Bu Blogda Ara

17 Temmuz 2022 Pazar

KATARIN GAZI AVRUPANIN SAZI BÖYLE YAKTI DÜNYAMIZI

 Son on beş yıl içinde dünyamızda neler planlandı ve nasıl devam etti onlar üzerinde kısaca bazı değerlendirmeler yapmak için bu klavyenin başına geçtim. Umarım zihnimiz bizi faydalı bilgiler üretecek düzeyde olumlu çıkışlar ve sunumlar yapmaya götürür.

2008’li yıllara gittiğim zaman Sayın Gül’ün ilk Cumhurbaşkanı olduktan sonra yapılan ve herkes tarafından çok olumlu bulunan, ancak o günün şartlarında çok fazla gündem olmayan, ama geldiğimiz noktadan baktığımızda bizi sorunlar yumağıyla baş başa bırakan Katar doğal gaz anlatmasının sonuçlarının şu andaki yaşadığımız olumsuzlukların önemli sonuçları olduğunu görmekteyim.

Acaba bu doğalgaz antlaşması neden ve kimlerin dayatmasıyla yapılmış olabilir. Avrupa’nın yaşamına baktığımız zaman son yıllarda çok ciddi bir enerji kriziyle baş başa olduklarını görmekteyiz. Özellikle Sanayinin beşiği olan Almanya bunlardan en çok etkilenen ülke olmaktadır. Almanya’nın bu rahatsızlığı onları farklı arayışlara götürdüğü için, bundan 15 yıl önce Rus doğalgazdan kurtulma yollarını aramaya onları götürdü. Bu süreç Türkiye eliyle Katar doğalgazını Suriye üzerinden Avrupa’ya taşımanın hesabını yaptılar. Hatta hatırlarsak RTE daha Başbakan olmadan Parti Genel Başkanı iken Almanya’da çok iyi ağırlandı, Başbakan düzeyinde önemli görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmeler içinde, gelecekte başlaması düşünülen Katar doğalgaz süreci olduğuna da inanıyorum… Peki, tüm bunlar düşünülürken süreç doğru ve istenilen gibi götürülebildi mi elbette hayır. Peki, Bu sürecin olumsuz sonuçlanmasının nedeni ne olabilir diyebilirsiniz.

Çağımız, enerjiye en fazla ihtiyaç duyulan bir dönem olduğu bilinirse, Avrupa’nın bu alanda kendilerine yetecek bir enerjisi olmadığından bağımlılıklarını biraz azaltma yoluna onları götürdü. Hatta Rusya’nın istediği rakamlara Avrupa’ya enerjisini satarak kendi ülkesinin varlığını devam ettirmesi bir anlamda Avrupa’da ciddi rahatsızlıklar oluşturmaya başlamıştı, özellikle Almanya bu konudaki rahatsızlığını zaman zaman da dillendiriyordu. Çünkü Almanya Dünyanın sanayi devi. Sanayi devi bir ülkede Nükleer enerji kaynaklarının da kapatılasıyla Rus enerjisine ciddi ihtiyaç oluşuyordu. Rusya’nın ciddi müşterisi olan Almanya bu bağımlılıktan kurtulmak için Türkiye’ye ciddi destekler verdi bu iktidarın ilk yıllarında. Sebebi ise Katar doğalgazının Avrupa’ya geçirilmesinde önemli bir rolü olduğu için. Rusya bunların farkındaydı ancak nasıl bunların önüne geçebilirdi, kendince satrancı yeniden kurdu ve piyasaya inmeye hazırlandı.

Hiç önemsizmiş gibi görülen bu süreç aslında bugün yaşadığımız tüm olumsuzlukların kıvılcımlanmasının yegâne sebebi olarak karşımızda durmaktadır. Her ne kadar Suriye’de rejimin zulmüne başkaldıranların rejim tarafından sindirilmek istenmesi oradaki iç savaşın bir başlangıcı olarak gösterilse de, kazın ayağının görüldüğü gibi olmadığına inanıyorum. Çünkü Rusya’nın Suriye’de üstleri vardı ve bu üstleri harekete geçirmesi ve ne pahasına olursa olsun Katar doğalgazın Avrupa’ya Suriye üzerinden geçirilerek Türkiye’nin transfer noktası haline gelmesini önlemesi gerekiyordu. Hatta bunun için Suriye’de bir savaş bile çıkarılması gerekiyorsa o da olmalıydı. Ne yazık ki, Bizim yönetim Bu konuda iki güç arasında kalacak duruma geliyordu. Bir tarafta Doğalgazı Avrupa’ya taşıyarak ciddi katkılar almak diğer tarafta Rusların Suriye’de oluşturacağı gücün, sonucu nereye götüreceği kestirilemiyordu. Her şeye Rağmen Dönemin stratejik derinlik kitabını yazan ama stratejik(!) derinlikte ülkeyi boğmaya götüren Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun eliyle Türkiye Ruslarla karşı karşıya getirildi. Hatta Suriye karıştıktan sonra Ruslar orada çok ciddi etkinlik oluşturdular, bizimle birçok yerde karşı karşı geldiler, bazı bilgiler gündeme gelmemiş olsa bile orada ciddi kayıpların ve sorunların yaşandığı muhakkak…

Bu süreç devam ederken bir göç dalgası başladı Türkiye bu göçlerle ilgilenirken Suriye’deki konumu açısından kırılmalar yaşadı. Bu durum Rusların orada daha bir ağırlığını ortaya koymasına ve ciddi bölgelerde söz sahibi olmasını sağladı. Hatta birçok yerde biz doğrudan Ruslarla savaşır olmamıza rağmen Suriye ordusuyla savaşıyormuşuz gibi yansıdı. Rusların Uçaklarının düşmesi de süreci daha fazla tetikledi ve çözümsüz bir denklem önümüze çıktı.

Türkiye’nin, Katar doğalgazını Avrupa’ya taşıma karşılığında ciddi destekler alacağı ve bu desteklerden Suriye’de bir pay düşeceği, hatta Eset’in Türkiye’ye gelerek önemli yerlerde konuşturulması ve kardeşim gibi sözlerin söylenmesinin arkasında ciddi bir ekonomik getirisi olacağı için bu sürece önem veriliyordu. Ancak Rusya’nın oynayacağı oyun düşünülmemiş olacak ki, Suriye’de taş taş üstünde kalmadı. Halep’in yerle bir olmasının tek sorumlusu Rusya… Rusya için hayati bir öneme sahip Avrupa pazarının Katar doğalgazına dönmesi demek Rusya’nın bitmesi demekti. Rusya üretim yapan bir ülke değil tamamıyla enerji satarak ülkesinin insanının yaşamını devam ettirmekte. Sibirya Rusya’nın enerji deposu, onlar satılmadığı zaman Rusya ne işe yarar, Rusya bunu bildiği için ölümü pahasına Suriye’de savaş çıkardı ve çok büyük zarar verdi. Ancak sonrasında başına geleceklerin hesabını yapmamış olmalı ki, şu an Ukrayna ile savaşmaktadır.

Rusya’nın Ukrayna ile savaştırılması Suriye’nin rövanşının alınması ve Rusya’nın parçalanarak Avrupa’nın rahat yaşayacağı konuma getirilmesinin savaşıdır. Avrupa Katar’dan alamadığı Doğalgazı, Rusya’nın doğalgazına çökerek elde etme düşüncesindedir. Bunu başarabilir mi diye sorarsanız hesaplar bu yönde yapıldığı muhakkak, ancak böyle giderse Rusya bu işten çok zararlı çıkacağa benziyor. Dünyadaki bu denklemi kuran Küresel Baronlar Avrupa Birliğinin sınırlarını genişleterek yeni bir kan akışı sağlayarak, dünyanın süper gücü kavramını Avrupa üzerinden devam ettirmeyi düşünüyorlar gibi geliyor bana…

Avrupa Birliği sınırları Ukrayna Rus savaşı sonrasında ciddi anlamda genişleyecek gibi, hatta Türki Cumhuriyetleri bile kapsayabilir. Gelelim bizim buradaki konumumuza; Bizde İktidar Katar doğalgazını Avrupa’ya taşıyamadığı için ciddi bir puan kaybetti. Ondan dolayı yaptıkları destekleri durdurdular çünkü bu iktidar böyle giderse onların bazı hesaplarının daha kötü olmasını sağlayabilir. Onun için İktidarı yıpratmak için ellerinden gelen tüm oyunları oynamayı göze aldılar. Ülkemizi Avrupa birliğine almak adına birçok şartlarını uygulattılar. Tarımı ele geçirdiler, sağlık ellerinde, üretim tesislerinin tamamı yabancı ortaklar eliyle kontrollerine geçti, Yani bizim hayati öneme sahip üretim alanlarımızın söz sahibi onlar oldu. Dolayısıyla istediklerini yapabilecek güce ulaştılar. İktidardan da bekledikleri enerji desteği beklentilerini alamadılar. Gittikçe de bölgede söz sahibi olup kendi başına hareket etmesindense onun bir an evvel gitmesi ve daha rahat anlaşacakları birilerinin iktidara gelmesi onlar için daha önemli ve uyumlu olacağından, Ak Parti iktidarını gözden çıkardılar. Ak parti İktidarını gözden çıkarırken de öyle bir büyü oluşturmaları gerekir ki, bu büyü toplumda karşılığı olabilsin. Cumhuriyetin 100. Yılında Cumhuriyet Halk Partisi diyerek yeni bir mesajla topluma yöneldiler. Mustafa Kemal’in çizgisinde onun yaptığı mücadele anlayışı içinde sizi bu durumdan çıkaracak olan ancak Atatürk’ün partisi olacak diyerek CHP’yi iktidara taşıma hevesindeler ve bu kararı da çoktan aldılar. Çünkü Ak Parti İktidarına kızgınlar, Ruslarla kurdukları denklemde iktidar sorumluluğunu yerine getiremedi diye düşünüyorlar.

