Bu Blogda Ara

30 Ocak 2019 Çarşamba

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-7



” Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Hucurat:11
Alay ve küçümsemek, Allah’ın şiddetle yapmamızı istemediği bir eylem olmasına rağmen, ne hikmetse hayatımızı kuşatan bir eylem olup çıktı. Alay etmek ve küçümsemek mütekebbirlikten kaynaklanır. Bir birey ya da toplum başkalarını küçümseyerek alaya aldıkları zaman kendilerini çok farklı ve seçilmiş olduklarına inanarak bu eylemleri yaparlar. Hiçbir insanın ya da toplumun, davranışlarını çok iyi görerek başkalarını aşağılama ve alaya alma hakkı yoktur. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha herkesin birbirini aşağıladığı, küçümsediği bir dünyanın küçüldükçe küçülen varlıkları haline gelmemize rağmen, hala kendimizi asil varlıklar olarak anlatmıyor muyuz?
Gök kubbe altında yaşayan hiçbir yaratılmışın, birbirine karşı bir üstünlüğü ve ayrıcalığı yoktur. Ayrıcalık ve üstünlük yaratıcının huzurunda terazi kurulduğu zaman ona verilecek olan ödüldür. Burası, ayrıcalıklı ve farklı bir varlık olduğumuzu anlatmak için kabara kabara yürünecek bir yerin adı değildir. Burası sadece yaratılmış olan her varlığın yaratılış amacına uygun yaşayacağı yerin adıdır. Bu yaratılanlar içinde aklı ve muhakeme yeteneği olan, kendi iradesini kullanarak seçim yapabilecek özelliğe sahip insanın vebali ve sorumluluğu diğerlerinden farklıdır. Bir varlığın donatıları ne kadar fazla ve ayrıntılı ise sorumluluk alanları da ona göre şekillenmektedir. İnsanın sorumluluk alanları ve hesap günü ödeyeceği hesap diğer yaratılmışlarla aynı olmayacaktır. “Allah yarattı ve hedefini gösterdi.” Derken, tüm yaratılmışlar için bu hakikat geçerlidir. Ancak insan denen varlık, kendisine yüklenmiş olan donanımlarından kaynaklı seçme ve belirleyici olma özelliklere de sahiptir. Bu özelliklerinden istifade ederken, kimi zaman bu özelliklerinin var edeni kendisiymiş gibi davranarak, yaratılmış lığını unutarak kendisini bir yaratıcı gibi görmektedir. Bu algı onun yaşam alanını cehenneme çevirebilmektedir. İşte, bu davranışların girdabında insanların yok olduğunu gören yaratıcı, yine hatırlatmalarda bulunarak onların dikkatli olmalarını istemektedir.
Hiç kimse yeryüzünde kendisini ayrıcalıklı bir yerde görmesin, bir başkasını küçümseyerek alaya almasın, belki sizin alay ettikleriniz sizden daha değerlidir. Yaratılmış olma özelliği insanın büyüklenme çılgınlığını ortadan kaldıran en önemli gerekçedir. Büyüklenmek ancak ve ancak, doğmamış doğrulmamış, öncesi sonrası olmayan her yerde hazır ve nazır olan, şah damarından kuluna daha yakın olan Allah’ın hakkıdır. Ne hikmetse bizim kültürümüz büyüklenmeye ve başkalarının yaşamlarını küçümseyerek küçük yaşlardan başlayarak bizleri eğitmektedir. Bu kültür inançla da birleşince, başka yaşamları alaya almak ve küçümsemek hayatın temel felsefesi haline gelebilmektedir. Bunu bilen Rabbimiz onun için Ey insanlar demiyor, dikkat ediyor muyuz? “Ey İman edenler! Bir topluluk bir başka topluluğu alaya almasın…” Sosyal yaşamın içini değerlendirmek için, patoloji laboratuvarına gönderdiğimizde her noktasından bulaşıcı virüslerin aktığına şahit olacaksınız. Çünkü sosyal yaşam tamamıyla başkalarını alaya alma, onlarla dalga geçme onların sahip olduklarını, sevdiklerini, peşine gittiklerini aşağılayarak geçmektedir. Bu konuda kimse bir başkasından günah açısından daha masum değildir. Bu toplumsal dokunun genetiğini kuşatmış durumdadır. Bu noktadan yaşadığımız hayatın dinamiklerini ele alacak olursak, bu hususta sınıfta kaldığımızı ve çok çaba sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Rabbimizin özellikle Ey iman edenler! Diye yaptığı hitabın iman ettiğini iddia edenlerin hayatının kıyısından ve köşesinden hiç geçmiyor olması da bir o kadar talihsizliktir. Neden böyle olduğunu söylemek isterim, çünkü İman edenler davranışlarını ahlaki sorun yaşayanların hayatlarına bakarak düzenlemezler, âmâ onlar da böyle yaptı gibi, bir mazeret üretme ve bahanelere sarılma hakkına sahip değildir. “Gökyüzünün öğrencisi olanlar ancak yeryüzün öğretmeni olabilir” diyen Alia’İzzetbegoviç’e de buradan rahmet diliyorum. Müminlerin değerlendirme kriteri hiçbir zaman yeryüzü değerleri olamaz. Rabbimiz, siz insanlara iyiliği anlatan kötülüklerden alıkoyan vasat bir ümmetsiniz derken, hayatımızın üzerine oturması gereken kıstaslarını da bizzat kendisi koymaktadır. Mümin, mümin olarak başka hayatları ne küçümseme ne de alaya alma eyleminde bulunmaz. Şayet bulunuyorsa kendi Öğreticisinin ve mürebbisinin kim olduğunu yeniden gözden geçirsin. Şayet Mürebbimiz Allah’ın beyanları değilse, her türlü yolu meşru kılmak için elimizden geleni arkamıza bırakmayız. Yeryüzünde evrensel bir ahlak anlayışının ve huzurun yaygınlaşmasını istiyorsak hal ve hareketlerimizle evrensel temeller üzerinde yükselen bir medeniyeti ortaya çıkarmak zorundayız. Bunun tek bir yolu var, gökyüzünün düzenindeki ve adaletindeki adaleti tecelli ettirenin öğrencisi olarak yeryüzünde iyi bir öğretmen olmaktır.
Bu ayette kadın ve erkek arasında bir ayrım yapmaksızın, bu ahlaki ilkeye herkesin uymasını ve kimseyi alaya alıp küçümseyerek lakaplarla çağırmamamız ve onlara o lakaplarla hitap etmememiz gerektiğini anlatan Yerin ve Göklerin Rabbi, hayatı nasıl düzene koymaktadır. Hakkı hak olarak yaşamak isteyenlerin, buna gözlerini kapaması ancak yüreklerinin kapandığındandır. Allah’ın ortaya koyduğu bir yaşamın hayatımıza müdahil olmadığı bir ortamda başkalarının hayatlarının düzene konulması için bazı kurallar ihdas etmek sadece insanın kendisine karşı yaptığı en büyük ihanet olur. “Ey İman edenler! Yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz, Allah katında en sevilmeyen şey yapmadıklarınızı söylemektir.” Hayatlarımız yapmadıklarımızı söylemekle heba olmasına rağmen, hala Allah’ın yardımını bekleyen fasıklar topluluğu olduğumuzu görmezsek, o zaman Allah’ın gazabı bizleri kuşatacak demektir. “Allah, fasıklar topluluğunu asla hidayete erdirmez.” Üç kuruşluk dünya ve içindekilerin bizim elimizde kalması ve onunla biraz daha oyalanmak için, bizim dışımızda olanlara her türlü hakareti küçümsemeyi ve alaya almayı nasıl reva görebiliyoruz. Onlar o eylemi hak etmiş olsa bile onları söyleme ve onları alaya alarak küçümseyip onlara lakap takmaktan Rabbimiz bizi men etmesine rağmen, böyle yaşamak sadece nefsin zebunu olmanın bir görüntüsüdür.
Mü ‘minin hayatı, yeryüzü yaşamının kalitesini ortaya çıkarır. Yani yaşamın, eylemlerin ve ahlaki kriterlerin kıstasını çok yukarılara çıkarır. Eğer yeryüzünde ahlaki yaşamın giderek çukura düştüğünü, hele ki bu eylemin Müslümanım diyenlerin hayatlarında daha yaygın hale geldiğini görüyorsanız toplumların ifsat olmasının zamanı çok yakın demektir. Çünkü yeryüzünde İyiliğe şahit olan bir toplum her zaman bulunur, ancak bu şahitlik yapacaklar da fesadın içindeyse, o zaman tren son istasyona varmadan raydan çıkmış demektir. Bu gidişin karşılığı ne olur onu ancak Rabbimiz bilir. Biz necip bir milletiz gibi basit sıradan ve ne olduğu belirsiz, içi boş sloganlarla kendimizi kandırmaktan kurtulup hayatın gerçeğiyle yüzleşmek için vakit çok geç olabilir. Biz bir kuluz, işimiz de bu kulluğumuzu kimseye zarar vermeden, ahlaklı ve adil olarak bireysel sorumluluklarımızı en güzel şekilde yerine getirmek için çaba sarf ederek hayatımızı sonlandırmak olmalıdır.  “Yakın (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et…” Tüm bu uyarıları dikkate almayan bir yaşamın kurbanları yeryüzünde ancak ifsat çıkarırlar. Yeryüzünü fesada vermek için gönderilmediğimiz ve hakkaniyete uygun herkesi Allah’ın kulları olarak görüp, kendimizin bir damla su olduğunu bilerek yaşamamız gerektiğini idrak etmek zorundayız…
” Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” Hucurat:12
Dikkat ediyor muyuz, Allah’ın Resulünün son dönemlerinde, arkadaşları arasında birçok olumsuzlukların ortadan kaldırılması için Rabbimizin vahiyle bunları ortadan kaldırdığını…Demek ki insan, her zaman ve her ortamda bu eylemleri yapabiliyor, insanın bu zaafı ondan alınmadı ve devam ediyorsa, bu davranışların devamı da olacaktır. Bizim sorumluluğumuz bu zaafların pençesinde can vermemektir. Bu zaafları ortadan kaldırmanın tek yolu, hakikaten sadece insan olarak ve hesap anımızı düşünerek kendimize gelmemizdir. Bunun dışında hiçbir etken bizleri bunların pençesinden uzaklaştıramayacaktır. Bu ayetler Medeni bir surenin ayetleridir. Medine’nin son dönemleri dikkate alındığı zaman, bizim hayatımızı nelerin düzene koyması gerektiğini de daha iyi anlamış olacağız. Allah’ın Resulü hayattayken çok korkunç bu uyarıya mazhar olan insanların yaşamı değil, Allah’ın Kitabı ancak örnek alınarak evrensel bir medeniyet inşa etmek mümkündür. Onların tümü bu uyarının içinde olmasa da bu uyarının yapılmasını gerekli kılacak kadar uygun olmayan bir yaşamın ortada olduğu muhakkak…
Buradaki uyarıya iyi dikkat etmek gerekir, insanların ferdi olan, toplumsal yaşamı ilgilendirmeyen hata kabul edilecek kusurları ele alınmaktadır. Namazı kaçırmış, sahura kalkamamış ve dayanamamış oruç yemiş, bir bayanla birlikte sohbet ederken görülmüş vs. gibi kendisiyle örtüşen ve toplumu ifsada ve ahlaksızlığa götürmeyen eylemleri gündem yaparak, onunla çok büyük kötülüklerinizin ortaya çıkmasını önlemeye çalışmayın…İmkanlar sizin elinizde olabilir o imkanları da kullanarak istediğiniz gibi ifşa ederek yaymayın…Ama hırsızlık, liyakatsizlik, rüşvet, dolandırıcılık, haksız kazanç, adaletsiz uygulama, kötülüklerin önünü açma vs. Gibi eylemler mutlaka karşılığı olmalı ve cezalandırılmalıdır. Bunları gıybet kapsamına alıp, bireysel günahları ise ifşa edenler felah bulmazlar. Çünkü bu kurnazlık toplumların helakine neden olur.
“…Ölüm size gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, muhakkak ki Allah, günahların hepsini bağışlar…” Tövbeleri kabul eden merhametli bir Rabbimiz var şükürler olsun ona…Başka dönüş yolumuz yoksa, zamanı aralamadan hakka tabi olalım, kimseyi küçümsemeden ve alaya almadan ona dönelim ve dini sadece ona has kılalım ki, o da bizlerin dağınık işlerini bir araya getirsin…Yoksa Tüm amelleri boşa gittiği halde kendisini Salih bir yolda sananlar gibi Rabbimizin gazabına uğrayanlarda oluruz…
“Ey Rabbimiz! tüm dönüşlerin sana olduğu günde bizleri mahcup eyleme…”
Erol KEKEÇ/29.01.2019

