Bu Blogda Ara

9 Kasım 2018 Cuma

Yönetim mi, Hangisi?

Bu güne ait bu yazımın herkes tarafından dikkatlice okunacağını ümit ediyorum...

Yönetim sistemleri merkeze insanı yerleştirmiyorsa, insanın hesaba katılmadığı bir yönetim yönetme gücünü işin başında kaybetmiş demektir. Merkeze İnsanı yerleştiren bir yönetim algısı, Uygulama ve felsefi teorisini de adalet düsturuna göre biçimlendirir. Adaleti esas almayan hangi yönetim olursa olsun sadece zulmünü devam ettirir. Devlet yönetimi hiçbir ideoloji, etnik köken, dinsel anlayış veyahut ta cinsiyete dayanan bir algıyla yönetilemez.
Belli bir ideolojik temel üzerine kurulan yönetim anlayışları, halka hizmet etmekten çok kendisinin kökleşmesiyle uğraşacağından insanları mutlu edemez. Kendisini benimsemeyenleri de daima potansiyel düşman ve tehlike olarak görür, onlara yaşamı çekilmez kılar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ideolojik bir algıya dayalı toplum yönetmeye çalışan anlayışlardan hangisi varlığını sürdürmektedir. Nazilerden, mussoloni'ye, Stalin’den, Çavuşesku’ya, oradan Saddam’a, Kaddafi’ye kadar daha nice örnekler gösterebiliriz. Demek ki, ideolojik yönetimler dayatma ve baskı unsurunu kendi genlerinde taşımaktadır. Bu anlayışlarla ne kadar da kendi dışınızdakileri mutlu ettiğinizi sansanız da bunu gerçekleştirmeniz mümkün değildir.
Osmanlı Devletinin 600 yıl ayakta kalmasının en önemli nedeni, eleştirilecek haddinden fazla olumsuz yanları olsa da, bünyesinde kısmi bir adalet anlayışına sahip olmasıdır. Bu algı her ne kadar paylaşım ve maddi açıdan olmasa da en azından farklı anlayışların ve dinlerin rahatlıkla yaşadığı belli bir özgürlük alanını oluşturmasında görmek mümkündür. Bunun en açık örneklerini de Fatih’in İstanbul’u fetih etmesiyle batıdan birçok bilim adamlarının ve Yahudi haham ve Hıristiyan papazlarının yaşamak için İstanbul’u tercih etmelerinde görmekteyiz. Ancak Cumhuriyet ideolojisiyle birlikte savaştan çıkan bir devletin geride bıraktığı mirası üzerinde yeniden dönüşen devlet yapılanması, batıdan devşirme bir ideolojik algıyla, sonrasında Kemalizm’le bütünleşerek zorla kendisini kabul ettirmeye zorlaması 100 yıl içerisinde defalarca, kendisini özümsemeyenleri tehlikeli görerek onları sindirmeye çabalamış ya da imha etmiştir. Yani diyeceğim o dur ki, sadece adalet üzerinde yükselmiyorsa kuracağınız devlet, her zaman tehlikede demektir. Dine dayandırılan devletler de böyledir. Günümüz İran’ına baktığımızda İnsanları dinsel kimlikle tanımlayarak onları sınıfladı. Yönetimin din algısına sahip olanlara, tüm imkanları sunarken, bu anlayış dışında kalanları sadece yaşayan bir canlı olarak görüp onlara dışlanmışlık psikolojisini verdiği için kendi içinde bile her zaman tehlikededir. Buradan yola çıkarak şu gerçekliği vurgulamaktır amacım. Bir yönetimde Adalet, bir şemsiyenin açılmasını sağlayan onu kuşatan tüm çıtaların eşit oranda açılması için, şemsiyenin tüm çıtalarının ona dayandığı ortadaki direk gibi olmalıdır. Eğer böyle bir adalet direği değilse toplumsal açılımı ve yaşamı devam ettiren, oradaki anlayış ve inancın adı ne olursa olsun o toplumun huzurlu ve insan gibi yaşamasını düşünemezsiniz.
İslam Devleti ve şeriat algısını da bu açıdan bakarak sorgulamak ve kritiğini yapmak gerektiğini düşünüyorum. Müslümanız diyenlerin hepsinin kafasında reelde olmasa da idealde böyle bir anlayışın olduğunu düşünüyorum. Bu anlayış hiçbir zaman bizi hakikate götürmeyecektir. Her Müslümanım diyenin yürek hücrelerine ve beyin dağarcığına kendisi dışında olanların da insan olarak yaşama haklarının olduğunu kaydetmesi gerekir. O zaman Devletin şekli ve ideolojisi değil, nasıl bir devlet olması gerektiği sorgulanmaya başlayacaktır. Nasıl bir devlet dediğimiz zamanda karşımıza adaleti ihya eden devlet olmalıdır algısı gelecektir. Bu algının geliştiği ortamlarda, devlet hiçbir zaman endişe ve tehlike var mı yok mu diye bir paranoyak düşünceye kapılmayacaktır. Çünkü herkesin insan gibi yaşayacağı hakkaniyet ölçülerini dikkate alarak adil uygulamalar yapacak ve toplumda sadece evrensel etik değerler ve adalet, devletin özünü oluşturacaktır. Böyle bir devlette, yasalar tamamıyla objektif kriterlere göre oluşacak, insanlar dinlerini ve kendilerine has yaşamlarını en özgür şekilde başkalarına dayatmadan yaşayacaklar, kılık kıyafet belirleyici olmaktan çıkacak, herkesin inanca dayalı yaşamları devlet tarafından korunacak ve güvence altına alınacaktır. Devlet, hiçbir dini, toplumun resmi dini haline getirmeyecektir. Dileyen dilediği gibi kendi hüviyetine kendi dinini ekleyebilecek ve bunun ne bir ayrıcalık ne dışlanacak bir eylem olduğuna inanacak. Çünkü insanların dini inanışları onların kendi yaşam alanlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla devlet mekanizması, devletin yönetim hiyerarşisinde memurlar sınıfını oluştururken, sadece etik ve liyakat esaslarını dikkate alacaktır. Böyle bir devlette, ideolojik ve inanca dayalı fevri eylemlerde bulunup toplumsal karmaşaya yol açacak olanları da, hukuk karşısında bununla ilgili hüküm ne ise onunla cezalandıracaktır. Yani anlayacağımız, Devlet kesinlikle nötr olacaktır. Sadece Hak ve adaletten yana taraf olacaktır. Bunun dışındaki tüm uygulamalar ancak insanları canından bıktırır, yaşamı zorlaştırır ve cinnet toplumu oluşturur. Cinnet toplumu olmak istemiyorsak diyemiyorum, ancak bu cinnet ve psiko sosyolojik travmalardan kurtulmak istiyorsak böyle bir yola girmek zorundayız. Ne olursak olalım düşüncemizi, ideolojimizi, dünyaya bakışımızı yaşam tarzımızı kimseye dayatmadan, devleti tüm bunlardan arındırarak evrensel insani hukuk normlarına göre adalet temelinde yeniden yapılandırmak gerekir ve hatta zorunludur. Yoksa, senin adamların onun adamları, diğerinin dini grupları vs. derken hayat yaşanmaz olur ve kendimize yaşadığımız hayatı zindan ederiz.
Hep birlikte İnsan gibi yaşamak istiyorsak, adaleti esas alalım, bu adalette, birilerinin belirlediği değil, ortak insanlık değeri ve ortak aklın yeryüzüne yansıması olsun…Bunun tek bir yolu var, evrensel mahkemede aklanarak böyle bir yola çıkmak, bu da ancak herkesin kendi vicdan muhakemesinden aldığı gerekçeli karar sonrasında gerçekleşecektir. Hazır mıyız böyle bir yaşama ben sabırsızlıkla bekliyorum ve diyorum ki;” Sabah yakın değil mi”
                                                               Erol KEKEÇ/08.11.2018

