan saray bile yapsa, hakkıdır. Ardından Kab’a dönüp onun fikrini sordu. Kab: Evet efendim, öyledir! Ebuzer ona saldırdı. Kab, korkudan Osman’ın arkasına gizlendi. Halifeye sığındı. Sahne tamamdır! Tüm tarihin gösteri sahnesi! Bir tarafta altın, zorba ve hakim din, Abdurrahman, Osman ve Kab’ul Ahbar ve ne kadar net! Temel altın! Zorba hami, din zorbanın sığınağında yönlendirici ve karşısında Ebuzer; sömürü ve istibdad kurbanı, tarihteki mahkum din ve mazlum sınıfın tecellisi, Allah ve halk!

      Ebuzer yalnız, silahsızlandırılmış ve mazlum. Ama yine de saldırgan. Kab’ı zorbanın sığınağında yakaladı ve deve kemiğiyle başına öyle bir vurdu ki, kan aktı.

      Osman: Ey Ebuzer, bize çektirdiklerin ne kadar da arttı, buradan git!

      Ebuzer sordu: Ben de seni görmekten nefret ediyorum. Nereye gideyim?

      - Rebeze’ye!

    Peygamber’in Medine’den ebediyen sürgün ettiği Mervan b. Hakem, Ebuzer’in sürgünüyle görevlendirildi. Ali olayı duyunca inledi; Hasan, Hüseyin ve Akil’i alıp Ebuzer’e yoldaşlığa gitti. Mervan Ali’yi engellemeye çalıştı: ‘Halife Ebuzer’le yoldaşlığı yasaklamıştır.’ Ali kırbacıyla Mervan’ın isteğini reddetti ve Ebuzer’le Rebeze’ye kadar gitti. Rebeze, yakıcı çöl, susuz ve yerleşkesiz. Hacıların yolu üstündedir. Hac mevsimi dışında kimse oradan geçmezdi. Orada bir çadır kurdu ve birkaç hayvanla yaşamını sürdürdü.

      Aylar geçti. Yoksulluk arttı, açlık daha da küstahlaştı. Hayvanları tek tek telef oldu ve Ebuzer’le ailesi çölün yalnızlığında ölümle yüz yüze geldi.

    Kızı açlık salgınından öldü, sabretti ve ‘Allah yolunda saydı.’ Bir süre sonra açlık kurdu oğluna saldırdı. Sorumluluk duygusuna kapıldı. Medine’ye geldi. Osman’dan kestiği maaşını talep etti. Osman cevap vermedi. Eli boş döndü. Oğlunun cenazesi soğumuştu. Onu elleriyle defnetti.

    Ebuzer ve Ümmüzer yalnız kaldılar!

   Yoksulluk, açlık ve yaşlılık Ebuzer’i çok zayıflatmıştı. Bir gün artık son anlarını yaşadığını hissetti.

   Açlık zorluyordu. Ümmüzer’e: Kalk, çölde dolaşalım, biraz ot bulup açlığımızı gideririz. Karı-koca ne kadar aradılarsa da bir şey bulamadılar. Dönüşte Ebuzer tüm gücünü yitirdi. Ölümün gölgesi çehresine inmişti. Ümmüzer ona seslendi:

    - Sana neler oluyor Ebuzer?

   - Ayrılık yakındır! Cenazemi yolun kenarına bırak ve yoldan geçenlerden defin işinde sana yardım etmelerini iste.

    - Hacılar gitti. Kimse yoldan geçmez.

     - Olsun! Kalk ve şu tepeye çık, benim ölümümde birileri hazır olacak.

     Ümmüzer tepeden üç kişinin uzaktan geçtiğini gördü. İşaret verdi. Yaklaştılar.

     - Allah sizi bağışlasın, burada bir adam ölüyor. Onu defnetmekte bana yardımcı olun ve karşılığını Allah’tan alın!

     - O kimdir?

     - Ebuzer!

     - Peygamber’in dostu Ebuzer mi?

     - Evet!

      - Anne babamız sana feda olsun ey Ebuzer!

     Başına geldiler. Hâlâ yaşıyordu. Onlardan şunu istedi: Hanginiz devlet adamı, casus ya da askerse, beni gömmesin. Eğer benim ya da karımın bir parça kumaşı olsaydı, onunla kefenlenirdim.

   Sadece Ensar’dan bir genç serbest meslek sahibiydi. Şöyle dedi: Şu yanımdaki kumaşı annem örmüştür. Ebuzer ona dua etti ve o parçayla kendisini kefenlemesini istedi.

     İçi rahatladı. Her şey sona ermişti. Gözlerini yumdu ve bir daha açmadı. Yoldan geçenler Rebeze çölünün sıcağında onu defnettiler. Ensarlı genç, mezarı başında durdu ve dudak altından söylendi:

     Allah Resulü doğru söyledi.

    ‘Ebuzer!
   yalnız yol alır,
  yalnız ölür
  ve yalnız dirilir!’

[1] Belki de Kur’an’ın hayret verici şu tabirinin anlamlarından biri de budur: “İbrahim tek başına bir toplumdur (ümmettir)!” (Kuran-ı Kerim)

[2] ‘Ticaret’ ve ‘ziyaret’ tarih boyunca bir bedende iki simadır: İktisadi beden. Kureyş’in Kabe’ye dini bağlılığı, Kabe’deki putların önemi, dini, sınıfsal ve ırkçı şirki koruyan budur ve tevhid devriminin etkisinin anlaşılacağı yer de burasıdır.

[3] Ayaklanabilir demiyor, hatta ayaklanmalıdır da demiyor. Ayaklanmamasına şaşıyorum diyor. Bundan da önemlisi, yöneticiye, bütün toplum sorumludur.

[4] Teğabun Suresi, 64/17

“Eğer Allah’a güzel borç verirseniz” mealindedir.

[5] Ali İmran Suresi, 3/97

YA EBA ZER-2


                                     2
          Bu yüzdendir ki, Ebuzer de ferdi, maddi yaşamı bırakır ve ekonomik eşitliği sağlamak ve halkın yaşamı için ‘İslam zühdü’ ve ‘Ali’nin zühdü’ –İsa’nın ve Buda’nın sufice zühdü değil- olan ‘Devrimci zühdü’ seçer. Gerçi diğerlerinin açlığıyla savaşanın kendi açlığını göze alması ve toplumu özgürleştirebilecek kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesi gerekir. Bu yüzdendir ki, bu devrimci din ‘Hem Tanrı hem ekmek’ diniydi. Din ‘zayıflık, ruhbanlık, mahrumiyet, çaresizlik ve insanın tabiattaki ahiretzedeliği değil’, ‘İnsanın tabiatta ilahileştirilmesidir’. ‘İnsanın maddi dünyada Allah’ın halifesi olması!’, önderleri, hepsinin başında Peygamber’i, hepsi mescitte –Allah’ın/halkın evi- yaşıyorlardı! Muhammed, Ali ve Ashab-ı Suffa. Selmanlar ve Ebuzerler!...