Bu süreci rahat aşabilmek için Muhalefete çok vaatlerde bulunuyorlar hatta Avrupa birliğine hemen alabilirler, sebebi ise bölgesel ülkeleri daha rahat kontrol altına almak için… Avrupa’nın tüm hedefi kendisini daha güçlü kılmak ve dünyayı çokça sömürmek… Avrupa Birliğinin sınırlarını genişletecekler çünkü eskimiş sanayi araçlarını verdikleri Çin bu gün onların pastalarına ortak olmuş dolayısıyla enerjinin ve emeğin daha ucuza mal olacağı yeni alanlar keşfetmek zorundalar yeniden Çin’le yarışmak için… Bunları ele geçiremezlerse sonlarının çok kötü olacağını bildiklerinden Rusya şuan yenilmesi gereken bir löp et gibi duruyor karşılarında. Önce canlıyken onu örseliyorlar iyice yıprandığı zaman gerekeni yapacaklar. Kurban olarak ta Ukrayna’yı kullandılar. Ukrayna kaybedeceği kadar kaybedecektir, onlar için önemli değil, savaş sonrasında biz orayı imar eder hem yeni pastalar alırız hem de Rusya’nın başındaki Putin’i oradan alıp yerine yeni birisini getirip hatta onlara bile Avrupa birliğine katılmalarının sözünü veririz, onların tüm kaynaklarını ele geçirip yeniden ayağa kalkarız diye düşünüyorlar…

Yani diyeceğim o ki, batı çıkarı olmayan hiçbir yerde olmaz, biz hayal kurarken onlar realite ile uğraşıyorlar. Menfaatleri varsa her şeyi göze alıyorlar. Almanya Tarihinde ilk olarak bu kadar silahlandı, ayrıca ilk olarak cari açık veriyor, her yıl 500 milyar dolar cari fazlalığı olan Almanya açık vermeye başlıyor, peki süreç böyle gider mi mümkün değil, onun için yolunması gereken tüm kazları yolacaklar. Fransa boş durmuyor, İngiltere her ne kadar birlikten uzaklaştığını söylese de planlamanın başında o var…

Avrupa’da liderlerin hızla değişmesi Birlik dışındaki liderlerin de aynı hızla değişeceğinin habercisidir. Yenidünya düzeninde yeni değişimler olacaktır.2023 Yılı için Cumhuriyetin 100. Yılında Cumhuriyetçiler iktidara getirilecek… Her ne kadar onların hesapları böyleydi diyerek kendimizi rahatlatmak istesek te onların planlarının gerçekleşmesine hizmet edip geldiğimiz noktada, çıkmaz sokağa daldığımızda onlara sorumluluğu atmamızın anlamı olmayacaktır. Bizdeki değişimin ardından Rusya’da da aynı değişimin olacağına hep birlikte şahit olacağız… Batı 200 milyon Rus halkının kaynaklarını alıp onlara bakmaktan yorulduğunu dolayısıyla dünyanın kaynaklarını ele geçirip çok fazla yorulmadan nüfusu azaltarak nasıl yaşarız ve egemen oluruzun derdinde…

İnşallah bu süreci az zararla atlatanlardan oluruz. Ancak biz her şeye rağmen kendimize gelmek zorundayız, batıdan gelen haberler bizi korkutmasın… Biz emir eri olmaktan çıkıp ordu komutanlığına adaylığımızı koyup ve kendi halkımıza mutlu huzurlu ve adil bir yaşamı armağan ederek onları yaşatmak zorundayız…

Selam ve muhabbetle, gelecek günlerin karanlıkları delen bir fecir olması umuduyla Rabbim yar ve yardımcımız olsun…

Bahadır Hataylı/16.07.2022/17.06



14 Temmuz 2022 Perşembe

SAĞLIK PROBLEMİ SAĞLIKSIZ DÜŞÜNMEYLE ÇÖZÜLEMEZ

Son yirmi yıl içinde kamu kurumlarının fiziki mekânları hep yenilendi neredeyse yenilenmeyen bina kalmadı ancak içerik de o oranda eskidi ve miadı dolmuş bir ilaç hüviyeti kazandı. Özellikle sağlık kurumları alabildiğine yenilendi içerik, araç ve gereçler de büyük oranda yenilendi, ancak bunları kullanacak insanlar yeterli donanımı kaybetti hatta çoğu da buralarda durmak istemez duruma geldi. Tüm bunlar olup biterken, bizimde ilgimizi çekmiyor değil, önce uzaktan anlamaya çalıştık acaba böylesi bir süreç nereye gidecek diye, lakin içinden çıkılmaz haller almaya başlayınca ister istemez bunları dillendirmek gerektiğine inandım.

Aylarca bekledim kardiyolojiden bir randevu alabilmek için ancak alamadım. Öyle olunca kalp ve damar cerrahisinden aldım ve durumumu izah ederek ilaç raporumun yazılması gerektiğini anlattım, sağ olsun onlar da beni boş çevirmediler. Ancak neden randevu alamadığımı sorduğumda kendileriyle alakası olmadığını doğrudan sağlık bakanlığının bir uygulaması olduğunu dile getirdi, Bölüm başkanı Prof. hocamız. Yarım saat bir muhabbet ettik ancak aldığım doneler beni olağanüstü etkilemişti. Çünkü bunları bana anlatan iktidarı savunan ve ne olursa olsun bizler burada kalmak zorundayız siz ne dersiniz hocam dediğinde, sizin görüşünüze aynen katılıyorum cevabını vermiştim.

Konuşmamız sırasında, Doktorum ben bir şeyi merak ediyorum, Hastahanelerin fiziki mekânları o kadar güzelleşti ki, doktorlarımız bu ortamda mutlu bir şekilde çalışmaları gerekirken sanki bir yerde yanlışlık var, çünkü herkes terk etme derdinde bu sizin de ilginizi çekmiyor mu dediğimde, ah hocam bizler de ondan mustaribiz cevabını aldım. O gündür bu gündür bu durum benim kafamda bir ur gibi duruyor ta ki bu gün bu konuları değerlendirmek için klavyenin başına geçene kadar…

Her zaman müttefik olarak gördüğümüz devlet ABD ile bizim aramızda bu hususta nasıl bir benzerlik var diye şöyle bir bakayım dedim. Yapımız hiç benzemiyor. Orada sağlık sistemi neredeyse tamamıyla paralı ve orada insanların sağlık kurumlarından faydalanması için mutlaka özel sağlık sigortası olmalarını gerekli kılmaktadır. Özel sağlık sigortası olmayanlar hastalandıklarında zorluklarla karşı karşıya kalıyorlar. Onun içindir ki sağlık sigortası hayati bir öneme sahiptir. Peki, bu durum bizde nasıl olabilir diye düşündüğüm zaman çok çeşitli bir denklemle karşılaştım. Bizde kamu kurumlarında hastalar ücretsiz ya da çok cüzi ücretle oradan faydalanıyorlar. Hatta özel sağlık kuruluşlarına giden hastalara da katkıda bulunmaktadır devlet. Dolayısıyla pek bir benzerlik göze çarpmaz. O halde neden hastaneler bu kadar zorlaştırılıyor acaba; planlı bir uygulamanın ayak sesleri olabilir mi diye düşünürken insanın aklına çok çeşitli sorular gelmiyor değil…

Son 15 yıl içinde özel hastanelerin sayısında ciddi bir artış oldu ancak bu dönemde ruhsat alımı zorlaştı hatta ciddi paralar gerekebiliyor. Zincir hastaneler çok fazla ve bunlar belli gruplara, cemaatlere ve oluşumlara bağlı. Bu grupların gelecekte sağlık sektöründe motor olmaları amaçlanmış olabilir mi acaba?

Tabiplerin kamu kurumlarından istifa ederek yurt dışına gitmeleri sıradan ve tesadüfi bir olay olduğunu düşünmüyorum. Kamu kurumlarının cazibesinin azaltılması ve özel hastanelerin cazip hale getirilmesi acaba amaçlanıyor olabilir mi?

Sağlık sektörlerinin devletin sırtında bir yük olmaktan çıkarılması için şimdiden bunun alt yapısı oluşturuluyor olamaz mı? İnsanların özel sağlık sektöründe tedavisini yaptıracak imkânı da olmadığı için, oralardan faydalanmanın yolu olan, özel sağlık sigortasına giden yolun acilen yaklaştırılıyor olması olamaz mı? Hatta biraz daha ileriye gidersem Yapılan yeni şehir hastaneleri için de acaba özelleştirme düşünceleri olabilir mi demekten kendimi alamıyorum.