7 Kasım 2018 Çarşamba

Düğün Değil Bayram Değil Eniştem Beni Niye öptü-2 (ABD ŞEYTAN)

ABD Şeytanı yine oynadı oynayacağını, Sosyal medyada ABD'yi oturttuk vs. gibi sarhoşluğun çıldırmışlığını yaşayan ifadelerle sarsılmadığımı söyleyemem. Şunu bir defa daha anladım ki, bizim gibi toplumlar ömürlerinin sonuna kadar sömürülmeye mahkumdur.
Bir şeytan, besleyip büyüttüğü ve yıllarca bu ülkenin içinde insanlarımızı katlettirdiği ve her halükarda desteğini esirgemediği bir terör örgütünün ele başlarının kellesi için neden ödül koyar, alacağı ödül ondan daha büyük olmalı ki, böyle bir şeytanı planı uygulamaya koysun.
Geldiğimiz nokta birçok kirli tezgahların çalışmaya başladı anın habercisidir. Aylar öncesinden Türkiye'nin dar boğaza girdiği dönemde neden böyle bir oyun bizim üzerimizde denenmeye başladı diye bir yazım vardı, yazının özeti şuydu. Türkiye ile Suudi şeytan arasında oluşan gerilimlerin yok olması sulh ile olacağa benzemiyor, ondan dolayı Türkiye'nin kıstırılması gerekir ya da daha farklı yollar da denenebilir. Bunun için Türkiye ekonomik açıdan iyice zayıflatılacak, toplumsal bir kargaşaya yol açacağı zaman, aramızda oluşan buz dağları, ABD eliyle yavaş yavaş eritilmeye gidecek, bunun yolu da ABD ve Suudi'nin Türkiye’ye ekonomik açıdan destek verme gibi vaatlerini beraberinde getirecek. Ancak bu desteğin büyük bir bedeli olacak, o bedel Kasım ayında İran'a uygulanacak olan ambargonun, bir tarafında Türkiye'nin bulunmasıyla ancak olacak, bu sürece gidilmesi için, Şeytan Türkiye'yi aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık diyeceği ama mutlaka bir yere tükürmesi gerektiğine ikna edecek ve İran'a ambargo filen başlamış olacak diye yazmıştım.
Geldiğimiz bu süreçte söylediklerimin bir bir gerçekleşiyor olması hakikaten beni derinden üzmektedir. Cemal Kaşıkçının katledilmesi ve özellikle de Türkiye Suudi Konsolosluğunun seçilmesinin hiç tesadüfü olmadığını gördük. Çünkü Suudilerin ABD'nin dediklerini yapabilmesi ve Türkiye'nin içine düştüğü bu dar boğazdan çıkmasında ve ABD ile müttefikliğinin perçinlenerek devam etmesi için, Suudi ineklerinin sütünün Türkiye kazanına sağılması gerekli. Ancak o zaman Türkiye bir nebze olsun içerideki dar boğazdan çıkma konusunda rahatlayacak ve Şeytanla birlikte yeniden nerede kalmıştık diye bir başlangıç yapacak, çünkü ifade edilenlerden yola çıktığımızda bizim geleneksel müttefikimiz(!) deniyor. Kaşıkçının ABD'nin gözetiminde Suudi yönetimine Türkiye’de yaptırıldı ve sonrasında cinayet yine onun kanallarıyla açıklandı. Bu da gösteriyor ki, ABD bir taraftan da Türkiye'nin eline bir koz verdi ve bununla Sudu kıstır diyecek yolları açtı. Yani anlayacağınız, Türkiye'yle arası bozulan Sudun zoraki flört yapması istendi ve bedel olarak ta Türkiye’ye büyük bedeller ödemesi dayatıldı ve süreç böylece başladı.
Peki bu durumla ne amaçlandı dersiniz. Vehhabilerle arası açık olan İran'ın, Türkiye'yle de arası açık Bir Suudi varken İran'a müdahale etmek öyle kolay olmayacaktı. İşte köprüler istemeyerek te olsa yeniden kuruldu. Ancak bu köprüden geçeceklerin ya da geçmeyecek olanların hepsinin ödemesi ABD musluğundan akacak. İşte, Kaşıkçıyla Türkiye, Suud'u sıkıştırmaya başladı, sebebi onun burada öldürülesini isteyen ABD, Suud'a Türkiye'nin sopayı çıkarmasına gerek kalmadan şartsız ben gelirim yeter ki sen iste diyecek duruma geldi. Bunlar niçin oldu bir bakalım. 