    Ve Ebuzer kendini mescidin bir köşesindeki sedirde buluyordu. Peygamber’in en samimi dostlarından biri olmuştu. ‘Ne zaman bir toplulukta görünmese onu soruyordu, orada olduğunda yüzünü ona çevirip konuşuyordu’. Zorluk ordusunun peygamberin komutasında kuzeyin yakıcı çölünü geçip Roma sınırına ulaşması gereken Tebük savaşında Ebuzer arkada kaldı. Zayıf devesi yürüyemiyordu. Deveyi ateş yağmuru altında bıraktı ve tek başına yola düştü! Bir köşede su buldu. Suyu ‘Kendisi de şüphesiz çölün sıcağında susuzluktan zorlanan dostuna’ ulaştırmak için aldı. Peygamber ve mücahitler yakıcı çölün derinliklerinden belirsiz bir noktanın yaklaştığını gördüler. Yavaş yavaş bir insan olduğunu anladılar. Kim olabilir? Böyle çölde tek başına? Peygamber arzu dolu şevkle haykırdı: ‘Keşke Ebuzer olsa!’ Bir müddet geçti, Ebuzer’di. Mücahitlere yetişince susuzluk ve yorgunluktan düşüverdi:

        - ‘Ebuzer, yanında suyun var; ama sen susuzsun, öyle mi?’

       - Düşündüm ki, böyle bir çölde ve böyle bir güneşte siz...

        - ‘Allah Ebuzer’i bağışlasın, yalnız yol alır, yalnız ölür ve yalnız haşrolunur!’

       Bu günler geçti ve Peygamber göçtü! Ansızın ‘Set çekilmiş rüzgarlar her yerden aştılar’ ve bu devrimin cisimleşmişi Ali, adaletin dinden yine ayrılacağının ve halkın sahneden çekilmesinin, dinin yine havas, ruhaniyet, seçkinler ve hakimlerin tekeline girdiğinin nişanesi olarak evine çekildi. Bu yüzdendir ki, Ali ve takipçileri; çölden bir adam olan Ebuzer, işsiz, kimsesiz, Habeşli bir köle olan Bilal, Acemli hür olmuş eski bir köle Selman, Yunanistan’dan gelmiş bir gariban Suheyb, siyah bir köle olan bir anne ve yoksul hurma satıcısı güneyli Arap bir babadan olan Ammar... Ki İslam devriminin önderinin aciz yakınlarıydılar, sahneden çekildiler ve ‘Büyük sahabeler’, Abdurrahman b. Avf, Sad b. Ebi Vakkas, Halid b. Velid, Talha, Zübeyr, Ebubekir, Ömer ve Osman ki hepsi cahiliye döneminde de eşraftandılar, hareketin önderliğini ele geçirdiler, topluma hükmetmeye başladılar ve siyasi bir grup oluşturdular.


      İslam’ın bu apansız ve şiddetli ‘sağa’ kayması –ki Sakife’de darbe benzeri seçimle başladı- Ebubekir zamanında sadece siyasi yöne sahipti. Ömer zamanında ekonomik yönünü sınıfçılıkla birlikte Müslümanlara devlet hukuku olarak gösterdi. Hatta Peygamber’in hanımları bile ikiye ayrıldı: Hür ve cariye! Ki Peyamber’in hür hanımları itiraz etti ve ayrıcalık kabul etmediler. Osman döneminde bu kayma zirveye ulaştı. Toplumda sınıflar oluştu ve seçkinler mutlak hakimler oldular. Ekonomik kaynaklar, savaş ganimetleri ve İran Maveraünnehrinden Afrika’nın kuzeyine kadar sayısız siyasi ve idari tebaayı Medine rejiminin emrine veren İslam’ın Doğu’da ve Batı’daki fetihleri Peygamber’in ashabı, mücahitler, muhacirler ve Ensar’ı inanan devrimci partizanlardan siyasetçi, güç ve servet adamlarına çevirdi. Ve genel olarak yoksul zahit ve mücahit olanlardan bir ‘hakim tabaka’ oluşturdu. Milyonlarca Müslüman ve kafirden fakir Medine’ye akan savaş ganimeti, zekat ve cizye şeklinde fakir para seli yeni bir ‘burjuvazi tabakası’ meydana getirdi. Sadece İslami Medine, Müslüman ümmet ve Uhud ve Bedir savaşları mücahitlerini değil, İslam’ın muhtevasını, sosyal boyutunu ve nihayet dini görüşü değiştirdi. İslam’ı devrimci ‘ideoloji’den devlet dinine çevirdi. Sakife’de başlayan bu sağa kayma, çeyrek asırdan kısa bir sürede öyle bir noktaya vardı ki, İslam’ın fikri ve siyasi temsilcileri şunlardı: Muaviye, Peygamber’in sürgün ettiği Mervan bin Hakem ve Kab’ul Ahbar ki yeni Müslüman olmuş yahudi din adamıydı ve şimdi Müslüman din adamı olmuştu. Peygamber’in halifesi –Osman- Kur’an’ın tefsirini ondan soruyor, Ali ve Ebuzer’in tefsirini doğru kabul etmiyordu!

     Osman, İran Hüsrevi ve Roma Kayserinin yönetim sistemlerini örnek aldığı yeni siyasi ve ekonomik sistemini hoş göstermek için riyakârane davranışlar da sergilemiyordu. Belki bunun nedeni böyle bir davranışın o günlerde etkisinin olmayacağıdır. Çünkü hem halk, İslam rejiminin nasıl olduğunu gözleriyle görmüştü, hem de Osman’ın sarayı İslami bir süs verilemeyecek kadar yüzsüzdü.