Hangi tarafından bakılırsa bakılsın belli bir plan doğrultusunda oluşturulan programa göre çalışmalar yapılıyor gibi bir his var içimde. Yoksa devlet bu kadar acze düşemez. Kendi insanının ülkeyi terk etmesine ve kendi hastanelerinin hekimsiz kalmasına göz yummamalı.

Ama belli bir planın uygulaması gerçekleşiyorsa, önce devletin kurumlarını itibarsız ve güvensiz hale getirirsiniz, orada çalışan doktorların sıradan olmalarına göz yumarsınız, buralara karşı ciddi güvensizlik oluşturulduğu zaman, alternatifi olan özel hastanelerin beğenisinin arttırılmasının önünü açarsınız, ülke içindeki başarılı hekimlerin buralara geçmesiyle insanların devlet kurumlarından çok buraları tercih etmesi ancak imkânları elvermediğinden buralardan faydalanma şansları olamayacağı için, özel sağlık sigortasını zorunlu kılarsınız ve herkese zorunlu sağlık yapmalarını önerir, sütten kıl çeker gibi devleti sağlık hizmetinin dışına çıkarırsınız ve devletin yükünü hafifletirsiniz. Sanıyorum süreç oraya doğru gidiyor bu benim naçizane bu husustaki tespitim. Ancak kurumsal görev değişimleri böyle dolambaçlı yollardan yapılmamalı diye düşünüyorum.

 

Şu an var olan özel sağlık kuruluşları gelecekte ülkemizin sağlık alanındaki patronları olacağından şüpheniz olmasın. Çünkü yeni hastane ruhsatları o kadar zorlaştırılıyor ki, bunun arkasında ciddi bir hesabın olduğu muhakkaktır. Geleceğimizi karartarak ve hesaplar gizlenerek değişimler yapılmamalıdır. Çünkü olumsuzluklar üzerine oturan değişim dinamikleri her dönemde iyileşmeyecek yaralar bırakarak toplumda yaygınlaşır, ancak meşruiyet temeline bir türlü kavuşamaz. Ondan dolayı da hep üvey evlat muamelesi görürler.

Corona salgını döneminde, ABD’deki sağlık uygulamaları çok gündem yapıldı ve her ortamda devletimiz halkımızın yanında bir de Dünya devi ABD’ye bakın orada halk hastalıktan kırılıyor devlet hastasına bakmıyor, özel sağlık garantin yoksa ortada kalıp ölebiliyorsun diyerek, insanlarımız bu konuya aşina yapıldı. Bununda bir amaç doğrultusunda olduğuna dair içimde hisler var. Çünkü halkını çok iyi koruyan öyle ülkeler varken onlardan hiç bahsedilmeyip, özellikle ABD’nin gündem olması geleceği şekillendirirken bunların kulaklarda yer edinmesini sağlamak olmuş olabilir.

Eğitim kurumlarımızda da geçmişte aynı sorunları yaşadık ve geldiğimiz süreç açısından bakarsak devlet okullarının gittikçe itibarının azaldığını görmekteyiz. Özel okullar daha ön plana çıkarılmaktadır. Hatta devlet bazı okulları özelleştirmeyi bile düşündü geçmişte. Özel okullara çocuklarının naklini alanların belli ücretini ödemeyi devlet garanti etti. Ancak öğrenci ücreti ödenecek okulları da devlet kendisi belirliyordu. Bu konuda devletin başarı sağladığı söylenemez. Çünkü eğitim günlük değişimlere göre rota belirleyen bir alan olduğundan, siyasiler için tam bir laboratuvar alanı oldu. Bu ortamı siyasiler kolay kolay kaybetmek istemeyeceği için bu alandaki sıkıntılar daha uzun süre devam edeceğe benziyor.

Devlet aklı şunu idrak etmesi gerekir ki, toplumsal değişim ve kurumsal görev değişim alanlarında yapılacak farklılaşmalar toplum hazırlıklı değilse sorunlar artarak devam eder. Toplum, altından kalkamayacağı kaos ortamlarına sürüklenir. Devlet erki bu sorunların altında kalır.

Derdin de şifanın da yaratandan geldiğine inanan bir toplumu siz zorla özel sağlık sigortası yaptırarak özel hastanelere yönlendiremezsiniz. Ekonomik göstergeler ortadayken, bu koşullarda toplumun geneli için hangi aile bunlara özel paralar ayıracak imkâna sahip. Dolayısıyla yapılacak farklı uygulamalar olacaksa ki, başladığına inananlardanım ancak bu uygulamalar çok kısa zamanda geri teper ve insanlar birer umutsuz vaka olarak toplumsal yaşamdaki yerlerini alırlar.

Onun için diyorum ki sağlık sistemimizi diri tutalım yetişmiş beyinlerimizi beyin göçüne zorlamayalım. Kendi değerlerinizi özümsemiş ve bu topluma aidiyeti olan kendi insanımızı dışarıya gönderirken, onların yerini doldururuz hiç olmazsa dışarıdan hekim alımı yaparız demek toplumsal problemlerin genele yayılmasına neden olur. Bir problem lokal düzeydeyken önlem alınmaz ve gerekli koşullar oluşturulmazsa, genişledikçe toplumsal kimlik kazanır ve vereceği tepki çoğalır. Bu da yönetim erkinin işini zorlaştırır.

Kendi toplumuyla barışık olmayan ve sürekli aşağılık kompleksleri içinde yaşayan, kendi toplumuna tepeden bakan ecnebi kafayla toplumsal sorunları çözecek bir danışman grubu altından kalkamayacağımız sorunlarla bizi yüz yüze bırakır. Kendi göbeğini kendisi kesecek bir bakışla toplumsal kurumları işler hale getirmek olsun görevimiz. Yoksa bu düşündüklerimin birisi dahi hesapsızca uygulanacak olursa toplum karanlıklara gömülür.

İnsan olma bilinciyle sorumluluklarını hakkaniyet ekseni üzerinde alenen gizli hesaplar içinde olmadan herkesi mutlu edecek çalışmalar içinde olmamızı rabbimden niyaz ediyorum sağlık sıhhat, mutlu ve umutlu günlerin sizlerle olmasını temenni ediyorum

Kalın sağlıcakla…

Bahadır HATAYLI/14.07.2022



13 Temmuz 2022 Çarşamba

YOLCU BİZ YOLAN SİZ DUR BAKALIM NE OLACAK?

Hangi dala konsam pusu kurmuşlar diyen serçe gibi olduk son dönemde… Ne tarafa yönelsek bir avcı tetiği bize döndürmüş nişan alıyor sanki tedirgin ve ürkek, o daldan bu dala uçan ve yapraklar arasına gizlenmeye çalışan serçenin tedirgin yaşamı bizim kaderimiz oldu gibi…

Dünya ormanı, esen rüzgâr karşısında o kadar çok sallanıyor ki, kuşlar dallarına konmaktan korkuyor ve tedirgin yaşamaya devam ediyor. Kuşlar gibi korkak ve ürkek yaşamaya bütün bir insanlığı mecbur bırakan yeryüzü çeteleri acaba kendileri için bir sonu hiç düşünmezler mi?

Yeryüzü nimetleri bu çetelerin taksimatına bağlanmış ve onların dağıttığı oranda kimi alıyor kimi açlıktan kıvranarak can veriyor. Alanlar da rahatsız almayanlarda rahatsız peki, bu dağıtım görevinin sadece kendilerine bırakıldığına inanan bu çetelerin aklına, rahatsız olacakları bir anın hızlanarak yaklaştığı hiç gelmez mi?

Bilenler, bilmeyenleri bilinenlerden haberdar etmemek için öyle puslu ve sisli ortam oluşturmuşlar ki, bu havadan kurtulmak ve hakikatle yüzleşmek o kadar zorlaşmakta ve her yandan bombalar patlar gibi insanın beynini patlatmakta…

İnsanlığı düşünen(!) bu küresel çete, neden insanlığın genetik dokusunu tarumar eder oldu? Hangi taraftan bakarsanız bakınız her yan karanlıklara gebe ve çamura batan bufaloyu yutan bataklık gibi insanlığı kendi içine çekmek için hazır ağzını açmış bekliyor…

Son üç yıl içinde insanlık öyle korkak ve ürkek hale getirildi ki, ne taraftan bir hava akımı gelse hemen ödü patlar oldu. Bu korku insanın insanlığını elinden alıp onu bir maymuna döndürdü. Maymunlaşmış bir insanlık sirklerde oynamak için davul sesi beklerken, ne yazık ki korku bombasının etkisiyle yerlere yatıp kendisini korumak için sığınak arar oldu. Tüm bu hissettikleri aslı olmayan bir oyun olmasına rağmen, bu oyunun oyun olduğunu anlayamadığı için, kendi sonunu kendisi hazırlar oldu. Neden insanlık bu kadar dar bir virajdan geçmek zorunda hisseder kendisini? Sizin için, sizi düşündüklerini iddia edenlerin sizler adına ortaya koydukları tüm çabaların bir oyun olduğunu anlamanın vakti geçmek üzeredir. Bu vakti, onların insafına bırakırsak, onların insafı bizi yok etmekten başkası olmayacaktır.