ABD, bu bölgede oluşacak yeni oluşumda yanında görmek istediklerini bir anda mutlu etti; birinde para, diğerinde güç ve asker oh değmeyin keyfine gitsin, nasıl olsa sonrasında masrafların faturasını da Suud'a yükleyecek, yani anlayacağımız Suud'un parasını yemek, bizi yolunmuş kuşa çevirmek için tüm çabaları…
Ortak bir hedef göstermesi gerekiyordu onu da hemen oluşturdu. Şii yayılmacılığı Suud, hatta tüm Asya ve Afrika için tehlikeli bir boyut almaktadır, Görüyorsunuz bugün Yemen’deki zavallıların ölümünün tek sebebi Şii yayılmacılığıdır diyecek, ve arkasından İran'a yapılacak müdahalenin birinci ayağını oluşturacak…Tüm İslam geçinen toplumların havarisi ve kurtarıcısı olan bizlerin ağzına öyle bir bal sürecek ki işte onun da ilk örneğini ortaya koydu. Türkiye'nin bu bölgelerin sorumluluğunu alan büyük bir devlet olmasının önündeki en büyük engel, kendi içinizdeki terörün verdiği zarardır. Onun için ben sizin yerinize bu terör örgütünün liderlerinin kellesi için, üç kişiye toplamda 10 milyon dolar ödül verdim. Nerede bulunursa bunların kellesi alınacak…
Yıllardır, APO gidecek terör bitecek diye çığlık atan bir toplumun genetiğine kadar işlemiş olan bu kin bir anda daha da pekişecek ve sonrasında bizim uyarı sistemlerimiz bu kin ve nefretin yönünü değiştirmeli. İşte onun için de PKK’nın şimdiye kadar bitmemiş olmasının tek sebebi bunları Şia olan ve Sünnilerin de daima başlarının belası olan İran Devleti hedef alınacak. İran’da olmasa da İran Hedef gösterilerek İran’ın PKK terör örgütünün arkasında durduğu ve onları koruduğu anlatılarak Ülkenin Sünni dininin Emevi kolu tarafından sevgi ve yalama seanslarıyla karşılanacak. Sonrası işte o zaman çorap söküğü gibi gelecek. Şeytan’ın Türkiye açısından önemi PKK’nın ele başları İran’dadır alınacak denecek, Şii yayılmacılığı sonlandırılacak gibi çakallar duasını okuyarak adam tam anlamıyla yeraltı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının tamamını emecek. Ondan sonra Suud'a diyecek ki, savaş giderlerini 50 yıl şu kadar masraf olarak sen ödeyeceksin, biz olmasaydık seni yaşatmazdı İran diyecek…İran’da giriştiği mücadeleden başarıyla çıkarsa, petrolleri elde edeceği, bir yönetim bırakıp onları da bağrına basacak.
Dönecek Türkiye’ye bak sizin ülkenin varlığının devam etmesi için biz burada bir tampon bölge oluşturalım dışarıdan gelecek terör saldırıları size zarar vermesin yoksa tehlikeli olur, PKK gitti onun için biz daha dostane bir Kürt yönetimini konfederasyon tarzında bunların da gazını almak için burada kuralım ancak sizin kontrolünüzde olacak diyecek…Biz Sınırımızda böyle bir şey istemiyoruz dediğimiz zamanda sus sen öyle yüksek sesle konuşma hakkını nereden buluyorsun bu toprakların tamamı zaten Büyük İsrail’in kurulması için Vaat edilen arzı mevvut toprakları değil mi diyecek ve bizi süt dökmüş kedi gibi görmek isteyeceği günlerin gelmesini hiç istemiyorum…
Benim bu kitabın henüz piyasa çıkmamış basılacak olan ana fikrinden okuduğum budur.
Erol KEKEÇ/07.11.2018