        Osman, İslam’da ‘ilk kez’ ortaya çıkan bidatlerin eksik fihristidir. İlk kez lider unvanıyla sarayda oturuyor, ilk kez resmi muhafız alayı oluşturuyor, ilk kez özel meclis oluşturuyor, ilk kez kapıcı kullanıyor, ilk kez sıradan halk yığınlarıyla halife ilişkilerinde aracı kullanılıyor, ilk kez Beytül Mal halifenin emrine veriliyor, Beytül Mal’ın bekçisi mescide gidip Beytül Mal’ın sahibi olan halka, halife karıştığı için kilidi size verip istifa ediyorum, istediğinizi yapın diyor, ilk kez siyasi tutuklu ortaya çıkıyor, ilk kez bir Müslüman halifenin yöntem ve davranışlarına karşı çıktığı için takibata uğruyor, ilk kez siyasi sürgün yaşanıyor, ilk kez bir kişi devlet tarafından işkence görüyor , ilk kez Kur’an siyasi demagoji aracı oluyor, ilk kez hükümdar halkın kaderini ele alıyor, yasal ve İslami sorumluluktan muaf tutuluyor, ilk kez ırk ve akrabalık bağı siyasal ve toplumsal ilerleme aracı oluyor, ilk kez tekelcilik siyasi arenada halifeye bağlanıyor, bir makama gelmek için gereken takva ve İslam yerini yakınlık ve siyasete bırakıyor, ilk kez sınıf sömürüsü, ayrımcılık sermayecilik [hazine], seçkinlik, cahili değerler, kabileci ruh, yaş, servet, ırk, şahsiyetperestlik ve kabilecilik; İslami kardeşlik, manevi değerler ve toplumsal eşitliğin önüne geçiyor, ekonomik ayrıcalık; takva, cihad geçmişi, Peygamber’e yakınlık, Kur’an’a vukufiyet ve kişisel liyakatten önemli oluyor, ‘Hükümet’ ruhu ‘İmamet’ [Önderlik] ruhuna tercih ediliyor, ‘Muhafazakâr sistem’, ‘Devrimci harekete’, ‘Dini, insani ve ekonomik tekelcilik’, ‘Halkçılık, eşitlik ve İslami özgürlüğe’ –ki İslam’da sıradan bir insan bile toplumun siyasi kaderinde aynı ölçüde sorumluluk sahibiydi-, halifenin şahsı ve aynı ölçüde büyük ashap ve tam anlamıyla maslahatçılık, hakikatperestliğe, siyaset mücadeleye, İslami slogan İslami hakikate, büyük ashap mü’minlere, sınıf ümmete, dar’ul hilafe mescide, kabileci eşrafiyet insani şerafete, eski cahiliye yeni devrime, bidat sünnete ve hülasa Ebu Süfyan’ın ehli beyti Muhammed’in ehli beytine galebe çaldı ve neticede Ali silahsızlandırıldı! Ve Ebuzer! Ali’nin, Ebubekir’in seçiminde ve Ömer’in tayininde yenilmesine üzüntüyle tahammül etti. Şimdi her şey bambaşka bir mecraya kaymıştır. Zorbalık, altın ve hile Peygamber’in hilafeti kılıfında ve tevhidin güzelliğinin arkasına sığınarak halkın –ki daima bu uğursuz teslisin kurbanı olagelmişlerdir- karşısına dikilmişti. Ebuzer artık sessiz kalamazdı.

          Ebuzer’in gerçekleştirdiği şeyin değeri sadece batıla karşı hakkı, küfre karşı dini, gaspçıya karşı hakkı ve hak sahibini ve nihayet bozulmaya karşı doğruluğu savunmasında değildir. Onun çehresini tüm devrimci ve mücahit çehreler arasında özel bir yere getiren şey, kesin teşhisi ve mücadeleyi doğru alanda yapmasıdır. Ebuzer doğru değerlendirmeyle tüm bozulmaların ana kaynağını buldu ve şunu gösterdi: Bu küfür, hak ve bozulma nedir? Neden kaynaklanmaktadır? Mücadelesinde külli yöntem, müphem terimler, ayrıntılar, zihni konular, hayalci, idealist, filozofâne, âlimâne, zihni entellektüelist, duygusal hüküm, arif ve mütekellimce yöntemlere –ki sonraları İslam toplumundaki çaba ve mücadeleler bu alana çekildi ve böylece iki temel şiar ‘imamet’ ve ‘adalet’ düşüncelerden uzaklaştı- dayanmadı. Malulu, illet yerine koymadı. ‘Nereden başlanması gerektiğini’ gösterdi, mücadelenin keskin tarafını nereye yöneltmek gerektiğini ortaya koydu ve yanlış çatışmanın, ayrıntıyla ilgilenmenin düşmanla mücadeleyi düşmanın istediği yöne sürükleyeceğini, bu durumda zafer kazanılsa bile hiçbir derde çare olunamayacağını ve düşmanın hiçbir zarar görmeyeceğini öğretti.

      Ebuzer mücadelesinin temel çizgisini sınıfsal ayrıcalığa karşı ve adalet için savaşım olarak belirledi. Bu iki şiar, o kadar geniştir ki, halife de onu ilan edebilir ve hilafetin propaganda araçları vesilesiyle yani minberler, mihraplar ve hakim resmi İslam’ın propagandacıları olan muhaddisler mübelliğler, vaizler, müfessirler, fakihler, hakimler... işine gelecek şekilde tevil edebilirdi. [Nasıl ki Safevi şiasında imamet, adalet, aşura, şehadet, gasp, velayet, va’dedilene iman... böyle oldu ve sadece kalıbı kaldı. İçi boşaltılıp zehir, uyku ve hurafe ilacı dolduruldu]. Bu yüzden Ebuzer –onun gibi çaba sarf edip İslam’ı Ali ve Muhammed’in İslam’ı yapmak için uğraşanlara bir ders de vererek- Kur’an’a döndü ve şiarını Kur’an’dan aldı:

          ‘Altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele: bu [toplanıp saklanan altının, gümüşün] cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı gün, : ‘işte, kendiniz için topladığınız hazineler!’ denecek, ‘şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin tadını! ‘

            Altın ve gümüş sermayeciliği temsil eder. İnfak ‘çukur’ anlamına gelen ‘nefeke’den alınmıştır ki, bâb-ı if’alde ilk anlamının tersi anlamı kazanır. Yani çukurun doldurulması. Açıktır ki, burada kastedilen çukur, toplumda sermayecilik ve ekonomik sömürü sonucunda ortaya çıkmıştır. Buradaki çukur, toplumsal yaşamdaki eşitsizlik ve sınıfçılığın tabii sonucudur. Allah yolundan kasıt İslami terminolojide –Müslümanların terminolojisinde değil- insanların yolundadır. Sosyal konulardan bahseden tüm ayetlerde Allah ve insan sosyal yönden birbirlerinin yerine geçerler. İslam’ın Rabbi kendine ait adak, kurban, koku, tütsü... vs. istemez. Halka ait ve toplum için olan şey, Allah için olur. ‘Entekrezallahu karzen hesena...’ [4] Yani eğer halka güzel borç verirseniz... Allah yolu, Allah’ın malı, Allah’ın evi, Allah’ın hükmü, Allah’ın eli, Allah için, Allah’a doğru... Hepsi toplumda karşılık bulur. Halkın yoludur, halkın malıdır, halkın evidir. ‘Halk için kurulan en önemli ev, tüm halklara bir hidayet kaynağı olan Mekke’deki kutlu evdir.’ [5] Halkın yönetimidir, halkın elidir, halk içindir, halka doğrudur. Çünkü halk Allah’ın ailesidir ve böyle anlamayan, bu şekilde inanmak kendilerine zor gelen kişiler, diğer dinlerin kendi ilahları hakkında gösterdiği ilahi dünya görüşünün etkisindedirler.