Küresel çetenin ulusal ve bölgesel temsilcileri sizin içinizden sizinle aynı görüşte olan kimseler olduğu zaman, sizin onları doğru kabul edip onların peşine takılmanız o kadar kolay olacağı için, sizin kurtarıcılarınız sizin sonunuzu yaklaştırır haberiniz olsun... Her toplumda yöneticiler, toplumun kurtuluşu için çabaladığını söyleyen ve aynı zamanda küresel çetenin programlarını aynen uygulayanlar sizlerin mutlak sonunuzu getirmek için seçilmiş kaptanlardır. Bu kaptanlar sorumlu oldukları insanlık gemisini dalgalar arasında batırmak için görevlendirilmişlerdir.

Bataklık rehberleri sizi bataklıkta batırmak için görev almadıklarını deklare ederek size rehberlik yaparlar. Ancak onların sizi götüreceği son durak bataklık olacaktır. Onlar asla HÜ da olamazlar yani size yol gösteremezler, çünkü onların görevi yolları karmaşıklaştırarak gideceğiniz yolu çıkmaz sokak haline getirerek sizlerin kendi peşlerine takılmanızı sağlamaktır. Bunu başardıklarında hedeflerine varmış olurlar. Çünkü sizler ona inandığınız zaman onu sorgulamazsınız, ne derse inanır ve onu takip edersiniz, söylediği her sözün bir hikmetinin olduğunu düşünürsünüz, bataklığa batsanız da tabanda mücevherlerin olduğunu, yukarı çıkarken büyük zenginliklerle su yüzüne çıkacağınızı anlatır kendinize bir eğlence bulursunuz. Ama tecavüzün kaçınılmaz olduğunu asla kabullenmezsiniz. Ey insanoğlu insan, neden hayatını bu kadar çamura batıran bu küresel çetenin yaptıklarına bir an olsun kafa yormazsın…

Şunu açık yüreklilikle söylüyorum ki, dünyadaki ulusal devletlerin yöneticileri bu küresel şebekenin programını aynen onayladıkları için hala ülkelerinin yönetiminde söz sahibidirler. Şayet bunlar o küresel gücün isteklerine hayır demiş olsalardı, şimdi onların yeri farklı olurdu. Yani ulusal yöneticiler kendi, makamlarını korumak için, verdikleri sözle kendi toplumlarını gözü bağlı bataklığa taşımaktadırlar. Bunu da anlatırken farklı boyutlarda ve farklı mesajlar vererek konunun anlaşılmasını gizlemektedirler. Bu durum bizlerin yok oluşunu onların da ödüllendirilmesini yaklaştırmaktadır. Peki, ne olacak, siz ne önerirsiniz diyenlere bir fıkra ile konuyu özetleyerek konuyu, herkesin kendi anlamasına bırakarak bu satırlar arasından ayrılacağım…

İki samimi iş adamı kodaman arkadaş varmış, bu arkadaşlardan birinin iş yeri diğer arkadaşının malikânesinin karşısındaymış. Malikâne sahibi arkadaş evden işe diye çıkmış arkadaşının iş yerinde muhabbet ederken, malikânenin kapısına lüks bir araba yaklaşmış ve içinde temiz giyimli biri varmış… Arkadaşı bu araba sizin eve gelmiş olabilir mi demiş, bilmiyorum bekleyelim bakalım birazdan anlarız demiş… Arkadaşı, senin hanım gayet şık ve dekolteli olarak kapıdan çıktı o arabaya doğru gidiyor sanırım arabaya binecek demiş ve işte bindi ve öpüşüyorlar demiş…

Kadının kocası iş adamı, arabaya binip takip edelim bakalım ne olacak demiş ve takibi sürdürmüşler… Kadının bindiği araba hızlı bir şekilde orman yoluna sapmış, onlar peşinde, derken kendi malikânelerinden daha lüks bir yere gelmişler, adam önde kadın arkada içeriye girmişler. Kadın yatak odasına geçmiş, onlar uzaktan takibi sürdürürken, arkadaşı işte yatak odasına girdiler deyince kadının kocası dur bakalım ne olacak demiş…(!)Arkadaşı senin hanım yavaş yavaş üzerindekileri çıkarmaya başladı sanırım bunlar başka sahneye geçecekler deyince, kadının kocası dur bakalım ne olacak demiş ve konuşma devam ederken, arkadaşı şu anda yatağa uzandılar ve istediklerini yapıyorlar der demez kocası dur bakalım sonuç ne olacak demiş…

 Sahiden durun bakalım ne olacak diye diye yolculuk yapıyoruz ama sonuç belli sanıyorum kaçınılmaz olduğu için sonun meziyetlerini anlatmak zorunda kalacağız…

 Bakalım ne olacak…(!)Biz yolcu onlar soyucu….

 

Bahadır HATAYLI/12.07.2022/22.25


 

 

6 Temmuz 2022 Çarşamba

BİR BİLENE SOR GÖR BAŞINA NELER GELİR

İnsanın ne zaman nerede kim tarafından imtihan olunacağını ancak yaratan bilir. Yıllar öncesinden bir anımı sizlerle paylaşarak, insanın nasıl bir ruhsal değişim geçirdiğini de sizlerle birlikte görmek isterim… 

Eskişehir’de uzun zamandır İslami alanda mücadele veren ve o yolda çileleri eksik olmayan bir ağabey adına yaşanmış bir hadiseyi,  bir başka ağabey anlatırken bayağı yıpranmıştım. Zor dönemden geçerken Atasoy ağabey, dönemin zengin muhafazakârlarından Korkut Beye, durumu izah ediyor çok zor durumda olduklarını cemaate yardım gerektiğini söyleyince, Korkut bey diyor ki, inan Atasoy'um bir yere kaptırdığımız bir para var, ne zaman geleceği belli değil, âmâ o gelirse o parayı size aktaralım, dediğini söylemişti bunu bize anlatan ağabey… Bu vakayı anlatan ağabey çok üzgün bir psikolojiyle böyle bir Müslüman olur mu, yani kaybedilmiş ne zaman geleceği belli olmayan bu parayı Müslümanların elzem olan işi için vereceğinizi söylüyorsunuz. Sizin dininize verdiğiniz değer ancak kardeşlerinizin yaşamına gösterdiğiniz değer kadardır demişti…

Evet, bu ağabey hakikaten doğru olanı sözlü olarak bize anlattığında duygusal moda girerek ağlama durumuna gelmiştik… Ancak aradan yıllar geçti, bu olayı anlatan ağabeyin o günkü şartlara göre durumu normalin biraz üzerindeydi. Yani isterse başkalarının ihtiyaçlarını karşılayabilecek gibi görülüyordu dışarıdan, ancak iç durumunu bizim ayrıntısıyla anlamamız mümkün değildi…1995 yılının Nisan ortalarıydı, iki ay önce nişan yapmıştık düğün arifesiydi Mayıs 28’de düğün yapacaktık, ancak imkânlarımız sınırlı, destek alabileceğimiz yerler o kadar çok değildi… İçimden bir his o olumsuz olayı bize olumlu düşünceleriyle anlatan abinin desteğini alabilirsin diyordu. Yüzümü eğdim ve ona gittim… Sohbet muhabbet derken arada o konuyu dillendireyim dedim ve istemeyerekten olsa açtım. Abi yakında Rabbim nasip ederse düğün yapacağım ancak biraz zordayım, kurum değiştirdim ve yeni sözleşme yaptım benim yeni maaş Eylül ayı itibarıyla başlayacak o güne kadar koşullarınız uygunsa, kasım ayında size iade etmek şartıyla bana şu kadar borç verme imkânınız olur mu dedim? Nisan sonları zaten,7. Ay da iade edecektim. O ağabeyin bana verdiği cevap yüreğimi delip geçmişti… İnan üstat bir arkadaşta biraz alacağımız var, o da bize eylül ayı gibi vereceğini söyledi, ancak verip veremeyeceği belli değil sanıyorum, vermesi çok zor, şayet o para gelirse onu sana verelim dedi. Elimde çay bardağı vardı bir anda elimde kaldı ve sert bir şekilde abi ben sizden sadaka istemedim borç istedim, varsa var dersiniz, yoksa yok dersiniz, benim için ikisi de aynı öneme sahiptir dedim. O zaman benim yanlış anladığımı, durumunun iyi olmadığını anlatmak için öyle söylediğini ifade etti. Ancak benim için, o güne kadar ki kardeşlik bahçesinde anlattığımız ve havasını soluduğumuz duygularımızın tamamı ölmüş ve yıldızlar toptan yere dökülmüştü… Tüm hayallerim ve ideallerim sanki o gün kurşunlanmıştı. Hakikaten kurşunlandı, içimde bekleyen açığa çıkmayan o duygularım son 20 yılda her yandan yara aldı…

Bunu neden mi anlattım, acıyan yanımı sizlere açmak için değil, sürekli alevlenen içimdeki ateşe bir yerlerden kül atıldığını gördüğüm zaman, kül atanların alevlerin oluşması için üfürenler olduğunu görünce elim ayağım tutmaz olduğu için sizinle dertleşiyorum…