6 Kasım 2018 Salı

BİZ KENDİ DAŞIMIZLA VURULDUK KİMİN DAŞI DİYE ETRAFA BAKTIK



Hayatımızı, hep kendi daşlarımızı yiyerek serüvenimizi tamamlayarak geldik. Kendimden başlamak istiyorum hayata, ilkokuldaydım nenemin bahçesinde çok güzel bir dut ağacı vardı, âmâ dut tek beden üzerine yükseliyordu, dalları ve tırmanma imkânı olmadığı için bir şeylerle vurup dutunu dökmeniz gerekirdi. Ben de etrafıma baktım bir sırık ya da değnek bulamadım, orada bulunan bir daşı kaptığım gibi duta attım ve dut beklerken kafama öyle bir darbe yedim ki anlatamam. Kendimden geçtim yarım saat orada oğundum ve kendime geldiğimde ağlayarak ve bağırarak etrafa saldırmaya başladım…Kim attı ulan bu daşı çıksın ortaya yoksa yakarım vs. diyerek küfürler savurmaya başladım ancak kimseyi bulamadım, sadece kendi sesimi dinledim. Oysa amacım oradan dut yemekti o iştahla oraya o daşı fırlattım kendi daşımın bana dönüp kafamı yaracağını ve beni ummadığım şekilde sinirli ve saldırgan yapacağını hiç düşünmemiştim.
Aradan yıllar geçti ve o dutun altına gittiğimde bu olay aklıma geldi ve anladım ki, o daş benim daşımdı ama ben faili hep dışarıda aradım, o gündür bu gündür de o acının kaynağını sorguladım, ne zaman ki kendi daşımı yediğime inandım işte o zaman rahatladım ve kendime geldim.
Şöyle bir bakıyorum da sanki ülkemizin kaderi de benim kaderim gibi hep kendi attığı daşlardan kafası yarılıyor ayağa kalkamaz hale geliyor ama kim bu daşları attı diye hep başkalarını arıyoruz. Yıllardan beri herkes dut yemek(!) için öyle daşlar attılar ki, dutları döktü taşlar, ama dut kalmayınca daş atmaktan da bıkmayınca, atılan daşlar dut dökmeyince, döndü kafalara çarptı o acılarla sinirli ve gaddar bir halde kim bu daşları atıyor, biz görmüyoruz ama birileri bu daşları atıyor diye bağırmaya başladık…Oysa yediğimiz birinci daşın acısı geçince kendimize gelsek anlayacağız hep kendi daşlarımızı yediğimizi ama nafile…
Ben anladığımda gençliğimin sonu, düşünmeye başladığımda güz mevsiminin sararmış ve yavaş yavaş dökülmeye başlayan yaprakları gibi yerimde durmakta zorlandığım zaman oldu. Neden kendi daşımı yediğimi hiç düşünmek istemedim diye hep hayıflandım, oysa kendi daşımın bana zarar vereceğini o gün anlasaydım belki daşın nasıl ve nereye atılacağının yolunu öğrenmiş olacaktım, ya da o işlerin daşla olmayacağını çözecektim. Ne bileyim hayat, insan anlamaktan bitap düştüğü zaman sanıyorum pişiriyor da, herhalde gideceği yere yaklaştığında kendi iç alemi ile hasbihalini yaparak vicdanen rahatlamasına sebep olabiliyor olabilir.
Neyse fazla uzatmak istemiyorum aslında, âmâ biz toplum olarak hep kendi attığımız daşlar, istediğimiz yemleri bize dökmeye gücü yetmediği zaman neden acaba neden, başımıza düşen taşların başkalarının attığı daşlar diye kendimizi avutuyoruz. Benden bir hatırlatma olsun istiyorum yaşadığım hayattan elde ettiğim tecrübemi paylaşıyorum, bilirsiniz tecrübe hayatta yenilmiş ve yaşanmış kazıkların bileşkesidir.
Yönetim mekanizması kendi menfaatleri için attığı daşları kafasına yedi, bu daşlar acaba nereden geliyor diye bağırıyor, toplumun attığı daşlar dut dökmüyor kendi kafasına geri dönüyor, bunlar da o dutun arkasında mutlaka sürekli bize daş atan biri var diye kendini avutuyor…Be arkadaşlar hala anlamayacak mıyız kendi daşımızla vuruluyoruz,  bu kafayla bu daş bizim beynimizi hep ezecek, bir kendimize gelelim; atmadığımız daş bize olumsuz dönmeyecek en azından kimden ne kadar daş atıldığını göreceğiz.
Ben kendi daşımla vuruldum o kendi daşıyla vuruldu, sen kendi daşınla vuruldun, biz kendi daşımızla vuruluyoruz, siz kendi daşınızla vuruluyorsunuz, onlar kendi daşlarıyla vuruluyorlar, Neden bu kadar daş yemeye alıştık…
Attığımız daşlar ürküttüğümüz kurbağayı değmeyecek ama kendimizi yok edecek neden bu kadar daşlamaya ve daş yemeye alışkanlık yaptık acaba bir görüşü olan var mı dersiniz…?
                                      Erol KEKEÇ/06.11.2018