29 Ocak 2019 Salı

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-6




“Medyan halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için ondan başka hiçbir ilah yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.” A’raf:85
Ayette vurgulanan hakikate bakar mısınız, ahlaksızlığın ortaya çıktığı ve insanların haddi aştığı durumda hemen onlara bir uyarıcı geliyor. Bu uyarıcının anlattığı temel gerekçe, “Allah’a kulluk edin sizin ondan başka hiçbir ilahınız oktur.” Allah’a kulluğun dikkate alınmadığı ortamlar, tüm hesapların altını üstüne, üstünü de altına getirmekte bir sakınca görmezler. Onun için uyarıcının insanları ahlaki olarak davet ettiği en önemli hakikat, Allah’tan başkasına kulluktan kaçınmaları ve gönderilen apaçık delillere göre yaşamalarıdır. Ölçünün ve tartının bozulması, ahlaki bir çözülme ve toplumsal güvenin ayaklar altına alınmasıdır. Ondan dolayı elçinin hatırlatması, ölçüyü ve tartıyı tam yapın olmuştur. Başkalarının hak ve hukuklarına dikkat etmeyenlerin, ahlakı cinsel yaşamla sınırlandırarak ahlaksız bir yaşam oluşturmalarının tutarsızlığı da böylece ortaya çıkmaktadır.
Ahlak ve hukuk iç içe olan iki kavramdır. Yaşamdaki hakkaniyetler aynı zamanda hukukun temel kriterlerini oluşturur. Ahlaksız bir toplumda hukuk kurallarının da çok anlamlı bir yaptırıma sahip olduğunu düşünemezsiniz. Çünkü insanların ahlaken dejenere olduğu ve kimsenin, başkasının hak ve hukukunu korumasının gerekliliğine inanmadığı bir ortamda, uygulayacağınız kuralların yaptırımının çok etkisi olmayacaktır. Onun için böylesi toplumlarda hapishanelerde insanların dolup taştığına şahit olursunuz. Ancak ahlaksal olarak hakkaniyete uygun yaşayan toplumlarda insanları hukuken cezalandırmaya ihtiyaç duymazsınız, ondan dolayı da hapishanelerin kapatıldığını görebiliriz.
Eğer bir fert, tek başına hayatta kalmak için başkalarının da varlığına ihtiyacı olduğunu anlarsa, insan olduğunu anlamış olur. İnsan olduğunu anlayan her fert bir başkasının da kendisi gibi yaşamını devam ettirmesi için, başkalarının varlığına ihtiyacı olduğunu bilir. Her hareketini ortaya koyarken iyilikleri kendi tarafına, karşı tarafa da olumsuzlukları koymaya çalışmaz. Ahlaki bir eylemin herkes için gerekli ve elzem olduğuna inanarak yaşar. İnsanlar böyle bir yaşamın ortasında varlıklarını devam ettirmek isterlerse, insan gibi yaşarlar; şayet kendi çıkarlarını sadece koruyacağına inanırsa o zaman da hayvani güdülerinin etkisiyle bir hayat ortaya koyar ki, bunun adı insani bir yaşam asla olamaz.
Ahlaksızlık, sadece fahşanın içinde bir unsurun ortaya çıkmasıyla olacağını düşünen ve öyle anlamaya mahkûm olmuş insanlar, öncelikle ahlaksızlığın temel kriterlerini iyi kavramaları gerekir. Ahlaksızlık, ölçü ve tartıyı eksilmekle başlıyor. Bu dengesizliğin içerisinde her şey vardır. Başkasının eşi çocukları değersiz, bizimkiler çok değerli, bizim eylemlerimiz kutsal diğerlerinin ki çirkef, bizim malımız canımızın yongası, başkasının ki ortalık malı yemeyen keriz, benim çalmamın bir anlamı var, başkasının çalması ne kadar kötü, benim yaptığım sapkınlığın adı, olur böyle kaçamaklar, başkasının yaptığı, alçaklık adilik vs. Biz ağzımıza alınmayacak kelimeleri kullandığımızda karşıdaki hak eder, diğeri kullandığında pisliğin yapacağı ancak bu, kendimize ait olamayanları kendi ukdemize almak için her türlü yalanı söylemekte bir sakınca görmezken, onlar yaptığında onların zaten geçmişi belli…kendi çevremizde ahlak yoksunu her türlü kepazeliklerin üzeri örtülür ve adı, kol kırılır yen içinde kalır, diğerleri yaptığında onların tüm kirli çamaşırlarını pazara dökmek şart olur. Her türlü imkanları kendi yakınımıza ve sadakatli olanlara haksızca aktardığımız zaman hiç olmazsa namazlı ve alnı secde görür, diğerleri olunca onlara gidecek bir dirhem su bile haram olur…Bunları çoğaltmak mümkündür. Yani buradan yola çıkarak öncelikle ölçüyü ve tartıyı tam yapmadığımız müddetçe, ahlaksızlığın en ala kollarında can verileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın…
“…Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır.” A’raf:85
İnsanların mallarını eksiltmeyin… Hangi gerekçe ve anlayışla onların vermek zorunda olmadığı paraları, neden hukuki bir gerekçeyle alma hakkına sahip olduğunuzu anlatırsınız. Allah almamanızı istediği bir malı kendinize göre gerekçeler oluşturarak alırken hiç mi içiniz sızlamaz.
Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, ahlaktan söz edecekseniz. Ölçü ve tanrının şaftını kaydırmış olanlar hiçbir ahlaktan bahsetme hakkına sahip değildir. Ölçü ve tartının üzerinde bu kadar durulmasının hikmetini anlamayanlar, ahlaksal yozlaşmanın ve çözülmenin hiçbir noktasına olumlu katkı sunamazlar. Çünkü ahlaksal bozulma, haksızlıkların artmasıyla başlar. Haksızlıklara göz yumanlar diğer taraftan da neden böyle bir uçuruma gidiyoruz gibi timsah gözyaşlarını akıtmasınlar. Öncelikle timsah gibi her şeye saldırmaktan ve her şeyin sahibi olmaktan kurtulsunlar, sonra ahlakı konuşma hakkına sahip olduklarını ortaya koysunlar.
Allah’ın apaçık delillerine rağmen ahlaksızlığın odağını değiştiren anlayışlar, ne kadar da yeni odaklar oluştursalar asla iflah olmazlar. Hırsızlığın, gaspın, tecavüzlerin, insan katletmelerin, ailelerin dağılmasının, cinsel fuhşun yaygınlaşmasının, saygının ve sevginin yok olmasının, rüşvetin, adam kayırmaların, liyakatsizliklerin, vs. gibi ahlaksal çöküşlerin hepsinin temelindeki ana bileşenin ölçü ve tartıyı tam yapmamaktan kaynaklandığını göremeyenler, yan değişkenlerde bu sorunların kaynağını ne kadar ararlarsa arasınlar, petrol olmayan bir yerde petrol aramak gibi avuçlarını yalayacaklardır.
Düzene konulan bir hayatı yaşanmaz hale getirip sakın bozgunculardan olmayın. Allah hiçbir bozguncuyu sevmez. İnanan kimseler iseniz bunları yapmak sizin için hayırdır.
 “Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?” A’raf :86
Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek için yolunun üstüne oturarak kendinizi bu yolun sahibi gibi göstermekten uzaklaşın. Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın, bozguncuların sonunun nasıl olduğunu görün…Hiçbir toplum kendisini ayrıcalıklı sanmasın, İnsanları tehdit ederek, Allah’ın yolundan insanları çevirmenin sonunun ne olduğunu herkes çok iyi görecek… Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu”
Erol KEKEÇ/28.01.2019