Başkasının hayatındaki olumsuzlukları anlatmayı din olarak görüp onları paylaştığımızda çok büyük işler yaptığımızı sanıyoruz. Ancak aynı imtihanlardan geçeceğimizi hiç hesap etmiyoruz, oysa kişi kınadığı başına gelmeden ölmez diye duyduğumuz bu söz hakikaten bizi duman edebiliyor. Üniversite yıllarıydı, eczacılık okuyan, bir zaman aynı evde birlikte kaldığımız bir arkadaşımız, o günkü zengin Müslümanların hayatlarının ne kadar tutarsız olduğunu, herkesin har vurup harman savurduğunu anlatıyordu. Hatta O gün Ülker grubunun başında bir abi vardı yeni evliydi, bir rahatsızlığımdan dolayı evinde beni misafir etmişti. Bir hafta yenge bana hizmet etmişti. Çünkü o günler bizim için çok zordu, o günkü şartlarda öğrencilik evinde nasıl beslenebilirdik ki, ondan dolayı Küçükyalı’da bir hafta misafiri olmuştum… Eve geldiğimde o arkadaş bu abi gibi birçok insanı yerden yere vurmaya başladı ve çok kötü eleştiriyordu. Ona dedim ki, bir insanın nerede nelere sahip olduğunu eleştirmeyelim neler yaptığına bakalım olumsuzsa o eylemleri eleştirelim dediğimde benim onları fazla tanımadığımı kendisinin çoktan beri onlarla diyaloğunun olduğunu, onun için bu kadar sert davrandığını söylüyordu. Ancak zaman hızlı geçiyor bizler de büyüyorduk, okullar bitiyor ve iş güç sahibi olanlarımız vardı. Onlardan biri de bu eczacı arkadaşımızdı.

Öğrenciyken çok eleştiren o arkadaşımız, iş hayatına atılıp biraz para kazanınca ilk işi toplumdan uzak büyük bir villa yani dönemin malikânesine sahip olmak oldu. İnşaat bitmiş boya yapılıyorken bizi gezmeye götürdü, tek tek tanıtıyordu, şurası bizim spor salonu burası tenis sahası şuraya bir havuz yaptıracağım şuraya sazımı asacağım vs. diyordu. Hakikaten neyi nereye astı bilmiyorum ama bekârken insanları darağacına iyi asıyordu. Böyle tutarsız yaşamların ham meyvesi olan bizler, bu gün kıvamında olgunlaşmış meyveler yemek istiyoruz, görmediğimiz zaman da meyvelerle birlikte bahçeyi ateşe veriyoruz.

Şuna inanıyorum ki, hepimiz birbirimizin imtihanıyız, ona göre yaşam alanımızı belirlemek olsun icraatımız. “Kendi nefsimi temize çıkaranlardan değilim, biliyorum Rabbimin koruması olmasa nefis hep kötülüğü emreder…”Bu hengâmede dosdoğru yaşamak elbette çok zor, işte bizim sorumluluğumuz o zoru başarmak olmalıdır. Bunları söylerken birileri ne yapsa, senin elinde olmadığı için onları eleştiriyorsun demiyorum ve asla öyle bakmıyorum. Türkiye İslamcılarının bilinçaltı çok dolu olduğu için, şu an yaşananlar o bilinçaltının bilince egemen olmasından başka bir şey değildir. Dün züğürtlüğü anlatan ve öyle kalmanın elzem olduğunu söyleyenler lort oldu. Bazılarımız normal yaşam akışı içinde istikrarlı bir iş hayatı sonrası ciddi bir sermaye birikimi sahibi oldu. Bu sermayedarlar toplumda en anlamlı yaşama sahip olanlardır desem sanıyorum yanılmam. Bu insanlar nasıl bir yoldan geldiklerini çok iyi biliyorlar ve ellerindeki imkânları başkalarıyla paylaşmanın hazını alıyorlar. Herkes toplumdan uzak fildişi kulelerde yaşarken, bu insanlarımız normal hayatın içinde derdi olanların dertlerine ortak olarak yaşamaktan haz alıyorlar.

Bazılarımız da hala ideallerinin peşinde koştuğu için işini bilmeyen kafası çalışmayan boş varlıklar olarak adlandırılmaktadır. Hatta zamanla aynı evde kalıp kimisi çok aşırı zengin kimisi de hala dertli ve ideallerinin peşinde koştuğu görüldüğü zaman, sen hala burada mısın köprünün altından ne sular aktı, paran varsa davan var, yoksa kim ne eder, senin davanı diye, nasihatler dinledikleri de oluyor. Böyle dönemlerde işini bileceksin bir yere geçmek istiyorsan adam bulup orayı yakalayacaksın, yoksa kaderinle baş başa kalırsın diyerek çok öğütler dinlediğimiz olmuştur hatta bendeniz, abi hala orada mısın senin gibi şizofren kaldı mı diyenlere kulaklarım şahitlik yaptı…

Geçmişin üzerine oturduğu dinamikler saman çöpü ise bu gün karşılaşacağınız hayat saman alevinden başkası olmuyor… Onun için diyorum ki, bugünlerimiz geçmişte elde edemediğimizden dolayı hınç yüklenerek bilinçaltını cephanelik yaptığımız hayatın, şimdi patlayan mermileri arasında can çekişiyoruz. Bu can çekişmeye ya son vereceğiz, ya da birileri elinde yanan meşaleyi her şeye rağmen taşıyacak ve o uğurda can verecek, can verirken koşup gelenler aynı davaya inandığını söyleyenlerden olacağı için, sen de mi burada bu haldesin diyenlere İsmet’in kitabının ismiyle vereceğimiz bir cevabımız olacak elbet… Peki, “Waldo sen neden burada değilsin” diyerek filmin perdesini kapatacağız…

Bahadır HATAYLI/06.07.2022/00.51


5 Temmuz 2022 Salı

SEÇME YATİSİNİ KAYBEDEN SUJELER NESNEYE DÖNERLER

İradesini kurşunlayarak kendisini bir obje olamaya zorlayan varlık aradım insan denen yaratıkla karşılaştım. Neden insan kendi yaratılış kodlarını imha ederek başkalaşmak ve sadece yuvarlanan bir varlık olmayı tercih eder. Bu konuda sanıyorum sizlerde en azından benim kadar  merak ediyorsunuzdur. Kendi adıma düşünürken sizin adınıza düşünerek sizleri pasif bir nesneye dönüştürmek istemediğim için, düşündüklerimi sadece paylaşmak isterim; seçim hakkına sahipseniz hala bir suje olduğunu kanıtlarsınız, yok sen düşün biz de onu alıp öyle davranırız derseniz; tescillenmiş bir nesne olduğunuzu biliniz.

Bu gidişatın neden böyle hızlanarak yayılım gösterdiğini ciddi bir kafa ve yürek yormam sonrasında ulaştığım bulguları ortaya koyarak, bunların dışında daha neler var onları da sizlerin düşünsel birikimlerinden faydalanarak öğrenmek isterim.

Pozitivizmin yaşam alanlarında kaçınılmaz bir değer haline getirilmesi, düşünsel ve hayata bakış anlayışlarını değiştirdi. Buna bağlı yaşam beklentilerinin seyri de farklılaştı. İnsanlar çok küçük imkânlarla mutlu ve huzurlu yaşarken, pozitivizmle birlikte mutsuzluk arttı, imkânlar fazlalaştı ama yaşama katkısı ve olumlu anlayışların oluşması ise o oranda azaldı. Vahşi kapitalizm, pozitivist anlayışın gayri meşru bir çocuğu olarak her yanımızı kuşatınca, onun kapsam alanı dışında farklı algılar oluşturmakta neredeyse imkânsız hale getirildi. İnsanım denen her varlık, varlık sahnesinde kendisini tanımlarken çerçeveyi kapitalist yaşam olarak belirleyip, bunun dışında farklı anlayışlar geliştirmek istese de onlara ulaşamayacağını idrak edemez hale geldi. Bu paradoks, insanları seçim özelliği olan bir varlık olmaktan çıkıp, doğrudan kullanılan bir nesneye dönüşmesini beraberinde getirdi. Peki, insan kendi dışından ona dayatılan bu tüketim köleliği anlayışına göre yaşamak zorunda bırakıldığında, sahiden tercihli bir yaşamı oluşturabilir mi dersiniz?