3 Kasım 2018 Cumartesi

Müslümanca Yaşama Üzerine Bir Hatırlatma-6



Yaratılış özüyle iyice yoğrulmadan, üzerindeki toprağı atmaya çalışan bir tohumun o toprağın altından yeryüzüne filiz çıkarması nasıl ki imkânsız ise, insanın kendini tanımadan kendi yaratılış fıtratındaki kökleşme sürecini tamamlamadan bir duruş sahibi insan olması da mümkün değildir.Toprağa atılan bir tohum önce yerin derinliklerine kadar fıtratıyla hasbihal etmek için temlik, yani damarlar oluşturur, orada sağlam ve dayanıklı bir zemin oluşunca, onun verdiği güç ve kuvvetle, üzerindeki toprağı al aşağı eder ve yeryüzüne çıkar. Kainattaki bu dengeye bakın ki, onun gelişimi, kocaman bir beden, dal budak yaprak, derken, tomurcuk, çiçek ve meyveye dönüşüp ihtişamlı büyüsünü ortaya çıkarması için aldığı gıdaları sadece gövdesinde bırakmıyor, en uç noktalarındaki bir dalın ucundaki tomurcuğa kadar adil olarak görevini yerine getiriyor. Bu durum o ağacın bünyesine yerleştirilen fıtrat donanımına uygun adalet mekanizmasına göre tecelli etmektedir. Bu örnekten alacağımız ve çıkaracağımız önemli bir uyarı olduğunu bilerek yolumuza devam etmeye çalışalım.
İnsan kendi yaratılışını, nasıl böyle gelişerek, dünyanın yörüngesini değiştirecek duruma geldiğini görmeden ve kendisine bu donanımları yükleyen yaratıcı ile arasındaki muhabbeti kurmadan, atacağı her adımda yeryüzünü ifsat etmekten başka bir eylem ortaya koyamayacaktır. Nereden geldiğini bilenler, nasıl ve niçin yaşayıp nasıl bir sonuca hazırlıklı olmaları gerektiğini idrak edebilirler. Bu melekeleri gelişen insanın ancak yeryüzünde bir duruşu ve yaşamının anlamı olabilir. Yaşamı anlamlı kılacak insanların hayatlarında görülecek değerler tüm insanlığın yaşamına ışık olacak evrensel değerler olur.
İnsan yaratılmışlar içinde bir duruş ortaya koyacak tek canlıdır. Bu duruş onun akıl ve muhakeme vasıflarından kaynaklanır. Akıl insanın insani donanımına yüklenmiş insani bir yazılımdır. Eğer bu yazılıma uygun hareket etmezseniz, her zaman ve her ortamda zikzaklar çizen, nerede ne zaman nasıl parçalanacağı ve hangi kazalara sebebiyet vereceği belli olmayan bir yaşamın kurbanı olmaya hazırlıklı olmalısınız.
Müslümanca yaşamak, şahit olmaktır. Hakkı ayakta tutmaktır. Merhametli olmaktır. Adaleti ikame etmektir. İnsanların tamamını inanç ve düşüncelerine takılmadan yeryüzü ölçeğinde ahiretteki hesaplarını dürüyormuş gibi davranmadan aynı yakınlıkta ve aynı ölçüler içinde dikkate almak gerekir. İnsanları bu dünyanın varlıkları olarak değil de farklı bir atmosferin varlıklarıymış gibi ve kendimizi de oradaki bir hesap memuru gibi düşleyip, burada yapılması gerekenlere göre konumlandırırsak yanlış yapmaktan kendimizi arındıramayız. Doğamızla barışarak yeryüzünde bir omurga sahibi olarak yaşamak zorundayız. Omurgasızlık tamamıyla duruş belirleme disklerinin dağılmasından ve içindeki bilyenin taneciklerinin çarkın dışında kalması ve yaşamsal donanıma uygun hareket etmemesinden kaynaklanır.