         Mücadele başlıyor.

     Ebuzer Peygamber’in samimi ve yakın sahabisi makamındaydı ve Peygamber’in kendisi şu unvanları ona vermişti: ‘Sinesi dolup taşacak kadar ilim öğrenen kişi’. ‘Ne mavi gökyüzü ne de kara toprak Ebuzer’den daha doğru sözlü birini görmemiştir’. ‘Ebuzer’in hayâsı ve zühtü Meryem oğlu İsa gibidir’. ‘Ebuzer gökyüzünde, yeryüzünde olduğundan daha meşhurdur!’

     ‘Ebuzer bu yeryüzünde ve toplumda yalnız yol alır, yalnız ölür ve Kıyamet günü kabirler açılıp içindekiler grup grup haşrolunurken Ebuzer yalnız sahneye çıkar!’

      Mescitte oturuyor, amel edilmesi terk edilmiş ayetleri ve artık değinilmeyen ve değinilmesinde sorun ve sıkıntı olan Kur’an’dan veya Peygamber’in hayatından bazı konuları peş peşe halka açıyordu. Dönemin konusu –Osman zamanında- Kur’an’ın toplanması, tanzimi, hattının tashihi, bir nüsha çıkarılması ve bitmek bilmeyen kıraat, tecvid, noktalama bahisleri, keşmekeşler, tartışmalar, hassasiyetler, muhalefet ve hemfikirlilikler... Ve Ebuzer Kur’an’da ‘sermaye’ konusunu öncelemiş, sürekli sermaye biriktirenler ayetini ve hemen öncesindeki şu ayeti okuyordu:

       ‘Altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele.’

      Bu şekilde cephe almak karışıklığa sebep oluyordu. Halifenin kendisi Kur’an’ı toplayıp derlemeyle meşguldü. Kur’an’a inananlar halifeye müteşekkirdiler ve Kur’an’ın yâd edilmesi, halifenin de hayırla yâd edilmesini gerektiriyordu. Ve Ebuzer’in Kur’an’ı, halifenin eleştirilmesi, ona sinirlenilmesi, saldırılıp kınanması neticesini veriyordu. Öyle ki hilafet sisteminin sesi yükselmişti: Ey Ebuzer! Kur’an’da sadece ‘Din adamlarının halkın malını yemesi’ ve ‘Mal toplayanlar’ ayeti mi var?

    Ebuzer biliyordu ki, her dönemin bir sorunu ve her neslin bir şiarı vardır. Kur’an’ı sadece ‘Mukaddes bir şey’ olarak değil, ‘hidayet nuru’ olarak görenler, ‘Günün ayetleri’ne yaslanmalıdırlar. Ebuzer cevap verdi: Hayret ediyorum! Halife beni Kur’an okumaktan men mi ediyor? Ve günün ayeti olan bu ayetin ardından –ki artık vahiy, itikadi, tevhid, putperestlik, kıyamet, ruhun ebediliği ve Muhammed’in peygamberliğinde bir ‘sorun’ yoktu- Peygamber’in davranış ve sözlerini örnek gösteriyordu.

       ‘Aylar geçiyordu ki, Peygamber’in evinde yemek ateşi yanmıyordu’. ‘Peygamber’in evinde yemek çoğunlukla su ve hurmaydı’. O, kendini açlıkta imtihan ediyordu ve çoğunlukla açlığa dayanmak için karnına taş bağlıyordu. Giyimi, yiyeceği ve evi biz Suffa ehline teselli veriyordu. Yersizdik, çoğu zaman açtık, içimizden bir grup her gece onunla yemek yerdi, ne zaman evinde yemek pişirilse, bizi misafir ederdi. Bu arpa unu ve hurmayla yapılan bir yemekti!

      ‘Hiçbir toplanmış mal yoktur ki, sahibine ateş olarak dönmesin’. Allah Resulü’nün eşleri açlık ve zorluktan inliyorlar ve şikayet ediyorlardı. Peygamber onlara ya dünyayı isteyin, sizi boşayayım ya da beni ve fakirliği teklifini sundu.

     Allah Resulü’nün biricik kızı çok yoruluyor ve açlık çekiyordu. Peygamber en çok sevdiği varlıklar olan Ali ve Fatıma’nın kendilerine bir hizmetçi verme ricalarını kabul etmedi. Fatıma’nın yoksulluğuna ağladı; ama ona bir dinar bile vermedi’.
                                