Köleler köle olduklarının farkında olsalar, anında kölelik zincirlerini kırarlar. Ancak tüm köleler bulundukları hali kendi seçimleri sandıkları için, bunun bağlayıcılığından bir türlü kurtulamazlar. Eskiden kölelik alınıp satılan fiziki bir varlık olarak tanımlanırken, günümüzde köleliğin şekli ve içeriği çok değişti. Duygularınız, istekleriniz, idealleriniz, heyecanınız, umutlarınız, beklentileriniz, hayata bakışınız, yarınları planlama düşünceleriniz alınıp satılır oldu. Siz ise sadece bu isteklerin üzerinde hayat bulduğu bir nesne olarak tanımlanır oldunuz. Yani insan taşıyıcı bir nesneye doğru evrim yaşadı. Ancak tüm bu farklılıklara rağmen, bir de insanın kendi seçimi olduğu, ona göre bir yaşam oluşturduğu masalı her ortamdan dillendirildi. Kendini anlamaktan aciz ve ne bulduysa ona göre şekil alan bir bukalemun gibi yaşayan insan, hala yüksek bir değere sahip olduğuna inanmaktadır. Oysa insanın içindeki in yok olunca geriye sadece san kaldı. San ise sanmak anlamına gelen bir ifadedir. O halde kendimizi sanmakla biz öyle olmuş oluyor muyuz? Elbette aklı başında bir varlığın böyle bir düşünce taşıması düşünülemez. Öyle sandıklarımız bizim insan olma özelliklerimizin hepsini çalıp gitti, geriye madde olmanın ötesinde varlığı bir anlam ifade etmeyen nesneler kaldı. İşte, insan böylesi bir kölelik yaşamının başkahramanı olarak yaşarken kendisini avutarak kendi dışında köleler arar duruma geldi.

Kapitalizm herkesi potansiyel tüketici olarak görür ve tüm istekleri kendi oluşturur, sonrasında onu size ihtiyaç gibi sunar. Yani dayatılan bir arzu istek listesini içselleştiren varlık (insan) sanır ki, bunlar benim tercihlerim. Oysa tercih, sorgulayan bir kişilik ve insanın bağımlı olmadığı süreçten geçer. Günümüzde insanın bağımlılıklarının neredeyse tamamı kendi dışında oluşturulup, ona dayatılan sihirli bir yaşama döndü.

Bütün bir dünyayı kontrol altına alan, sınırlı sayıdaki varlıklardan oluşuyorsa, bu sınırlı sayıdakilerin dışında kalanların kendilerini bir suje olarak tanımlamaları ne kadar anlam ifade eder. İnsan, bu kuşatılmışlıkları çözemediği, kendi konumunu ve yaratılış hedefini yeniden anlayıp kendisine bir tanım yapmadığı sürece, etkisiz elaman olarak kullanılmayı bir kader olarak görüp, öylece hayatına son noktayı koyacaktır. Onun içindir ki insan, etken ve düşünen bir varlık olarak dünya yaşamındaki sahne de yerini tekrardan alması kaçınılmazdır. Ancak sınırlı sayıdaki vampirlerden oluşan ve her şeyi bildiğine inanan bu küresel canavarlar insanların üstünden ellerini çekmeye niyetli değiller. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen en azından biz, anlayan ve sorgulayanlar olarak ömrümüz yettiği sürece bunlarla mücadelemizi kaçınılmaz kılalım. Bizlerin yılmaz mücadelesi sömürülmenin ve nesne olarak kalmanın bir kader olmadığını kendi türlerimizin anlamasına vesile olacaktır.

"Kiminizi kiminize farklı kıldık" ayetine baktığımız da bazılarının bazılarına üstün kılınması ve farklılaşması değil, toplumsal yaşamın devam etmesi için işbölümü ve görev dağılımının nasıl olması gereğini anlattığını görmekteyiz. Oysa İslam olduğuna inananlar dahi bu ayeti alarak kendilerine ayrıcalıklı bir yer tayin edip başkalarını kullanma peşine düşmüşler. Hakikat, kendisi gibi anlaşılmak istenmezse kim kimi nasıl kullanır onu bilemez hale geliriz. Ne yazık ki, Müslümanım diyenlerden belli yerlerde olanlar bile, kendilerini ayrıcalıklı bir yerde görüp azami çoğunluğu güdülen olarak kabul ettikleri sürece, kendilerinin kimler tarafından kullanılacağını bilemezler. Onun için kullanım kaçınılmaz olur. Mark Abrahamson'unun hayvanlar arasında tabakalaşma olup olmadığını anlamak için yaptığı bir deneyde, kümesteki tavuklar arasında da kullanılmanın olduğunu gördüğünü anlatır. Yani kendi özünüzü tanımadığınız zaman hep birileri sizden sonra sizi güden olarak kendisini ayrıcalıklı görür. On tane tavuk ve bir horoz bir araya geldiğinde, horoz en arkada onun önünde dokuz tane tavuk sıraya dizilir. En öndeki tavuk herkes tarafından ısırılır, sırayla bir öndeki arkadaki tarafından kullanılır, ancak horoz hepsini gagalar ve böylece bir sürü yaşamı ortaya çıkar. İnsanın bunlardan elbet bir farkı olmalıdır. O da seçim yetisi ve özgürlük, bunları doğru kullandıran akıl, akla yön veren fikirdir,o halde bunlar kendisinde mevcut olan bu varlık insan, nasıl oluyor da bir nesne durumuna düşebiliyor.

"Biz insanı en yüce biçimde yarattık..."Sonra onu aşağıların aşağısına attık..."Yüce Yaratıcı insanın nerede ve ne zaman nasıl çuvallayacağını en ince ayrıntısına kadar anlatarak, bizlerin bir suje olarak varlık evreninde varlığımızı ortaya koymamızı istemektedir. Bu suje olmayı kaybettiğimiz anda işte, aşağıların en aşağısına inmek bahtımıza çıkacak ikramiye oluyor. İnsan kölelik zincirlerini kırarak, alışılmış çaresizliklerinin boynuna takılan bir yular olduğunu anlayarak kendisine gelmek istiyorsa, “En yüce biçimde yaratılmış" olduğu özelliğine yeniden dönmesi gerekir. İnsan ancak böylece suje olur ve bir nesne olmanın sınırlarını parçalar. Kendisi için oluşturulan istek ve tüketim listesinin kendisine ait olmayan iştah açan bir zehir olduğunu anlayarak, yeniden kendisini tanımlaması ve o tanıma göre dosdoğru bir yola girmesi kaçınılmazdır. Yoksa köleliği, özgürlük sanarak alışılmışlıkların kurbanı bir nesne olarak ölümü beklemeye mahkûm olur.

Yeniden dirilmenin ve kendimize gelmenin yegâne yolu, “Yarattı ve hedefini gösterdi..."buyruğuna uygun yaşamaya insanı ikna etmek ve onu bulunduğu karanlık dehlizden çıkarıp aydınlığa kavuşturmak gerekir. Bunun için yaşam boyu mücadele her idrak sahibin sorumluğudur.

Sınırları biraz zorlayan bu beyin eylemlerimizi doğru anlayarak hakikate şahit olan sujeler olmamızı rabbimden niyaz ediyorum...

Selam saygı muhabbet ve dualarımla...

Erol KEKEÇ/04.07.2022/15.11                                                                             

 


                                               

4 Temmuz 2022 Pazartesi

BİLİNMEZ DENKLEM NEDİR BU BİLMECE?

Hiçbir şeyi özlemiyorum, kendimden kaçıyorum, kara trenin çıkardığı dumanlardan genzim daralmış gibi hissediyorum kendimi. Yorgun bir kaptanın, batmak üzere olan ve dalgalar arasında bir o yana bir bu yana sallanan eski bir gemide, mürettebatın uykuya daldığı batmak üzere olan geminin gövdesine asılmış gibi haykırıyorum; batmakta olan bir gemideki yolcuları uyandırmak için… 

Nice zamanlar uykusuz, geceden kalan yorgunluğumu şafak ışıklarından sızan aydınlıklara bırakarak, soluksuz mücadelemin kırılganlıkları sanki beni benden alıp götürecek, gök kubbe gibi çöreklenmiş üzerime! 

Ben yalnızlıkların ortasında toplum olarak yaşarken bir başıma, şimdi kalabalıklar içinde yalnızlığın kollarında, can vermemenin mücadelesini veriyorum kendi içimde! Böyle buyurdu Zerdüşt diyen Nietzsche gibi, ben de kendime buyuruyorum bundan böyle, kimseye buyuracak mecalim kalmadı, kalabalıklar içinde yalnızlık kulübeme çekildim; elimde olmadan tercihlerim arasında yalnızlık yerini aldı…

Bir hengâme ki sormayın gitsin, şenlikli toplum ancak bu kadar darbukatör bayram gibi, insanları oynatarak kendinden geçirir. Kimseye mesajım ulaşmadığına göre darbukatörün ritmi herkesi kendinden alıp başka bir âleme taşımış, hayaller orada koşarken, bedenler gözümün önünde yorgun ve bitap düşmüş, ses bombasına tepki veremeyecek durumda mecalsiz ve sarhoş…

Böyle bir yaşamın tam ortasında yalnızlık kulübemin çıtaları arasından şafağın ışıkları yüreğime yansırken, gözlerimin içine sanki aydınlık çöküyor gibi gözlerimde de parlaklıklar yerini hemen alıyor. Ben karanlık bir ortamın etrafta görülmeyen ışıklarını kendi içinde saklayan ateşböceği gibi bir yanıp bir kayboluyorum, sanki Mani-melankoli nöbetlerini, aydan med-ceziri devralmış gibi  şaha kalkıyor dalgalarım ve arşı alaya çıkıyor. Dalgalar çekilirken susuz balık gibi karada can çekişiyor gibi kendimi hissediyorum… Yalnızlık, bahtıma yazılan bir kader gibi kendimi kendimden kurtaramıyorum ve kalabalıklara veda ederken, ardımdan zılgıt çekerek gözyaşı dökenleri arakama bakmadan da görebiliyorum.