Yukarıdaki ağaç örneğinde olduğu gibi, insanlar da yaşamın herhangi bir noktasında güç ve kuvvet sahibi olarak yer işgal ettiklerinde, kendi varlıklarının devam etmesi için, türlerinin varlığının devam etmesini de sağlamaları gerekir. Sadece ben var olayım ve herkes benim varlığımı gündem yaparak onunla meşgul olsunlar diye bir beyinsizlik içinde olursa, bunun bedeli kendisini imha etmek olur. Nasıl ki, bir ağacın tek başına bedeninin bir anlamı yoksa, insanlık aleminde bir varlığın odunlaşarak kendisini koruyacağını sanması da çok aşağılık bir tavırdır. Yeryüzünde yaşayan tüm cinslerinin varlığının devam etmesi için, yaratıcının kendisine bağışladığı imkanları kullanması, kullanmayı düşünmesi ve yakınında olanlara da harcaması kaçınılmazdır. İnsan ancak o zaman ne adına yaşadığını anlar ve omurgalı bir varlık olarak kendi duruşunu ortaya koyar.
Adil olan bir yaratıcının ruhundan üflenen varlığın hayatında adil olmayan yaşam belirtileri kök salmaya başlamışsa hayat kendi donanımlarının ötesinde, sahte, sanal ve yalancı bir dünyanın yazılımına göre işletiliyor demektir. Kendi köklerinden gelen ve ruhuna üflenmiş olan bir yazılımı hayatınızdan çıkarıp tamamıyla fesada gitmiş yaşamların size dikta ettiği programlara göre kendi duruşunuzu ve yaşamsal hareketliliğinizi belirliyorsanız, nereye ve kim adına yolculuk yaptığınızı yolun sonuna gelinceye kadar siz de anlamazsınız. Bunun en anlaşılır yolu ve tavır konulmasının şartı; insanın yaratıldığı öz ile, ruhuna üflenen yaratıcının yaratma gerekçesini anlamaktan geçer.
Kendi arkhesini anlamaktan aciz bir beyin, varlık evreninin içindeki yerinin neresi olduğunu ve hangi yörüngede yolculuk yaparsa bu varlık evreninde, o evrenin tevhidi bir yasaya göre hareket etmesine katkı sunacağını kavrarsa bir anlam ifade eder. Bu gerekçeyi anlamayan bir varlık, dünya zindanın daha da kararmasına kendisi de sadece katkı sunar. Bu yaşamsal paradokstan kurtulmadan hangi iklime ve coğrafyaya nasıl bir fidan dikeceğimizi düşünmek sadece geçen zamana biraz daha olumsuz katkılar sunmak olur.
İnsan yeryüzünün halifesidir. Burada halifelik makamında bulunmak yaratıcının yeryüzündeki naibi olmaktır. Yani yaratıcının merhametini, adaletini, şefkatini, Rezzaklığını ve kimseye zulmetmemesini, tüm canlıların haklarını gözettiğini bilerek, ona uygun bir görev üstlenmektir. Yeryüzünün halifesi olan İnsan! Senin bu durumdan aşağı yuvarlanmanın hangi yollardan geçtiğini bilmiyor musun? Bu kadar beynimi ve zihnimi zorlayarak kalp atışlarımdan gelen enerji ile zihnimden gelen oklar birleşince sana bir şeyler anlatacağımı bil. Bu anlattıklarım hakikatin kendisi, ancak sen hala reel yaşam farklı ama diyerek, amalarını çoğaltarak kendini temize çıkarma derdindesin. Reel yaşamda olsa, hakikatte olsa, yaratıcının yeryüzündeki naibi olan ve hilafet görevini üstlenen varlık, hakikatin sahibinin buyruklarını gönül kapısından içeriye koymalı, kendisinin bile anlamadığı amalar üzerine kurduğu bir hayatın sahte ve gaddar acımasız paçavralarını, bir zindanın giriş kapısı olarak algılayıp en derin çukurlara gömmeli. İşte o zaman yolculuk başlar…
Adalet mekanizmasının tüm kollarını açarak, benlik zindanından çıkıp, hakikat okyanusunda Nuh’un gemisinde bir yolculuk yapmak için, hep birlikte yeryüzü yaşamlarının ihtişamlı gemilerinden inmek için, ey kaptan! gelen limanı beklemeden durdur gemiyi, inecek var diyecek yürekliliği taşıyor muyuz…?
                                                             Erol KEKEÇ/02.11.2018