26 Ocak 2019 Cumartesi

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-5



“İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.” En’am:153
İşte bu Allah’ın dosdoğru yoludur. Bu yol dışında yol arayanların yollarının ne başı ne de sonu bellidir. Nereye götüreceği ve ne olacağını kimse bilemez. Allah’ın yolu evrensel ve kuşatıcı olan tek ve dosdoğru yoldur. Bu yolun dışındaki yolların tümü; kişi, düşünce, grup, toplum vs. kaynaklı doğru olduğuna inanılan yollar, kuşatıcılıktan ve evrensellikten uzak olduğu için, asla dosdoğru yol olma özelliği barındırmaz.
Yeryüzü yaşamının tüm kurallarını ve sınırlarını belirleyen yaratıcının bu buyruklarını dikkate almayanların tamamı, ayrıcalıksız olarak sapıtmaya mahkumdur. Her anlayış kendi doğrularını baskın kılarak insanlığın yaşamına egemen olmaya çalışır. Emperyalizmin gücünün her tarafa ahtapot gibi uzandığı bir dönemde doğrunun ölçüsünü belirleyen bu güçlerin sahip oldukları olduğunu herkes bilir. Ancak Allah’ın yolu dosdoğru ve herkesin fıtratıyla uyum içinde olan bir yol olduğu için, işte benim yolum budur, artık ona uyun diyen elçi, doğrudan Allah’ın yolunu hatırlatmaktadır.
Allah ne söylerse hep doğruyu söyler. Allah’ın bu hatırlatmasını hiçe sayarak, içinde bulunduğumuz çağ farklı, günün şartlarına göre yaşayacaksın maslahatı gözeteceksin diye, öğütlerde bulunarak; çağ sana uymuyorsa sen onlara uyacaksın gibi, afyon yaşamın masallarının tekerleme bölümlerini çok iyi anlatanlar, bir gün anlayacaklar, ancak o gün çok geç olacaktır. Başka yollara uymayın…Dünya emperyalizminin yoluna değil, dinden ticaret yapan din bezirganlarının yoluna değil, ortaçağ Hristiyan felsefesinin doğmalarına değil, ataların yoluna değil, emrine aldıkları kolluk güçleriyle korku yayan despotların yoluna değil, imkânları çok olanların insanları rızıkla korkutanların yoluna değil, megafonu ellerine alıp herkesi kandırmak için bağıranların yoluna  değil, sadakati olmayan ama havlamaktan zevk ve haz alanların gürültü kirliliğiyle oluşturduğu karmakarışık yollara değil, Allah’ın yoluna uyun, işte dosdoğru yol budur.
Kirli ellerin yoluna değil, arsızların hırsızların, yan kesicilerin, kırk haremilerin yoluna değil, bağıranların çağıranların köpek gibi ağızlarından salya akıtarak herkese bir kulp takanların yoluna değil, uyuşturucu çetelerinin, emeksiz kazananların, har vurup harman savuranların, ölçüyü tartıyı bozanların yoluna değil, gidecek olan kendi başı bile olsa adaletten asla taviz vermeyenler ve ahlaki olarak adam gibi yaşamayı bir hayat felsefesi edinen, Kur’an ehlinin yoluna uyun…Çıkarları için “sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun, onlar dosdoğru yol üzerindedirler…”
Başka yollara uymayın, o yolların önü aydınlık gibi görülse de giren çıkamamış, bakan sonunun ne olduğunu anlayamamıştır…Allah’ın dosdoğru yoluna uyun…O yollar sizi parça parça edip, Allah’ın dosdoğru yolundan uzaklaştırır, sonrasında dünya zilletinin karşılığı olarak bomboş bir gelecek sunar, ahirette ise sadece cehennem ile ödüllendirirler. Sakın ola ki, o yollara uymayasınız yoksa kendinizi helak edersiniz…
Ahlak, her dönemde çirkefliklerini ahlaki ve dini kavramlarla süsleyenlerin elleriyle, dejenere olup çökmüştür. Bu özelliklere sahip kişi kurum ve dinsel otoriteler her zaman toplumların omurgasını zedelemiş, ahlakın genleriyle oynayarak çirkef bir hayatın yaşanmasına öncülük etmişlerdir. Bu güç odakları kendi keyfi yaşamlarını sürdürmek ve insanları bir amip gibi emerek yok etmek için, her türlü değerlerin içini ve anlamını değiştirmekte bir sakınca görmemişlerdir. Mollaların yönetimde olduğu adı İslam olan ülkelerden başlayarak, Arap ülkelerinde dini motiflerle iktidarlarını korumaya çalışan krallara, en iyi İslam’ı yaşam bizde diyenlerden Avrupa kiliselerine, oradan Yahudi misyoner hahamlarının kirli ve pislik içindeki yaşamlarına, uzak doğudaki tapınak bekçiliğini yapan tüm  ahlaki ve dini otoritelerin egemen olduğu ortamlarda, her türlü pisliğin yaygın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Neden bunları öncelikli anlatmaktayız. Çünkü Ahlaki ve dini kurallarının en iyi şekilde koruduğuna inanılan ortamlarda, pisliğe batmış yaşamlar, diğer ortamlardaki insanların bu pislikleri rahatlıkla yaşamasına öncülük ettiklerinden, her türlüğü kötülüğün ilk adımını atan zillet sınıfı olarak tarihe kaydedilmesi gerekenlerdir. Zillet içinde her türlü dalaverede olanların kurumsal yapılarından, toplumların ahlaksal çöküntülere çözüm arayışlarında bulunmakta, apayrı bir zindandır. Demek ki, öncelikle sorunların kaynağının nerede olduğunu bilmek ve bu sorunların oluşmasındaki temel dinamikleri ortaya koymak gerekir.
Kurtarıcınız celladınız olursa, başınız vurulacak demektir. Kendi infazınızın kararını siz verirsiniz. Günümüzdeki ahlaki çöküntülerin ve yozlaşmaların temelinde inandırıcılığını kaybetmiş din algılarının ve sürekli alınıp satılabilen her türlü reklamasyonda billboardlarda boy gösteren ama bir türlü kullanımı olmayan anlayışların tamamını, tuz buz ederek yeniden ahlaki ve dini bir devrim yapmak kaçınılmazdır. Bu devrime öncülük edenler yaşayacaklar, diğer toplumlar kendi pisliklerinde boğulmaya mahkûm olacaklardır. Bu yolların hepsinden kurtulup sadece ve sadece Allah’ın belirlediği yola uymak bizi kurtaracaktır. İşte dosdoğru yol budur. Bunun dışında yol arayanlar boşuna uğraşmasınlar, gelecek olan yok oluşu bir türlü önleyemeyeceklerdir.
Parça parça olup Allah’ın yolundan ayrılmamamız için, rabbimiz bunları bize aklımızı kullanmamız için anlatmaktadır. Olur ki öğüt alır ve idrak edenlerden oluruz. Yukarıda anlattıklarım yeryüzü gerçeğinin kelimelerle anlatımıdır. Çünkü Rabbimiz bir toplumun karar mekanizmalarını ellerinde tutan ve insanların tüm dinsel ve ahlaki yaşamlarını yönlendirenlerin bulunduğu ana merkezlere hep elçilerini göndermiştir. Bunun temel sebebi de genel insanlığın yaşamı üzerinde söz sahibi olanlar onlar olduğu için…Oraların belirleyiciliği, güzelliklerin ve iyiliklerin yayıldığı yer olma özelliğini kaybetmesi, sadece insanları hakkın yolundan alıkoyan beyinsizler topluluğu olmasından dolayı, kötülüklerin yayılmasında ve iyiliklerin çoğalmasında etkili merciler buralar olduğundan ilk temizlenmesi gereken yer buralardır. Bunların Pisliklerinin tümü alenen ortaya dökülmediği ve kol kırılır yen içinde kalır anlayışlarıyla örtüldüğü yerde, yaşamı etkileyen tüm olumlu düşüncelerin temeline kibrit suyu dökülmüş demektir. Bunları dikkate alarak, insanları iyiliğe çağıracak kişilerin, kötülüklerin yayanları olamayacağını idrak ederek ayağa kalkmak zorundayız. Onun için Rabbimizin bu buyruğunun üzerine söylenecek bir sözün olmadığını düşünerek konuyu noktalamak istiyorum…
“İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.” En’am:153
Erol KEKEÇ/26.01.2019

25 Ocak 2019 Cuma

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-4




De ki onlara: "Hadi gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını yüzünüze karşı okuyayım: Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın. Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah'ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz."En’am:151
Ahlakın genel çerçevesi bu ayette apaçık ortaya konulmaktadır. Kur’an’ın bir ahlak manifestosu olduğunu bu ayetten apaçık görmekteyiz. Yeryüzündeki insanların hepsini bir araya toplasanız, ahlakın bu kadar açık ve net bir tanımını yapmasını ve çerçevesini  yaptıramazsınız. Allah açıkça bunu bize beyan ederken, kendi küçük beyinlerimizle yeni sınırlar belirlemeye kalkıyoruz.
Haydi gelin sizin yüzünüze karşı, rabbinizin neleri haram kıldığını size okuyayım…En önemli yapmamız gereken, ona hiçbir şeyi şirk koşmamaktır.İşinizi,paranızı,mevkinizi,bayunuzu güzelliğinizi,beklentilerinizi,korkularınızı,üstatlarınızı,şeyhlerinizi,atanızı,liderlerinizi,hocalarınızı,arabalarınızı,evlerinizi,villalarınızı,binalarınızı okullarınızı, mesleklerinizi yani kısaca, sizi Allah’ın dışında bağlayıcı olan ne varsa bunların hepsinin çekim alanından çıkıp, onların sahibi olacaksınız ki, Allah’a şirk koşmayasınız. Neye ait isek ve kendisi olmadan kendimizi anlatmakta güçlük çekiyorsak, bunların hepsi bizi Allah’a şirk koşmaya götüren etkenlerdir. Yaşatanın öldürenin rızık verenin, başımıza gelen olumlu ve olumsuzlukların hepsinin sahibi, hesapları görenin, her şeyin mutlak yöneteninin o olduğunu idrak edip, yüreklerimizin atışını ondan gelecek emirler doğrultusunda atmasını sağlayamıyorsak, o zaman hayatımızın şirk bataklığında geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bataklıktan dışarıya çıkmadan ahlaksal değerlerin hayatlarımızda izler bırakması da düşünülemez.
Sen olmazsan biz de olmayız diyeceğimiz tek güç Allah’tır. Onun dışındakilere söylenen bu söz Allah’a şirk koşmaktır. Onun dışında kutsallaştırılan ve tazim duruşu gerektiren her eylem, şirkin ta kendisidir. Şirk dendiği zaman hemen aklımıza sıradan basit putlar gelmesin…Onlar şirkin alenen zirve yaptığı ancak en sıradan olanlarıdır. Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayın…Namazımız, okuduğumuz Kur’an, tuttuğumuz oruç, yaptığımız haç, verdiğimiz sadakalar da bünyesinde şirk unsuru barındırarak karşımıza çıkabilir. Eğer kıldığımız namaz, amaç olur, ne kadar güzel namazı eda ettiğimizi, o olmazsa olmaz olarak bizi sadece onunla bütünleşmek olarak algılanırsa, bu da çığırından çıkar…Kutsal olan namazın kendisi değil, Rabbimizdir. Allah’a giden yolda bir işaret olduğu için o değerlidir. Allah hesaba katılmadan alışılmış bir davranış olarak, eda edildiği sanılan namazlar, bize kendisini hatırlatıp Rabbimizi unutturacak durumdaysa, bunun bir şirk unsuru olmadığını kim söyleyebilir. Sairin dediği gibi “Kır bu evin putunu İbrahim ister Kur’an olsun adı, ister veli olsun, Kır bu evin putunu İbrahim! azmet deli gönlüm putlar kırmaya, putlar kıran Arzı Mevuta geçer.” Yani Kur’an’la Allah’a şirk koşan, bir yaşam ortaya çıkardık…
Şirk deyip hemen geçmemek gerekiyor, sıradan devlet yöneticileri bile yetkilerine kimseyi ortak etmeyi düşünmezken, nasıl olur da Tüm mahlukatın var edenine, çirkince bazı ortaklar kılabiliyoruz. Allah hiçbir konuda kendisine şirk koşulmasını asla istemiyor, ahlaki yaşamın olmazsa olmazı buradan başlar. Ondan sonra dünyaya gelmemize vesile olan anne ve babaya iyilikle muamele etmek gelmektedir.
Ana ve babaya çok iyi davranın, onlara kötü davranmak haram olan bir davranıştır. Haram anlatılacaksa, kültürü din haline getirerek insanlara haram sınırları belirlemekten uzaklaşalım ve Allah’ın haramlarını anlatalım…Ana ve babanın herhangi bir dini inancı sorgulanmadan onlara çok iyi davranmak ahlakın ikinci ve olmazsa olmaz ilkesidir. Bu aleme gelmemize vesile olan ana ve babaya saygı, sevgi, merhamet etmeyen bir anlayış tüm ahlak sınırlarını çiğnemiştir. Bu perdeyi parçalayanların diğer perdeleri koruması düşünülemez. Yaratan Allah, aleme gelmemize vesile olan, ana ve babadır. Dikkat ediyor muyuz, haram sınırlarının ilk temelinin nasıl atıldığını…Ancak Allah’a şirk koşmayanların ana ve babaya merhamet edip iyilik yapacakları da böylece ortaya çıkmaktadır. Ahlak ve etik değerlerden bahsedenlerin dünyasında analar ve abalar aciz düşmüş, barınacak bir ortamları olmadığından düşkünler evine terk edilmişse, orada çok ciddi bir ahlak erozyonu var demektir. İçinde yaşadığımız toplumda ana ve babaların dövüldüğü ve evlerden kovulduğu, aşağılandığı bir ortamda, din adına anlatılanlar, hala bilmem neyin faydası ve zararları ya da başı açık namaz kılmanın günah olup olmadığı anlatılıyorsa din ahlak dışı bir dindir. Ahlaksız bir din, asla Allah’ın dini olamaz.
Ahlaki bir devrim yapamayan toplumların hayatlarında din karşılık bulmayacaktır. Allah’ın neleri haram kıldığını açık seçik ortaya koyup onunla ilgili toplumsal gerçeklik masaya yatırılıp, ciddi bir operasyondan geçmediği sürece, toplumları kuşatan bulaşıcı toplumsal hastalıkların önlenmesi mümkün değildir.
Yoksulluk endişesiyle sakın ola ki çocuklarınızı imha etmeyin, sizin de onların da rızkını Allah vermektedir. Tüm rızıklar yanında olan yaratıcı, yaratıp bu aleme gönderdiği bir kulunu açlıktan ölüme mahkûm etmez. Âmâ ona verilen o rızkı gasp ederek onu ölüme mahkûm edenler yeryüzü zalimleridir. Bu dünya üzerinde hüküm sürenler ve tüm güçleri ellerine alanlar, dünyanın nimetlerinin sınırlı olduğunu ve ondan dolayı bir nüfus planlaması yapmak gerekir diyerek anne karnından ceninleri alarak onlara bu yaşamı zindan ettiler. Zamanla da bu doğal hale geldi…Oysa sizin de rızkınızı, doğacak olanların da rızkını Allah vermektedir. Dünya Firavunlarının Allah’ın hudutlarını imha etmelerine asla fırsat vermemektir görevimiz…
Kötülüklerin hem görüneninden hem de görünmeyenlerinden uzak durmak, hayatın temel üçüncü ilkesidir. Dikkat ediyor muyuz, sıralama o kadar önemli ki, bunları dikkate alanlar ancak yeryüzünde iyiliklerin yaygınlaşmasına öncülük edebilirler. Fahşanın her türlüsüne yaklaşmayın…Görünen kötülüklerden uzaklaşmak bazen kolay olabiliyor, ancak Allah’ın bildiği kulların onu anlamakta zorlandığı kötülüklerin bir virüs gibi, gizliden yayılarak toplumların genetiğini ele geçirdiğini görmekte zorlanabiliyoruz. İşte, bunu bilen rabbimiz, kötülüklerin hem gizlisinden hem de açığından uzak olun, onlara yaklaşmayın diyor…
Allah’ın saygın ve aziz kıldığı bir cana hakkı savunmak dışında kıymayın…Bu size kesinlikle haramdır. Her can saygın ve azizdir. Hiçbir gerekçe hakkın dışında bir cana kıyma hakkına sahip değildir. Hakkın savunması kişiye ve ortama göre olan bir durum değil, onun sınırlarını yine Rabbimiz belirlemiştir. Kısas bunların ilkidir. Onun dışındaki ise savaş anı ve onun da hukuku yine bellidir. Bunları yapmak evrensel bir ahlaki değerdir. Bunların ötesinde sınırları zorlayan ve kendilerine göre helal haram sınırları belirleyenler, Allah’ın hududunu çiğneyip haddi aşanlardır. Bu ayette vurgulanan hakikatler tamamıyla ahlaki açıdan bir yaşamda haramın sınırlarının ne olduğunun beyanıdır. Ameli olarak haram unsurları başka ayetlerde de anlatılmaktadır “... Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz."En’am:151
“…Ana-babaya çok iyi davranın. Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; biz sizi de onları da rızıklandırırız. Kötülüklerin görünenine de gizli kalanına da yaklaşmayın. Allah'ın saygın ve aziz kıldığı cana, bir hakkı savunmak dışında kıymayın. Allah size bunları önerdi ki, aklınızı işletebilesiniz."En’am:151
Rabbim en doğrusunu söyler, inşallah bu hakikatlere kulaklarımızı ve yüreğimizi açarak bir yaşamın yorulmayan yolcularından oluruz…
Erol KEKEÇ/24.01.2019