Bir umut türküsü ile başladığım hayatın yolu, masallarda anlatılan ve kimsenin ulaşamadığı dev karısının yaşadığı Kaf Dağına döndü… Bu kadar zor bir yola çıkmadığımı biliyordum ancak yolların sırtına vurulan ağırlıklar o kadar omzuma çöktü ki, yolların tüm ağırlığının sorumlusu benmişim gibi kimsenin yüzüne bakamama kaygısıyla, kalabalıklar içinde yalnızlığa çekilmeyi seçtim. Böyle bir hayat olur mu, sen sana dokunmayana neden kafanı takıyorsun diye, bana öğüt gibi şeytanın sesiz çaldığı ıslıklarla üfürükçülük yapanların nasihatlerine çok şahitlik ettim. Ancak o nasihatler beni ve yüreğimi parçalayıp içime ateşler saçtı. Bu ateşler o kadar kavurdu ki içimi, nerede yaralı bir yürek görsem dayanmaz oluyor ayaklarım, beni taşımaz olup, dur yeter yaşamanın ne anlamı kaldı der gibi, yolun sonuna beni taşımak istiyor. Ben böyle bir yaşamın tam ortasında sorumluluk aşısı olduğumdan, dağların taşımaktan korkup kaçtığı ve ortadan yarıldığı o ağır yükü, sırtlanmış biri olarak yalnız yaşayacağımı ilk adımlarımı  bilerek atmıştım. Her şeye rağmen ilk olmamın önemini idrak etmiştim, ancak tüm bu hazırlıklara rağmen yine de insan yoruluyor, bu da insan olmanın verdiği bir zayıflık. Zayıf bünyemin güçlü kollara sahip olduğunu anlatarak, kendimi ve sizi aldatmanın kime ne faydası olur ki! Bilmiyorum ama galiba yorulan ayaklarım, sanıyorum yorulan yüreğimin ağırlığını çekemiyor artık. Bu yürek, acılar coğrafyasının öyle bir ikliminde öyle bir zamanda yaşıyor ki, sanki tüm sular kurumuş, Kerbela da Hüseyin’e bir damla suyu taşıyamamaktan kendini imha ediyor. Ne bileyim, ben, ben de değilim, yorgun kaptan beni gemisine aldığından o da başına bela aldığını düşünüyor olabilir mi? Neden olmasın, hayat böyle sizi siz olmaktan çıkarabiliyor…

Gönlü kırık, umutları zedelenmiş, ufku Aydınlık, ışık huzmelerinden gelen ışıltılar yüreğime dokunurken, dilim lal olmuş, gözlerim kamaşmış ama zihnim doludizgin bir at gibi dörtnala koşuyor sanki! Ben, böyle bir zihni, ağlayan yüreği, durgun beni, alıp götürüp dalgalar arasına bırakıp engin okyanuslara dalıp gidecekken, demirlemiş eski bir geminin gövdesine tırmanırken buldum… Demek ki umutlarımmış beni yaşatan ve beni ayakta tutan… Umutlarımı bu kalabalıklardan çalan bir hırsız gibi yaşadığımı, yalnızlık kulübeme vardığımda anladım. Ben bir umut taciri hiç olmadım, hayal alıp hayal satmadım, inandığım yaşam kodlarını yerkürenin her karış toprağında doğru konumlandırılması için çabaladım. Ancak şunu gördüm ki, yanlışları hayatına egemen kılanlar içinde, doğruluğun ne olduğunda ısrar ederseniz yalnızlığın bahtıma yazılan kaderim olduğunu anladım. Ben, bahtı yalnız olsam da, İbrahim gibi bir Ümmet olduğunu bilerek yaşamayı kendime şeref bilenlerdenim…

Ey yalnızlığımın içinden hayatıma hayat katan ümmet, ben seni, kalabalıklar içinde beni yalnızlığa gömen hayata hep tercih ettim, öyleyse sen de beni yalnızlık soğukluğunda bırakmadan, ümmet sıcaklığında tek başıma ümmet olmaya taşı… Biliyorum ayaklarımdaki yavaşlama, yüreğimdeki acıların ağırlığını taşımaz oldu ne olursun beni yarı yolda bırakma, satacaksan da kara trenin ruhumu acıtan kara dumanları arasında pazara atma beni! Ruhumda bir umut, bir gün Güneş yeniden doğacak diyor yüreğime, işte o umutla yüreğim hala canlılığını devam ettirmekte… 

Ben bu yüreği sahibine sattım hem de peşin vadesiz, ondan aldırmıyor gelen ve giden kalabalıklara, kendimin olmayan bir emaneti taşıdığımın farkında olmam sanıyorum beni daha bir dikkatli olmaya götürmekte… Ondan olsa gerek yoldaki levhaların hepsine dikkat ederek basıyorum gaza, yolun sonu yaklaştı mı acaba, geride bilmediğim kaç kaza ve ceza aldı, bu yürek onun hesabını yaparken takla atmayayım diye parka çektim kendimi, bundan böyle kendi kulübemde bir şafak vaktini özlemle çekmek kaldı elimde… Hayat dediğin işte böyle bir bilmece, kimi güler, kimi ağlar, kimi gider, kimi gelir, bilinmez bir denklem nedir bu kadar seni senden eden…

Erol KEKEÇ/03.07.2022



2 Temmuz 2022 Cumartesi

AHIRA DÖNMÜŞ YAŞAM MI KAMUSAL ALAN MI?

İnsanlık tarihi detaylı bir araştırıldığı zaman, tüm insanlığın yaşamında karşılık bulan ortak toplumsal değerler vardır. Bu toplumsal değerler ortak toplumsal yaşamın devamı için gerekli olan temel dinamikler olduğu muhakkaktır. Bu toplumsal değerler üzerinde tüm farklı düşünce inanç ve ideolojilerin anlaşması mümkündür. Ancak bu değerler düşünsel kalıplara kurban edildiği için, toplumsal çatışmalar ve toplumsal ayrışmalar kaçınılmaz olur. Bu değerler, birlikte yaşayan farklı düşüncelere sahip insanları ortak yaşam oluşturmaya götürebilir. Onun için toplumsal düzeni korumakla görevli siyasal sistemler, varlık sahnesine inerken bu değerleri düstur edinerek, bu şemsiyenin altında ortak bir yaşam oluşturduğu zaman, kapsam alanı içinde olan tüm insanların haklarını koruyan bir sistem olma özelliğini kazanabilir. Aksi durumda her farklı düşünce güç olmadığı sürece haklarının gasp edildiğini, farklı ve ayrıcalıklı grupların hep ön plana çıktığına inanarak huzursuz olur. Bunları önlemenin biricik yolu ortak insani değerlere dayanan bir siyasal sistem oluşturmaktan geçer.

Her canlı, varlık evreninde uzun soluklu kalabilmek için, öncelikle fizyolojik temel ihtiyaçlarının karşılanması için çalışır. Yaşama güdüsü, varlığını koruma, savunma güdüsü, barınma güdüsü, neslinin devamını sağlama, aidiyet, kabul görme, sevilme sayılma, saygınlık gibi bir sıralama insan nesli için önemli bir süreçtir. Bunların karşılandığı ve bunların üzerine yaşam kalitesi de eklendiği zaman, insanların bu kaliteyi bozmak için farklı düşünsel ideolojiler peşinde koşarak, huzurunu bozmasını düşünemezsiniz. Ancak bu güdüler doyurulmadığı ve insan ölümle karşı karşıya kaldığı zaman, ölmüş koyuna derisini yüzmek acı vermez anlayışı ile sonucun ne olacağını hesap etmeden uyaranlara tepki gösteren refleks eylemler göstermeye başlar. İnsanların bu eylemlerini bu uyaranlardan bağımsız, tamamıyla bilişsel bir sürece bağlı olarak oluştuğunu düşünerek, yargılamak ve ötekileştirmek boyutuna giderseniz, altından kalkamayacağınız ve sorunu da asla çözemeyeceğiniz bir problemle karşı karşıya kalırsınız. Ondan dolayı siyasal sistemler kendi yönetimi altındaki tebasına bakışını bu eksende yeniden gözden geçirmesi ve kendisini yenilemesi elzemdir.

Son yılarda yönetime talip olan siyasal partilerin, parti programlarına baktığımız zaman hamaset üzerine oturan ideolojik farklılıkları, daha fazla ayrıştırmaya dayanan beyanatlar görmekteyiz. Yönetime talip olan bir siyasal parti, toplumun inançları, duygusal beklentileri, tarihi kahramanlıkları, ideolojik farklılıkları, ekonomik tabakalaşmalar ve etnik unsurlar üzerinden beyanatlar veriyorsa, bu anlayışla bir topluma asla huzur ve mutluluk gelmez. Topluma huzur getirecek olan bir siyasal algı, ancak insanlığın ortak yaşamsal değerlerini dikkate alarak, tüm halka aynı oranda uzak ve yakın olmaya azmederek sonuca gidebilir. Adalet, ahlak, kardeşlik, dayanışma, liyakat, ehliyet ve biyolojik yaşamın kalitesinin yükseltilmesi gibi dinamikleri dikkate alarak yönetime aday olursa, yarınları çok aydınlık olur. Aksi durumda aydınlık bir ortamdan insanları alıp karanlıklara götürür.