2 Kasım 2018 Cuma

Müslümanca Yaşama Üzerine Bir Hatırlatma-5



Kapitalizmin mezbelesinde leş peşinde koşmaktan yorulanlar,” Allah Katındaki Din İslam’dır” düsturunun içinde yolculuk yapamazlar. İslam yeryüzü ağırlıklarını sırtından endişe duymadan atan ve atabileceklerin güzergahıdır. Sırtına tonlarca ağırlık vuranlar, bu ağırlıkların altında mekânsal bir değişimin öncülüğünü yapamazlar. Değişim ve dönüşümü başlatıp, sürdürülebilir bir yaşamın öncülüğünü yapmak için ayağa kalkanlar, önlerine çıkacak her türlü yalancı ve sahte figüranların gerçek amaçlarını bilmek zorundadır.
Kapitalizmi, sadece yaşamın daha rahat etmesi için imkân ve koşulların iyileştirilmesi olarak algılayanlar, bu bataklık göletinde oluşacak girdapları bilmeden ve hangi noktasında nelerle karşılaşacağını da idrak edemez. Dolayısıyla onun bir kölesi olarak yaşayıp, farklı bir hayatın inşacısı olarak çığırtkanlıklarını sürüdür.
Dünya yaşamında en güzel mutlulukları sunacağını anlatan kapitalizm, evrenin her noktasında kendisinin olmasını arzular. Kapitalizm cismi ve cüssesi olan bir dev olarak düşünülmesin. Kapitalizm, sizi sizden alan ve kendine bağlayıp sadece kendisi için çalıştıran, yaratıcıya rağmen kendisinin vazgeçilmez olduğunu kılcal damarlara kadar dikta eden, görünmez ama hayata baskısı kaçınılmayacak kadar şedit olan dünya mezbelesinin adıdır.
Kapitalizm, önce ikna eder, sonra hayatın tamamını kendi arzu ve isteklerinle avucuna alır ve seni bangır bangır bağırtarak bağımlısı olduğun zevkleri yaşatmaya çalışır, diğer yandan da sende oluşturduğu korkularla, kendisini mutlak havari gibi sunar. Böyle bir yaşamla hangi hayatın neden ve niçin öncüsü olacağını bilmeyen, kendini tanımlamaktan uzak kobaylar, şartlandırılmış bir beyinle farklı ortamların mesajlarını aktarmaya çalışırlar. Ne kadarda kedisiyle barışık ama…(!)
Evet, Kapitalizmin gönüllü kölelerinden oluşan bir kervanla, “Allah katında din sadece İslam’dır. Yolculuğuna çıkılmaz. İstek, irade ve akıllarını peşinen Bila bedelsiz feda etmiş ve zamanlarını tecavüzcüsünün emrine vererek, sınırsızca kullanımına açmış, her gün tecavüze uğramaktan zevk alan bir maymun iştahlılıkla, acaba tecavüzcüsü dışında evlenecek kimsesi kalmamış bir beyin nasıl başka bir hayatın evreni kuşatması ve özgür fidanların yetişmesi için çaba sarf edebilir.
Alışkanlıkların kurbanı olmuş yaşamlar, yeni bir dünyanın oluşumundaki tuğlalar arasında bir harç olmayı asla düşünmezler. Alışılmış yaşamın gözü açık köleleri, yüreklerindeki körlüğü görüp tedavi etmedikleri sürece, hep uyanık olduğunu sanan köleler kitabının taşıyıcısı ve yayıcısı olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Nesnel, herkesi kuşatan, herkes için doğru ve olması gerekeni düşünmekten zerre tereddüt etmeyen beyinler, sorgulama ve kritik alarmını başlattıklarında yeni bir dünyanın tomurcukları açılmış olacaktır. Zaten kapitalizmin korkusu, düşünme alarmını başlatanların korkusuzluğuyla kendi büyüleyici tılsımının bozulacağı endişesi ve korkusudur.
Zamanlarını feda edenlerin, feda edemeyeceği bir şeyleri kalmaz. Kapitalizm insanların zamanlarını ipotek ederek kendi belirlediği alanlarda manevra yapmalarını istemektedir. Siz zamanınızı bir ele teslim ettiğinizde o zamanın nerede ve nasıl kullanıldığını sorgulama hakkınızı da kaybedersiniz. İşte yaşadığımız evrende kapitalizm aslında bir rahatlık getirmedi, insanların rahatlığını ellerinden alarak onların ellerine yaladıkça sürekli susuzluğu ve iştahı açtıran bir elma şekeri verdi. Yaladıkça iştahı kapardı iştahı kabardıkça yeni şekerler peşinde koştu, daimî yolların kralı olmak için çabaladı, âmâ ne kıralı oldu ne de kendini anlayabildi. Misafir olduğu sinemada son perde kapandığı zaman filmin finalinin galasında kocaman bir hiç ve avucunu yalayan ensesi kalın, elleri tutmaz, ufku kararmış, yerinden kalkmaktan aciz zavallı hareket kabiliyeti imha olmuş bir saman çuvalıyla karşılaştı. Acaba bu ben miyim diye soramadan, kendinden utandı ve avucunu açtı. Ey yaradanım sana geldim beni affet diye yalvarmaya başladı…İşte o zaman alacağı cevabın, bugün mü, daha önce neredeydin, arzu ve isteklerin bir atın dört nala gitmesi gibi senden çok ötede koşarken ben hiç aklına gelmemiştim, oysa şimdi sen bana gelmedin, kimse seni kabul etmediği için zorunlu seçenek, zaten geleceksin derse işte o zaman ne yapmayı düşünüyorsun…
Özgür kulların omuzlarında, zihinlerinden yüreklerine akacak doğru kıvılcımlarla harekete geçmiş bir yüreğin vereceği kararlar olmadan, kapitalizmden bağımsız bir yaşam ortaya konulamaz. Ey insan! Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir? Sualine dosdoğru cevap vererek ayağa kalktığında hemen seni görünmez rabbinin eli kuşatır ve seni kapitalizmin fosseptiğinden alır Kevser havuzunda yıkar, sadece mutmain kullar için özel tahsis edilmiş cennetine koyar…Genişliği yer ve gökler kadar olan rabbinizin cennetine koşun, çalışanlar bunun için çalışsın, buyruğunun tecellisini görmek için özgürleşerek kul olamaya var mısınız?
                                                         Erol KEKEÇ/01.11.2018