24 Ocak 2019 Perşembe

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-3




“Bir sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenler hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa:114
Gizli konuşmaların çoğunda bir hayır yoktur. Gizli konuşmalarda dikkat edilmesi gereken temel kriter, sadaka vermek, iyilik yapmak ya da insanlar arasını düzeltmek olmalıdır. Bunun dışında yapılan konuşmaların çoğunda bir hayır yoktur. Hayrı olmayan konuşmalarla insanların hayatını düzene koymasını beklemek tam bir trajedidir. Bu trajedinin girdabından kurtulmak için öncelikle yaratıcının kullardan yapmasını istediği hayat dairesinin içine girmek gerekir. Bu dairenin içine giren kulların hayat basamaklarını doğru sıralaması mümkündür. Bu basamaklara dikkat edilmeyen ya da önemsenmeyen toplumlarda ahlaki yıkımlar kaçınılmaz olur.
Sadaka vermeyi konuşalım, alışılmış şekilde, dilenci olanlara kıyıdan kenardan bir ekmeğin kırıntısı şeklinde ayırdıklarımızı konuşmayalım. Çünkü, onların sıdk ile verilenler olmadığını, anlık reflekslere göre gelişen bir eylem olduğunu vicdanları kararmamış herkes çok iyi idrak eder. Şartlandırılmış bir davranış, uyarıcı teki sürecinde ortaya çıktığı için, onlarda düşünme idrak etme, sadakatini sorgulayarak yapma gibi bir anlayış bulamazsınız; bulsanız da dikkate alınmayacak düzeydedir. Bunları gündem yaparak aramızda fısıldaşmanın bir iyilik olmadığı ve hayra götüren yolları açmayacağı iyice kavranmalıdır.
Sadakayı konuşalım, çünkü sadaka sadakatten gelir. Yaratıcıya sadakati olanların yaptığı her eylem bir sadaka hükmündedir. Konuşmalarımızda, eylemlerimizde, tebessümlerimizde, yoldan bir taşı kaldırdığımızda, içselleştirerek ve sadece karşılığını yaratıcımızdan bekleyerek yapacağımız eylemlerimizi konuşalım. Bir garibin evinde tütmeyen ateşin neden tütmediğini, bir annenin dinmeyen göz yaşlarını, bir babanın durmayan ve bitmeyen yorgunluğunu, bir gelinin umutsuzca yol bekleyişini, bir çocuğun okul yolundaki çantasından çıkaracağı beslenmesinin ne olduğunu, tabiplerden evin çınarının hayatta olup olmadığını sormaya korkan gençlerin çaresizliklerini konuşalım …Konuşalım, konuşalım ama hayrı konuşalım hayrın dışında konuşacaklarımızın hepsinin, hakka giden basamakları imha etmenin değişik yolları olduğunu bilelim…
Hayır kapılarının nasıl açıldığını konuşalım. Gök kubbe altındaki acıların nasıl dineceğinin yollarını konuşalım, açların açlıklarının nasıl giderileceğini konuşalım, zalimlerin zulmünü durdurmanın yollarını konuşalım, evrenin dengesini bozan tüm ifsat yollarını açığa çıkarıp köklerini nasıl kurutacağımızı konuşalım. Adaletin yaygınlaştırılmasını ve hakkaniyete uygun bir hayatın olmazsa olmaz olduğunun kaçınılmazlığını konuşalım…Mazlumların acılarını dindirmeyi konuşalım. Yeryüzünün adil olarak kullanımının ve her kulun insanca yaşama hakkının olduğunu konuşalım. Sadakati, doğruluğu, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, merhameti, özgürlüğü, insan olmanın gereklerini konuşalım…İlmi, bilimi, yaratılışı, kulluğu, şirki, Allah’tan uzaklaştıran tüm ilahların geçiciliğini ve hiçbir şeye güçlerinin yetmediğini konuşalım. Evet her şeyi konuşalım ama konuşmalarımızın içeriği ve yönü sadece hayra kodlanmış olsun…Bunun dışında kalan ve içinde bir hinlik barındıran konuşmaların hiçbirinde hayır yoktur.
Yeryüzünde hakkı konuşurken ve hakkın şahitliğini gereği gibi yaparken, kimseden bir karşılık beklemeden sadece Allah’ın rızasını kazanmak için bunları yapmanın gerekliliğini bilerek yaşamak gerektiğini de konuşalım…Unutmayalım ki sadece karşılığı Allah’tan beklenerek yapılan eylemlerin hiçbirisi karşılıksız kalmayacaktır. En karlı ticaretin içinde olmak ne güzel bir yaşamdır, onu konuşalım…Allah ile yapılan anlaşmaya sadık kalanların en karlı ticareti yaptıklarını konuşalım…Allah’tan karşılık beklenerek yeryüzünde adaletin ve hakkın şahitliğini hakka uygun olarak yapanların ve ihlasla dini sadece Allah’a has kılanların yalnız kalmayacağını, Allah’ın, onlara mutlak yardımının eksiksiz geleceğini konuşalım…Kana kana dünya ırmaklarına ağızlarını dayayarak tüm çamurları içine çekecek şekilde ağızlarını çamurlardan kaldırmayanların helakini ve kaybedenlerden olduğunu konuşalım…
Tevhit kervanının yolunun zorluklardan, yalnızlıktan ve Allah’tan başka kimsesi olmayanların yolu olduğunu konuşalım…Dünyanın letafetinin ve lezzetinin bir gün tükeneceğini ama Allah’ın katında olanların asla tükenmeyeceğini konuşalım…İnançlarına bakılmaksızın herkese adil davranmanın gerekliliğini ve göz yaşlarını silmenin muhteşemliğini konuşalım. Mazlumların inançlarına bakmadan hepsinin imdadına ve yardımına koşmanın hayattaki en güzel eylem olduğunu konuşalım…Sarp yokuşu çıkmanın ancak bir garibanın fakirin elinden tutup ona yardımcı olmaktan ve onu ayağa kaldırıp dertlerine deva olmaktan geçtiğini konuşalım…Ama asala ve asla, Allah’ın istemediği bir yaşamın hiçbir yanını ve insanları çekiştirmeleri, aşağılamayı, hor görmeyi kınamayı dışlamayı düşmanlığı kin ve nefreti konuşmayalım ki…Yeryüzü barış esenlik ve insanlık mektebinin tümel olarak yaşandığı bir gezegenin adı olsun…
Kim bunları sadece Rabbinin rızasına nail olmak için yaparsa bilsin ki, Allah, yapılan hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmayan yerlerin ve göklerin mutlak sahibi en cömert olandır. Kim bunlara sadık kalır ve hayrı konuşarak onunla ilgili bir eylemde bulunur ve bunu da sadece Allah rızası için yaparsa bilsin ki, Allah onu karşılıksız bırakmaz fazlasıyla vereceğinden kimsenin kuşkusu olmasın…
Erol KEKEÇ/24.01.2019