İnsanlık tarihi içinde önemli bir yere sahip olan, Muhammed (as)'in Mekke toplumunda Hılfulfüdul-Erdemliler Hareketi olarak bilinen organizasyonun içinde yer alması, aslında insanlık için nasıl bir sistemin gerekli olduğunu da ortaya koymaktadır. Erdemliler hareketi, yarınlarda oluşacak bir siyasal sistemin temelini oluşturmaktadır. Yani bu sistem, Medine Devleti için, İslam önce küçük bir yapılanma modeli olduğunu görmekteyiz. İnsanlık değerini koruyan ve bu değerlerin yaşam alanında aktif, etkin bir konuma gelerek devamını sağlamak için, bu hareket organizasyon, günümüz siyasal yapılanmalarına da, çok güzel bir örnek oluşturur. Muhammed (as) kendisine elçilik gelmeden önce böyle bir organizasyonun içinde yer alıyor ve ona Nübüvvet sonrasında bu oluşumlara katılıp katılmayacağı sorulduğu zaman, tereddütsüz şimdi olsun yine katılırım diye cevap veriyor. Bu yaklaşım aslında bizim için çözümsüz gibi görülen farklı etnik yapıların ve ideolojik ayrılıkların olduğu bir yerde, nasıl bir sistem kuracağımızın da apaçık göstergesi olmaktadır.

O günkü oluşumun var olma gerekçesi, zulmü, haksızlığı, ahlaksızlığı ve adaletsizliği önlemek, ihtiyaç sahiplerini gözetmek ve herkesin insanca yaşayacağı ortamı oluşturmaktı. Onun için kısa sürede büyüyerek yaygınlık kazandı. Bu oluşum, herhangi birisi zulme haksızlığa uğradığı zaman, onun yanına durarak, zalim güçlü imkânlara sahip olsa da, mazlumun hakkını koruyorlar ve toplumsal düzeni bozmak isteyen güçleri ortadan kaldırarak; çok önemli önleyici tedbirler alıyorlardı. Bu anlayışla ortaya çıkan ve yaşam alanında da bu anlayışa uygun eylemler yaptıklarında, toplumda karşılık buluyor, çok farklı insanlar tarafından sahipleniliyor ve güç odaklarına karşı, bu organizasyon koruma altına alınıyordu.

Çağımız dikkate alındığı zaman, erdemlilerden oluşan bir hareket olmadığı gibi, erdemli yaşamın gerekleri ortaya konarak, insanlık bu değerlere çağrılmıyor. İnsanlar beli ideolojik kamplaşmalar etrafında toplanarak, kendi yaşam alanlarında farklı anlayışta olanlara yaşamı dar etmek ve kendi imkânlarını artırmak için bir araya geliyorlar. Böyle bir anlayış ve bu anlayışın pratiğine göre şekillenen sosyal ortamlarda, hastalıklar tüm bünyeleri kuşattığı ve altından kalkılamayacak duruma gelindiğinde, bunları nasıl çözelim gibi arayışlar başlıyor. Oysa bilmiyorlar ki, sorunun kaynağı sorunu çözmek için ayağa kalkanların ta kendisidir.

Ortak insanlık değerleri etrafında yeni siyasal oluşumlara ihtiyaç vardır. Bu siyasal oluşumları oluşturmaktan aciz olanlar, yaşadıkları ortamdaki siyasilerin eziyete dönüşen, dayattıkları yaşam algısından şikâyet etme hakkına sahip değiller. Öncelikle farklı kamplarda yer alanların, inançlar ve ideolojiler üzerinden insanların duygusallıklarına hitap ederek, onları nasıl daha fazla kandırabilirim psikolojisini bir yana bırakmaları kaçınılmazdır. Siyasi partiler, yaşam kalitesini artırmak ve problemleri hızlı ve kalıcı olarak çözüme kavuşturmak, toplumsal dayanışma, ahlaki değerlerin kapsayıcılık ve etken olduğu bir yaşamı ortaya koyup koyamayacaklarını deklare etmeleri gerekir. Hukuk ve adaletin, toplumun tüm katmanlarına ulaştırılmasının teminatı verilmelidir. Toplumsal yaşam, her ferdin kendi istediği gibi yaşadığı bir ortam değildir. Bireyin özgürlüğü garanti altına alındığı gibi, toplumsal yaşamın olmazsa olmaz olan ahlaki öğretileri de korunmalı ve aktif kılınmalı ki, insanlar sınırsız bir yaşam içinde toplum dışında yaşadığını sanmasın... Toplumsal ortamlarda her fert bir başkasını etkileyecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır. Özgürlük sınır tanımadan eyleme geçmek değildir. Sınırlı yaşam alanı içindeki eylemlerini, özgür iradesiyle karar vererek yapmasıdır. Kamusal alan deniyor ve sürekli tekrarlanıyor, kamusal alan denilen yer insani özelliklerin yaşandığı yerdir. İdsel özellikler, özel hayatın içinde var olmalıdır. Ancak kamusal alana özel yaşam ve idsel istekler doyurulmak için çıkılıyorsa, orada özgürlük değil, öküzlük ortaya çıkar. Yani insani duruş dinamitlenir tercih değil sürüklenen ve heveslerin peşinden gidilen bir haz bahçesi olur. Yani kamusal alan kimsenin haz bahçesi değildir. Onun için insanların kılık kıyafetleri, mutlaka toplum normları çerçevesinde olmak zorundadır. Bu bir dini yaklaşım değil insani yaklaşımdır. Toplu ulaşım araçlarını kullanamaz duruma gelinebiliyorsa, bunun adı da özgürlük diye tanımlanıyorsa, kusuruma bakmayın bu özgürlük değil, olsa olsa başkalarına karşı uyarıcı oluşturup, onların tepki vermesine neden olan nesneleşme durumudur. Kamusal alanı, çağımızın biyolojik canlı, âmâ objeye dönüşen hareketli uyaranların etki alanından çıkarmak erdemli organizasyonun işidir. Buna dur diyemeyen siyasal organizasyonların hiçbiri erdemli organizasyon içinde yer alamaz.

İnsanlık tarihinin yaşam kodları iyi tanımlanmalı ve o kodlardan uzaklaşan yaşamlar, toplumsal yaşam içinde legal olarak görülmemelidir. Çünkü çıplaklık günümüzde, yaşadığımız ortamın üst kültürü haline geldi. Kimse bu kadar bir başkasının yaşam alanını istila etme hakkına sahip değildir. Açık kapalı olup olmamaktan söz etmiyorum, tercih olarak çıplaklığı bir kültür haline getiren yaşamlardan bahsediyorum. Onun için diyorum ki, siyasal organizasyonlar her türlü ayak oyunlarını bir yana bırakarak insanlık ortak değerleri üzerinden, insani yaşamın devamını sağlayacak, erdemliler organizasyonuna dönüşmek zorundadır. Bunu yapmak istemeyenler veya bu tarafı pas geçenler bize asla mutlu huzurlu ve adalet ölçeğinde şekillenen bir yaşamı sunamazlar.

Ey entelektüeller, aydınlar, siyasi hedefi olanlar, eğitmenler, sorumluluk sahibi olan herkes, ayağa kalkalım kendimize gelelim yarınlar dün olmadan bugün en geç gün olduğunu bilerek yarınlarımızı karanlıklara gömmeyelim... Hayvani isteklerin tamamı insani yaşam alanlarımızı kuşattı, insan olarak böylesi bir yaşam alanı içinde manevra alanımızı daraltarak kendi yörüngemiz içinde kendimizi yok ederken yaşadığımızı sanmayalım...

Selam saygı muhabbet ve dualarımla... Hayır, için hayırlı bir yol açmaya ne dersiniz?

Erol KEKEÇ/01.07.2022/13.49


                


"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?

"SABAH YAKIN DEĞİL Mİ?
Kendini herkese uydurmak için yontmaya koyulanlar, sonunda yontula yontula tükenip giderler.

Popüler Yayınlar

Bitsin Bu Zillet

Bitsin Bu Zillet
Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi, ancak irfan ordusuyla kaimdir. KEMAL ATATÜRK

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...

Ağlatıpta gülene yazıklar olsun!...
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil.

Senin rabbin sana senden yakın.....

Senin rabbin sana senden yakın.....

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!

omuzlarında dünyayı taşıyan küçükler!
Zulüm yanan ateş gibidir, yaklaşanı yakar;Kanun ise su gibidir, akarsa nimet yetiştirir.

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....

Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!....
"Kuşlar gibi uçmasını,balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama insan gibi kardeşce yaşamasını öğrenemedik..."

kelebek gibi hafif olun dünyada

kelebek gibi hafif olun dünyada

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

Kevserin Başında Buluşmak Umuduyla

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!

çöllerden geçerek varılır havuzun başına!