1 Kasım 2018 Perşembe

Müslümanca Yaşama Üzerine Bir Hatırlatma-4



Tarihi ne yargıla ne de tarih hayatınızın dinamosu olsun. Onlar bir Ümmetti geldiler ve gittiler. Gelen ve giden, bugünü belirleme hakkına sahip değildir. Onlar sadece görülüp ibret alınmak ve uygun olmayan kısımlarını kendilerine bırakarak yol alınması gerekir. Hayatın dinamosu, içinde bulunduğun zaman ve mekân kurallarına göre çalışmalıdır.15 yıl önce yeni çıkmış bir cep telefonundan nasıl ki, görüntülü ve sesli konuşma imkânın yokken bugün varsa, tarihte hayatınızda o kadar olmalıdır. Ben illada 15 yıl önceki telefonla da görüntülü konuşmak istiyorum diye diretirsen donanımdan ve yazılımdan yoksun olan telefon seni arzularına ulaştıramayacaktır. Tarih döneminin zaman ve mekânından bağımsız değerlendirilemeyeceği için, günümüz yaşamının dinamosunu onlarla çalıştırmak istemek ve hatta dayatmak bugüne yapılacak en büyük zulüm olur ve asla da çalışmayacaktır.
Geçmişin yıkıntıları altında kalmak ve onlarla avunmak, Müslümanın hiç yapmaması gereken bir eylem olması gerekirken en çok sahiplenen olduğunu görmek ne kadar şaşırtıcı değil mi?
Siz gezmiyor musunuz, dolaşmıyor musunuz gittiğiniz yerlerde sizden önce de yaşayanlar vardı, ancak şimdi onların yerinde sadece bir kalıntı görmektesiniz mesajları, bizim onlar üzerinde düşünüp onların yanlışlarını kendimizden uzaklaştırmak, geldikleri sürecin üzerinde bir yol almak içindir. Onların yaşadıkları zamana ve yere takılıp kalmak için değildir. Parmakla gösterilen hedefe değil de parmağa takılanlar çok ses çıkardılar ancak yerlerinde sayarak kendilerini imha ettiler.
İslam, bir ağacı sürekli kutsamak değil, evrenin her noktasına onun yaşayabileceği ortamlara yeni fidanlar dikmektir. Eğer Evrenin her yanına tek bir iklimde yetişen bitkileri dayatırsanız ne onlar filiz verir ne de sizlerin emekleri karşılık bulur. “İnsana ancak emeğinin karşılığı vardır. Emeksiz bir düşüncenin yazılı olarak doğru yanlış bir ayıklaması olmadan sizden sonrakilere ve sizin döneminize aktarılmasını isterseniz, ancak hakkınız bir komisyonculuk olur. Bu din, komisyoncuların elleriyle hayat bulmayacaktır. Bu din, kendini değeri için feda eden ve emek harcamaktan asla tereddüt etmeyen fidanların, her coğrafya ve iklimde, evrende filiz vermesiyle hayat bulacaktır.
Budanmaktan ve yeni filizlerin gövermesinden korkan ağaçlar, nasıl ki, tapınak haline gelip ziyaret ağaçlarına dönüşüyorsa, Yeni fikir düşünce, aksiyon ve dinamizmden yoksun bir dogmatik din algısı da kendisini tapınak haline getirir ve götürmesi gereken hedef kendisi olur. Sonrasında anlamsız bir yaşamı din diye yaşar hale geliriz.
İnsan hangi koşullar altında yaşıyorsa evreni ve var oluşu o şekilde anlamaya mahkûm olur, bu da tarih ve doğanın insan üzerindeki baskısını ortaya koyar. Evrenin bağımsız ve insani bir duruşla tanımlanabileceğini anlamayan ve bilmeyenler, asla Evrenin tüm boyutlarında örnek olacak bir yaşama öncülük edemezler. Bu açıdan bir değerlendirme yaptığımız zaman, İslam’ın her kıtaya ve zamana hitap ediyor olması için, bir Güneş gibi tüm canlıları aydınlatması ve onlara ısı ışık ve enerjisinden aktarması gerekir. Güneşin bir coğrafyada yaşayan canlılara fayda sağlaması ve diğerlerine de o coğrafyada yaşayanların aldığı enerjiyi aktarmaya zorlaması, Güneşin Güneş olma vasfını yitirmesi anlamına gelir. İslam Evrensel bir din, dememizin altındaki temel dinamik, yaratıcının yarattığı tüm varlıkları bilmesi ve onların doğasına ve fıtratına uygun bir yaşamın ilkelerini göndermiş olmasındadır. Onun için tarih bizim hayatımıza olduğu gibi aktarılmak istendiğinde, insanlık tarih zindanında can vermeye mahkûm olur. Toprak aynı olmasına rağmen ne kadar farklı ürünler yetiştirebiliyoruz aynı toprakta. Peki farklı topraklarda sadece o topraklarda yetişen ürünlerin yerine biz sahip olduğumuz ve bildiğimiz ürünleri yetiştirmek istersek nasıl bir sonuçla karşılaşırız. Bunu anlamadığımız zaman dayatan, bıktıran, anlamsız, kendini tanımaktan aciz, sadece parçalamaya ve ifsata dayalı bir hayatın gözü bağlı kurbanları olarak yaşamaya mahkûm oluruz.
İslam idrak dinidir. İdraklarda karşılığı olmayan, beyin mekanizmalarını en aktif hale getirmeyen, yüreklerde evrenin farklı bölgelerinin iklimine yer vermeyen bir din asala ve kata Allah’ın gönderdiği Tevhit dini İslam olamaz. Tevhitte kuşatıcılık vardır. Elmada bitki, portakal da bir bitki ama her ikisinin ürünü ve yetişme koşulu birbirinden farklı, ama sonuçta ikisi de eylemleri neticesinde tevhide uygun bir meyve veriyor. Onların tevhidi, faydalı ve güvenilir meyveler vermesidir. Elmanın portakal vermesi, portakalın da elma vermesi değildir. Buradaki tevhidin sırını anlayan bir algı, ancak İslam’ın evrenselliğini özümser ve bir tarihi, hayat diye insanlığa dayatmaz.
“İnsana ancak emeğinin karşılığı vardır. Senin yaşadığın döneme ait vereceğin bir mesajın yoksa, ya da örnek olacak bir hayatın gövermemişse, kendini yırtmana gerek yoktur, önce kendini bul, sonra başkalarıyla birlikte nasıl yaşanılır onun yollarını aramaya bak. Hayat ve algı bir zar gibidir. Soğanın içindeki zarı ayıklamadığınızda, bazen insanlarda gereğinden fazla hazımsızlıklara yol açabiliyor, onun için düşüncenin oluşumundaki zarı ayıklayamayanlar, zardan sonra başlayacak olan hayatı sunma becerisini oluşturamazlar. Hayat ancak teslim olduğumuz değerle bütünleşirse, her ortamda ve koşulda evreni kuşatır. Evreni kuşanmayacak bir hayatın İslam diye pazarlarda tezgahlara dizilmesi, kimsenin o pazara uğramayacağı anlamına gelir. Pazar düşüncesinden hayat düşüncesine geçememiş, basit sıradan ve sadece aktarım üzere oluşan yığılan bir bilgi dağarcığının İslam diye dayatılması, öğütülmeden tüketmeye, beyin ve yürek hazımsızlıklarına neden olduğu için hep hastalıklarla boğuşmaya mahkûm oluruz…Ben de, onun için diyorum ki, yeni bir fidan ve yeni bünye gerekli sağlıklı yaşam için, o da Allah’ın kuşatıcı dininin tüm evreni Güneş gibi kuşatacak boyutta yeniden kendi emeklerimizle yaşanmasıyla olacaktır.
Dini, kendi gettolarına hapseden dogmatik yaşamdan, Evrenin yatışmaz dinamik yapısına mesajı olan, dinamik bir yaşama geçiş yolunda buluşmak ümidiyle….
                                                                Erol KEKEÇ/31.10.2018


"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!