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-2




“Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.” Bakara:83
Kur’an ayetlerine baktığımız zaman, tüm toplumlara gelen uyarıcıların getirdiği ortak ve evrensel değerler, tamamıyla ahlakın genel sınırlarını belirlemektedir. Bu değerler tüm toplumların yaşamalarının sınırlarını en güzel şekilde anlatır. Allah’tan başkasına kulluk yapmamak ahlakın temelini oluşturmaktadır. Allah’tan başkasına kulluk yapanların hayatlarında olumlu özellikler olsa da evrensel ahlakın genel geçer özelliğini ortadan kaldırır. Çünkü, evrensel ahlakın değer ölçüsü insan dışında herkesi bağlayıcı bir referansın olmasıdır. Bu referans ancak tüm mahlukatı yaratan bir gücün belirlemesiyle oluşur. Onun için Yaratıcı, ahlakın içeriğinden bahsetmeden önce, Allah’tan başkasına kulluk yapılmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun üzerine ancak diğerleri bina edilebilir. Allah’tan başkalarının egemen olduğu ve hayatlara hükmettiği ortamlarda, insanların davranışlarını belirleyici kurallar değişkendir. Hesaplar tutmaz, değer dejenerasyonlarının yaşanması kaçınılmaz hale gelir. Onun için rabbimiz, İsrail oğullarından bahsederken öncelikle Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan ona kulluk yaptıkları zaman, ahlakın şu hususlarında da söz almıştır.
“…anneye, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık.”
Yukarıdaki davranışların yapılması ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumlulukları yerine getirmeyenlerin farklı alanlardaki sorumluluklara hassasiyet göstermelerini bekleyemeyiz. Allah, burada yapılması gerekenleri anlatırken şunlara yardım yapacaksın şunlara yapmayacaksınız diye inanca dayalı bir ayrım yapmıyor. Çünkü ahlaki sorumluluk herhangi bir inanca dayanan ayrımı gerektirmiyor. Ahlak insanın her ortamda yapması gereken sorumluluklarının aksatılmadan yapılmasını şart kılar.
Öncelikle anne, baba, yakın akraba, yoksullara iyilik yapmak ve herkese güzel sözler söylemek insanın şiarı olmalıdır. Bunları gözetmeyenlerin bir yaşam manifestosu yazmalarının hiçbir anlamı olmayacaktır. Çünkü ahlak davranıştır. Davranışlarda karşılığı olmayan bir eylemin, kitabi olarak yazılması ve anlatılmasının yaşamda karşılığı yoktur. Yaşamda yeri olmayan bir ahlak, ahlak olarak asla adlandırılamaz. İnsanların, yaşamın içinde uygulamalı olarak öğrenmediği bir davranışı, kitaptan okuyup ezberlemesinin hiçbir anlamı yoktur. Yaşamın rotasını, yaratıcının toplumsal hayatın devamı için ortaya koyduğu kurallara göre belirlemeyenler, dosdoğru bir eksen üzerinde hayatlarını görüntüleyemezler.
Anneye, babaya, akrabalara ve yoksullara merhameti olmayan bir ahlak anlayışı olmaz. Kendi ebeveynlerini gözetmeyenlerin giderek çoğaldığı bir hayatta, ahlaksal çözülme freni patlamış bir araç gibi daima hızlanarak gider. Herkese en güzel kelimeleri seçerek güzel konuşmak ahlaki bir eylemdir. Bu davranışın yerine oturması için, salatı ikame etmek ve kendi mallarının içine konulan emanetleri, Allah’ın istediği emanet sahiplerine vermek, ahlaki bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun yerine gelmesi için İsrail oğullarından alınan söz, bugün ve yarınlar için de geçerli olan sözdür. Her ne kadar bu söz alınmış olsa bile, insanların pek azı hariç, bu sözü yerine getiren olmamıştır. Tarih boyunca Allah’a verilen söze uyanlar, pek az kişiler olmuştur.
“Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.” Bakara 84
İnsanlar birbirinin kanını dökmeyecek, birbirini yurtlarından çıkarmayacak, yani her toplum kendi kaderini belirleme hakkına sahip olacaktır. Tüm bunlara söz verenler, bu sözlerini çiğnemek için birbirleriyle yarışa tutuştular. İnsanlar, yaratıcının koyduğu değer sistemini kendi çıkar ve menfaatlerine göre harcadığı zaman, hayatın, toplumların ve nesillerin geleceğinin harcanacağını ve ifsata uğrayacağını hesap edemediler. Son dönemlerde batı dünyasında doğan ve bizim toplumlarda da giderek yaygınlaşmaya başlayan değer eğitimi adı altında oluşturulan bir algı, değerleri yeniden kazandıramayacaktır. Çünkü değerin, hayatta karşılığı olmayan ortamda, hangi değerler eğitimini vermek gerekir tartışmaları; sadece içeriği ve karşılığı olmayan lafları yuvarlama taktiğidir.
İnsanın yapması gereken bir eyleme kendisinin söz verip ve buna da şahitlik yaptığı hayatı aşındırdığı bir ortamda, değer sistemleri tümüyle iflas eder. Dünyanın geldiği nokta, değerler sisteminin alt üst olduğu ve bağlayıcı evrensel bir ahlakın, yaşamın en altında sürünmeye mahkûm olduğu bir noktadır. Buradan sıçramanın ve yeniden yeryüzünde hakkaniyete dayanan bir hayatı kurmanın şartı, pek az olsa da, sözlerine sadık olanların ayağa kalkmasıdır.
“Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” Nisa:36
Kibirlenmeden bunları yapmak ve yeryüzünde övünmeden insan olarak yaşamak, yaratıcının öğütlediği bir ahlaki yaşamın kapsamıdır. Allah’ın sevmediği ve hoşlanmadığı bir yaşamın taşıyıcısı olmaktan ve ona öncülük etmekten kaçınmak zorunluluktur. Bunu göze alıp her şeye rağmen yaratıcıya hiçbir şeyi şirk koşmadan yaşayanlar, yeryüzünde kurulacak adil, ahlaki ve hakkaniyete dayanan bir yaşamın öncüleri olacaklardır. Hakkaniyete dayanan bir hayatın yorulmayan neferleri olmak üzere ayağa kalkan ve yakin kendilerine gelinceye kadar Allah’a kulluk yapanlardan olmak dileğiyle, rabbim hayır işlerinde yarışan kullarından eylesin bizleri…
Erol KEKEÇ/23.01.2019

22 Ocak 2019 Salı

KUR’AN’DA AHLAK VE YAŞAM-1



“O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.” İnsan:7
Burada vurgulanan nezir kelimesi, geçmişten günümüze kadar adamak olarak anlamlandırılsa da, burada vurgulanan, verilen sözlerin hakkıyla yerine getirilmesidir. Yani bir söz verdiğimiz zaman o sözün yerine gelmesi için her şeyimizi o konuda seferber ederek, tüm imkanları kullanarak onu yerine getirmektir. Yeryüzünde olması gereken evrensel ahlakın temelinde sözlerin hakkıyla yerine getirilmesi bulunmaktadır. Sözlerin anlamsızlaştığı ve kimsenin verilen sözleri yerine getirmeyip çeşitli bahanelerle onun yüklediği sorumlulukları hiçe sayması ahlakın temelinin sarsılmasıdır.
Yeryüzü yaşamı, tamamıyla ilişkilerin güven temeline oturması üzerine kurulur. Güvenin olmadığı, insanların aralarında konuştukları ve yarın ne olacağı hususunda beyinlerinde hep kuşkular yaşadığı bir ortamda, ahlakın kılcal damarlarında dolaşan kana virüs karışmıştır. Damarlarda dolaşan virüslü kan, fert dünyasından toplumsal organizmaya bir evrimleşme yaşadığı zaman, ahlak denen bir kavramın gündemde dolaşması çok sıradan olur. Onlar adaklarını yerine getirirler diyerek, herkesi bir kurban kesmeye zorlayan anlayış, acaba sözlerin bir adak olduğunu ve onu mutlaka yerine getirmek için çaba sarf etmenin, neden önemini anlatmazlar.
Buradaki adak, Allah’a verilen bir sözün gerçekleştirilmesidir. Adakta asıl vurgulanan, yapılan işte yapılanın içeriği değil, işin gerçekleştirilmesidir. Yani Allah’a verilen bir sözün ne kadar önemli olduğunu anlayarak yaşamaktır. Yaşam alanımızda verdiğimiz sözlerin yerine getirilmemesi, insanı mutlak mahkemede zor duruma sokacağının beyanı vurgulanarak, hep dosdoğru olmak anlatılmaktadır.
O kimseler, kötülüklerin her yanı kuşattığı, sözlerini yerine getirmeyenlerin ortalıkta dolaştığı ve hesaplarının çetin olacağı günü bildiklerinden, Allah’a verdikleri sözlerini hakkı ile yerine getirmenin gayreti içindedirler. Allah, sizin sözlerinize değer verir, sözleriniz ya insanların dirilmesine ya da toptan imha olmasına sebep olabilir. O halde sözlerinizi, Allah’a verdiğiniz adaklarınızı, yerine getirin ve Rabbim sana inanmayanların, senden uzaklaşmalarına sebep olacak eylem ve sözlerden bizi uzak tut diyerek hassas davranmaya çalışın…Çünkü dünyada tüm kötülükleri yapanların ve insanları aldatanların toplanacağı gün gelecektir. İşte o günün dehşetinden korunmak ve kurtulmak istiyorsanız Allah’a verdiğiniz sözlerinizi yerine getirin…
 “Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.” İnsan:10
Bizim bu sözlerimizi hakkıyla yerine getirmek için yaptığımız eylemler, kimsenin hoşuna gitmesi için değildir. Çünkü biz bizi yaratana karşı mahcup olmamak için, sözlerimizi yerine getiririz ve o dehşetli günde mahcup olmak istemiyoruz. Dehşetli bir günde o günün azabından dolayı rabbimizden korkarız.
“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Mevla iyilik edenleri sever.”Al-i İmran:134
Allah’ın istediği ahlaka sahip olanlar, hiçbir gerekçenin arkasına sığınmazlar. Bolluk zamanlarında da darlık hallerinde de Allah için harcarlar. Öfkelendikleri zaman hemen ahlaki olmayan bir yaşama dönmezler, çünkü onlar sadece Yaratıcının onlarla ilgili hesabını, hesaba katarak yaşarlar. Yeryüzünde hiçbir yanlışı referans göstererek onların yaptıklarından dolayı, onların hak ettiğini düşünerek; aşırı gidip hakkın dışına asla çıkmazlar. Öfkelenmiş olsalar da, zorlarına gitse de onları yutarlar, büyük bir günde o hesaplarının görüleceğini bilirler.
Hesabını sadece Allah’tan alacağını düşünenlerin, bu alemde başkalarından gelebilecek olumlu ve olumsuzlukları hesaba katarak hareket ettiklerini göremezsiniz. Çünkü onların davranışlarının her noktasındaki referans, sadece Allah’tan gelen yaşamı nasıl yaşayacaklarıyla alakalıdır. Böyle bir hayatın içinde, önemli ve birbirinden bağımsız sürekli kırılmaların ve çözülmelerin olduğuna şahit olamazsınız. Şayet bir hayatın dünü ve bugünü arasında ahlaki açıdan önemli değişimleri ve farklılaşmaları görüyorsanız, orada yaratıcının hesaba katıldığı bir hayatı bulamazsınız. Allah, ahlaki ölçüleri insanların vicdan kodlarına yerleştirmiştir. Bazı ortamlarda bu kodlara ulaşmak çok kolay olmasına rağmen, bazı ortamlarda bunları ortaya çıkarmak hayli zaman alabilmektedir. Bunun temel sebebi de insanları yaşadığı ortamın olumsuzlarından ve alışılagelen yanlışların etkisinden arındırmanın kolay olmamasıdır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, insanın vicdan genlerine yerleştirilen bu kodlamalar bir gün insanlığın yaşamına egemen olacaktır.
Dünyalık lezzetlerin ve hazların her türlüsüne ulaşan varlıkların, bunun ötesinde ulaşacağı bir farklı noktanın kalmadığına inananların da, belli yaşlara gelenlerin nefsi ve cinsel arzulardan elinin eteğinin çekildiği gibi, bu yaşama veda ederek kendi genlerindeki kodlara döneceği günler gelecektir. İşte o gün ahlaki devrimlerin her ortamda gerçekleştiğini göreceksiniz. Geldiğimiz noktadan dünyaya baktığımızda her toplumda iyiliğin yaygınlaşmasını isteyen ve insanca yaşamanın gerekliliğine inanan farklı dinlerden birçok yaşamlara şahit olmaktayız. Yeryüzünde farklı inanışa sahip olsalar da herkesin içinde iyilik genlerinin hareketlendiğini görmek mümkündür. Bu da gösteriyor ki, ahlak evrensel ve tek bağlayıcı bir değerdir. Kendilerine herhangi bir elçinin gelmediği toplumlar doğrudan yaratıcıyı tanıdıklarında ve ona şirk koşmadan yaşadıklarında ahlaki eylemlerinden dolayı yaratıcıya hesap vereceklerdir. Kuran’a bakarsanız, ibadetlerden daha çok ahlaki davranış kalıpları ve bunlara uyulması gereken öğütler anlatılmasına rağmen, İslam adına söz sahibi olduklarına inanılanlar hep ibadetlerle yaşamı sınırlayarak, ahlak dışı bir hayatın din olarak yaşanmasına öncülük etmişlerdir. Oysa Allah’ın dini tamamıyla ahlak ve adalet üzerine bina edilmiştir. İbadetler bireylerin kendileriyle alakalı olan içsel muhasebe araçlarıdır. Oysa adalet ve ahlak bizim dışımızdakilerle alakalı olan hayatın gerçek yönüdür. Bunlara dikkat etmeyen ve ibadetlerle dini sınırlandırıp ahlaksız bir yaşamı miras bırakan her anlayış Allah’ın huzurunda hesap vermekte zorlanacaktır.
Müminlerden, yani emin olanlardan bahsederken, onların ibadetlerinde titiz olduklarını ve Allah ile aralarındaki bağların sağlam olduğunu, tefekkürlerini daim her ortam da yatarken yürürken, konuşurken semayı izlerken eksiksiz yaptıklarını ve onların boşuna yaratılmadığını, mutlaka bunun bir anlamının olduğunu idrak ederek yaşadıkları anlatılmaktadır. Bu hayatın anlamlı kılınması ise, yeryüzünde şahitliğin gereği gibi yapılmasıyla ilişkilidir. Rabbimiz şu ibadeti yapan cennete girer demiyor, âmâ hayatın rotasını en güzel şekilde onun belirlediği yönde devam ettirenlerin, altından ırmaklar akan cennetlere gireceğini anlatmaktadır. Yani demek istediğim odur ki, namaz kılmak, oruç tutmak hacca gitmek vs. Allah’ın katında mutlak kurtulanlardan olmanın bir kanıtı değildir. Ancak mutlak kurtulanların hayatında bu amelleri görmek mümkündür. Yolun kendisi hakka giden bir yol ise, o yolun üzerinde tüm bireysel ameller yapılmamış olsa da, o yolun belirlediği kurallara uyan kulların tamamı Allah’ın razı olduğu kullardan olduğunu idrak ederek yaşamak gerekir. İşte yaratıcının yeryüzündeki yolu mutlak tevhit ve ahlaktır. Mutlak tevhidin evrensel adalet olduğunu idrak etmeyen anlayışlar hiçbir bireysel ferdi amelleri ile Allah katındaki hesabını veremeyecektir.
Şu yetin anlamını derinliğine bir tefekkür ettiğimiz zaman hakikatin ne olduğunu daha iyi anlamış olacağız. “İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebedi kalacaklardır. (Allah yolunda) çalışanların mükafatı ne güzeldir!” Al-i İmran:136
Fazla uzatmadan şunu ifade ederek noktalamak istiyorum, evrensel adaleti uygulayan, ahlaki olarak insanların yaşamlarında çığır açan ve Allah’tan başkasına yalvarmayanların varacağı yer ne güzeldir. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Rabbim bizleri hakkı hak olarak tanıyıp, hakka gereği gibi şahit olan adil kullarından eylesin…
Erol KEKEÇ/22.01.2019