11 Mayıs 2013 Cumartesi

UYARANI ŞEYTAN ALGISI MÜSLÜMAN


Gücü yetenin gücü yetene saldırdığı bir dünyada, sesiz olmak ya da gücü fazla olanın yanında yer almak, zavallı koyunlara zulmetmektir. Tüm Asya'nın koyun yerine konulduğu ve birileri okyanuslar aşırı gelerek yanı başımızdaki koyunları kesmek istemesine sesiz kalmak ya da biz de burada kesilen koyunların etlerini pazarlayacak ülkeler buluruz şeklinde düşünmek, insan onurunu yaralayan en kötü kirliliklerdendir. Bu durum psikolojik algılardan yön değiştiren bir zalimin, işlediği zulmün gerekçesini oluşturmak için tüm lügatleri karıştırarak meşru gerekçeler oluşturmaya benzer.
Sabah sabah asabi bir şekilde yatağından kalkan evin reisi babanın gömleği ütüsüz diye, kendisi için kahvaltı hazırlayan eşine bir tokat patlatarak kapıyı çarpıp gittikten sonra, mutfakta ağlayan annesini görünce annesinin yanına giden çocuğun anne sana ne oldu diye sorduğunda, annede çocuğa git başımdan it yavrusu diyerek çocuğa bir şamar atmaz mı, çocukta o acı ve gözyaşlarıyla mutfağın kapısında miyavlayan tekire bir tekme atar tekirde çocuğun ayağını cimalar. Bu örnekte kocaman bir dünyanın saklı gerçekliği anlatılmaktadır. Toplumsal algıları köhnememiş varlıklara!
Bu gün, tekmeyi yiyen kedi, çocuk ve zavallı işini zaman zaman aksatsa da kendi görevini yapan kadın suçlu, serseri haydutlaşmış evin reisi kabul edilen Donkişot suçsuz öyle mi? Bütün bir dünyanın adalet anlayışı bu ise alın hepsi sizin olsun istemiyorum, neredeyse çok acıktığımdan bir porsiyonda ben alacaktım, ama almıyorum ve o lokantayı terk ediyorum, taki domuz etine karıştırdığınız soslarla, o domuz etlerini dana etine benzeterek satmaktan vaz geçinceye kadar. Be hey insanlık sana sesleniyorum, İnsan demiyorum görüyor musunuz, insanlığa sesleniyorum, yerin altının üstünden daha kötü olduğunu nereden biliyorsun, böylesi bir dünyanın üstünde yaşamaktansa altında yaşamak daha şereflidir. Allah’ın gücünü hesaba katmayanlar, bir gün o gücün karşısında huzuru divanda durduklarında iğdiş edilmiş bir din anlayışıyla anlatacakları hiçbir gerekçenin kabul edilmediğini gördüklerinde,”keşke toprak olsaydım “demeye fırsatları olmayacaktır.
Büyük Şeytan ABD'nin oyunları ve İsrail Dinozorunun masalları sizi aldatmasın. Bu masalları biz çok okuduk ve dinledik sadece masalların konusu değişmekte, tekerleme bölümleri ve sonuçları hep aynı… Buna rağmen bu kadar masal dinleyen toplumların birer bireyi olarak hala biz yenidünya için gerçeklerden oluşan destanlar yazmayı değil de, bu masalları, beyinleri ipotek edilmiş halklara anlatarak ninnilerle uyutmayı düşünüyorsak tek kelimeyle yazıklar olsun, bu masalların yayılmasına katkıda bulanan, bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden tüm zavallılara…
Biz bu masalın neresindeyiz diye düşünenler olabilir, hemen söyleyeyim; biz bu masalın hem yazılmasında, hem okunmasında, hem de masallarla insanların uyutulmasındaki tüm aşamalarda aktif rol aldığımızdan, bizim masalımız yazıyorlar haberiniz olsun… Masalın ilk tekerleme bölümünü de şimdiden hazırlamışlar, Kaf Dağında bir zatı muhterem yaşardı, dünyanın neresinde bir hadise olsa hemen ayağa kalkardı, kılıcını çektiği gibi yer yerinden oynardı, kılıcın bir ucu mısırdan çıkardı, sonrasında cin çarpmış gibi yerinde titrerdi, sıtma olduğunu kabul eder kabuğuna çekilirdi. Yani kısaca düşmana gösterip geri çekerdik, ardından masallarımızı anlatmaya devam ederdik ne günlerdi ya keşke böyle korkusuz muhterem kahramanlara hep sahip olabilseydik, şimdi ne filmler çevirirdik. Bunu anlayıncaya kadar nice ikiz kuleler bombaladık ama nihayet bunu başardık.
Geçenlerde birilerinin boş çerçevesine talip olanların gazete manşetlerinde dolaştığını gördüğümde hakikaten söylemek gerekirse çok da şaşırmamıştım. Çünkü boş çerçevelerle çizilmiş olan hayatların, ne kadar doğru mantıklı ve çelişkisiz bir hayatı ortaya koyacaklarını beklemek o kadar aptallık olurdu. Bunun için burada kimin boş kimin dolu olup olmadığı beni çok da ilgilendirmiyor. Ancak bir değer ve misyon adına bunlar var olduklarını söyledikleri anda, benim kapsam alanıma girdiklerinden beni ilgilendiriyor, o zaman dayanamayıp bir anda bu dünyanın dışında başka bir dünya olsa oraya anında gitmek istiyorum. Bu konuyla bunun ne alakası var demeyin sakın, boş işler ve tutarsız dağarcıklar hep birbirleriyle hısımlar. Toplumsal algıların uyarıcı noktasını oluşturanlar hep bu saydıklarım olduğundan bunları sorgulamadan bir yol alamayacağımızı düşünüyorum. Uyarıcı bir kaynak olmadan duyum gerçekleşmez, duyumun gerçekleşmesi için elinizdeki kaynak böyle saçmalıklardan ve karanlık dehlizlerden yansıyan karmaşık bir ışık kümesinden oluşuyorsa, zaman algılarınız bunların dışında biçimlenmez. İşte ben de bu saçma sapan oluşan algıları sizlere hatırlatarak yaşadığımız dünyadaki bilgilerin ne kadar doğru bilgilerden oluştuğunu anlamanız için sizlere biraz kapı aralamaya çalıştım.
Bu gün dünyanın var olan uyarıcı kaynağı tamamıyla şeytanın fısıltılarından oluşmaktadır. Şeytanın fısıltılarını nasıl algılarsınız bunun şekli nasıl olur, o ayrıntılara girmeyeceğim, onları siz çok iyi bilirsiniz, ben sadece unuttuğunuz bu gerçekliği hatırlatarak, Evin reisi olan uyarıcı kaynak babayı görmeden, duyumunuz kesinlikle gerçekleşmez. O duyumunuz gerçekleşmediği zaman da toplumsal algılarınız tutarlı olmaz. Bu durumda nasıl bir tablo ile karşılaşırsınız, yorumunu onurlu yorumculara bırakıyorum…
Şunu unutmamak gerekir ki, bize düşen görev Necaşi’nin tavrını ortaya koymaktır. Pragmatik menfaatlerden dolayı bir insanlığın kanı üzerinden pazarlıktan kaçınmaktır. Bunu beceremeyenlerin kanının bedelsiz satılacağı günler yakın demektir.
10.04.2013(14.20-15.45)
ESENEVLER-ÜMR/İST
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ

9 Mayıs 2013 Perşembe

EY ALLAH’IN KULLARI! KARDEŞ OLUNUZ



Andolsun, biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar geciktirsek, o zaman da mutlaka “Onu ne alıkoyuyor?” derler. İyi bilin ki, azap onlara geleceği gün, kendilerinden bir daha uzaklaştırılmaz ve alay etmekte oldukları şey, kendilerini çepeçevre kuşatmış olur.”Hud suresi:8

Rabbimizin bu ayetine aklıselim ile bir bakarsak, ne gerçeklerle karşılaşacağımızı hep birlikte göreceğiz. Son dönemde ülkenin içinde bulunduğu karanlıkları bir anda aydınlığa çeviren Rabbimize şükrü unuturda gerçekleşmekte olan hadiselerle ilgili alaylı yorumları yapmaya çalışırsak, Allah bizimle nasıl alay eder anlayamayız. Bu durumlarla karşılaşmadan önce bir hatırlatayım da aklıselim olan insanlarımız bu olayların hakikaten ne büyük bir vahamet taşıdığını görsünler istedim.

İçinde bulunduğumuz fırsatları bir nimet olarak değerlendirmezsek, daha sonra ne bu fırsatlarla karşılaşırız ne de şükredecek zamanımız olur. Yıllara dayanan bir karanlık ülkenin her köşesinde, her evin üzerinde bir kâbus gibi onları kuşatmış, evlerden acılı feryatlar yükseliyordu. Allah öyle bir fırsat verdi ki, bu kâbusları hep beraber dağıtalım ve mutlu olarak kalan yaşamımızı devam ettirelim diye. Ancak bu fırsatları gurur ve kibir sorunu haline getiren bazı zavallılar, kibirden oluşturdukları kulelerin sarsıldığı endişesiyle etrafı toz dumana yeniden çevirme derdindeler. Mantıklı ve insan olarak düşünme melekelerini kaybetmemiş her bir fert bu tuzakların tekelinde kendi canına kıymaz. Bölündük parçalandık yok oluyoruz, kim bizi yok edebilir, bunlar kim ya çapulcular çıkmışlar ülkeyi satmaya ve parçalamaya çalışıyorlar diye çırpınanlar, şunu iyice kavrasınlar ki, o parçalanmış beyinlerle bu hakikati anlayamazlar. O zaman bize düşen görev de rabbimize dua etmek olur.”Rabbimiz içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eyleme”diye yalvarmalarımızı sürdürmekten geri kalmayız.

Şans diye bir şeye inanmam ancak önümüze çıkan fırsatları değerlendirmemiz gerektiğini düşünürüm. Bu gün o fırsatları değerlendirme günüdür. Birileri avazı çıktığı kadar bağıracak, bu bağırmalar toplumun duygusal ve ajitasyona açık olan yönüne hitap etse de bunu atlatmak zorundayız. Bu gün belli bir zamana kadar, Rabbimiz bu azabı kaldırdıysa, nasıl oldu ya birden bazı şeyler durdu diye, provokasyona açık senaryolar oluşturmaya gerek yoktur. Böyle olması gerekiyordu, Allah da böyle murat etti. Önemli olan bu zaman sürecinde bu tanınan fırsatları olumlu ve verimli bir sürece dönüştürebilmek olmalıdır. Bekleyin de görün, bak neler olacak her şeyiniz elinizden gidecek gibi, sindirilmeden söylenen çakma laflar kimsenin lehine sonuçlanmayacak bunları bilelim. Biz bir aileyiz, bu ailenin fertleri arasında kim yanlış yapacak diye ya da birinin yanlış yapmasını beklemek için pusuda durmak, bu aileye yapılacak en büyük ihanettir. İhanetlerin bedellerini bu topraklarda yaşayan hiçbir ailenin çocuğu ödemek zorunda değildir. Bunu anladığımız gün alaylı ve dalgalı yaşamlardan kurtulup çarşaf gibi masmavi denizlerde kulaç atacağız.

Bu yaşanılan güzellikleri Allah’tan başka kimse alıkoymaya gücü yetiremez. Uyanalım ey dostlar, Allah bize bir fırsat verdi, kendi iç muhasebemizi yapmak ve yıllardır yapılan yanlışların bir daha yapılmaması için, ancak bizler gurur ve kibir abidelerimize zarar verilecek endişesiyle direncimizi devam ettirirsek, şunu bilelim ki, gelecek olan azap aralıksız olacak ve önlenmesi de imkânsız olacaktır. Çepeçevre kuşatılmadan biz yanlışları kuşatalım, hayatlarımızda hakikatin kuşatmasını gerçekleştirelim. Bu kuşatma gerçekleştiği zaman o kaleleri delecek hiçbir, silah bulunmayacaktır. Siz kendi aranızda bir elin parmakları gibi kenetlenirseniz, yoldan çıkmış olanlar ve bu kaleyi delmek isteyenlere Allah asla fırsat vermeyecektir. Önemli olan bizlerin hayatlarındaki ve kafalarındaki, kuşatılmış alanların özgürlüğüne kavuşmasıdır. Bu özgürlük alanlarımızı bizim dışımızda birilerinin at koşturmasına arz edersek, şunu unutmayalım ki, kuşatılmış olan bizleri de Allah’ın azabı bir daha terk etmemek üzere kuşatacaktır.

Bu satırlarda kısaca gizemli bir üslupla anlatmaya çalıştığım konular, toplum olarak hayati bir önem taşıdığı için, kin, nefret, kibir, buğz, ihanet, şövenistlik, kendini bilmezlik, holiganlık vs gibi anti sosyal davranışlardan bir an evvel kurtulmak gerekir. Bunun yolu, İnsanlık okulunda ırksal ve etnik unsurlara bakılmadan herkesin birlikte aynı sınıfta aynı sıralara oturmasından geçer. Bu okul Medine devletinde nasıl kuruldu ise bu gün kurulması daha kolaydır. O gün kabilelere dayanan devletler varken, bu gün farklı ırklara dayanan devletlerin olduğu bir çağda dokusu insaniyet, düşüncesi İslamiyet olan bir beraberliğin adını toplum olarak her ferdin yüreğine yazalım ki, geldiği zaman hiç gitmeyecek olan Allah’ın azabından beri olalım.