19 Ocak 2019 Cumartesi

EY İNSANLAR! HAKKI AYAKTA TUTANLAR OLALIM-10



“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.” Mümtehine:8
Hiçbir sorun oluşturmayan toplumlarla savaşmadan, nasıl adil bir şekilde yaşamamız gerektiğini Rabbimiz anlatmaktadır. Allah’ın hükmü kesindir. Allah’ın Resulüne atfedilerek, o birçok toplumlarla İslam’ı yaymak ve onlara dini götürmek için savaştı anlayışları; tamamıyla tarihi mitolojik masallardan oluşmaktadır. İslam’ın anlatılası için savaşlar asla yapılmamıştır. Allah kendisini kabul etmiyorlar diye zorla bir topluma kendisini kabul etmesi için ordu gönderip onlara kılıçlarla kendisini kabul ettirmez. Bu Allah’ın şanına hakarettir. Allah, insanlara irade vermiştir, dileyen iman eder dileyen küfreder. Zorla bir dini kabullendirmek varsa, o zaman imtihanın ne anlamı kaldı. Cehennem boşuna mı yaratıldı. Allah’ın Kitabını ve Resulünün neden geldiğini bilmeyip sadece tarihi masalları dinleyerek din öğrenenler, İslam’ın esenlik barış ve rahmet olduğunu asla anlayamazlar. Çünkü Tarihi birçok cinayetler, Allah’ın emriymiş gibi anlatılarak geldi ve onların doğruluğunu kanıtlamak için de ciltler dolusu iftira sözler oluşturularak, Allah’ın resulüne atfedildi. Ondan sonra da Peygamberin sözlerine şimdi inanmıyor musunuz diyecek kadar beyinden oksun, Allah’a iman ettiğini sanan şeytanın askerleri ortalığı doldurdu. Tüm bu olumsuzluklar ve bilerek din konusunda yanlış yönlendirmeler, İslam’ın kaderiymiş gibi zorla dayatıldı. İslam tüm bunlardan beridir. Allah ve onun elçisi, bu uydurma cinayeti hoş görecek kadar gaddar değil, cinayet şebekelerinin iftiralarından uzaktır ve münezzehtir. Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, Müslüman’ın karşılık vermesi gereken eylem sadece kendisine ve yaşamına kast eden olumsuzlukları bertaraf etmektir. Bunu da yaparken adaletle davranmaktır.
Allah’ın Resulünün yaptığı tüm gaza ve seriyyeler, kötülüklere engel olmak ve kendilerine saldırı yapan ya da saldırıya geçmek için hazırlık yapanlara engel olmak içindir. Mekke fethi denilen olay ise Yurtlarından çıkarılan bir toplumun yeniden kendi yurtlarını alma savaşıdır. Orada da öyle ciddi kanların aktığı görülmüyor. İslam’da Cihat, ceht gayret çaba ve mücadele anlamlarına gelmesine rağmen, sadece kılıç elde savaşmak olarak tanımlanması ve herkesin zihninde öylece yer etmesi, bilerek bir yanlışın kabullendirilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu süreç Allah’ın Resulünden hemen sonra başlamış ve Emevi yönetiminde ise zirve yapmıştır. Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerinde de Emevi mantığının ortaya koyduğu anlamı ile gelenekselleşerek günümüze kadar uzanmıştır. Tarihin yanlış rivayetlerinin, bir dini kavramın içeriğini ne boyutlara getirdiğini anlamak istiyorsak, Allah’ın yukarıdaki ayetini idrak etmeye çalışalım.
Din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara, iyilik yapmaktan ve onlara adaletli davranmaktan Allah sizleri men etmiyor. Allah’ın men etmediğini nasıl rivayetlerle bir din haline getirip, o rivayetlerle bir dini yaşamın içini cehenneme çevirdiysek, yeniden Allah’ın istediği şekilde anlayarak yaşamak ve dünyayı cennete çevirmek zorundayız. Allah’ın men etmediğini ve bir sakınca görmediğini kim, kim adına niçin sakıncalı gösterebilir. Allah en güzel bir yaşamı bizlere göndermesine rağmen, o yaşamın temel kutup başları ile oynayarak onun genetiğini değiştirip, hormonel bir din piyasaya sürenler Allah’ın gazabının kapsamı içindedirler. Allah’ın gazabını hak eden bir toplumu, aklı başında ve rabbinin emirlerini onun istediği şekilde yaşayan kullar dost edinmezler. Beyin fonksiyonları henüz işlevini kaybetmemiş olan, her bir Müslüman, bu yanlış geleneklerin dayatılan yaşamının dehlizlerinden çıkarak, Kur’an’ın aydınlık ufuklarında yolculuk yapmak zorundadır. Kur’an’ın aydınlığını, tarihin yanlışlarının karanlığına kurban edenler şunu bilmeli ki, “Allah İman edenlerin dostu onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfredenler (hakikatleri örterek onu gizleyenler)’in ise dostu tağuttur, onları aydınlıktan alır karanlıklara götürür, onlar ateş ashabıdır ve orada ebedi kalacaklardır.” Bakara:257
“Siz ortada bir ümmetsiniz, insanlara iyiliği anlatır kötülükten sakındırırsınız. “Müslüman, tüm insanlık için bir saat kulesi olmak zorundadır. Saat kulesini bozan ve herkesin anladığı ve kendisine gelen bir saat ayarlamaya çalıştığı yaşamda hiçbir saat doğruyu göstermeyecektir. Bir Müslüman’ın herkesin örnek alacağı ve yaşamını kendisine göre düzenleyeceği bir saat gibi olabilmesi için, bu saatin çalıştıranı ancak Allah’ın vahyi olmalıdır. Allah gönderdiği hakikatleri bir kenara bırakıp, onun dışında ne varsa hepsini bir hakikat olarak benimseyenler, hiçbir örneklik oluşturamazlar. Allah’ın gönderdiği yaşamın örneğinin olmadığı bir dünyanın, çatışma savaş kan gözyaşı ve acılardan başka nesi olabilir ki…İşte, Müslüman bunların son bulması ve insanlığın onurunun yeniden dirilmesi ve kendisine gelmesi için, adaleti gözeten olarak ayağa kalkmak zorundadır. Müslüman’ın, Müslüman olarak yaşamadığı bir dünya karanlıklara gömülür. Karanlıkların yerini aydınlığa bırakması, nasıl ki Güneşin doğmasıyla mümkünse, dünyanın aydınlığa kavuşmasının yolu da, Müslüman’ın, Allah’ın indirdiği dine onun istediği şekilde inanması ve yaşamasıyla mümkündür. Bu hakikatleri dikkate almayanlar asla etrafa aydınlık yayamazlar. Aydınlıktan yoksun olanların bir yaşamın nasıl olması gerektiği gibi, aydınlatıcı ayrımlar yaparak insanlığa temellendirilmiş bir bilgi aktarmaları da mümkün değildir.
Allah’ın adaleti yeryüzündeki herkes için gerekli ve geçerli olan evrensel bir adalettir. Bu evrensel adaleti kendi yaşam tarzları ve tarihi rivayetler ile daraltanlar, Allah’a iftira atarlar. Allah tüm iftiralardan ve uydurmalardan münezzehtir. Sizinle savaşmayanlara karşı iyilik yapmanız ve onlara adil davranmanızda bir sakınca yoktur diyen Rabbimizin, bu uyarısını hiç hesaba katmayanlar, hiç hesaba katılamayacağı günlere hazırlıklı olsunlar.” Çünkü Allah adalet yapanları sever.”
Adalet, tüm yaratılmışlar için gerekli olan ve acilen yeryüzünde huzura kavuşturacak yegâne sistemin adıdır. Adalet, Yaratıcının olmasını istediği ve tüm yaratılmışların kendi doğasına uygun yaşama imkanlarını onlara sunan evrensel sistemdir. Adalet ile Allah’a kulluk bir arada vurgulanarak geliyorsa, bunun üzerinde etraflıca tefekkür etmek her bir insan için şarttır. Elçiler insanlar arasında adaleti uygulamak için geliyor, Allah ancak adil olanları seviyor ve yeryüzünde adaletin şahitliğini gerektiği gibi yapmamızı istiyorsa, biraz olsun bu hususun açıklanması gerekmez mi?
Allah’ın hak üzere gönderdiği dini kimsenin değiştirme ve yenileme hakkı yoktur. Çünkü Allah adaletin uygulanması için elçisiyle berber kitabı ve ölçüyü de indiriyor. Sen onların heva ve heveslerine asla uyma, aralarında adaletle davran…
Kainat, adalet üzerine ikame edilmiştir. Bir devletin, yönetimin değerli olmasının ölçüsü insanlar arasında adaleti en güzel şekilde uygulamasıdır. Adaletten uzak, kendi hegemonyasını sürdürmek için kanunlar ve kurallar koyan sistemler asla korunmaya değmez. Bu sistemler sürekli ortalığı karıştırır ve toplumsal huzuru bozmak için her türlü oyunları oynamakta bir sakınca görmezler. Rabbimiz o kadar ince ayrıntılar veriyor ki, onlara iyilik yapmanız da ve onlara adil davranmanızda bir sakınca yoktur. “Çünkü Allah ancak adil davrananları sever.”
Analitik düşünmekten uzak, sistemli bir anlayışı tehlikeli gören, kümülatif ne olduğu bilinmeyen ciltler dolusu karmakarışık bir saman çuvalını andıran bilgilerden beslenmekten kurtulup, Allah’ın Kitabının kuşatıcılığına kalplerimizi açtığımız zaman, kitap bizi hastalıkların her türlüsünden arındıracak ve bizim biz olmamızı sağlayacaktır. Biz olmamız için Kur’an’ın yeni bir dünya tasavvurunda buluşmak ümidi ve dileğiyle diyorum…Adil olalım ve asla adaletten uzaklaşmayalım, adalet hiçbir dünyalık uğruna kurban edilmeyecek kadar asil ve onurlu bir hayatın dünyadaki provasıdır.” Allah ancak adil davrananları sever.”
Erol KEKEÇ/18.01.2019