Medine ye gelen Allah’ın Resulü, ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz, derken herhangi bir ırk, din, düşünce gözetmeden bu mesajı vermişti. Bu gün uygulanması gereken pratikler bu mesaja uygun oluşturulmalıdır. Bu söylemi anatomisinin eksenine alan her devlet içinde huzur, barış ve kardeşlik dokularını barındırır. Tüm olumsuzluklara rağmen bu omurganın sağlığına kavuşup ayağa kalkması için çırpınan ve cesur adımlar atarken, hakkı ölçü olarak kabul eden “Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan “mücadelesini sürdüren yiğitler şunu bilsin ki, kınayıcıların kınamasından korkmadan yürümek; Allah’ın bir lütfüdür, onu ancak dilediği kullarına verir. Allah her şeyi görür ve bilir. Kim ne için mücadele ediyorsa bir daha düşünsün, kimin hicreti neye ise onu alır. İnşallah bizim bu Hicretimiz, karanlıklardan aydınlığa, şirkten Tevhide, delaletten Hakka, ırkçılıktan insaniyetçiliğe, savaştan barışa, ayrılıktan silme olur, duasıyla herkesi, azabın uğultularının duyulmaya başladığını görmeye ve uyanmaya çağırarak satırlarıma son veriyorum…

Yer içindekileri dışarıya fırlattığı zaman, insan ne oluyor der, oysa bu gün anlattığımızda”senin o anlattıkların ne kadar ne kadar uzak”diyenler, ne oluyor demeden, kalkın hep birlikte bir şeyler yapalım ve Hakkın divanında adam gibi ayakta duralım…
08.05.2013(17.00-18.10)
ESENEVLER-ÜMR/İST
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ

8 Mayıs 2013 Çarşamba

NEDEN ÇALDIN!



Hırsızların çoğaldığı, cellâtların uykuya daldığı bir dönemde, herkes korkudan kaçacak delik aradığı bu günlerde hırsızlara soru sorma hakkı da bana kaldı. Be hey adam! Neden çaldın, hırsızlık yapıp yapmadığını sormuyorum. Benim lügatimde savunma kavramlarına yer yoktur. Çaldın mı çalmadın mı diye sormayacağım, çünkü adı duyulmamış dehlizlerden savunma gerekçeleri toplamanı istemiyorum.
Ben ne hakimim ne de savcı, fakat adaletin timsali olan Ömer(r.a)in neferiyim. Nasıl soru sorulacağını ondan öğrendim. Önce bir suç oluşturup, o suçu üstlenecek suçlular oluşturmak bizim felsefemizde yoktur. Canları tatlı çektiği için tatlı çalan üç tane küçük çocuğun ömürlerinden fazla mahkûmiyet cezası aldığı Patagonya’nın hukuk sisteminden bir şey anlamayız. Pozitif hukuk diye, insanların yaşamını negatiflikten öteye götürmeyen, bu beşeri hukukları anlamayacak kadar zekâ özürlü olduğumu söylesem yerinde olur.
Adaletin tecelli ettiği bir dünyayı görsem, ayakta alkışlamaya ahdim var. Ancak öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, nehirlere küçük sular karışmıyor, her ağaca kuşlar konmuyor, neden mi; adalet o kadar güçlü ki, adaletin keskin kılıcından korkanlar ne yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Adalet deyip geçmeyeceksin, adaletin terazisini belirleyen sırtınızdaki, postun derisinin kalınlığıdır. Beşeri kanunların tümü, Montaine’nin dediği gibi,”küçük böceklerin takılıp kaldığı, yırtıcı büyük hayvanların parçalayıp geçtiği, örümcek ağlarından farklı değil… Farklı olduğunu söyleyenler varsa anlatsın da bize görmek ne kadar nasip olmadıysa da belki duymak nasip olur.
Nice cambazlar bilirim hep denizi överler ancak, denize girdikleri hiç görülmemiştir. Bu yaşamlara çokça şahit olduğumdan yerimde duramıyorum. Kalemi aldım elime son sürat ilerliyorum, ilerde nelerle karşılaşırım onları da hesaba katmadan son sürat gaza basıyorum. Neyle karşılaşırsam karşılaşayım hiç umurumda değil, benim işim düşünmek, yazmaksa kalemin görevi. Kalemi yazdıklarından dolayı cezalandıracaklarsa, işte o zaman içime atarım, sesiz çığlıklarımı Selda Bağcanın “adaletin varmış dünya”(!)türküsü eşliğinde kolbastı oynayarak kendimi rahatlatmaya çalışırım. Selda Bağca gibi sesim olmasa da o boru sesime umarım katlanırsınız.
Bir köylü yıllar öncesinde, balık avlama mevsimi dışında balık avlamaya çıkmış, balık tutma mevsimi dışında balık avlamanın cezasını bildiği halde, bir kış geçmiş olmasına rağmen çocuklarına bir tane balık yedirememenin ızdırabıyla, cezayı hiç hesaba katmamış. Almış ağını birden suya serpmiş, o anda görevlilerce etrafının sarıldığını gören köylü, ya ağalar kusura bakmayın şeytana uyduk loo demez mi?
Kim dinler köylüyü, yıllarca Patagonya’daki tüm şeker fabrikalarının içini boşaltan mali müşavir oymuş gibi, alır götürürler ve mahkemeler sonrasında mahkûmiyete mahkûm ederler. Köylünün mahkûmiyeti biter ve ceza evinden çıkar. Patagonya’nın hukukçuları karar verirken vicdandan çok cüzdana göre karar verdiklerinden, tahliye olan köylünün durumunu duyduklarında, nasıl olmuş yahu buna da pes doğrusu diyerek timsah gözyaşlarını akıtmaya başlarlar. Böyle adalet olur mu diye bir de öz eleştiri yaparlar…
Doğru, elbette öyle adalet olmaz. Ancak Patagonya da adaletin ne olduğunun bir tanımı olmadığı için oluyor işte. Patagonya’nın adaleti şöyle dursun, biz neferi olduğumuz Hz Ömer’in dönemindeki adaletten kısaca bir örnekle konumuzu sonlandıralım. Ömer’e hırsızlık yapmış bir adam getirilir. Ya Emirel müminin bu adam hırsızlık yaptı,el kesme cezasını uygulayacak mıyız,diye Hz Ömer’e bir soru yöneltilir.Emirel müminin hırsıza dönerek,ey adam sen neden hırsızlık yaptın diye sorar.Onun hırsızlık yapıp yapmadığını sormaz.Çünkü hırsızlığa neden olan şartlar ortadan kaldırılmadan,o şahıs hırsız muamelesi görmez.Adam konuşmaya başlar,Ey Ömer!vallahi çocuklarım evde perişan,patronum kaç aydır hakkımı vermiyor,bu durumda ben hırsızlık yapmasaydım çocuklarım açlıktan öleceklerdi,ben de bir baba olarak buna göz yumamazdım deyince;Ömer(r.a)ın gözünden yaşlar dökülmeye başlar.Hemen bu adamın patronunu çağırın der,patronu çağırırlar,Ömer(r.a) adamın söylediklerinin doğru olup olmadığını patronuna da sorar,patron da cevaplar.Ey Ömer!Vallahi doğru söylüyor,son dönemde işlerim iyi gitmediği için hakkını vermekte zorlandım ve veremedim der.Ömer(r.a) patrona dönerek der ki:”Bu adam bir daha hırsızlık yaparsa onun kolunu değil,vallahi senin kolunu keserim der.”
Evet, dostlar çalmaya neden olanları ortadan kaldıracak bir adalet mekanizmanız yoksa hırsızların ancak sayısı artar ve hırsızlık meşru bir eyleme dönüşür, sonrasında adı”Bal tutan parmağını yalar”atasözü gibi karşımıza çıkar. Öyle bir yaşama bürünürüz ki, ey adam neden çaldın diyecek cesarette ve yüreklilikte adamları bulmakta da zorlanırız… O günlerle karşılaşmamak için benim gibi bir deli çıkmış soruyor işte:
Ey adam!”neden çaldın”.
07.05.2013(16.35-17.45)
ESENEVLER-ÜMRANİYE/İST
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ

7 Mayıs 2013 Salı

SELAM VERELİM HERKESE!






Sabahları ışık saçılmadan, alaca karanlıklarda çıkmalısın yollara, kimin ne yaptığı belli olmadan sen bilerek gideceksin. Bilmeden çıkarsan evden, bir güz mevsiminde rüzgârın önünde savrulan sararmış yapraklar gibi, bir çöpçünün gelmesini bekle, seni alacağı bir kovukta kalırsın mutlaka. Akşamdan kalan ızdırapları, çileleri, dertleri yüreğinde taşıdığın ne varsa, seni senden alan, onların hepsini bir tarafa bırakarak hızlı adımlarla ilerleyeceksin, rahmet ve merhamet tohumlarını bu yeryüzü mezbelesinin her zerresine ekmek için…
Zaman hızlı sen yavaş, o halde ne bekliyorsun oturmuş, yoksa sana özel iltimas vaat edildi de bizim mi haberimiz yok. Şunu aklından çıkarma ki, zaman senden daha hızlı gidiyor ve yaşlanan sen oluyorsan orada boşa geçirilmiş bir hayatın pörsümüş kalıntıları ruhunu sıkar, kaçacak bir mekân da bulamazsın ta ki, son nefesini teslim edene kadar. Şu çileden kurtulsaydık diye sakın ola ki, yaşadığın hayattan şikâyet ederek, gelecek hayatının sana güzellikler bağışlayacağını umut etme. Nasıl geçti ise burada yaşadığın hayat, karşılaşacağın hasatta ondan başkası olmayacak. O halde neden her sıkıştığında ve daraldığında nerde bu ölüm şu son nefesi bir verseydikte kurtulsaydım bu çileden diye yakınıyorsun. Kurtuluş sadece bu gün yaşadığın hayatındaki güzelliklerin, yarın sana ikramda bulunacağı bir hakikat reçetesi olacaktır.
Sabah sabah yine dumanlı bir gökyüzü altında kafama takılanları seninle paylaşarak ve gerekli hatırlatmaları yaparak hem sana hem de kendime seslenmek için bu güne başladım. Bu güne nasıl kavuştun, gün sonunda nelerle karşılaşacaksın, yastığa başını koyduğunda bu güne dair hatırlayacakların neler olacak. Yoksa dalıp gidecek misin gecenin sesiz ve mahmur sakinliğine. Kim bilir belki de hiçbir şey hatırlamadan tasalanmadan hayretlere dalmadan bırakacaksın her şeyi gecenin karanlığına, dalış o dalış, olabilir ki kavuşamayabilirsin bir daha dostlarına sevdiklerine ve yarenlerine. İşte bu kadar kısa ve sınırlı bir zaman da, zaman seni yaşlandırmadan, gençlerden arasıra, vadesi gelenleri sıra sıra alıp götürürken, giden yolcular arasında vakti gelmemiş bir yolcu var, ey zaman diye bağırma fırsatımız olmadan, zaman eskisin ama sen eskime sakın…
Göz kapaklarım yumulmak üzere, kaşlarım çatıldı, yüz hatlarımda titremeler, dilimde düğümler, kulağımda çınlamalar, ama umutlarım söylemek istediklerimi söylemeden terk etmiyor bu yaşadığım mekânı. Sen sen ol sakın ha bu güne dair yapacaklarını yarına bırakma, hatta öyle diri ve canlı yaşa ki, zaman sen yaşarken eskisin, yarınlardaki mesajların bu günden etrafta yankılansın diye içimden bana haykırmadalar. Bu çileli yaşama ilk adımları atarken, biliyordum emeklemenin zor olduğunu ama bunu başarmak zorundaydım. Zoru başarmak ne yaptığını ve yapacaklarını bilerek yola çıkan senin, hayat felsefen olduğundan, senin peşinden korkusuzca geldim. Bu gelişlerim sırasında çok acılı mersiyelere kulaklarım şahitlik yaptı ancak hepsinin sahte ve dolandırıcılıktan öteye geçmediğini görünce, bir mola verip seninle biraz dertleşeyim istedim.
Çok merak etmiştin ya, işte tüm bu mücadelemin arkasında saklanan hakikatler bundan ibaret. Takma kafana demeyeceğim, öyle bir tak ki, o kafan biraz yorulsun, yorulmadan, ayaklar delinmeden ve yüreklerde yanardağlar alevlenip fışkırmadan, yaşamı aydınlatacak ışıklara nasıl kavuşuruz ki. İşte sabahın aydınlığında hedefini belirleyerek çıkarsan yollara, akşamdan kalan alaca karanlıklara edersin elveda, o zaman karşına çıkar korkusuz bir kanarya, bakarsın bir kanaryanın ötüşünde saklı tüm umutlarının saklı gizi. O Umutlara sarıl ve sen sen ol bir daha da aldırma olanlara, zaman yaşlansın ama sen genç kal bu koca zindanda. Bu zindanların aydınlanmasının tek şartı, zaman geçse de senin genç kalmandır. Ondandır işte, hep seni yaşlandıracak koşullar var önünde bilmezsin ki, nasıl geçip gitmiş zaman, ahlar vahlar çekerek avunursun kendi yuvanda. Bunlara elveda ederek gel yanıma bu sabah birlikte karşılayalım aydınlığı, gençliğin hatırı kalmasın yerde. Zaman geçse de zamana yenilmeden Dim dik ayakta duran erleriz diye önümüze çıkan kişilere, cadde sokak neresi gelirse selam duralım herkese…
07.05.2013(09.30-10.30)
Çengelköy/İST
SOSYOLOG-EROL KEKEÇ

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!