18 Ocak 2019 Cuma

EY İNSANLAR! HAKKI AYAKTA TUTANLAR OLALIM- 9



“Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın…” Rahman:55
“Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın…” Kendimize gelince şapur şupur diğerlerine gelince yarabbi şükür…şükredeceksiniz ne yapalım elimizdeki imkanlar bu diyerek bir taksimat yapanlar, Allah’ın adaletini çiğneyenlerdir. Adalet tevhidin özüdür. Allah’ı birleyenlerin en önemli özelliği terazide hassasiyet göstermeleri ve adaletten asla ayrılmamalarıdır. Teraziyi hiçe sayan her kim olursa olsun, Allah katında hiçe sayılacaktır. Adaleti gözetmeyenlerin ferdi bireysel kendisine ait ibadetleri onu kurtarmaya yetmeyecektir. Allah’ın yeryüzündeki hakkı, insanlarla olan münasebetlerin adalet temeli üzerine oturmasıdır. İnsanlar arasında adaleti gözetmeyenler,” Meryem oğlu İsa’nın “Ey havarilerim Allah’a giden yolda yardımcılarım kimlerdir, dediğinde, Havariler, bizler Allah’ın yardımcılarıyız diye cevap verdikleri, yolun yolcusu asla olamazlar. Allah’a yardım etmek onun yarattığı kullar arasında tartıyı adaletle yapmak ve terazide eksiklik yapmamaktır. Yani adaleti herkes için aynı şekilde uygulamak ve kimsenin tarafına tartıyı eğmemektir.
Ey Allah’ın kulları, namaz kılmamanıza bir gerekçe uydurabilirsiniz ama insanlar arasında gözetilmeyen adalete hiçbir gerekçe uyduramazsınız. Çünkü Adaleti, Allah emrediyor…Adalet, onun yeryüzünde olmasını istediği hayatın temelidir, hayatın temelini yıkanların yıkık bir yapı içinde üstü başı, toz toprak ve pislik içinde olmasına rağmen ama burada yine de ibadetlerimizi yapıyoruz demesi gibidir. Adaletin gözetilmesi, Allah’ın hakkının her zaman ve her yerde gözetildiğinin göstergesidir. Allah’ı gözetmeyenlerin ibadetlerle kendisini kurtaracağını sanması uydurulmuş dinin kuşatıcılığında yaşamaktır…
Bir insanın yeryüzündeki hayat ölçüsü, onun adalete yakınlığıyla alakalıdır. Adaleti hayatlarından kovanların hiçbir dini göstergesi sizi aldatmasın…Bireysel ibadetler kimseyi ilgilendirmez, ibadetler onun yapmakla mükellef olduğu ve kendisini yaratana karşı daha yakın olmak için ifade ettiği, şekilsel davranış biçimleridir. Onların tümü yaratıcıyla buluşma ve yaptığı yanlışlarda ondan af ve mağfiret dileyerek yaptığı yanlışları bir daha tekerrür ettirmemek için huşu ve yakarış anlarıdır. Bu yakarışları yapanların hayatın içinde adaletli uygulamalarını görmüyorsanız, onları adaletle, adalete davet ediniz, şayet bunların işine gelmediği için hep bahaneler uyduruyorlarsa, onlardan uzak durun, hakkı hatırlatmak görevdir. Hakkı dayatmak bizim işimiz değildir. Sen Hakkı hatırlat dileyen Rabbine giden bir yol tutar…” Ey İnsan hangi yoldan gidersen git, muhakkak ki sen, Rabbine varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın ve nihayet ona varacaksın…” İnşkak:6
İnsanın rabbine giden yoldan başka seçeneği yoksa, acaba neden hayatı yaşanmaz hale getirmek onun haz duyduğu alan olur…Yollar ne kadar farklı ve yaşanmayacak kadar kötü ve iyilerle iç içe olsa da, mutlaka Rabbe giden bir yol üzerinde çabalayıp durduğunu bilenlerin, hakikatten uzaklaşması ve adaleti ayaklar altına alarak kendi dışındakilere yaşanmaz bir yaşamı sunması imkansızdır. Çünkü Allah’a giden yolun yolcuları mutlak hesap görenin huzurunda mutlak hesaplarının görüleceğini bilerek yaşarlar. Onun için de kendi ibadetlerini hangi mezhebe göre, ya da abdestimiz bozulur mu bozulmaz gibi, yaşama aykırı ayrıntılarda boğarak, yaşamın omurgasını gözetmemezlik yapmazlar.
Allah, hesap görülecek günde tek hesap görücü olarak hayatlara hükmederse, yeryüzündeki hüküm ve kanunların onun isteği dışında oluşması imkansızdır. Kanunlar düzenleyerek, birçok görüşmeler yaparak asgari ücret nasıl olmalı gibi hayatın doğasına aykırı beyanatlarla, adaleti gözetemezsiniz. Adaletin temelinde insanca yaşamanın olması gerektiği bilinmelidir. Kendi menfaat ve çıkarlarımızı korumak adına rakamlarla oynayarak insanlara yanlış bilgiler sunarak, doğru iş yaptığını sanan her anlayış, doğru olmadığını önüne kitabı koyulduğu zaman anlayacaktır.
“Tartıyı adaletle yapın…” Tartı yaşamın her noktasında titizlikle korunmalıdır ki, Allah bizi kayda değer kulları arasına koysun…Her toplumda ve her dinde din bezirganları kurumsal statükolarla daima flört yaptığı için, hakikatin üzerini örtmekte ve onu aslından uzaklaştırma noktasında bayağı marifet ortaya koyduklarından, toplumların algılarını yönlendirmede de büyük görevler yapmaktadırlar. Bu din bezirganlarının yaşamlarına bakarsanız sistemlere çok büyük hizmet ettiklerinden, en büyük çıkar ve menfaate de hemen kavuşurlar. Neden bir toplumda Din örgütlü bir kurum haline gelir ve toplumdaki gelir kaynaklarından büyük bir pay alır. Halk arasında bir deyim vardır,” ne kadar ekmek, o kadar köfte”. Yani sizin ekmek sahibi yaptırdığınız insanlar için ortaya koyduğunuz saçma sapan ve Allah’ın dini ile asla uyuşmayan ama toplumları uyuşturan fetvalar, size köfte olarak dönmektedir. Bu karşılıklı ilişkilerin, güçlenerek devam ettiği toplumlarda, adalet mekanizması imha edilir. Çünkü adaletin olmasını isteyenler, haksızlıkla insanların haklarını yiyen ve onu da dini kılıflarla açıklayan bu zümrelerin yaşam alanlarını tehlikeye sokar. Ondan dolayıdır ki, Siyasal statükolar daima dinsel zümrelerin desteğini alarak hakikati yamultup vicdanen rahatlamaya çalışsalar da Allah katındaki hesaplarından kurtulamayacaklardır.
“Andolsun biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın dinine ve elçisine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” Hadid:25
Elçilerin apaçık delillerle neden ve niçin geldiğini anlamayan bir anlayış, adaleti neden önemsesin ki…İnsanların adaleti yerine getirmesi için elçilerle birlikte, Allah, Kitabı ve ölçüyü de indirdi ki, siz kendi kuruntularını adalet olarak insanlara sunmayasınız diye. Bu kadar açık beyanatlar üzerinde hiç tefekkür etmeyi düşünmeyenler Allah’ın yüceliğini takdis edemezler. “Onlar Allah’ı Hakkı ile takdir edemediler” beyanı bizi hiç ilgilendirmiyor değil mi? Tüm bunlar başkaları için bizler seçilmiş kullarız öyle mi…Yazıklar olsun bu anlayışlarımıza.
Allah’ın kitabında siz bir eksiklik bulamazsınız, orada her şeyden bahsedilmiştir derken, hemen itiraz edenler çıkabilir. İnsanların adaleti yerine getirmesi için, kitabı ve ölçüyü indiren yaratıcı, eksiksiz hiçbir şey bırakmadığını açıkça anlatmaktadır. Dayandığı bir hak referans ve ölçülebilir özellikten yoksun bir adalet asla olmaz. Çünkü adaletin gerçekleştirilmesi için elçileri bir kitapla ve ölçüyle gönderen Allah, nasıl bir uygulama yapmamızın boyutlarını da bize açıklamaktadır. Matematiksel ölçüden yoksun bir adalet tesis edilemez. Adaletin temelinde sayılabilirlik yani ölçü vardır. Bu ölçü de, Allah’ın bize hem yorumsal hem de sayısal olarak gönderdiği hakikattir.
Adaletin ayakta durması bir güç ve kuvvet gerektirebilir. Onun için rabbimiz demirin büyük bir kuvvete sahip olduğunu anlatmaktadır. Adalet konusunda hem demir gibi sert olacaksınız hem de demiri kullanarak o adaleti icra etmek için caydırıcı araç ve gereçler yapacaksınız; yoksa siz adaleti tesis etmekte zorlanabilirsiniz. Hakkın adaletini tesis etmek çıkar ve menfaatlere ters olacağından, bu konuda asla yumuşama olmaması gerektiğini anlatan rabbimiz, demiri örneklendirerek onun üzerinde tefekkür etmemizi istemektedir.
“…Bu, Allah'ın dinine ve elçisine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” Hadid:25
Tüm bu açıklamalar gösteriyor ki, Adaleti tesis edenler, Allah’ın dinine ve elçisine görmeden yardım edenlerdir. Aynı zamanda adaletli bir yaşam oluşturanlar hangi dönemde ve toplumda olursa olsunlar, Allah’ın dinine ve elçisine görmeden yardım edenler olarak belirlenmiş olanlardır. Eğer siz bunları yapmaz kendi heva ve heveslerinize göre bir yaşamı ortaya koyar ve insanlara da bunu dayatırsanız biliniz ki,” Şüphesiz Allah kuvvetlidir ve daima üstündür.” Allah’ın sizin hiçbir şeyinize ihtiyacı yoktur. Ama yeryüzünde bunları yaparsanız siz kendiniz için iyi bir gelecek hazırlarsınız. Gelecek hazırlayacaksanız, Allah’ın dinine ve elçisine görmeden yardım edin, bunun yolu da, Kitabı ve ölçüyü indiren Allah’ın emrettiği adaleti yeryüzünde gerçekleştirmektir veya o yolda can vermektir. Ey iman edenler adaletin şahidi olarak can verin ki, Allah size değer versin!
Erol KEKEÇ/17.01.2019


16 Ocak 2019 Çarşamba

EY İNSANLAR! HAKKI AYAKTA TUTANLAR OLALIM- 8




“İşte bunun için insanları tevhide davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyiflerine uyma ve de ki: "Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi. Allah bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş yalnız O'nadır.” Şura:15
Senin görevin dosdoğru Tevhide davet etmektir. Elçinin görevi kendisine emredildi gibi dosdoğru olarak, İnsanları tevhide davet etmektir. Elçiye bunun dışında bir görev tevdi edip, kendi yaşamlarımızdaki yanlışları onaylayan bir makam takdim ederek, ona türlü iftira ve yalanları atarak, onu aşağılarken, bir de onu övgüyle andığımızı sanıp yeni bir din oluşturduk, şimdi de hayatımızın dosdoğru yolda ilerlediğini sanan kendi amelleriyle oyalanıp kendi sonunu hazırlayan zavallılar olduk.
“Ben, Allah’ın kitaptan indirdiğine inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi. Diyen bir elçiye atfedilen her türlü atıfların kökeni yalan ve iftira üzerine kurulmaktadır. Elçi insanlar arasında hakemlik yapıp adaleti gözetmekle yükümlü ve Kitaptan kendisine bildirilenin dışında herhangi bir hüküm koymaya yetkisinin olmadığını açıkça deklare etmesine rağmen, Peygamberimiz şöyle dedi, şunu, evleri başlarına yıkılsın, keşke elim onlara uzansaydı da onların evlerini başlarına yıksaydım…vs. gibi uydurma bir masalı ona atfederek hiç mi utanmıyoruz. Yazıklar olsun Allah’ın emrine rağmen yeni bir anlayış ihdas ederek, Allah’ın gönderdiği halis dine, kitaba bir şeyler katamayacağını anlayanların, elçi adına uydurarak insanların yaşamlarını başlarına zindan eden her türlü rezil ve Allah’tan korkmaz anlayışlarına…Elçiye ait olmayan bir yaşamı, ona atfetmenin temelinde uydurma yaşamların, insanlar nazarında kabul edilebilirliğini oluşturmak için, elçiyi referans seçmelerinin hiç tesadüf olmadığına inanıyorum. Bir dinin karşısına ancak, onun içinden seçilecek bazı önemli referansları kendinize kalkan yaparak çıkabilirsiniz. Aksi durumda sizin ürettiğiniz yeni dinin kabulü zor olabilir. Emevi emperyalizmini ve zulmünü Allah’ın dininin kurmak istediği bir medeniyet olarak, tarihten günümüze taşımak ve bugün de onunla ecdadımızın şanlı tarihi diye bahsetmek, Allah’ın gönderdiği dinden habersiz yaşamaktır. Emevilerle başlayan bu süreç Sünni din diye bir anlayış ortaya çıkardı, Allah’ın elçisine dayandırılarak, kendi zalimliklerini de pekiştirme yoluna gittiler. Allah’tan korkmayanların bu şekilde davranması çok kolaydı ve de öyle oldu.
Bugüne kadar gelen, Şia ve Sünni din anlayışı, Allah’ın Kitabına ve onun gönderdiği elçisine rağmen, oluşturulan uydurma bir din olduğu halde neden acaba Resule Bu kadar söz isnat ederek bize yedirdiler dersiniz. Çünkü kendinizi temellendirmek için ortaya koyduğunuz referans sıradan biri olursa ya da elçiye dayandırılmazsa uydurma olduğunuz anlaşılır da ondan… Bugün bunları Kur’an gerçeğiyle muhatap olup idrak ettiğimizde, çok daha iyi anlayabiliyoruz. Çünkü Allah’ın gönderdiği din tamamıyla Allah’tan indirilen ve elçinin de ancak ona uymakla mükellef olduğu anlatılmasına rağmen, bu kadar saçmalıkları din adına yediğimizi görünce, böylesi bir uydurma dini yerden yere vurmak ve afyon olduğunu söylemek için daha ne zamana kadar beklemek zorundayız. Allah’ın indirdiği din değilse, tüm oluşturulan dinler, istisna olmaksızın insanlığı sömürmek ve onları uyutmak için güç sahipleri tarafından icat edilen hipnoz mekanizmasıdır. Bu Afyon kullanma seanslarına uğramayan ve aldığı uyuşturucuyla hayattan bağları kopan insanların, buraları terk ederek kendi özgürlük alanlarına yürekleri ile birlikte yolculuk yapmaya gitmesini, İnsanların Allah’ın dininden uzaklaşması gibi anlatmak ve öyle bir yaygara basmakta apayrı bir sorgulama alanıdır.
Uydurulan ve Allah’ın elçisine atfedilen yürürlükte olan din, Allah’ın gönderdiği dine mahkûm olacaktır. Bu mahkûmiyet yeryüzü şirk dinlerinin tamamını bir tufanla yerle bir edecektir bundan kimsenin kuşkusu olmasın…Bir dinin müntesiplerinin adının İslam olarak ifade edilmesi İslam olduğu anlamına gelmez…Bugün yaygın olan Hristiyanlık ve Yahudiliğin yürürlükten kalkmasının sebebi, Allah’ın gönderdiklerini kitabi olarak değiştirmeleri ve değiştirdiklerini de Kitaba ekleyerek, gönderilen elçilerin bunu getirdiğini iddia etmeleriydi. Ondan dolayı Kitabın aslı değişti ve tahrif oldu. Rabbimizin indirdiği vahyin kendi bağlam ve bütünlüğünü bozabilecek ve onda bir kuşku uyandıracak cesareti bulamayanlar, onunla birlikte yeni bir manifesto oluşturarak ona İman etmenin kaçınılmazlığını anlattıklarında, Kitabi olarak değiştiremedikleri vahyi, başka kaynaklar ekleyerek yaşam alanlarında rahatlıkla değişim meydana getirebileceklerini bildikleri için, Allah’ın Resulünü kalkan yaparak, bu fitneye giriştiler. Resule iftira edilmemesi gerektiğini anlatan ve Resulün Allah’ın emirlerine muhalif davranmayacağını söyleyenlere de, siz Şimdi Resulü bir postacı olarak mı görüyorsunuz diyerek…Potansiyel tehlike ilan ettiler. Çünkü onların şirk dininin yayılmasının önündeki en büyük engel, Kur’an ile doğrudan insanların muhatap olmasıydı. Bunun da önünü kapattılar, herkes Kur’an’ı anlamaz, onu anlamak için şu kadar ilim öğrenmek lazım, bu kadar şeyhe tabi olmak gerekir; biz ancak onlar sayesinde bunları anlayabiliriz diye, insanları da utanmadan kandırdılar. Şimdi de kalkmışlar bu şirk dininden insanların uzaklaşmasının adını, İslam’dan kaçış olarak görüyorlar…” Siz hiç mi akletmeyecek siniz…” Allah, insanlara akıl idrak ve muhakeme vermiş ve onlara özgürce seçim imkanları sunmuş,” Dileyen rabbine gider, dileyen başka yollara uyar. Oysa şirk dini olan ve muhteşem bir medeniyet gibi sunulan, köhnemiş Emevi dini kendisini zorla kabul ettirir. Çünkü genlerinde emperyalizm ve sömürü vardır. Bu anlayışların etki ve kapsam alanlarından çıkamayan hiçbir anlayış, muhteşem medeniyetin nasıl inşa edileceği yoluna bizleri eriştiremez. Muhteşem medeniyet ancak ve ancak evrensel tevhidin kuralları içinde gerçekleşir, bunun yolu da adalettir. Adaletin uygulandığı her ortam bir kıl çadır da olsa muhteşem medeniyettir.
Medeniyet fiziki olarak yaşam alanlarında doğayla savaşarak kendimizi doğa karşısında yenilmez kılmak değildir. Muhteşem medeniyet, yaratılan her varlığın yaratıcının yarattığı amaca uygun, kimsenin yaşam alanını daraltmadan herkesin adil olarak yaşayacağı mutlu huzurlu bir ortamın oluşturulmasıdır. Çok duyarsınız, adam ne kadar medeni dendiğini? Niçin medeni olarak anlatılır, herkesin hak ve hukukuna riayet ediyor, başkalarına saygı duyuyor, kendi dışındakilerin haklarını onlar olmadan da savunabiliyor, küçüklere sevgi ve büyüklere saygı ile yaklaşıp nezaketten ayrılmadığı için öyle adlandırılır. Bunlar adaletin özüdür. Demek ki medeniyet adalet ve Hukukla ancak inşa edilebilir. Hukukun olmadığı herkesin birbirini kemirdiği, dolandırıcılık hırsızlık gasp, tecavüz vs. gibi davranışların her geçen gün yaygınlaşarak devam ettiği topraklar, ne kadar da medeni olduklarını sorgulamak zorundadırlar.
“İşte bunun için insanları tevhide davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların keyiflerine uyma ve de ki: "Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi.”
Elçilerin adaleti gözetmek için geldiğini ve emredildiği gibi dosdoğru olmak zorunda olduğunu anlatan Göklerin ve Yerin Rabbi Allah’tır…  “Allah ile birlikte bir başka ilah ha! Elçilerin bu gönderiliş gayesinin dışında ona başka görevler tevdi edenler ve onu da kayıtsız şartsız iman edilmesi gereken esaslar olarak anlatanlar, Allah’a ve elçisine yalan iftira atmaktalar. Allah ve onun elçisi sizin iftiralarınızdan münezzehtir. “O kendi heva ve hevesinden size bir şey söylemez onun söylediği her şey vahiydir. Ayetine yapılan iftiralar o kadar çok ki, bunu nasıl utanmadan sıkılmadan Allah’a iman ettiğini iddia edenler söyleyebilir ki...Ona atfederek söylediğiniz hiçbir şey vahiy değildir. Söyledikleriniz baştan aşağı yalandır. Çünkü o size Vahiy dışında bir şey söylemez. Resulün sünnetine uyacaklar varsa, Allah’ın Kitabına uysun, çünkü Allah’ın gönderdiği vahyin dışında hiçbir söz söylemez din adına insanları bağlaması için…O zaman elçi Haşa Allah’ın hüküm vermediği bir konuda hüküm vererek Allah’a ortak koşar mı bu kadar bir beyinle mi bu dini ele alıyoruz. Elçi diyor ki, Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve bana aranızda adaleti gerçekleştirmem emredildi.” Elçinin hayatı Allah tarafından korunmaktadır. O ancak Rabbinden kendisine gelene uymak ve onun gönderdiği Hüküm ile aranızda adaleti uygulamakla görevlidir. Elçinin görevinin ne olduğunu anlamayan bir beyin onun adına her şeyi söylemekte bir sakınca görmediği zaman, o uydurduğu şirk dinine de insanların uymasını beklemesin…Öncelikle, Allah’ın dini ile şirk dinin temel noktalarının ne olduğunu ortaya koymadan, bu uydurma dinlerden adalet beklemek ve onları da Allah’ın dini gibi algılamak tam bir zulümdür.
Bunun için, yani adaletin tecelli etmesi için, sen insanları bir ve tek olan Allah’ın Tevhit dinine çağır. Bunu ya parken de dosdoğru ol…Onların keyiflerine arzularına uyma sen sadece Allah’tan sana gelenlere inanarak, hakkı gözeterek rabbinden sana gelenleri bildirmelisin…
“…Allah bizim de rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş yalnız O'nadır.” Aralarında adaleti gerçekleştirmen emredildi. Sen istediğin gibi davranamazsın, sana nasıl bildirdiysek o şekilde aralarında adaleti uygula, itiraz edenlere karşı vereceğin en güzel karşılık, “…Allah bizim de rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya yer yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş yalnız O'nadır.” Bu anlatılanlar çıkarlarına menfaatlerine uymayanlara de ki, Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir tartışmaya gerek yoktur. Hakikatler apaçık ortadadır. Buna rağmen tabulardan, alışılagelen inanışlardan uzaklaşmayacaksak ve hakkın sesine kulak vermeyeceksek, o zaman aramızda hiçbir tartışmaya gerek yoktur. Nasıl olsa Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Orada herkesin yaşadığı hayat ortaya dökülecektir o gün gelmeden önce hakikatleri anlayarak yaşamamız için Allah’ın elçisinin dilinden apaçık hakikatler anlatılmaktadır. Dönüş yalnız O’nadır.
Erol KEKEÇ/16.01.2019



"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!